07 Temmuz 2026

,

Kukla Gösterisi


Deniz Göktaş ve Tuz-Biber

Deniz Göktaş ve gösterisinde temsil ettiği değer sistemi, hiçbir şekilde bu topraklara ait değil. Gösterinin bir yerinde oruç tutan bir toplu taşıma şoförünün gerginliğini bir IŞİD militanıyla eşitliyor. Bu bakış sıkıntılıdır, bilinçlidir. Oruç, Sünni mezhebiyle sınırlandırılamayacak şekilde kapsam alanı geniş bir ibadet olup, birçok mezhepte ve dinde tarih boyunca varlığını korumuştur. Daha geçtiğimiz hafta Muharrem Orucu, Aleviler tarafından tutulup aşure dağıtımıyla tamamlandı.

Deniz Göktaş’ın sosyoloji bilgisi, emekçi şoförün mezheb aidiyetiyle sınırlıdır. Aitsiz olan aitsizleştirir. Toplu taşıma şoförleri, uzun saatler araç kullanıp hem yolcu hem trafik gerginliğine maruz kaldığından, psikolojik dayanıklılığı son yıllarda en zayıflayan meslek gruplarına mensup emekçilerdir. İstanbul’da toplu taşıma şoförlerinin yaptığı kazaların nedenleri, onları yıpratan sömürü düzenidir.

Halkın gerginliğinin nedenleri ise bellidir, toplu taşımayı halk kullanır, öfkesini sınıf bilincinin yoksunluğundan kaynaklı şekilde, birbirine ya da şoföre yansıtır. ODTÜ Psikoloji mezununun savunma mekanizmalarından biri olan “yer-yön değiştirme”yi bilmemesi imkânsızdır. Belirttiğimiz gibi buradaki amaç, emperyalist efendilerinin teorilerini üreten Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması”nı mizah adı altında zihinlere işlemektir.

Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” tezi; sınıf mücadelelerinin sona erdiği, asıl mücadelenin modern Batı uygarlığıyla geri Doğu uygarlığı arasında cereyan ettiği fikrini esas alan, kapsamı güncellenmiş Haçlı Seferleri’ne dayanır. Burada söz konusu olan Hristiyan-Müslüman çarpışması olmayıp, emperyalizme halkların boyun eğdirilmesidir. Rıza göstermeyen ve sömürgeleşme karşıtı savaşan tüm halklar, emperyalist Batı için “terörist” ve geridir. Romalıların, kendisiyle savaş açan halklara (Doğu halklarına) “barbar” yakıştırmasında bulunduğu gerçeği dikkat alındığında, Huntington’a sadık müritliğin Deniz Göktaş gibilerin sözde mizahında hayata geçtiğini söyleyebiliriz.

Özünde mizah, kitleler önünde yapılıyorsa, sınıf mücadelesini gerileten bir pratiğe dönüşür. Bu noktada mizah ve yaşama sevinci birbirine karıştırılmamalıdır. Politik mizah adı altında Deniz Göktaş’ın sahneye koyduğu pratik, sınıfsal temelden yoksun söz kolajı ve sınıf öfkesini düzleyen siyasi bir pratiktir, liberaldir. Halkın dini inançlarının mizah konusuna dönüştürülmesi sınıf mücadelesini gerileten, ortadan ikiye-üçe yaran, gayrı ciddi bir hamledir. Sınıfın yerine kimliğin ve yaşam biçiminin konulmasıdır. Deniz Göktaş, Leman, Charlie Hebdo aynı çizginin temsilcileridir. Bu aşamada Deniz Göktaş, gözaltındaki sorgu sürecinde mizah, ironi, metafor söylemlerine sığınmayıp yaptığını savunsaydı, bugün tartışma başka bir mecrada gelişirdi.

Daha birkaç yıl önce aynı Tuz-Biber projesinde sahne alan Alevi kadın komedyenin sol ve Alevi kesim tarafından “düşkün” ilân edilmesiyle bugün Deniz Göktaş’a solcu ve Alevi kimliği üzerinden sahip çıkılması, solun Huntington’ın megafonu olduğunun kanıtıdır. Bunun adı sınıf siyaseti değil, değer erozyonudur. Halkın demografik olarak ağırlıklı kesiminin Sünni olması, egemen Sünni politik anlayışa rıza gösterdiği anlamına gelmez. Ayrıca bu topraklarda Hasan, Hüseyin, Rıza, Ali, Fatma isimlerini yaşatmada Sünni halkın emeği yok sayılamaz fakat Deniz Göktaş ve özdeşi solun yaptığı, kimlikleri bölmektir.

Fatsa köylülerinin talebi üzerine köye cami yaptıran Terzi Fikri pratiği ve anlayışını bugün DY yaşatmadığı gibi Deniz Göktaş için NATO sekreterine soru soran Hollandalı gazeteciyi ve sekreterin “demokrasi, seçim, sandık” bağlamında verdiği yanıtı “yorumsuz” haber yapan Birgün artık Özgür ve Özel, Kavala ve emperyalizmin jurnalidir.

Sürece uygun şekilde gösteri videosunu reklamsız şekilde Youtube’a koyup ardından 10 milyonun üzerinde izlenme sayısına ulaştırma projesi, tam olarak 2 Temmuz ve NATO sürecinin üzerine çekilen örtüdür.

Fıkralar, meddah gösterileri, anlatılar, geleneksel yapı içindeki işlevini kapitalist aşamada yitirmiştir. Bu değerleri halkı birleştirmek için yaşatmak yerine stand-up adı altında kapitalizmin sözcülüğünü yapmak, ideolojik bir tuzaktır. Stand-up’ın sınıflar mücadelesine hiçbir katkısı olmadığı gibi onun küçük burjuvanın gerçekten kaçtığı sığınak olduğu unutulmamalıdır. Bugün bireysel-kolektif tüm pratikler ideolojiktir ve iki sınıftan birinin mücadelesine katkı sağlar.

Kadük Platform

Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk adlı öyküsünde eşitlikçi düzenin sömürü aygıtlarının inşasıyla nasıl bozguna uğratıldığı anlatılır. Sabahattin Ali’yi ölüme götüren sürecin başlangıcı, bu öyküdür.

Öyküde sömürüye itiraz eden insanların sırça köşkün bodrumuna kapatılması, tarih boyunca ezen-ezilen/sömüren-sömürülen ilişkisinde hapishanenin önemi vurgulanır. Sermaye birikiminin korunması, egemenler için ancak ve ancak zor aygıtlarının işletilmesiyle mümkündür. Rıza üretilemediğinde baskı/zor aygıtları devreye girer. Rıza için ideolojiyle zihin yeni bir şekle büründürülür, kurtuluş arz eden karşı ideolojiyi çarpıtacak, zihni koruyacak araç ve söylemler geliştirilir.

İdeolojilerin çarpışma aşamasında egemen sınıflar zoru hayata geçirirler. Cezaevi, ideolojik mücadelede bedenin değil, iradenin teslim alınmaya çalışıldığı tahakküm mekânıdır.

Kale zindanları, hapishaneler, tabutluklar, yüksek güvenlikli cezaevleri, Kaplan Kafesleri, Ebu Gureyb, İsrail zindanları, emperyalist aşamaya kadar süren ideolojik tahakküm mekânlarıdır. Tarih boyunca aykırı her sesin bastırılmasının yolu cezaevinden geçmiştir. Egemen açısından iki boyutlu işleve sahip cezaevlerinin hedefi açıktır: İlk boyutta tutsak, ikinci boyutta halk vardır.

12 Eylül geldiğinde umudu ve stratejik desteği Arnavutluk, Sovyetler ve Çin’den bekleyen çevreler, merkezî yapı olarak teslim bayraklarını Mamak’ta ve diğer cezaevlerinde çektiler. DİSK, tek tip elbisenin politik cansız mankenidir. 96 sürecinde ertelenen yeni cezaevi modeli 19 Aralık’la geldi. Bireyci kültürün ve liberal toplum modelinin sembolü hayata geçirildi. Son beş yıldır inşa edilen yüksek güvenlikli cezaevlerine karşı sol, Taksim Önder Babat Kültür Merkezi’nde geçtiğimiz yıl “Kuyu Tipleri Kapatılsın Platformu”nu kurup ortak basın açıklaması düzenledi. Göstermelik birkaç sosyal medya paylaşımı dışında hiçbir adım atmadı. Amaç, belli ki kendi yolunda ilerleyen mücadelenin önünü kesmek, sesini duyurmamaktı. Şimdi internette yer alan haberlere göre, Deniz Göktaş’ın aynı tipte bir cezaevine sevk edildiği iddia ediliyor. Bunun üzerine sol, sazı tekrar eline aldı.

Bugün, görseldeki haberi yapan Birgün solun bir prototipidir. Bir yandan NATO için basın açıklaması, diğer yandan Deniz Göktaş için paktın sekreterine soru sorulması. Bırakalım devrimci gazeteciliği, gerçeğin halklara ulaştırılması isteniyorsa şu soru sorulmalı: Hollandalı gazeteci şahsında Birgün, haberi neden “yorumsuz” verdi? Özgür Özel’in Newsweek’e yazdığı yazıyı sansürleyerek veren Birgün’den ve soldan böyle bir adım beklenemez. Haber, yorumla verilmeliydi.

Gerçek şu ki Deniz Göktaş şahsında cezaevi projelerinin mimarı emperyalizm teşhir edilmelidir. Bu çap, emperyalizm beslemesi soldan beklenemez.

İrlanda'da Bobby Sands’lerin açlık grevleri göklere çıkarılıp bunu konu edinen filmler sol tarafından izletildiği hâlde burnunun dibindeki gerçeğin bu direnişi aştığı görmezden geliniyorsa emperyalizme uşaklığın tartışılacak hiçbir yanı kalmamıştır. Ne hikmettir ki(!) yıllardır “tecrit” diyen Kürt milliyetçilerini ne bu durumla ne de emperyalist paktlarla ilgili derdi vardır. Onun da solla arasında bir fark yoktur. Savaş karşıtı KESK aynı biçimde sürece sessizdir, o da Birgün ve Hollandalı gazeteci kadar soldur/solcudur.

“Modern” Dehak

Mitolojiye göre Dehak, zulmettiği halktan her gün bir evlat ister ve onu yer. Bugünün Dehakları; uyuşturucu baronları, bahis ve fuhuş çeteleridir. Bugünün Kerbela’sı, emperyalizmin halkların canını aldığı çöldür.

Uyuşturucu, her mahalleye, köye, beldeye kadar yayılmış durumda. Uyuşturucu, fuhuşu ve başıboş şiddeti beraberinde getiriyor. Modern Dehak, her gün birden fazla can alıyor. Epştayn bataklığının emperyalizmin istediği düzenin numunesi olduğu anlatılmalı, buna karşı mücadele edilmelidir. Her insanın yapacağı bir şey muhakkak vardır. Bir araya gelinemese de birin iki yapılması mümkündür.

Edip Cansever’in dediği gibi “İnsan, yaşıyorken özgürdür”, İsmet Özel’in söylediği gibi “Her şey ben yaşarken oldu.” Yaşıyoruz ve bu topraklardayız. Deniz Göktaş gibilerin espri adı altındaki söz kalabalığıyla yapılacak sohbetimiz yok. Buradayız ve bu topraklardayız. Toprağın altındakilere borcumuz, üstündekilere sözümüz var. Küçük burjuvanın özgür ve özel bireyleri olmak, kendimizi tüketmekten öteye geçmez.

En küçük yerleşim biriminde bile yaşasak, ailemiz dâhil, en yakınımızdaki insan, sesimizi birleştirip çoğaltacağımız insandır. En iyi gazete, halkın diliyle yazılır. Her insan, ortak gerçeğimizi yanındakine anlatmalı. Biri iki, ikiyi üç, üçü beş ve daha fazlası yapmak zorundayız. Mücadele etmek, insan olmanın onuru ve tarihsel zorunluluğumuzdur.

Solun kulağımıza fısıldadıklarını değil; yoksulluğumuzu, bir ev sahibi olamamızı, en yakınlarımızın uyuşturucu ve bahis bataklığında çürütüldüğünü, öfkemizi birbirimize kusmanın bizi ayrıştırdığını ve birbirimize düşman ettiğini, insanı insan yapan tüm değerleri halkın ve kolektif mücadelenin üretebileceğini, bir hayatı insanca tamamlamanın güzelliğini, direnerek umut etmeyi, eylemeyi ve birbirine dayatmadan dinleyebilmeyi, bizi ezen ve sömürenin dinî ve millî farklar olmayıp emperyalistler olduğunu, söylediğini yapan yaptığını savunan insanlar olmanın ne kadar değerli olduğunu birbirimize anlatmak zorundayız.

Yakınımızdaki insanla yapılan nitelikli sohbet, yazılan ideolojik ve insani bir yazı, sesine katılan bir slogan, mücadeleye güç verecektir. İnsan, faydalı olduğunda yaşamın anlamını hisseder. Fayda, feodal ilişkilerdeki sömürülmeye denk düşmez. Fayda, bir mücadeleye katkı sağlandığında anlam kazanır. Değersizlik duygusunu yayan, kapitalizmdir. İnsan, içinde bulunduğu şartların sonucunda hayata ve kendisine bakışını belirler. İçinde yaşadığımız şartları doğru çözümlediğimizde, değersizlik ve anlamsızlık duvarı yıkılmaya başlayacaktır.

Her insanın yapacağı bir şey muhakkak vardır. Mücadele edene destek olmak da bunun bir parçasıdır. Nefes aldığımız sürece hangi şartta olursak olalım, çaresiz değilizdir. Çaresizlik duygusu, sadece bizim zihnimize kabul ettirdiğimiz yılgınlığın yansımasıdır.

Yaygın bir örnektir: süt kovasına düşen kurbağa, yaşamak için çırpındıkça sütü tereyağına dönüştürüp sıçrayarak kovadan kurtulur. Kolektivizmi büyüttükçe sömürü düzenlerinden kurtulabiliriz.

Kurtuluş için “Büyük şeyler yapmak” çarpıtması, canlıların ve doğanın yasasını inkârdır ki hiçbir şey yapmama ve yaptırmanın söylemidir. Bir bebek önce uzuvlarını kıpırdatır, sonra emekler, sonra yürümeye çalıştıkça düşer kalkar ve yürümeyi öğrenir. Yaşamın çizgisi budur: emek, eylemle ve dirençle inşa edilir. “Büyük şeyler”, bir anda ve birkaç yılda olmaz.

Solun bize dayattığı soytarı kültürünün anlamsız kahkahası, yoksulluğumuzu sona erdirmek için sürdüreceğimiz yürüyüşün önündeki bariyerlerdir. O bariyerleri yıkmak, küçük burjuva solunun özgür ve özel bireyinin prestijini yerle bir edecektir. Ayrı gayrı değil, özgür ve özel şekilde değil, insan, ancak insanla güzeldir.

Hangi çevre ve hangi insan, bilinçli bir şekilde bireyi kolektif mücadelenin üzerinde görüyorsa ezen ve sömürenin değirmenine su taşıyordur, o yel değirmenleri yıkılacaktır.

Sonuç olarak, Yaban romanındaki köylüler gibi solun bizi kurtarmasını bekleyemeyiz.

Sinan Akdeniz
7 Temmuz 2026

0 Yorum: