06 Temmuz 2026

İki Sol Teorisi


Uzun zamandır görmediğim biriyle yaptığım sıradan bir sohbette, bana günümüzde sol hakkında ne düşündüğümü sordu. Israrla sorularına devam eden bu arkadaş, “yazılarınla, podcast paylaşımlarınla, genel olarak kamuoyunu bilgilendirme çabanla ne yapmaya çalışıyorsun?” sorusunu yöneltti. Aslında hâlâ sola inanıp inanmadığımı öğrenmek istiyordu. Ben de arkadaşa görüşlerimden bahsettim. Solu devrimci geleneğe yeniden bağlamak istediğimi, Marksizmin solun omurgası olmaya devam ettiğini, yeni bir politik pratiğin ve stratejinin ortaya çıkmasının tek yolunun da işçi hareketinin tarihsel derslerinden ve Marx ile Engels’in solun rehber teorisyenleri olarak sunduğu özgün rolden öğrenmekten geçtiğine inandığımı söyledim.

C. L. R. James’in eğitime dair yaklaşımını yürekten benimsiyorum. Kendisi, işçi sınıfının Marksist eğitimden daha fazla hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını söylerdi. James’e göre Marksizm, sınıfın uygulayacağı, ona özgü bir bilgi biçimidir. Burada Marksist bilginin burjuvazi için yararlı olmadığını kastediyordu. İşçi sınıfı, Marksist teoriden faydalanır çünkü bu teori, burjuva siyasetinin zarar verici yolunu düzeltmekle ilgilidir. Marksist bilgi, siyasete dâhil edildiğinde, politik ve toplumsal hayata dair bir dizi fetişi anlaşılır kılar. Marksist bilgi, sınıf mücadelesini gerçekliğe dayandıran, sol güçleri stratejik bir yöne iten şeydir. Son yazdığım yazıda[1] dediğim gibi, Batı Marksizminin uykusundan uyanması ve Marksist pratiğin politik özünü yeniden kazandırması gerekmektedir.

Bütün bunları söyledikten sonra arkadaşım, “iyi de gerçekte artık sol diye bir şey yok mu yani?” diye tepki gösterdi. Sağduyu düzeyinde, bu solcuların haklı olduklarını kabul etmeliyiz. Ama tam o anda, solun var olmadığı iddiasının, soldaki birçok kişi için son derece saldırgan bir önerme olduğunu fark ettim. Çünkü soldaki birçok kişi, zımnen ya da alenen, solun temel bir fikir ve ilke kümesini temsil etmediğini söylüyor. Soldaki birçok kişi için sol, tüm ezilen grupların hareketini; her türlü baskıya karşı mevcut mücadele ve ajitasyon hareketlerini ifade eder. Birçok solcuya göre sol, anlamı, temel ilkeleri veya yönü üzerinde mücadele etmenin bile solun yaptıklarına aykırı olacağı neredeyse melekvari bir varlıktır. Soldaki birçok kişi, sol hakkında örtük bir Kantçı pozisyona sahiptir; solu düzenleyici bir fikir olarak görür. Bu solculara göre sol, tanımlanamaz, nihayetinde bilinemez bir fikirdir. Bu nedenle sol, eleştirilmeye gerçekten uygun değildir.

Post-Marksizmden Sınıf Harici Sola

Solun ideolojik bir mücadele alanı olarak yorumlanması, solun eleştiriyi ötelemiş, dışlamış bir konum benimsemesinin bizi ilgilendirmesi gerektiğini düşünüyorum. How to Read Like a Parasite: Why the Left Got High on Nietzsche [“Asalak Gibi Okumak: Sol Neden Nietzsche ile Kafayı Buldu”] isimli kitabımın sonuç bölümünde yazdığım gibi, eleştiriyi dışlamak, Paul Ricœur’ün “şüpheci hermenötik” olarak adlandırdığı şeyi terk eden çağdaş solun bir eğilimidir.[2] Şüpheci hermenötik, solun en önemli eleştirel yönü olarak anlaşılabilir; bu, tahakküm ilişkilerinin gizli olduğu, kurumların yüzeyinin altında yer aldığı, bu nedenle iktidarın acımasız bir eleştiri yoluyla açığa çıkarılması gerektiği fikridir. Savaşçınızı seçin: Marx, Nietzsche veya Freud, fakat ne yapın edin, bunları birleştirmeye çalışırken dikkatli olun!

Şimdi, solun bu anlayışına yol açan tarihsel bir süreç var ve bu süreç, solun önceliklerini farklı şekillerde tanımlama eğiliminde olan Yeni Sol ve 68 döneminden kaynaklanıyor: Devrimin öznesini tamamen rastlantısal, artık mevcut sınıf güçlerine bağlı olmayan veya toplumsal yapıdan kaynaklanmayan bir şey olarak konumlandırıyorlar. Bu da solu en marjinal kesimlerle özdeşleştirme, karşı-kültürü öncelikli kılıp devrimci eylemlilik konusunda daha rastlantısal bir anlayış lehine işçi sınıfını devrimci bir güç olarak dışlama eğilimine yol açmıştır.

Bu bağlamda, solun anlamının yalnızca ilkelere ve sol fikrine bağlılığı içermediğini; aynı zamanda devrimci özne anlayışına bağlılığı da içerdiğini hatırlamamız önemlidir. Ve bence bugün sol fikrindeki karmaşa, devrimci özne konusunda temel bir kafa karışıklığı sorunuyla bağlantılıdır. Yeni Sol’a ek olarak, Laclau, Negri, Badiou ve Žižek gibi Batılı Marksistler, elbette farklı şekillerde, devrimci öznenin rastlantısal olduğunu ve artık toplumsal yapıyla bağlantılı olmadığını savunuyorlar. Rodrigo Nunes’in Neither Vertical nor Horizontal:A Theory of Political Organization [“Ne Dikey Ne Yatay: Bir Politik Örgütlenme Teorisi”] adlı eserinde belirttiği gibi, “siyasi öznelleşme ve alabileceği somut biçimler, yapıdaki bir konumdan mutlaka kaynaklanmaz. Rastlantısaldırlar ve oluşturulmalıdırlar; örgütlenmelidirler.”

Nunes, Batılı Marksistlerin Sovyetler Birliği’nin çöküşünün gerçekleştiği momentte işçi sınıfını terk ettiklerine dikkat çekiyor. Badiou’nün terimini kullanacak olursak, işçi sınıfının artık toplumsal yapıyla “geçişli” bir ilişkisi olmadığını savundular. Bu, politik örgütlenmenin, iş bölümü veya üretim araçlarına yakınlık ya da artı-değer üretimi nedeniyle önceden var olan bir işçi sınıfı eylemliliğinin yerine, çok daha geniş bir dizi olası devrimci özneyi hesaba katması gerektiği anlamına gelir. Nunes, devrimci öznenin bu rastlantısal temelinin solun gerçekliğini şekillendirdiğini, bu nedenle, sınıf ve devrime ilişkin post-Marksist görüşlerin bizi sol stratejiyi yeniden şekillendirmeye zorladığını belirtiyor: İşçi sınıfındaki iş gücü, artık kapitalist düzenin devamlılığı için en büyük tehdit değil. Bu nedenle, solun görevi, artık işçi sınıfını metalaştırılmış emek ve ücretli emeğe bağımlılık durumundan kurtaracak amaçlara doğru örgütlemek değil.

Çağdaş sol düşüncedeki post-Marksist dönüşe karşıyım, ancak karşıtlığım, yalnızca bu düşünce akımıyla doğrudan deneyimimden kaynaklanıyor.[3] Post-Marksizm, benim Marksizmi öğrendiğim ana zemindi. O, sadece beni etkilemekle kalmamış, genel olarak sol stratejinin yönünü de şekillendirmiştir. Bu nedenle, post-Marksizm konusunda acımasız bir dürüstlük sergilenmelidir. Sadece teorik düzeydeki eksikliklerini belirlemekle kalmamalı, aynı zamanda yaşamımız boyunca solun kolektif yenilgilerini açıklamada da bir rolü olduğunu kabul etmeliyiz. Laclau’nun sol teorisinin, başarısız olsa da, solun baskın vizyonu olmaya devam ettiğini düşünüyorum. Bu vizyonda, batıdaki sol fikri, hegemonik bir koalisyonu hedefleyen heterojen toplumsal gruplar ve toplumsal davalar tarafından şekillendirilir. Laclau’nun solu, Laclau’nun kendisinin de son yıllarında bu “popülizm” etiketine ısınması nedeniyle, “sol-popülist” olarak biliniyordu. Ancak bu genel yönelim, sol popülizmi ve PODEMOS ile Syriza’nın seçim arenasındaki başarısızlıklarını, her ne kadar bu partilerin başarısızlıkları oldukça öğretici olsa da, çok aşmaktadır.

Hegel o meşhur sözünde, felsefi biçimlerin ancak zayıflama ve başarısızlık anlarında gerçekten spekülasyon konusu olabileceğini söyler. Bu söz, en çok da Post-Marksizmi nasıl değerlendirdiğimizle ilgili olarak doğru. Bazı solcular için bu terimi kullanmak bile tabu; birinin post-Marksizmi, diğerinin Marksizmi olabilir. Ancak Isabelle Garo’nun çalışmalarından yola çıkarak savunduğum üzere, Laclau’nun sol anlayışı, Marx’ı Marksizme değil, Marx’ın özgün politik reçetelerine dair bir okumayı temel alan bir sınıf indirgemecisine kapattı. Bu, Laclau’yu yalnızca sınıfı değil, aynı zamanda politik örgütlenmenin merkezi karşıt gücü olarak “iş gücü”nün önceliğini de reddeden bir sol strateji teorisi formüle etmeye yöneltti. Başka bir deyişle, toplumsal konumun rastlantısal teorisinin ve bugün William Clare Roberts gibi isimlerin savundukları “sınıfı dışlayan” görüşün sonuçları, solun temel ilkelerine bağlılığı konusunda temel bir karışıklığa yol açmıştır. Bu bakış açısı, devrimci öznenin ele geçirilmeye açık olduğunu, yalnızca geçici veya nadir bir olay olarak ortaya çıktığını ve genellikle kendiliğinden bir protesto veya isyanla tetiklendiğini savunmaktadır.

Sınıf harici sol, solun bir kutbunu oluşturuyor ve bunu daha sonra ayrıntılı olarak ele alacağım. Ancak öncelikle, sol içinde olan bizim gibi insanların çok iyi bildikleri bir gerçeği kabul etmeliyiz: Sol içindeki yaşam, genellikle stratejileri, talepleri ve vizyonları açısından birbirlerinden oldukça kopuk alt toplulukların, yerel ve ortak bir platformdan veya talepler kümesinden kopuk mücadelelere giriştiği kaotik bir bayrak kapma oyununa benziyor. Bu, herhangi bir mücadelenin veya davanın haklılığının sorgulanması veya bu gruplardan talep edilen hakların solun anlamının içine dâhil edilmemesi gerektiği anlamına gelmez. Bu, solun bir dönüm noktasında, rekabetlerinden ve sınıf kurtuluşuna olan bağlılığından vazgeçmesinden doğan bir krizde olduğu anlamına gelir. Sanki solun evrensel kurtuluş geleneğinde yeniden dayanak noktası bulma ihtimalinin ortadan kalktığı bir gerçeği yaşıyoruz.

Solda Rekabet Nasıl İşliyor?

Rekabet, psikanalizin temel kavramlarından biridir. Lacan, ırkçılığın günümüzde rekabetçi bir yapıya benzediğini savunur, çünkü ırkçılıkta işleyen psikolojik mekanizma, zevkin çalınması tehdidi etrafında döner. Bu hırsızlık duygusu yapısaldır, zulüm mekanizmasıyla işler. Toplumumuzda hırsızlık deneyiminin ne kadar yaygın olduğunu anlamak için, ücret hırsızlığına ilişkin rakamları inceleyin, ardından bunun devam etmesi ve normalleşmesi için kapitalist emek ilişkilerinde meydana gelmesi gereken tahakküm ilişkilerini göz önünde bulundurun. Burjuva kurumları, bu gergin ilişkileri sürdürmek zorunda oldukları için saldırganlığı körükler. Bununla birlikte, bu saldırganlığın burjuva kurumları içindeki her birey tarafından aynı şekilde deneyimlenmediğini belirtmek gerekir; ancak, saldırgan rekabetin etkisinin, solun anlamını tartıştığımız ortam da dâhil olmak üzere, kültürümüzdeki çoğu toplumsal ortamı, yani kamusal alanı şekillendirdiğini düşünüyorum.

Rekabeti, piyasa bireyciliğinin ve girişimci rekabetin sürekli bir sonucu olarak anlamamız gerekiyor. Piyasa, soldaki her hareketi ve bireyi piyasa rekabetinin mantığına uymaya zorlayan bir vesayetçilik meydana getirir. Bu, sol kültürün burjuva kurumlarının çerçevelerini yansıtmasına neden olur. Piyasa bireyciliği şiddet içerir, toplumsal çatışmanın temelini ahlakçılığa indirger, Michel Clouscard’ın “oyunbaz, marjinal ve libidinal” dediği şeye takıntılı bir yaklaşım besler. Piyasa bireyciliği, mantığı sıfır toplamlı, iki tarafın da kaybettiği bir oyun olduğu için rekabetten beslenir: bilinçaltı sadomazoşisttir. Piyasa alanında belirlenen şeyin gerçekliğin doğru bir yansıması olduğunu varsayar. Ancak işleyişi bu yerleşik yapıyı tam olarak varsayamaz, bu nedenle oyunbaz, marjinal ve libidinal, bu gerçekliği dengeler.

Marx ve genelde Marksist gelenek, burjuva toplumsal ilişkilerinin mantığını, bunların fetişizme nasıl tabi kılındığını ve bu fetişizmin temelinin, toplumsal düzenin yeniden üretilmesini amaçlayan burjuva sınıf çıkarları tarafından nasıl desteklendiğini göstererek bize öğretir. Fetişizm burada, değişim değeri ve metalaşmanın kesişim noktasından ortaya çıkan ve sadece tüketim alanını değil, sınıf ilişkilerini de şekillendiren bir olgu olarak anlaşılabilir. Leon Rozitchner’in de belirttiği gibi, burjuva kurumlarına özgü bir saldırganlık vardır çünkü bu kurumların ideolojik temeli, sınıf güçlerinin toplumsal yeniden üretiminin maddi temelini gizlemek zorundadır (fetişizm, gerçeğin örtülmesini ifade eder). Burjuva kurumlarında meydana gelen örtbas etme ve benim “adını koyma” dediğim şeyin en önemli yönlerinden biri ideolojik bir biçim alır; burjuva kurumları, kapitalist toplumda sömürü, marjinalleşme ve zulmün gerçekte nasıl işlediğini açıklayan yeterli veya rasyonel bir çerçeve üretmeyecektir.

Büyük ölçekli sınıf örgütlenmesine olan bağlılığını bir kenara bırakıp, toplumsal gruplar ve marjinalleşme teorisine ilişkin durumsal bir fikri benimseyen bir sol, her adımda yozlaşma riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Çünkü burjuva dünya görüşü, işçi sınıfıyla düşmanca bir ilişki içinde şekillenen bir temele sahiptir ve işçi sınıfı da kendi maddi çıkarlarını yansıtacak ayrı bir dünya görüşü oluşturma araçlarından mahrum bırakılmıştır. İşçi sınıfının çıkarlarının burjuva dünya görüşünün temel yapısında yer almaması, burjuva kurumlarını bu eksikliği göstermelik olarak örtbas etmeye zorlar. Bu düzeyde sınıf düşmanlığı teorisini terk eden bir sol, toplumsal mücadelenin temelini liberal bir ad koyma işlemi olarak gören akıma kapılacaktır.

Sol, anti-kapitalizme bağlı olduğu için her türlü tahakkümü ve baskıyı ortadan kaldırmayı hedefler; ancak bu bağlılıkta sol, aynı zamanda fikirlerini ve ilkelerini, dolayısıyla pratik taleplerini burjuva kurumlarından uzakta geliştirmelidir. Sol, burjuva kurumlarının etkisi altına girmekten kaçınmalıdır, aksi takdirde, onların örtbas etme operasyonlarının etkisi altına girme riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Burjuva kurumlarının istisnalar sunabileceği, ancak nadiren sunduğu, hafif reformları içerebileceği, ama olağan haliyle çıkar veya solun fikirlerine yaranma anlamına geldiği söylenmelidir.

Yakında yayınlayacağım bir çalışmada savunacağım gibi, proleter devrimle burjuva devrimi arasındaki eski ayrım, bugün yeniden ele alınmalı, gündeme getirilmelidir. Bu ayrım, tam da solun büyük bir bölümünün burjuva kurumlarını oluşturan veya devrimci stratejinin gelişme olasılığını şekillendiren sınıf güçlerinin analizini terk etmesi nedeniyle, çağımız için gerekli olmaya devam etmektedir. Alain Badiou ile ilgili olası çekincelerime rağmen, bugün solun burjuva siyasetinden kendini soyutlaması gerektiğine ilişkin stratejik iddiasının epey önemli olduğunu düşünüyorum. Analiz çerçevem dâhilinde, solda yeni bir rasyonellik üretebilecek kamusal alanı ancak piyasa vesayetçiliğinden uzaklaşmak besleyebilir. Bu ihtimal, Marksist yayınlar aracılığıyla, internette ortaya çıkan çeşitli kamusal eğitim yolları aracılığıyla gerçekleşebilir mi? Bu soruyu çözümlemek için iki sol ve ideolojik bir biçim alan rekabet meselesini derinlemesine incelemeliyiz.

Rekabet ve Sol Düşünce

Günümüzde ideolojik mücadelelerin temel dayanakları çoğu zaman belirsizdir, çünkü sol, büyük ölçüde birçok açıdan eleştiriyi kenara iten bir konumu benimsemiştir. Bu eğilim, beni fazlasıyla endişelendiriyor. “Karşı kültür solu” olarak adlandıracağım kesimin birçok üyesinin bugün terk etme eğiliminde olduğu şey, acımasız eleştiri ihtimalidir. Yeni Solu şekillendiren toplumsal sınıfın, yani yeni orta tabakanın yükselişinin ve orta sınıfın çıkarlarının belirli bir iktidar ideolojisini ve solun görevine dair anlayışını nasıl şekillendirdiğinin tarihsel seyrini izlemek iyi olurdu, ancak burada buna yerimiz yok.

Eleştiriyi dışlayan eğilim, Yeni Sol içindeki birçok akıma çok önceden yerleşmişti. Örneğin, iktidarı kökünden ortadan kaldırmayı hedefliyorlardı; Yeni Sol’un önde gelen teorisyenlerinden Wilhelm Reich, burjuva ailesinin kimi eşitlikçi yönlerinin üstesinden gelmek veya ortadan kaldırmak değil, bizzat Ödip kompleksinin ortadan kaldırılmasını öneriyordu. Philip Rieff, The Triumph of the Therapeutic [“Tedavi Edici Şeylerin Zaferi”] adlı kitabında, Yeni Sol’daki iktidar anlayışının, iktidarın diyalektik bir yaklaşımını tamamen yitirmiş mistik bir iktidar anlayışına dönüştüğünden bahsediyordu. Ancak ben, solda bu eğilimin garip bir tersine dönüşüne tanık olduğumuzu savunuyorum; amaç ve talep hâlâ sıklıkla aşırı bir talep olarak sunuluyor, akla aile ortadan kaldırılması geliyor[4] ancak bu talep, acımasız bir eleştiriye bağlılık gösterme eğiliminde değil. Soldaki eleştirel düşüncenin zayıflaması, endişe verici bir durumdur, çünkü bu tutumun temelinde yalnızca toplum eleştirisinin ve teorik pratiğin neler başarabileceğine dair bir karamsarlık değil, aynı zamanda eleştiriyi dışlayan yaklaşıma yönelişte örtük bir aydın karşıtı tavır da yatmaktadır.

Ama gelin, soldaki ideolojik rekabetin temeline dönelim. Solu birbirinden ayıran veya bölen şey nedir? Frederic Jameson, önemli denemesi “Haz: Siyasi Bir Mesele” isimli makalesinde aslında iki sol olduğunu savunuyor. Bu iki solu, tamamen sınıf temelli oluşumlar, belirlenmiş veya sabit sınıf konumlarından kaynaklanan oluşumlar olarak teşhis edemeyiz. Sonuçta sınıf bir konum değil, bir ilişkidir, bu nedenle iki solun inşası, burjuva kurumlarına yakınlık etrafında şekillenen bir inşa süreci olarak anlamak gerekir. Aile üzerine yazdığım kitabımda da belirttiğim gibi, soldaki bu iki eğilimi sentezlemeye çalışmalıyız, Niçeci iktidar anlayışını benimseyip bir eğilimi diğerine karşı yok etmeyi hedeflememeliyiz. Freud’un Marksizm için önemli olmasının ve Froydcu-Marksizmin bu ayrımı belirlememize ve üzerinde çalışmamıza yardımcı olmasının nedenlerinden biri de budur.

İki sol üzerine düşünmenin bir yolu da bunların, bir haz anlayışına ve gündelik yaşamın kitlesel metalaştırılması gerçeğine yönelik iki rakip ilişkiden oluştuğunu düşünmektir.[5] Bu bölünmeyi yorumlamanın bir başka yolu ise, devrim ve devrimci özneye dair iki rakip teoriyle açıklamaktır. Bu iki eğilimi, mevcut grupları çok katı bir şekilde sınırlandırmadan tanımlamak istiyorum, ancak bu eğilimleri tanımlamaya başladığımda, mevcut grupları, eğilimleri, podcast’leri, yayınevlerini vb. bunlardan birini veya diğerini yansıtan unsurlar olarak kaydedebilmelisiniz.

İlk eğilim, karşı-kültür soludur. Etkisi genellikle neşeli ve kolektiftir, odak noktası özgürlükçüdür, mikro siyaset ve karşı kültür projesini ilerletmekle ilgilenir. Siyaseti kendi başına özgürleştirici bir eylem olarak yorumlar, deneysel yaşam biçimlerinin geliştirilmesi gereken bir yer olarak komün teorisine dayanır. Savunucuları, büyük ölçüde yoksullar ve marjinal kesimler için refahın radikalleştirilmesini içerdiği için burjuva kurumlarına sıkıca bağlıdırlar. Marjinal gruplara kalkan sağladığı sürece, genellikle vesayet biçimlerini destekleyecek bir burjuva kurumlarıyla ilişki sürdürür. Devrimin öznesinin tamamen rastlantısal olduğu ve herhangi bir sınıfın toplumsal yapı veya emekle geçişli bir ilişkisi olmadığı görüşünü savunur. Hatta, Amerikan toplumunda devrimci özne olarak yalnızca siyahi nüfusun kaldığı liberal ve ilerici liberal görüşe göre hareket ederler.

Diğer kutupta ise Mark Fisher’ın bir zamanlar Leninist sol olarak adlandırdığı şey var; ancak Fisher, bu etiketi mevcut ML gruplarına veya belirli reçetelere ya da üzerinde anlaşılmış çizgilere atıfta bulunmak için kullanmadı. Aksine, solun bu eğilimi, solun toplumsal yapıyla geçişli bir ilişkiye sahip olan işçi sınıfına sadık kalması gerektiği düşüncesine dayanır. Solun görevinin, işçi sınıfını bağımsız olarak özgürleşme için örgütlemek olduğunu savunur. Bu eğilim, liberal kurumlarla ve karşı kültür soluyla yaşadığı direniş nedeniyle hayal kırıklığına uğrama riski taşır. Liberalizm ve solculuk, sınıfın özgürleşmesine dair herhangi bir kararlı veya geçişli teorisinin, karşı kültür solu ve liberal solun yakın olduğunu iddia ettiği bir faşizmi körükleme riskini taşıdığı konusunda ısrar eder. Bu Leninist sol anlayışına göre, sol pratiğin yeniden icadı meselesine odaklanmalıyız, ancak bunu yalnızca karşı kültür soluyla olan rekabetini temelini dikkatle ortadan kaldırarak çözerek yapmalıyız.[6]

Arkadaşımın sorusuna dönecek olursak: bu rekabeti aşmak, çalışmalarımın amacıdır. Bunu yapmak, derin bir sabra ihtiyaç duyar. Kısa süre önce Ben Burgis’in programında da dile getirdiğim üzere, sol içi rekabet, solun faaliyet yürüttüğü kamusal alanın özelleştirilmesi nedeniyle daha da şiddetleniyor, sembolik olarak şiddete dönüşüyor. Bunun nedeni, rekabetin ideolojik alanının piyasanın vesayetçiliğiyle kesişmesidir, bu nedenle bu uçurum, piyasa rekabetini yansıtan bir kavga görünümünü alır: anlaşmazlıklar dışlama (işten çıkarma) veya iptal (aforoz) yoluyla çözülür. Bir zamanlar sağcı fikirler veya ağlarla ilişki kurmuş olabilecek solcularla bağ kuran kişiler faşist olarak nitelendirilirdi. Özelleştirilmiş kamusal alanlar, bu acımasız iç grup/dış grup rekabetini körüklerken, dışlama ve iptal etme yönündeki hareket, solun anlamını sorgulamayı reddetme işlevi görür; aynı zamanda karşı-kültür solu ve sınıf dışı sola bir sığınak sunar. Leninist sol, bunu kendini beğenmişlik ve solun saf bir anlayışına takıntılılık olarak görse de, gerçek, genellikle ikisinin arasında bir yerdedir. Bir dereceye kadar saflık ve öz eleştiri gereklidir.

Şimdi solda otomatik bir rekabet duygusu var, oysa eskiden rekabetler çok daha rasyonel bir şekilde yönetilirdi. Eskiden bir sekt veya fraksiyon, ideolojik farklılıklar nedeniyle eğilimlerden veya partilerden ayrılırdı, ancak bugün rekabet ve sekterlik, piyasanın kendisi ve aşırı kişiselleştirici gücünün kaçınılmazlığı tarafından körükleniyor. Sıklıkla, Marx’ın özdeşleştirdiği ve bağ kurduğu yeni cumhuriyetçi geleneğin temel taşı olarak kişisel olmayan tahakkümden bahsediyoruz. Ancak piyasanın egemen olduğu burjuva kurumları tarafından yönetilen sol kültüründe, güçler son derece kişiseldir. Piyasanın vesayetçi olduğunu iddia etmek garip gelebilir, ancak tam olarak budur. Piyasa, bölünmeleri ve rekabetleri ideoloji değil, duygu ve ruh hali düzeyinde teşvik eder; piyasa, solun yüzeyselleşmesinin motorudur, bu nedenle mikro siyaseti kaçınılmaz kılar. Piyasa, iki sol kanadı, sanki iki yoldan çıkmış kardeşlermiş gibi, göz alıcı ama görünüşte keyfi bir dizi kavgaya indirgemesi anlamında vesayetçi bir yapıya sahiptir. Eğer biz, sadece piyasa bağımlılığı ilişkilerine yakalanmış atomize bireylersek; yeni sektler, yeni siyasi eğilimler, yeni podcast toplulukları, yeni deneysel dergiler, hatta yeni partiler oluşacak, ancak bunlar, piyasanın vesayetçi yapısını aşmakta zorlanacaklardır.

Sola Dair Materyalist Bir Düşünceye Doğru

Bu durumda, psikanaliz teorisi, solun piyasa tarafından dayatılan grup rekabetini aşmasına yardımcı olma amacına teksif edilebilir. Süperego ve Ödip kavramları, rekabetlerin nasıl aşıldığını ve çözümlendiğini anlamak için son derece yararlı olmaya devam etmektedir. İddiam tarihseldir; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra finans kapitalizmi ve tekelci kapitalizmin yükselişi döneminin, öznelliğin temelini büyük ölçüde aşındırdığını, işçiyi sadece muhtaç bir oportüniste indirgediğini savunuyorum. Psikanaliz, rekabetlerin nasıl etkisiz hale getirilebileceğini, böylece siyasi dayanışmanın rekabetçi burjuva bireyciliğinin mantığını yansıtmanın ötesinde nasıl yeni bir biçim alabileceğini anlamanın bir yolunu sunar. Rekabetçi burjuva bireyciliği, mevcut sınıf hiyerarşilerini koruyan sınıf temelli sömürünün gerçek temelini gizleyen bir fetişizmi yeniden üretmekle kalmaz, aynı zamanda bizi yanıltıcı bir siyaset yapma biçimine de bağlar. Sol, kendi içindeki rekabetleri sona erdirmekten, soldaki bölünmeleri çözüme bağlamış yeni bir rasyonelliğin geliştirilmesinden yana olmalıdır. Bu, solun sürekli olarak kendini anlamaya çalışmasını gerektiren bir projedir. Kantçı bir düzenleyici fikir olarak değil, yani sol tanımlanamaz veya nihayetinde bilinemez bir fikir olarak değil.

Solu ayakta tutan şey sadece sol fikri değildir; sol, sömürüyü sürdüren mevcut sınıf güçlerini devrimleştirebilecek toplumsal ve sınıfi güçlerin örgütlenmesiyle tanımlanır. Bu, solun hem sömürü ve zulmün sona ermesine bağlı kalma yönündeki ütopik dürtüsüyle, hem de özgürleşmeyi sağlamaya yönelik rasyonel ve materyalist bir stratejiyle tanımlandığı anlamına gelir. Bu da, günümüzde solun karşı karşıya kaldığı iki rekabet düzeyinin, yani kurumsal ve fikirsel rekabetin, solun yeniden tanımlanmasında tehlikede olduğu anlamına gelir.

Post-Marksistlerin, solun yalnızca rastgele bir dizi toplumsal gruba dayanması gerektiğini ve geniş çaplı işçi sınıfı örgütlenmesine ihtiyaç duymadığını savunanların, “mevcut düzenin ortadan kaldırılması”nın anlamı konusunda yanıldıkları nokta, Marx ve Engels’in siyasi bir vizyonu işçi sınıfının bakış açısından formüle ettiklerini görememeleridir. Bu vizyon, Marx ve Engels’in Komünist Birlik’ten ayrılmalarıyla ortaya çıkar; bu örgütün, misyonunu işçi sınıfının çıkarlarından kopuk bir şekilde oluşturduğu için sorunlu olduğunu fark etmişlerdir. Komünist Birlik, Marx ve Engels’e, bir partinin çıkarlarını küçük burjuva ideallerinden yola çıkarak oluşturmanın yol açtığı sorun konusunda bir şeyler öğretmiştir; bu, kaçınılmaz olarak gerçek mücadelelerden kopuk ve yalnızca kurucularının ve aydınlarının ideallerinin bir yansıması olan bir sosyalizm teorisiyle sonuçlanır. Bu idealler tarafsızdır ancak nihayetinde mücadelenin gerçek hareketini yakalayacak kadar da dinamik değildir.

Meselenin özü burada yatıyor. Marx, bir noktada komünistlerin mevcut mücadelelere neden varolduklarını hatırlatmaya yardımcı olmaları gerektiğini söylüyor. Bu ifadeyi tam olarak anlamak için biraz çözümleme yapmak gerekiyor. Çünkü eğer işçi sınıfının bakış açısına dayalı bir politik örgütlenmenin gerekliliğini reddettiyseniz ve bu ifadeyi okursanız, tüm mücadelelerin rastlantısal olduğu post-Marksist görüşüne kolayca ortak olabilirsiniz. Ancak mücadelelerin rastlantısal olduğu fikri, Marx ve Engels’in işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesine dair temel görüşünü geçersiz kılıyor.[6] İşçi sınıfının bağımsız örgütlenmesi, partinin çıkarları,n mevcut sınıf çıkarlarının dışbükey aynaları haline nasıl geldiğini ve burjuva kurumlarının kendilerinin, bağımsız işçi sınıfı çıkarlarının olası gelişimini dışlayacak şekilde nasıl şekillendiğini anlaması anlamına gelir. İşçi sınıfının çıkarları her halükarda en haklı olanlar değildir; işçi sınıfının en çok acı çeken kesim olduğunu savunan faydacı bir argüman öne sürmüyoruz, ancak Marx ve Engels’i o dönemde işçi sınıfına ayrıcalık tanımaya iten şeyin aslında sefalet tezi olduğu da söylenebilir.

Refah devletinden sonra işçi sınıfının artık Charles Dickens romanlarında aktarılan türden bir sefalet durumuna tabi olmaması durumunda bile, işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesi sosyalist politika için stratejik öncelik olmaya devam etmektedir. İşçi sınıfını merkeze alan bir sol, iş gücünü kullanma, böylece politikayı sınıf temelli bir politika şeklini almaya zorlama konusunda eşsiz bir avantaja sahiptir. Marx’ın fetişizm teorisinin, meta ve değişim değerlerinin gerçekliği örtbas etmesinin yanı sıra, kurumların da toplumsal çatışmanın nominal ve dolayısıyla fetişistik kavramlarını şekillendirdiği anlamına geldiğini sık sık unuttuğumuzu hatırlatmak isterim. Burjuva politikası ve sınıf temelli güçleri, giderek artan ırksal çatışma bahanesiyle sahte bir toplumsal mücadele fikri dayatıyor ve bunu, giderek yalnızca burjuvazinin kendisi tarafından makul kabul edilen otoriter bir şekilde yapıyor (Amerikalıların yalnızca yüzde 20’sinden biraz fazlası kendilerini “Demokrat” olarak tanımlıyor).

Burjuva siyasetinin vizyonu, piyasa mantığının bir yansımasıdır ve piyasa mantığı, siyasetin daha geniş alanını bir fetişizm ağı olarak şekillendirir, yani burjuva siyaseti, sınıf temelli güçleri örtbas eder, sınıf iktidarının ve tahakkümün gerçek temelini, dolayısıyla gerçek işlevini gizler. Marx ve Engels de bu fetişizmin o kadar kökleşmiş olduğunu fark etmişlerdir ki, işçi sınıfının kendine özgü bir dünya görüşü geliştirmesi, böylece burjuva kurumlarından uzaklaşması gereklidir. Burjuva kurumlarından uzaklaşmanın temeli, sol fikrine bağlılığı gerektirir. Bir sonraki yazımda, ütopyayı psikanalitik bir perspektiften analiz edeceğim çünkü iki sol arasındaki bölünmenin onarılmaya başlanabileceği nokta, ütopyaya olan bağlılıktır.

Daniel Tutt
31 Temmuz 2024
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Daniel Tutt, “Renewing Political Marxism”, 23 Ağustos 2023, Spectre.

[2] Eleştiriyi dışlama anlayışına dönüşle ilgili yazılmış en iyi kitap, Patricia Stuelke’nin The Ruse of Repair [“Onarım Hilesi”] adlı eseridir. Bu eserde, çağdaş sol düşüncedeki onarıcı dönüşün, acımasız eleştiriden uzaklaşmaya ve artık iktidar sistemleriyle gerçek anlamda eleştirel bir yaklaşımla ilgilenmeyen bir iktidar anlayışına doğru bir yönelime nasıl yol açtığını keşfediyoruz.

[3] Beyrut’ta Beyrut Eleştirel Analiz ve Araştırma Enstitüsü’nün (BICAR) düzenlediği konferans kapsamında “Devrimci Özne” başlıklı bir konuşma yaptım. Bu konuşma, bu yazıda geliştirmekte olduğum konuların büyük bir bölümüyle örtüşüyor. Youtube.

[4] Aile kurumunun kaldırılması hakkında söyleyecek çok şeyim var, işte başlamak için iyi bir nokta: Youtube.

[5] Beni ilgilendiren de bu özel rekabet türü ve aile üzerine yazdığım kitabımın son bölümünde de bu konuya değindim.

[6] Bağımsız işçi sınıfı örgütlenmesi denildiğinde, bunun aslında Marx’ın en önemli kavramı olarak nitelendirdiği “proletarya diktatörlüğü” kavramının kısaltılmış bir ifadesi olduğunu hatırlamak önemlidir.

0 Yorum: