Deniz
Göktaş ve Tuz-Biber
Deniz
Göktaş ve gösterisinde temsil ettiği değer sistemi, hiçbir şekilde bu
topraklara ait değil. Gösterinin bir yerinde oruç tutan bir toplu taşıma
şoförünün gerginliğini bir IŞİD militanıyla eşitliyor. Bu bakış sıkıntılıdır,
bilinçlidir. Oruç, Sünni mezhebiyle sınırlandırılamayacak şekilde kapsam alanı
geniş bir ibadet olup, birçok mezhepte ve dinde tarih boyunca varlığını
korumuştur. Daha geçtiğimiz hafta Muharrem Orucu, Aleviler tarafından tutulup
aşure dağıtımıyla tamamlandı.
Deniz
Göktaş’ın sosyoloji bilgisi, emekçi şoförün mezheb aidiyetiyle sınırlıdır.
Aitsiz olan aitsizleştirir. Toplu taşıma şoförleri, uzun saatler araç kullanıp
hem yolcu hem trafik gerginliğine maruz kaldığından, psikolojik dayanıklılığı
son yıllarda en zayıflayan meslek gruplarına mensup emekçilerdir. İstanbul’da
toplu taşıma şoförlerinin yaptığı kazaların nedenleri, onları yıpratan sömürü
düzenidir.
Halkın
gerginliğinin nedenleri ise bellidir, toplu taşımayı halk kullanır, öfkesini sınıf
bilincinin yoksunluğundan kaynaklı şekilde, birbirine ya da şoföre yansıtır.
ODTÜ Psikoloji mezununun savunma mekanizmalarından biri olan “yer-yön
değiştirme”yi bilmemesi imkânsızdır. Belirttiğimiz gibi buradaki amaç,
emperyalist efendilerinin teorilerini üreten Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması”nı
mizah adı altında zihinlere işlemektir.
Huntington’ın
“Medeniyetler Çatışması” tezi; sınıf mücadelelerinin sona erdiği, asıl
mücadelenin modern Batı uygarlığıyla geri Doğu uygarlığı arasında cereyan
ettiği fikrini esas alan, kapsamı güncellenmiş Haçlı Seferleri’ne dayanır.
Burada söz konusu olan Hristiyan-Müslüman çarpışması olmayıp, emperyalizme
halkların boyun eğdirilmesidir. Rıza göstermeyen ve sömürgeleşme karşıtı
savaşan tüm halklar, emperyalist Batı için “terörist” ve geridir. Romalıların,
kendisiyle savaş açan halklara (Doğu halklarına) “barbar” yakıştırmasında
bulunduğu gerçeği dikkat alındığında, Huntington’a sadık müritliğin Deniz
Göktaş gibilerin sözde mizahında hayata geçtiğini söyleyebiliriz.
Özünde
mizah, kitleler önünde yapılıyorsa, sınıf mücadelesini gerileten bir pratiğe
dönüşür. Bu noktada mizah ve yaşama sevinci birbirine karıştırılmamalıdır.
Politik mizah adı altında Deniz Göktaş’ın sahneye koyduğu pratik, sınıfsal
temelden yoksun söz kolajı ve sınıf öfkesini düzleyen siyasi bir pratiktir,
liberaldir. Halkın dini inançlarının mizah konusuna dönüştürülmesi sınıf
mücadelesini gerileten, ortadan ikiye-üçe yaran, gayrı ciddi bir hamledir. Sınıfın
yerine kimliğin ve yaşam biçiminin konulmasıdır. Deniz Göktaş, Leman, Charlie
Hebdo aynı çizginin temsilcileridir. Bu aşamada Deniz Göktaş, gözaltındaki
sorgu sürecinde mizah, ironi, metafor söylemlerine sığınmayıp yaptığını
savunsaydı, bugün tartışma başka bir mecrada gelişirdi.
Daha
birkaç yıl önce aynı Tuz-Biber projesinde sahne alan Alevi kadın komedyenin sol
ve Alevi kesim tarafından “düşkün” ilân edilmesiyle bugün Deniz Göktaş’a solcu
ve Alevi kimliği üzerinden sahip çıkılması, solun Huntington’ın megafonu
olduğunun kanıtıdır. Bunun adı sınıf siyaseti değil, değer erozyonudur. Halkın
demografik olarak ağırlıklı kesiminin Sünni olması, egemen Sünni politik
anlayışa rıza gösterdiği anlamına gelmez. Ayrıca bu topraklarda Hasan, Hüseyin,
Rıza, Ali, Fatma isimlerini yaşatmada Sünni halkın emeği yok sayılamaz fakat
Deniz Göktaş ve özdeşi solun yaptığı, kimlikleri bölmektir.
Fatsa
köylülerinin talebi üzerine köye cami yaptıran Terzi Fikri pratiği ve
anlayışını bugün DY yaşatmadığı gibi Deniz Göktaş için NATO sekreterine soru
soran Hollandalı gazeteciyi ve sekreterin “demokrasi, seçim, sandık” bağlamında
verdiği yanıtı “yorumsuz” haber yapan Birgün artık Özgür ve Özel, Kavala
ve emperyalizmin jurnalidir.
Sürece
uygun şekilde gösteri videosunu reklamsız şekilde Youtube’a koyup ardından 10
milyonun üzerinde izlenme sayısına ulaştırma projesi, tam olarak 2 Temmuz ve
NATO sürecinin üzerine çekilen örtüdür.
Fıkralar,
meddah gösterileri, anlatılar, geleneksel yapı içindeki işlevini kapitalist
aşamada yitirmiştir. Bu değerleri halkı birleştirmek için yaşatmak yerine
stand-up adı altında kapitalizmin sözcülüğünü yapmak, ideolojik bir tuzaktır.
Stand-up’ın sınıflar mücadelesine hiçbir katkısı olmadığı gibi onun küçük
burjuvanın gerçekten kaçtığı sığınak olduğu unutulmamalıdır. Bugün
bireysel-kolektif tüm pratikler ideolojiktir ve iki sınıftan birinin
mücadelesine katkı sağlar.
Kadük
Platform
Sabahattin
Ali’nin Sırça Köşk adlı öyküsünde eşitlikçi düzenin sömürü aygıtlarının
inşasıyla nasıl bozguna uğratıldığı anlatılır. Sabahattin Ali’yi ölüme götüren
sürecin başlangıcı, bu öyküdür.
Öyküde
sömürüye itiraz eden insanların sırça köşkün bodrumuna kapatılması, tarih
boyunca ezen-ezilen/sömüren-sömürülen ilişkisinde hapishanenin önemi
vurgulanır. Sermaye birikiminin korunması, egemenler için ancak ve ancak zor
aygıtlarının işletilmesiyle mümkündür. Rıza üretilemediğinde baskı/zor
aygıtları devreye girer. Rıza için ideolojiyle zihin yeni bir şekle
büründürülür, kurtuluş arz eden karşı ideolojiyi çarpıtacak, zihni koruyacak
araç ve söylemler geliştirilir.
İdeolojilerin
çarpışma aşamasında egemen sınıflar zoru hayata geçirirler. Cezaevi, ideolojik
mücadelede bedenin değil, iradenin teslim alınmaya çalışıldığı tahakküm
mekânıdır.
Kale
zindanları, hapishaneler, tabutluklar, yüksek güvenlikli cezaevleri, Kaplan
Kafesleri, Ebu Gureyb, İsrail zindanları, emperyalist aşamaya kadar süren
ideolojik tahakküm mekânlarıdır. Tarih boyunca aykırı her sesin bastırılmasının
yolu cezaevinden geçmiştir. Egemen açısından iki boyutlu işleve sahip
cezaevlerinin hedefi açıktır: İlk boyutta tutsak, ikinci boyutta halk vardır.
12
Eylül geldiğinde umudu ve stratejik desteği Arnavutluk, Sovyetler ve Çin’den
bekleyen çevreler, merkezî yapı olarak teslim bayraklarını Mamak’ta ve diğer
cezaevlerinde çektiler. DİSK, tek tip elbisenin politik cansız mankenidir. 96
sürecinde ertelenen yeni cezaevi modeli 19 Aralık’la geldi. Bireyci kültürün ve
liberal toplum modelinin sembolü hayata geçirildi. Son beş yıldır inşa edilen
yüksek güvenlikli cezaevlerine karşı sol, Taksim Önder Babat Kültür Merkezi’nde
geçtiğimiz yıl “Kuyu Tipleri Kapatılsın Platformu”nu kurup ortak basın
açıklaması düzenledi. Göstermelik birkaç sosyal medya paylaşımı dışında hiçbir
adım atmadı. Amaç, belli ki kendi yolunda ilerleyen mücadelenin önünü kesmek,
sesini duyurmamaktı. Şimdi internette yer alan haberlere göre, Deniz Göktaş’ın
aynı tipte bir cezaevine sevk edildiği iddia ediliyor. Bunun üzerine sol, sazı
tekrar eline aldı.
Bugün,
görseldeki haberi yapan Birgün solun bir prototipidir. Bir yandan NATO
için basın açıklaması, diğer yandan Deniz Göktaş için paktın sekreterine soru
sorulması. Bırakalım devrimci gazeteciliği, gerçeğin halklara ulaştırılması
isteniyorsa şu soru sorulmalı: Hollandalı gazeteci şahsında Birgün,
haberi neden “yorumsuz” verdi? Özgür Özel’in Newsweek’e yazdığı yazıyı
sansürleyerek veren Birgün’den ve soldan böyle bir adım beklenemez.
Haber, yorumla verilmeliydi.
Gerçek
şu ki Deniz Göktaş şahsında cezaevi projelerinin mimarı emperyalizm teşhir
edilmelidir. Bu çap, emperyalizm beslemesi soldan beklenemez.
İrlanda'da
Bobby Sands’lerin açlık grevleri göklere çıkarılıp bunu konu edinen filmler sol
tarafından izletildiği hâlde burnunun dibindeki gerçeğin bu direnişi aştığı
görmezden geliniyorsa emperyalizme uşaklığın tartışılacak hiçbir yanı kalmamıştır. Ne
hikmettir ki(!) yıllardır “tecrit” diyen Kürt milliyetçilerini ne bu durumla ne
de emperyalist paktlarla ilgili derdi vardır. Onun da solla arasında bir fark
yoktur. Savaş karşıtı KESK aynı biçimde sürece sessizdir, o da Birgün ve
Hollandalı gazeteci kadar soldur/solcudur.
“Modern”
Dehak
Mitolojiye
göre Dehak, zulmettiği halktan her gün bir evlat ister ve onu yer. Bugünün
Dehakları; uyuşturucu baronları, bahis ve fuhuş çeteleridir. Bugünün Kerbela’sı,
emperyalizmin halkların canını aldığı çöldür.
Uyuşturucu,
her mahalleye, köye, beldeye kadar yayılmış durumda. Uyuşturucu, fuhuşu ve
başıboş şiddeti beraberinde getiriyor. Modern Dehak, her gün birden fazla can
alıyor. Epştayn bataklığının emperyalizmin istediği düzenin numunesi olduğu
anlatılmalı, buna karşı mücadele edilmelidir. Her insanın yapacağı bir şey
muhakkak vardır. Bir araya gelinemese de birin iki yapılması mümkündür.
Edip
Cansever’in dediği gibi “İnsan, yaşıyorken özgürdür”, İsmet Özel’in söylediği
gibi “Her şey ben yaşarken oldu.” Yaşıyoruz ve bu topraklardayız. Deniz Göktaş
gibilerin espri adı altındaki söz kalabalığıyla yapılacak sohbetimiz yok.
Buradayız ve bu topraklardayız. Toprağın altındakilere borcumuz, üstündekilere
sözümüz var. Küçük burjuvanın özgür ve özel bireyleri olmak, kendimizi
tüketmekten öteye geçmez.
En
küçük yerleşim biriminde bile yaşasak, ailemiz dâhil, en yakınımızdaki insan,
sesimizi birleştirip çoğaltacağımız insandır. En iyi gazete, halkın diliyle
yazılır. Her insan, ortak gerçeğimizi yanındakine anlatmalı. Biri iki, ikiyi
üç, üçü beş ve daha fazlası yapmak zorundayız. Mücadele etmek, insan olmanın
onuru ve tarihsel zorunluluğumuzdur.
Solun
kulağımıza fısıldadıklarını değil; yoksulluğumuzu, bir ev sahibi olamamızı, en
yakınlarımızın uyuşturucu ve bahis bataklığında çürütüldüğünü, öfkemizi
birbirimize kusmanın bizi ayrıştırdığını ve birbirimize düşman ettiğini, insanı
insan yapan tüm değerleri halkın ve kolektif mücadelenin üretebileceğini, bir
hayatı insanca tamamlamanın güzelliğini, direnerek umut etmeyi, eylemeyi ve
birbirine dayatmadan dinleyebilmeyi, bizi ezen ve sömürenin dinî ve millî
farklar olmayıp emperyalistler olduğunu, söylediğini yapan yaptığını savunan
insanlar olmanın ne kadar değerli olduğunu birbirimize anlatmak zorundayız.
Yakınımızdaki
insanla yapılan nitelikli sohbet, yazılan ideolojik ve insani bir yazı, sesine
katılan bir slogan, mücadeleye güç verecektir. İnsan, faydalı olduğunda yaşamın
anlamını hisseder. Fayda, feodal ilişkilerdeki sömürülmeye denk düşmez. Fayda,
bir mücadeleye katkı sağlandığında anlam kazanır. Değersizlik duygusunu yayan,
kapitalizmdir. İnsan, içinde bulunduğu şartların sonucunda hayata ve kendisine
bakışını belirler. İçinde yaşadığımız şartları doğru çözümlediğimizde,
değersizlik ve anlamsızlık duvarı yıkılmaya başlayacaktır.
Her
insanın yapacağı bir şey muhakkak vardır. Mücadele edene destek olmak da bunun
bir parçasıdır. Nefes aldığımız sürece hangi şartta olursak olalım, çaresiz
değilizdir. Çaresizlik duygusu, sadece bizim zihnimize kabul ettirdiğimiz
yılgınlığın yansımasıdır.
Yaygın
bir örnektir: süt kovasına düşen kurbağa, yaşamak için çırpındıkça sütü
tereyağına dönüştürüp sıçrayarak kovadan kurtulur. Kolektivizmi büyüttükçe
sömürü düzenlerinden kurtulabiliriz.
Kurtuluş
için “Büyük şeyler yapmak” çarpıtması, canlıların ve doğanın yasasını inkârdır
ki hiçbir şey yapmama ve yaptırmanın söylemidir. Bir bebek önce uzuvlarını
kıpırdatır, sonra emekler, sonra yürümeye çalıştıkça düşer kalkar ve yürümeyi
öğrenir. Yaşamın çizgisi budur: emek, eylemle ve dirençle inşa edilir. “Büyük
şeyler”, bir anda ve birkaç yılda olmaz.
Solun
bize dayattığı soytarı kültürünün anlamsız kahkahası, yoksulluğumuzu sona
erdirmek için sürdüreceğimiz yürüyüşün önündeki bariyerlerdir. O bariyerleri
yıkmak, küçük burjuva solunun özgür ve özel bireyinin prestijini yerle bir
edecektir. Ayrı gayrı değil, özgür ve özel şekilde değil, insan, ancak insanla
güzeldir.
Hangi
çevre ve hangi insan, bilinçli bir şekilde bireyi kolektif mücadelenin üzerinde
görüyorsa ezen ve sömürenin değirmenine su taşıyordur, o yel değirmenleri
yıkılacaktır.
Sonuç
olarak, Yaban romanındaki köylüler gibi solun bizi kurtarmasını
bekleyemeyiz.
Sinan Akdeniz
7 Temmuz 2026



0 Yorum:
Yorum Gönder