14 Temmuz 2026

, ,

Sovyet Devletinde Sosyalist Demokrasinin Pratik Yolu


Yukarıda da gördüğümüz üzere, Lenin ve Bolşevikler, Paris Komünü’nü örnek alan demokratik bir sosyalist devlet kurma konusunda kararlılardı. Bu konuda ve bunun Rusya'da sosyalizmi inşa etmek için ne anlama geldiğiyle ilişkili olarak hiçbir belirsizlik veya tereddütleri yoktu. Ancak, daha sonra Sovyetler Birliği’nde ortaya çıkan ve sağlamlaşan devletin doğası, isim ve görünüm dışında Paris Komünü modeline benzemiyordu. Otuzlardan beri var olan siyasi sistem, taban hareketlerinden, üretici kitlelerden ziyade, merkezi otoritenin ve parti liderliğinin girişimlerine dayanıyordu; öyle ki liderler, Ortaçağ rahiplerinin hayal bile edemeyecekleri kutsal bir konuma yerleştirilmişlerdi. Burada, liderlerin medya tarafından putlaştırılması, mumyalanması, işçi ve köylülerin özgürlüğünün bastırılması ve bürokrasilerin devlet üzerindeki etkisi gibi sıradanlaşmış örneklerden bahsetmek istemiyoruz. Tarihsel liderlerinin isteklerine aykırı olarak sosyalizm adı altında ortaya çıkan bu sistemin kitle hareketini etkileyen durgunluğa işaret etmek kâfi. Stalin’in ölümünden hemen sonra, adına çeşitli suçlamalar yöneltildiği ve bireysel saygı halelerinin, iktidarın dizginlerini devralmaya hazırlanan yeni yetkililerin rollerinin yapay bir şekilde öne çıkarılmasının aksine, hakaret ve kınamalara dönüştüğü biliniyor. İktidar koltuklarına yükselme şansına sahip olan herkese saygı şiirleri sunuldu. Bütün bunlar, halk kitlelerinin hiçbir müdahalesi, teşviki veya itirazı olmadan, sanki yakından veya uzaktan onları hiç ilgilendirmiyormuş gibi gerçekleşti. İktidarın tepesinde ve devlet politikasında meydana gelen tüm değişiklikler, kitlelerin katılımı olmadan, devlet aygıtında başladı ve sona erdi.

Bu durumun çeşitli soruları gündeme getirdiği açık: Sonra ne oldu? Sovyet devletinin ileri aşamalarını tanımlayan gelişmeler, Müşterek sisteminden, doğrudan demokratik sosyalizm sisteminden geriye ne bıraktı? Sosyalist eğitimcilerin savunduğunun aksine, bu olgular ille de sosyalist inşa ile ilişkilendirilmeli miydi?

Bu sorular, gerçeklerle dürüst bir yüzleşmeye ihtiyaç duyuyor. Onlardan kaçınmak veya bahaneler bulmaya çalışmak, nihayetinde dünya sosyalist devriminin kaderinden vazgeçmek ve işçi hareketinin çıkarlarını küçümsemek anlamına gelir. Gerçekler dürüst ve tarafsız bir şekilde ele alınmadan, kusurları keşfetmek, ardından sosyalist hareketin ilerlemesini ve halkın haklı davasının zafere ulaşmasını sağlamanın yollarını aramak imkânsız. Partimiz, yayınlanmış çeşitli belgeler ve çalışmalar aracılığıyla bu sorulara cevap vermeye çalışmıştır, bu nedenle, Sovyetler Birliği ve diğer ülkelerdeki sosyalist devrimin başarısızlığının nedenlerine ilişkin daha önce sunduklarımızı tekrarlamaya gerek görmüyoruz. Burada, Rusya’daki sosyalist devrimin yüzleştiği sapmaya ilişkin iki faktöre işaret ediyoruz:

1. Devrimin nesnel koşulları;

2. Sosyalizm koşullarında devletle ilgili Marksist teorinin gelişimi.

Rus Ekim Devrimi, yalnızca Rusya’nın iç gelişmesinin yarattığı iç nedenlerden dolayı değil, aynı zamanda Rus halkının krizinden tek çıkış yolu olarak devrime yardımcı olan küresel olaylar nedeniyle de meydana gelmiştir. Devrimin gerçekleştiği küresel ve içsel koşulları anlamadan, sonraki seyrini ve bugün görünen sonuçlarını anlamak zordur. Lenin, ekonomik geri kalmışlığına rağmen, Rusya’daki Ekim Devrimi’nin doğasını ve nedenlerini şöyle açıklıyor:

“Bu devrim, sömürge savaşı (yani I. Dünya Savaşı) tarafından ateşlenen sosyalist proletarya devrimleri zincirindeki bir halka olarak ele alınmadıkça genel olarak anlaşılamaz.”[21]

Ekim Devrimi’nin, küçük Rus işçi sınıfının (1917 öncesinde toplam nüfusun yalnızca yüzde 13’ünü oluşturuyordu) devrime önderlik etmesine, Rus köylülerini dış müdahaleye ve kıtlığa karşı savunmasına, Sovyetler Birliği’ni gelişmiş bir sanayi dünya gücü olarak kurmasına imkân sağlayan istisnai koşullarda başarılı olduğu açıktır. Devrimci bilimsel teorinin, kültürel olarak geri kalmış küçük bir işçi sınıfının çok daha büyük sınıf gücüne sahip düşmanlarını alt etmesinde oynayabileceği tehlikeli rol, Ekim Devrimi aracılığıyla vurgulanmıştır. Bu, yalnızca Rus işçi sınıfının cesaretine ve ilham verici liderlerinin dehasına değil, aynı zamanda sosyalist devrim ve silahlı ayaklanmaların strateji ve taktikleri konusunda Marksist teorinin gelişimine de bir kanıt niteliğindeydi. Rus işçi sınıfı, politik iktidarı ele geçirme göreviyle karşı karşıyaydı, Ekim Devrimi’nden önce yaklaşık çeyrek yüzyıl süren uzun devrimci mücadeleleri ve Marksist-Leninist partisi aracılığıyla bu tarihi görevi başarmak için teorik ve örgütsel olarak iyi hazırlanmıştı.

Ancak Marksist teorinin bu bilimsel üstünlüğü, devrim öncesi aşamalara; kapitalist ilişkilerin analizine, devrimci strateji ve taktiklere odaklanmıştı. Sosyalist toplumun inşası ve sosyalizmin politik örgütlenmesi konularına gelince, bunlar, Marksizmin kapsamlı bir teori geliştirme ve inceleme fırsatı bulamadığı konulardı. Bu, sosyalist eğitimcilerin bir eksikliği değil, sosyalist devrimin doğasının mantıksal bir sonucuydu. Tarih, Ekim Devrimi’nden önce sosyalist bir topluma tanık olmamıştı, devletin doğası ve böyle bir toplumdaki rolü de bilimsel olarak ortaya konmamıştı, mevcut olan tek şey, önceki sınıflı toplumlara dair incelemeydi. Paris Komünü konusunda sunduğu şeyse, gelişme ve olgunlaşma fırsatı bulamayan demokratik sosyalist sistemin yalnızca başlangıç özellikleriydi.

Bu nedenlerle, Rus işçi sınıfı, henüz ana hatları belirginleşmemiş, karşılaşacağı engellerin doğası da çok ilkel bir şekilde bilinmeyen yeni bir insanlık yolunu açmak zorunda kaldı. Tökezlemesinin nedenlerinden biri de bu tarihsel deneyim eksikliği ve sosyalizmde devlet hakkında bilimsel bir teori geliştirmek için tarihsel verilerin yokluğuydu.

Marksist-Leninizmin ütopik hayalleri ve topluma hazır, önceden hazırlanmış modeller dayatma girişimlerini reddettiği bilinmektedir. Sosyalist devrimi, işçi sınıfının kendisi ve tarihsel girişimi tarafından yürütülen tarihsel bir süreç olarak görür. Bilimsel teorinin rolü, tarihsel deneyimi özetlemek, somut geçmiş ve mevcut gerçeklerden geleceğin ana hatlarını keşfetmekten öteye geçmez. Ütopik politik veya toplumsal modelleri tasvir etme girişimi, bilimsel teorinin görevi değildir, bu pratik, tarihsel gelişmenin gerekleriyle çelişmektedir. Bilimsel sosyalist hareketin amacı, üretim güçleri ve işçilerin emeklerinin meyvelerine sahip olma hakkına dayalı yeni emek ilişkilerinin ortaya çıkmasını sınırlayan kısıtlamaları ortadan kaldırmak, toplumdan kopuk reformistleirn ve düşünürlerin hayal gücünden ilham alan toplumsal ilişkiler kalıplarını dayatmak yerine, tarihsel güçlerin özgürce gelişmesinin yolunu açmaktır. Bununla birlikte, ütopik yaklaşımı reddetmek, elbette, teorik çalışmayı bırakmak ve proletaryanın sömürüden kurtuluşa giden yolunu açmasını sağlayacak teorik silahlar geliştirmeye çalışmak anlamına gelmez. Bu, söz konusu silahların geliştirilmesinin, sınıf mücadelesinin pratik uygulamalarından ve devrimin gerçekleştiği tarihsel koşulların doğasının doğru anlaşılmasından yola çıkarak, tarihsel hareketin gerçekliğini dikkate alması gerektiği anlamına gelir.

Marksist teorinin sosyalist toplumda devletin rolüne ilişkin eksikliği, sosyalist deneyimin yeniliğinden kaynaklanan doğal bir sonuçtur. Bu, Rus Devrimi liderleri için de aşikâr bir gerçekti, zira Lenin, hayatının son yıllarını, büyüyen bürokrasiyle mücadele etmek ve sosyalist devrimi boğulmaktan kurtarmak için bilimsel bir teori geliştirmek amacıyla ölümle mücadele ederek geçirdi. Ancak koşullar, mücadeleye devam etmesine izin vermedi ve bu, Lenin’in ölümünden sonraki ikinci kuşak Bolşeviklerin görevi oldu.

Gerçekte olanlara gelince, devlet üzerine Marksist teorinin gelişimi ikinci kuşak döneminde gerçekleşmedi. Bunun yerine, başlangıçta gerekli ve anlaşılabilir olan, ancak daha sonra büyüyen bürokrasinin sosyalist devleti ele geçirmesine ve tarihsel gidişatını çarpıtmasına imkân sağlayan kapsamlı bir teorik yaklaşıma dönüşen Paris Komünü’nün önemli derslerinden bir geri çekilme yaşandı. Bu geri çekilmenin aşamalarını ve Sovyet devletinin örgütlenmesinin temeli haline nasıl geldiğini şu şekilde gözlemleyebiliriz:

1. Silahlı Halk Yerine Kızıl Ordu

Paris Komünü deneyimi ışığında sosyalist partilerin programlarının, ordu ve polisin kalıcı olarak dağıtılmasını ve yerlerine silahlı bir halkın getirilmesini öngördüğünü gördük. Bu, Rus sosyalist devriminin ilk günlerinde, silahlı işçiler ve köylülerin Çarlık ordusunun yerini alıp hükümet yetkililerine karşı ayaklanarak devrimci halk hareketiyle birleşmesiyle gerçekten de başarıldı. Ancak, sosyalist devrimi tehdit eden büyük tehlikeler karşısında bu durum uzun sürmedi. Dünya savaşı sona erdi ve emperyalist devletlerin orduları Sovyet cumhuriyetini boğmaya yöneldi, Çarlık generallerine maddi ve manevi destek sağladı, genç sosyalist devlete abluka uyguladı. Dış müdahale, içte artan kıtlık ve iç gericilerin direnişiyle karşı karşıya kalan Sovyet devleti, yalnızca işçilere, köylülere ve silahlı gruplara güvenemeyeceği veya mevcut savunma araçlarıyla yetinemeyeceği ciddi tehlikelerle karşı karşıya kaldı. Böylece, sosyalist devrimin Komün programından geri çekilmek ve Kızıl Ordu’yu kurmaktan başka seçeneği kalmamıştı. Lenin, Rus Komünist Partisi’nin Sekizinci Kongresi’nden önce sorunu açıkça tanımlamış, daimi ordunun örgütlenmesine yol açan nedenleri şöyle açıklamıştı:

“Karşı karşıya olduğumuz sorunun niteliği açıktır. Sosyalist cumhuriyeti silah gücüyle savunmazsak, hayatta kalamayız.”[22]

Doğal olarak, ordunun yeniden yapılandırılması, halka karşı düşmanlıkla dolu ve acımasız gücün tanrılaştırılmasıyla yoğrulmuş çok sayıda imparatorluk subayının geri dönüşü anlamına geliyordu. Bolşevikler, siyasi komiserler sistemi, teorik eğitim, askerler arasında sınıf bilincinin yükseltilmesi, orduda işçi ve köylülerin devrimci unsurlarının yer alması yoluyla kararlarının tehlikesini sınırlamaya çalıştılar. Bu önlemler, düzenli ordunun devrime düşman bir güce dönüşme tehlikesiyle mücadelede etkili oldu, ancak sadece bir süreliğine. Sovyet devletinde bürokratik katılaşma ortaya çıktığında ve politik iktidar kitlelerden izole olmuş birkaç kişinin elinde toplandığında, ordu, yüksek rütbeli iktidar pozisyonları için kişisel mücadelelerde dengeyi değiştiren belirleyici güç haline geldi. Böylece, en azından Stalin’in ölümünden beri Sovyet ordusu, Sovyet devletindeki gerçek güç oldu ve askeri liderlerin konumu, parti ve devlette en yüksek iktidar pozisyonlarını kimin elinde tutacağını belirlemede belirleyici faktör haline geldi. Askeri kurumsal kontrol dönemini başlatan Hruşçov’un bunun ilk kurbanı olduğu iyi bilinmektedir. Bu durum daha sonra, farklı derecelerde açıklıkla, sosyalizm adını taşıyan diğer ülkelerde de yansıdı.

Hiç şüphe yok ki bu sorunun kökeni, ilk sosyalist devrim olan Rus Ekim Devrimi’nin zafer kazandığı, sonraki tüm sosyalist deneyler için pratik bir model haline geldiği tarihsel koşullara dayanmaktadır. Bu sorun, Lenin’in Kızıl Ordu’yu kurarken Bolşevik Partisi’nin sekizinci kongresinde açıkça belirttiği gibi, ordu ve devlet üzerine Marksist teorinin yetersizliğiyle doğrudan ilgilidir:

“Kızıl Ordu’nun örgütlenmesi tamamen yeni bir konuydu, daha önce teorik düzeyde bile ele alınmamış bir konuydu.”[23]

Ordu kurmanın tehlikesi, sadece baskı aracı olarak kullanılmasından değil, aynı zamanda Marx ve Engels’in belirttiği gibi, ordunun “devletin temel taşı” olmasından da kaynaklanmaktadır (Almanya’da Devrim ve Karşı Devrim kitabına bakınız). Bu bakış açısından, ordu, silah tekelini elinde bulundurarak politik kararları dayatma araçlarına sahip olduğu için gerçek devleti oluşturmaktadır. Sosyalist bir toplumda daimi bir ordu kurmanın anlamı, iki güç yapısının varlığıdır: resmi işlevi ülkeyi dış saldırılardan korumak olan silahlı aygıt ve ülkedeki tüm en yüksek yetkileri kullanması beklenen politik yönetim aygıtı. Ancak gerçek şu ki, asıl iktidar, silahları elinde tutanların elindedir. Ordu, askeri disiplinin gerektirdiği gibi, tarih boyunca tüm düzenli ordular gibi belirli bir örgütsel bağımsızlık derecesini koruduğu sürece, koşulların ve iç güç dengesinin uygulamaya koymasını sağladığı herhangi bir politik kararı dayatmak için askeri gücünü kullanma yeteneğine sahiptir.

Askeri disiplin, ilkesel değerlendirmelere veya politik tartışmalara tabi değildir, aksine, askeri liderliğin iradesini emri altındakilere aktaran mekanik bir süreçtir. Ordunun liderliği, işçi sınıfına bağlı ve politik partisine tabi devrimci unsurlardan oluşabilir, ancak bu, ordunun bileşimi, silahsızlandırılmış topluma iradesini dayatma yeteneği sağlayan kendi çizgilerine bağlı olduğu sürece, ordunun ve askeri liderliğin doğasında değişiklikleri engellemez. “Silahsızlandırılmış toplum” diyoruz çünkü etkili silahlar ordunun sorumluluğuna geçiyor ve silahlı milisler, modern tarihteki olayların ve darbelerin çoğunda görüldüğü gibi, birleşik bir düzenli orduya karşı koyamaz hale geliyor.

Lenin, Kızıl Ordu’nun kurulmasından önce, 15 ile 65 yaş arasındaki tüm vatandaşlardan oluşan, işçilerin ve çalışanların kısa süreli askerlik hizmetleri boyunca tam ücretlerini alacakları bir savunma aygıtının oluşturulmasını öngörmüştü. Bu sistem uygulansaydı, genel seferberlik fırsatı ortaya çıkana dek içteki gerici komplolara karşı koruma sağlayacak, dış saldırıları bir süre püskürtecekti. Ancak, genç Sovyet Cumhuriyeti’ne yönelik dış müdahale, böyle bir halk savunma sisteminin örgütlenmesine izin vermedi. Lenin vefat ettiğinde, Kızıl Ordu, artık daha önce dile getirilen çekinceleri akla getirmeyen, “kutsal” kurumlardan biri haline geldi. Bu nedenle, sosyalist devrimin kaderi için büyük önem taşıyan bu ciddi konu, tehlikeleri ve sosyalist sistem üzerindeki politik sonuçlarıyla eşleşen teorik bir incelemeye tabi tutulmadı. Şüphesiz ki, düzenli bir ordu kurma ve saldırganlığa karşı halk savunmasını güvence altına alma meselesi, her sosyalist devrimin gelecekte karşılaşacağı temel meseleler arasındadır. Bu meseleler, devrimden önce ne kadar çok tartışılır, bilimsel olarak ele alınırsa ve Ekim Devrimi’nden bu yana biriken büyük tarihsel deneyimler ışığında incelenirse, gelecekte bunlarla başa çıkmak o kadar kolay olacaktır.

2. Sovyet Sistemi Yerine Bürokratik Yönetim

Ekim Devrimi’nin Paris Komünü’nden aldığı derslerle ilgili ikinci darbesi, düzenli ordunun yeniden yapılandırılmasının aynı nedenlerinden kaynaklanıyordu. Ancak bürokrasinin ortaya çıkışı, devrim liderliğinin bilinçli bir kararı sonucu değil, Sovyet devlet aygıtına yerleşmiş gizli bir süreçti, bu nedenle, sonuçları çok geniş kapsamlıydı, daha derin bir tehlike oluşturuyordu. Bunun, daha sonra askeri kurumun kontrolüne zemin hazırladığı bilinmektedir. Sovyet sistemi, doğrudan politik güç kullanan, daha sonra sosyalist devletin en yüksek otoritesini temsil eden merkezi bir konseyde gönüllü olarak birleşen halk örgütlerine benziyordu. Sovyetlerin omurgasını işçiler, köylüler ve askerler oluşturuyordu. Ancak bu kitle örgütleri, dış müdahaleye ve kıtlığa karşı direniş sırasında, zaten sayıları az olan “politik bilinçli” unsurlarının çoğunu kaybetmişti. Ülkenin kültürel etkisi, işçi sınıfının ve yoksul köylülerin cehalet ve teolojik yanılgıların kurbanı olmalarında önemli bir rol oynamıştı. Lenin’in anılarında belirttiği gibi, 1920 yılına kadar okuma-yazma bilen okuryazarların oranı her üç vatandaştan birinden fazla değildi.[24] Bu gibi durumlarda, dış saldırganlığa karşı direnişte hayatını kaybeden bilinçli işçiler arasındaki ağır kayıpları telafi etmek kolay değildi. Sovyet cumhuriyetinin, devlet kurumlarına yüksek maaşlar ve ayrıcalıklar karşılığında Çarlık dönemi memurlarını ve bürokratlarını işe alması gerekli hale geldi; bu da yönetim aygıtındaki gönüllülük ve girişimcilik ruhunu bozdu. Emperyalist çevreler tarafından yozlaştırılmış, dalkavukluk ve sorumluluktan kaçınma yöntemlerinde eğitilmiş memurlardan oluşan bu toplumsal tabakanın, savaş ve kıtlığın bıraktığı yıkıntılarda hassas devlet kurumlarını kontrol etme ve etkili anti-sosyalist rolünü gizleme fırsatı bulması şaşırtıcı değildir. Ancak bürokratik tehlike, devrimin ikinci yılında açıkça ortaya çıktı, bu da Lenin’i Bolşevik Partisi’nin Sekizinci Kongresi’nde bu konuya ışık tutmaya zorladı. Konferanstaki konuşmasında, yeni partinin önerilen programından bahsederken şunları söyledi:

“Bürokrasi, kamu kültürünün yetersiz seviyesinden ve kentli işçilerin bilinçli kesiminin insan kapasitesinin ötesinde meşgul ettiği muazzam çabalardan yararlanarak, kaybettiği kimi konumları geri kazanmaya çalışıyor. Bürokrasiye karşı mücadeleye devam etmek mutlak bir gerekliliktir, gelecekte sosyalist gelişmenin başarısını sağlamak için vazgeçilemeyecek bir konudur.”[25]

Lenin’in bürokrasiye karşı daha sonraki mücadelesinden anlaşıldığı kadarıyla, uyarıları dikkate alınmamış, yüzeyde göründüğünden çok daha geniş ve büyük bir bürokratik tehlikeyle yüzleşilmiştir. Bu, Lenin’in sonraki yıllarında bu konuda yazdığı yazılarda kullandığı sert dili açıklıyor. Ölüm döşeğindeyken anılarında şunları kaydetti:

“[...] bizim bahsini ettiğimiz devlet aygıtı, aslında bize hâlâ oldukça yabancıdır. Mevcut aygıt, burjuva ve Çarlık döneminin bir karışımıdır, son beş yıldır diğer ülkelerin yardımı olmadan ve çoğunlukla askeri çatışmalar ve kıtlıkla mücadeleyle ‘meşgul’ olduğumuz için bundan kurtulmanın hiçbir yolu olmamıştır.

Bu koşullar altında, kendimizi haklı çıkarmak için kullandığımız ‘birlikten ayrılma özgürlüğü doğalında, Rus olmayanları, özünde bir alçak ve müstebit olan, tipik bir Rus bürokratı gibi, gerçek Rus’un, Büyük Rus şovenistinin saldırısından koruyamayacak bir kâğıt parçası haline gelecektir. Sovyet ve sovyetleştirilmiş işçilerin çok küçük bir yüzdesinin, bu şovenist Büyük Rus ayak takımının dalgasında sütteki sinek gibi boğulacağına hiç şüphe yoktur.”[26]

Lenin, bürokrasinin temellerini sarsmanın en belirleyici faktörünün, tüm nüfusu, makamların ve yöneticilerin sömürüsüne maruz kalmadan, kendi politik ve idari işlerini yönetebilecek şekilde eğitmek olduğunu birden fazla kez dile getirmiştir. Ancak, Lenin’in ölümünden sonra Sovyet devletinin liderliğini devralan nesil, bu meselenin önemini kavrayamamış, ana kaygıları yeni bir insan yaratmaktan ziyade, ekonomik kalkınma olmuştur. Stalin’in sloganı “teknoloji her şeye karar verir” idi. Neticede bu söz, esasında Sovyet devletinin 1930’ların ortalarında ortaya çıkan Nazi tehdidine karşı ulusal savunmaya hazırlanma ihtiyacının yansımasıdır. Bununla birlikte, aynı söz, Sovyet devletinin her yanına sirayet etmiş olan bürokratik çöküşün tehlikelerinin pek farkında olunmadığının da delilidir. Bu bürokratik durgunluğa, özellikle Hitler’in Sovyetler Birliği’ne karşı saldırganlığının ortaya çıkmasının ardından, askeri kurumun artan rolü eşlik etmiştir. Bütün bunlar, Nazi işgalcilerine karşı direnişi kışkırtmak için Rus milliyetçiliğinin teşvik edilmesiyle birlikte gerçekleşti ve bu durum, yavaş yavaş nüfuz alanlarının ilhakını, sömürge halklarının ve bağımlı ülkelerin zenginliklerinin sömürülmesini haklı çıkaran şovenist bir düşünce modeline dönüştü. Tüm bunlar ışığında, bürokratik-askeri sınıfın daha sonra entegre olup politik iktidarı ele geçirmesi şaşırtıcı değildi.

Sosyalist devrimin gerilemesi, Sovyetler Birliği’nin ötesine, diğer sosyalist devrimlere de yayıldı. Bununla birlikte, Sovyetler Birliği ve Çin’de yaşanan olaylar arasında önemli farklılıklar mevcuttur. Çin’in dönüşümleri, Sovyetler Birliği’nin deneyimlerinin daha kapsamlı bir şekilde anlaşılmasının ardından gerçekleşti, iki ülke ve ilgili iktidar partileri arasında şiddetli bir ideolojik ve politik mücadeleyle önceden belirlenmişti.

Çin, kırsal alanlarda komünlerin kurulmasını içeren ve ekonomik kalkınma için “Büyük İleri Atılım”ı başlatan, Müşterek sistemine benzer bir sistemi uygulamaya koydu. Yönetici organlar içindeki iç çatışmalar yoğunlaştı, bu da “Kültür Devrimi”nin ortaya çıkmasına yol açtı. Karmaşıklıklarına ve zorluklarına rağmen, kitlelerce başlatılan, daha sonra Mao Zedong tarafından yönetilen bu halk hareketi, bürokratik gelenekleri ve Komünist Parti içindeki yerleşik liderliği önemli ölçüde alt üst etti. Amacı, Sovyetler Birliği’nde görüldüğü gibi sosyalizmin durgunlaşmasını önlemekti.[27]

Çin ve Sovyetler Birliği arasındaki farklılıklara ve her iki ülkedeki farklı toplumsal koşullara rağmen, her ikisinde de yaşananların özü, farklı uluslarda sosyalizmi inşa etmede karşılaşılan zorluklarla örtüşmektedir. Sosyalist bir toplumda devletin rolünü açıklayan bilimsel bir teorinin yokluğu, bu belgede vurgulanan tekrarlayan bir sorundur. Bu özel nokta üzerinde daha fazla düşünülmesi gerekmektedir.

7. Marksizm ve Devlet

Devlet konusu, Marksist literatürde önemli bir yer tutmuştur. Burada Marksist teorinin temel eserlerini derlemenin yanı sıra, bu konuyu araştıran bazı yazarlar da olmuştur. Bunlar arasında, Engels’in son yıllarında yazdığı ve Marx'ın bıraktığı kapsamlı notlara dayanan Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni ve daha sonra Lenin’in Devlet ve Devrim kitabı yer almaktadır. Bilindiği gibi, Marksist araştırmalar, devletin tarihteki kökenine ve toplumsal sınıf sistemini sürdürmedeki rolüne odaklanmıştır. Bununla birlikte, Leninist Marksizm, bilimsel araştırmaların izin verdiği genel teorik sınırlar içinde, devletin gelecekteki sosyalist toplumda oynayacağı rol konusuna dikkat etmiştir. Sosyalist toplumda (komünizmin ilk aşamasında) devlet hakkındaki Marksist teori, Marx’ın Gotha Programı Eleştirisi’nde şu sözlerle özetlenmiştir:

“Kapitalist ve komünist toplum arasında, birinin diğerine devrimci dönüşümünün dönemi yer almaktadır. Buna karşılık, devletin proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamayacağı bir politik geçiş dönemi de vardır.”[28]

Marx, kapitalizmden komünizme geçişte devletin rolüne ilişkin bu kesin tanımında, devletin geçiş görevine atıfta bulunur. Sosyalizm, belirli bir tarihsel aşama için devletin varlığı olmadan inşa edilemez, ancak bu devlet, işçi sınıfını temsil eden devrimci bir sınıf diktatörlüğü olan geçişsel bir niteliğe sahiptir.

Lenin, Marx’ın söz konusu sosyalist geçişte devletin rolüne ilişkin tanımının, Komünist Manifesto ve diğer Marksist metinlerde daha önce öne sürülenlerin Marksist teori açısından önemli ölçüde geliştirildiğini söylüyordu. Paris Komünü öncesindeki sosyalist hareketin odağında, esas olarak burjuvaziyi devirme ve işçi sınıfı için iktidar kurma, yani sosyalist bir toplumun inşasından önce gelen görevleri ifa etme fikri duruyordu. Ancak Marx’ın Gotha Programı Eleştirisi’ndeki yazıları, kapitalizmden komünist topluma geçiş meselesine odaklanmaktadır. Bu teorik çaba, devletin komünizme doğru toplumsal dönüşüm sürecinde gelecekte üstleneceği görevler üzerinde durmaktadır.

Marksist düşüncedeki bu büyük bir öneme sahip olan yeni gelişme, komünist hareketin geleceğine olan ilginin ve geçmiş görevlerle sınırlı kalmamaya dönük vurgunun tezahürüdür. Lenin’in de belirttiği gibi, söylem, artık devletin proletaryanın devrimci bir diktatörlüğü olduğu bir “politik geçiş aşaması” tespiti etrafında dönmektedir. Tarih, bu Marksist teorinin geçerliliğini birçok sosyalist devrimle şüphesiz kanıtlamıştır. Proletarya diktatörlüğü olmasaydı, Sovyet devleti günlerce, hatta yıllarca ayakta kalamazdı. Aynı durum Çin, Vietnam ve diğer modern sosyalist devrimler için de geçerlidir. Bu devrimlerin yozlaşmasının, dış bir istiladan veya devrik sınıfların karşı-devriminden değil, proletarya iktidarının aygıtı içindeki içsel bozulmadan kaynaklandığı da bilinmektedir. Bu durum, sosyalist toplumda devletin geçiş dönemine has niteliğini doğasını, yani iki yönünü, komünizme geçiş, devletin ortadan kalktığı bir topluma geçiş olasılığını doğrulamaktadır. Ayrıca, bürokratik çürüme nedeniyle devletin kendisi aracılığıyla kapitalizme geri dönme olasılığını da ifade eder. Aslında, komünist bir topluma geçiş için proletarya diktatörlüğünün gerekliliği konusunda tarihsel bir tartışma yoktur. Modern zamanlarda Marx’ın argümanına karşı çıkanlar, komünizmin geleceğine duydukları arzuyla değil, emperyalist burjuvaziyle pazarlık yapmak veya işçi sınıfını yanıltmak ve bürokratik kontrolü gizlemek amacıyla hareket etmişlerdir. Komünist partilerin programlarından proletarya diktatörlüğünün çıkartılmasını savunanların, ellilerde Sovyet devletinin yönetimini devralan Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin yeni liderleri olduğu bilinmektedir. Amaçları, yeni bürokratik diktatörlüğü içeride gizlemek, yurtdışında Amerikan emperyalizmiyle pazarlık yapmayı kolaylaştırmaktı. İddiaları, Sovyet halkı için demokratik özgürlüklerin artırılması amacıyla işçi sınıfı diktatörlüğünün “gerekliliğinin ortadan kaldırılması” ile ilgili değildi, tam tersiydi. Batı Avrupa’da komünist programlardan proletarya diktatörlüğünün kaldırılmasını savunanlar ise, hemen parlamenter kazanımlar elde etme umuduyla iktidardaki burjuvazinin onayını kazanmayı umuyorlardı. İlk tavizlerinden sonra, bilindiği gibi, bir dizi başka taviz geldi, bu da birçok durumda Marksizm-Leninizmin tamamen terk edilmesine yol açtı.

Özetle, “politik geçiş aşaması” teorisi ve bu aşamada komünizme geçiş için proletarya diktatörlüğünün gerekliliği, tarih tarafından tamamen kanıtlanmış bir teoridir, sınıfların, dolayısıyla, tüm devletlerin ortadan kalkmasına kadar gelecekteki her sosyalist devrim için bir silah olarak kalacaktır. Bununla birlikte, bu ifade, sosyalizmde devlete dair ikinci Marksist teoriyi, yani “devletin kendiliğinden yok olması” teorisini içermez. Yirminci yüzyıldaki sosyalist devrimlerin somut tarihsel gelişiminin bu ikinci teoriyi aştığı, tam tersine dönüşerek, eski sosyalist ülkelerdeki iktidar bürokrasilerinin işçilerin özgürlüklerini gasp etmek ve sosyalist devrimi yozlaştırmak için bir silah haline geldiği açıkça ortaya çıkmıştır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, devletin “kendiliğinden yok olması” teorisi, geçen yüzyılda sosyalist hareket içinde geniş bir etkiye sahip olan anarşist çağrıları ifşa etme ihtiyacından doğan belirli tarihsel koşullar altında ortaya atılmıştır. Anarşizmin temel çabası, toplumsal devrimi gerçekleştirmeden “devletin bir anda ortadan kaldırılmasını” savunmaktı. Bu çağrının anlamı, politik çalışmadan ve işçi sınıfının örgütlenmesinden uzaklaşmak, devlet iktidarını burjuvaziden ele geçirmeye çalışmaktı.

Bu nedenle, Marksist hareketin anarşizmi çürütmek, onun işçi sınıfı üzerindeki etkisini ifşa etmek ve proletaryayı devrim adına politik siyasi mücadeleye hazırlamak için geniş bir teorik mücadeleye girişmesi gerekiyordu. Anarşist düşüncenin tehlikesi, Marksist hareketin ilk aşamasında büyüktü, “devletin ortadan kaldırılması” çağrısı, o dönemde işçi sınıfının bilincini engelleyen sloganlardan biriydi. Engels’in 1850’de bu slogana cevap olarak yazdığı bir makalede “Devletin ortadan kaldırılması, anarşi, Almanya’da yaygın bir slogan haline geldi”[29] diyordu.

Marx ve Engels, politik yaşamlarının ilk dönemlerinde işçiler ve genç sosyalist örgütler içindeki anarşist eğilimlerle mücadele etmek için önemli çabalar sarf etmek zorunda kaldılar. Anarşizmin Batı Avrupa’da Marksizmden önce ortaya çıktığı bilinmektedir. Bu hareketin kurucusu Proudhon, Marx ve Engels faaliyetlerine başlamadan önce, 1840 yılında en önemli eseri Mülkiyet Nedir?’i yayımladı. Marx, ilk önemli teorik çalışmasını Proudhon’a cevap vermek için adamak zorunda kaldı, anarşizme ve küçük burjuva sosyalizmine karşı teorik mücadelenin bir parçası olarak, 1848’de Felsefenin Sefaleti adlı kitabını yayımladı. 1848 devrimleri sırasında anarşist düşünce, daha önce olduğundan daha geniş bir alana yayıldı, bu nedenle Marx ve Engels, “devletin ortadan kaldırılması” ile ilgili anarşist slogana cevap olarak birkaç makale kaleme aldılar. 1850’de bu slogana cevap olarak yazdıkları ortak makalede şunları söylediler:

“Komünistler için devletin ortadan kaldırılması, ancak sınıfların ortadan kaldırılmasının gerekli bir sonucu olarak gerçekleşebilir. Bu da, sınıfların ortadan kalkmasıyla, bir sınıfın diğerlerini bastırmak için elinde örgütlü bir güce duyulan ihtiyacı otomatik olarak ortadan kaldırır.”[30]

Bilindiği gibi, anarşistler 1871 Paris Komünü’nde önemli bir etkiye sahipti, bu nedenle Marx ve Engels’in bu küçük burjuva eğilimine karşı teorik mücadelelerini sürdürmeleri ve işçi sınıfını devlet iktidarı için politik mücadeleye yönlendirmeleri gerekiyordu. Bu konuda Marksizm ve anarşizm arasındaki tartışma o kadar kritikti ki, buna karşı herhangi bir hoşgörü veya müsamaha, tüm işçi sınıfı davasının kaybına yol açacaktı. Engels’in dediği gibi, mesele, sadece kelimelerin ve sloganların anlamları üzerindeki savaşlar değildi:

“Tartışma esastır: toplumsal bir devrim olmadan, devletin ortadan kaldırılması anlamsız hale gelir. Sermayenin ortadan kaldırılması, tam olarak tüm üretim modelinde bir değişikliği içeren toplumsal devrimdir.”[31]

Marx ve Engels, özellikle anarşistlerin Paris Komünü’nün ardından Birinci Enternasyonal’in kontrolünü ele geçirmeye çalışması ve her zamanki “devleti ortadan kaldırma” sloganlarını tekrarlamalarının ardından, anarşizme eskisinden daha güçlü bir şekilde cevap verdiler. Engels, onlara yönelik alaycı yorumunda şunu söylüyordu:

“Otoritenin düşmanları, devleti doğuran toplumsal koşullar yok edilmeden önce bile, politik devletin tek bir hamlede ortadan kaldırılmasını talep ediyorlar.”[32]

1873’te Marx, anarşistleri ve politik mücadeleden kaçınma çağrılarını sert bir şekilde eleştirdi ve şöyle dedi:

“Eğer işçi sınıfının politik mücadelesi devrimci biçimler alırsa ve işçiler, burjuvazinin diktatörlüğünün yerine devrimci diktatörlüklerini kurarlarsa, ilkelere karşı bir suç işlemiş olurlar, çünkü vahşi ve iğrenç nitelikteki günlük ihtiyaçlarını karşılamak için devleti ortadan kaldırmak yerine ona devrimci bir görünüm kazandırırlar!”[33]

Anarşizm ve Marksizm arasındaki bu yoğun ideolojik mücadeleden de anlaşılacağı üzere, devletin derhal ortadan kaldırılmasını ve devrimci politik mücadeleden kaçınılmasını savunan anarşizmin tehlikesi, Marksist hareket için gerçek ve önemli bir tehditti. Bu nedenle, devletin “otomatik olarak ortadan kalkması” hakkındaki Marksist yazılar, bu bağlamda ve yaygın anarşizme karşı yoğun ideolojik mücadele atmosferinde değerlendirilmelidir. Bu koşullarda Engels, komünist toplumda devletin “otomatik olarak ortadan kalkması” teorisini ilk kez ortaya koyduğu ünlü eseri Anti-Dühring’i yazdı. Bu teorinin geçtiği paragraf, bağlamından koparılmaması için tam olarak okunmayı hak etmektedir. Engels şöyle diyordu:

“Proletarya, devlet iktidarını ele geçirir, üretim araçlarını öncelikle devlet mülkiyetine dönüştürür. Ancak bunu yaparken kendisini proletarya olarak yok eder, tüm sınıf farklılıklarını ve sınıf çatışmalarını, devleti de devlet olarak ortadan kaldırır. Şimdiye kadar sınıf çatışmaları içinde işleyen toplum, dışsal üretim koşullarını sürdürmek, dolayısıyla, özellikle sömürülen sınıfı, verilen üretim biçiminin (kölelik, serflik veya esaret, ücretli emek) belirlediği baskı koşullarında zorla tutmak amacıyla devlete, yani belirli sömürücü sınıfın örgütlenmesine ihtiyaç duyuyordu. Devlet, toplumun tamamının resmi temsilcisi, görünür bir kurumda yoğunlaşmış haliydi. Ancak bu, yalnızca kendi zamanı için toplumun tamamını temsil eden sınıfın devleti olduğu ölçüde geçerliydi: eski çağlarda köle sahibi yurttaşların devleti; Ortaçağ’da feodal soyluların devleti; günümüzde ise burjuvazinin devleti. Nihayetinde toplumun tamamının gerçek temsilcisi haline geldiğinde, kendini gereksiz kılar. Artık boyun eğdirilecek bir toplumsal sınıf kalmadığı, sınıf egemenliği ve üretimdeki mevcut anarşiye dayalı bireysel varoluş mücadelesi, bu mücadeleden doğan çatışmalar ve aşırılıklar ortadan kalktığı anda, boyun eğdirilecek hiçbir şey kalmaz. Özel bir zorlayıcı güce, bir devlete ihtiyaç duyulmaz. Devletin toplumun tamamının temsilcisi olarak gerçekten ortaya çıktığı ilk eylem, toplum adına üretim araçlarına el koyması, aynı zamanda devlet olarak yaptığı son bağımsız eylemdir. Devletin toplumsal ilişkilere müdahalesi, bir alandan diğerine gereksiz hale gelir ve sonra kendiliğinden ortadan kalkar. Kişilerin yönetimi, şeylerin yönetimi ve üretim süreçlerinin yürütülmesiyle yer değiştirir. Devlet ‘ortadan kaldırılmaz’. Kurur gider. Bu, ‘özgür bir halk devleti’ ifadesinin hem uzun süre boyunca ajitasyon açısından haklı kullanımının hem de nihai bilimsel yetersizliğinin ölçüsünü verir. Ayrıca, sözde anarşistlerin devletin bir gecede ortadan kaldırılması talebi de buradan ele alınmalıdır.”[34]

Metinden onun anarşistlere ve “Özgür Halk Devleti” savunucularına cevap olarak yazıldığı açıktır. Sosyalist devletin sapma olasılığı dikkate alınmamış, “dağılma” süreci, yönetilenlerin müdahalesi olmaksızın tamamen otomatik olarak gerçekleşeceği düşünülmüştür. Devlet “kendiliğinden kaybolacaktır.” Gerçek şu ki, bu otomatik nitelik, dünyanın yaklaşık üçte birini kapsayan yarım yüzyılı aşkın sosyalist devrimler ışığında sorgulanmaya başlanmıştır. Bu formülasyon, devletin bir süre boyunca varlığını sürdürme olasılığını, buna gerek olmamasına rağmen, reddetmek veya dikkate almamak olarak anlaşılabilir, çünkü Engels, diğer birçok makalesinde bu olguya değinmektedir: “Sosyalist toplumsal sistem kurulduğunda, devlet kendini fesheder ve ortadan kaybolur.”[35]

Bu kendiliğinden ortaya çıkan fikir (bu anlamda), Ekim Devrimi’nden önce Marksist-Leninist düşünceye girmiş, sosyalizmin gelişimini ve bürokratik çürümeye karşı yeterince uyanık olmama halini bir biçimde etkilemiştir. Lenin şöyle der:

“[...] ‘Devletin yavaş yavaş yok olması’ ifadesi çok yerinde seçilmiştir, çünkü sürecin hem kademeli hem de kendiliğinden doğasını ortaya koymaktadır. Sadece alışkanlık böyle bir sonuca yol açabilir, yol açacağına hiç şüphe yoktur, çünkü milyonlarca gerekçe üzerinden, sömürü olmadığında, öfke uyandıran, protesto ve isyanı kışkırtan ve baskı ihtiyacı yaratan hiçbir şey olmadığında, insanların sosyal etkileşimin gerekli kurallarına uymaya ne kadar kolay alıştıklarını görüyoruz.”[36]

Lenin'in, Sovyet devletinde bürokratik çürüme tehlikesinin ortaya çıkması ışığında bu tahminleri gözden geçirdiğini göreceğiz. Gerçeklik, başka bir şeyi kanıtladı: Devlet, hatta sosyalist devlet bile, doğal olarak toplum üzerinde tam kontrol sahibi olma eğilimindedir. Boyun eğme ve itaat dışında hiçbir alışkanlık talep etmemektedir. Öyleyse, kendi kendini yönetme alışkanlıklarının, devletten vazgeçme ve halkın doğrudan kendini yönetme alışkanlıklarının ortaya çıkması için koşullar ve durum nasıl var olabilir? Alışkanlıkların uzun bir süre boyunca tekrarlandığı ve bir zamanlar bilinçli eylem olan şeyin, insanların neredeyse bilinçsizce gerçekleştirdiği kendiliğinden bir süreç haline geldiği varsayılır. Bu nedenle, insanların devlete ihtiyaç duymadıkları durumlara alışkın oldukları, uzun süreli özyönetim eğitimi aldıkları ve devletin topluma hükmetme girişimlerine karşı mücadele ettikleri varsayılır. Bu da sosyalist inşa sürecinin ilerleyeceği, toplumda sosyalist temellerin sağlamlaşmasıyla sosyalist demokratik özgürlüklerin artacağı öngörülür. Bu da sadece Müşterek sisteminin sağlayabileceği doğrudan halk demokrasisi kurumlarına ihtiyaç duyar.

Bu bağlamda şu söylenmelidir: “Otomatik çürüme” teorisi, sosyalist devletin bürokratik çürümesinin tehlikelerinin henüz netleşmediği koşullarda formüle edilmiş, devletin derhal ortadan kaldırılması yönündeki anarşik çağrıların arttığı dönemde ortaya atılmıştır. Eğer “kışkırtma amacıyla bir süre kalma hakkına” sahip olsaydı ve küçük burjuvazinin fikirlerine cevap verseydi, artık dünyanın üçte birini kapsayan bir alanda modern sosyalist devrimlerin geri çekilmesinin koşullarıyla uyuşmazdı. Bu geri çekilme, dış saldırı veya eski sınıfa karşı bir devrimden değil, sosyalist devletin bizatihi çürümesinden kaynaklanıyordu.

Sunulan kendiliğinden çürüme teorisi, toplumsal kurumların dış müdahale olmaksızın, sadece ihtiyaç duyulmaması nedeniyle otomatik olarak ortadan kalkacağını varsaydığı için başka bir sorunu da gündeme getiriyor. Bu argüman, cansız süreçler veya biyolojik evrimin bazı sınırlı durumları için geçerli olabilir, ancak insanlık tarihi, ayrıcalığa dayalı bir toplumsal kurumun dış müdahale olmaksızın veya karşıt güçlerce yürütülen bir mücadele olmaksızın kendi kendine ortadan kalktığı bir örneğe tanık olmamıştır. Bunun kanıtı, bu alanda gösterilebileceklerden çok daha fazladır. Sadece bir örnek verelim: Kapitalizmin emperyalizm aşamasına girdiği, dünya savaşları ve küresel ekonomik krizin yaşandığı, teknolojinin yoksulluğu, açlığı ve hastalıkları yeryüzünden silmeyi mümkün kılan yüksek seviyelere ulaştığı bir dönemde, yüzyılın başından itibaren kapitalist ilişkilere duyulan ihtiyaç ortadan kalktı. Ancak bu, küresel kapitalizmin otomatik olarak ortadan kalkmasına veya halkın direnişi ve devrimleri olmadan kendi kendine yok olmasına yol açmadı. Aksine, insanlığın yok olmasına ve nükleer bir savaşta dünyanın yok olmasına mal olsa bile, hayatta kalmak için kalan tüm enerjisiyle mücadele etmeye devam ediyor. Dahası, bu durum sosyalist sistemdeki devlet için de geçerlidir; çünkü devlet, yönetenlerin yönetilenler üzerindeki ayrıcalıklarının varlığını varsayan, sınıf toplumlarından miras kalan bir kurumdur. Bu nedenle, yoğun mücadele ve direniş olmadan, “anahtarlarını” gönüllü olarak teslim edip tüm ayrıcalıklarından otomatik olarak vazgeçemez.

Böylece, sosyalist toplumda devletin otomatik olarak ortadan kalkması teorisinin, uluslararası sosyalizmin öğretmenlerince işçi sınıfını proletarya diktatörlüğünün önemi konusunda eğitmek ve “devletin kaldırılması” çağrısında bulunan ve burjuvaziye karşı politik mücadeleyi terk eden küçük burjuva anarşist eğilimlerine cevap vermek amacıyla ortaya atıldığında geçerli bir teori olduğunu görüyoruz. Ancak, Sovyetler Birliği, Çin ve diğer sosyalist ülkelerde sosyalist devrimlerin zaferinden ve yeni bürokratik sınıf oluşumunun tehlikesinin ortaya çıkmasından ve sosyalist devrimlerin doğru yoldan sapmasından bu yana, zaman bu teoriyi aşmıştır. Bu da sosyalizmin yozlaşmasına ve “sosyalist” görünümlerle tekelci devlet kapitalizmine dönüşmesine yol açmıştır.

Anarşist hareketin yenilgiye uğratılmasından ve artık bir tehdit oluşturmamasından sonra, devletin otomatik olarak ortadan kalkması teorisi, yirminci yüzyılda sosyalist devrimlerin zengin ve kapsamlı gelişimiyle biriken tarihsel deneyimle artık uyumlu değildir. Lenin, hayatının son yıllarında bürokratik yozlaşmanın tehlikesini açıkça fark etmeye başladığında bu gerçeğin oldukça bilincindeydi. 1923 yılının başlarında şöyle diyordu: “Sosyalizm hakkındaki genel görüşümüzde önemli bir değişiklik olduğunu kabul etmeliyiz.”[37]

Lenin’in bahsettiği bu değişiklik, görevlerin burjuvaziye karşı politik mücadele ve sosyalist devrime hazırlıktan, kitleleri eğitme ve devletin dayattığı baskı ve terörizme ihtiyaç duymadan kendini yönetebilen yeni sosyalist insanı hazırlama sürecine dönüşmesidir. Daha önce Lenin’in Ekim Devrimi döneminde devlet aygıtına yönelik eleştirisinden bahsetmiştik. Bu aygıtı “burjuva-Çarlık karışımı” olarak adlandırmıştı. Şimdi de işçi sendikalarının ve meslek örgütlerinin sosyalist devrimi devletten, hatta sosyalist devletin kendisinden bile korumada oynayabileceği rolü vurgulayalım! Lenin şöyle diyordu: “Bu örgütleri işçileri kendi devletlerinden korumak için kullanmalıyız.”[38]

Bu nedenle, komünizme geçiş imkânının, aşağıdan gelen mücadele olmadan, işçi sınıfının öncülerinin destekledikleri ve yönlendirdikleri halk kitlelerince kendiliğinden ve doğal bir şekilde oluşmayacağı açıktır. Bununla birlikte, Engels’in yazılarında “kendiliğindenlik” eleştirisi örtük olarak mevcuttur: “En iyi durumlarda bile, devlet, sınıf kontrolü mücadelesinde galip proletaryanın miras aldığı bir kötülüktür.”[39]

Engels, Paris Komünü deneyimi ile ilgili bir yorumunda, sosyalist devrimden sonra burjuva gericiliğinin oluşma ihtimaline açıktan işaret ederek şunları söylüyordu:

“Komün, en başından itibaren, iktidara gelen işçi sınıfının eski devlet mekanizmasıyla başa çıkamayacağını kabul etmek zorunda kaldı. Bu işçi sınıfının, yeni kazandığı üstünlüğünü tekrar kaybetmemek, bir yandan kendisine karşı daha önce kullanılan tüm eski baskıcı mekanizmaları ortadan kaldırması, diğer yandan da kendi milletvekilleri ve yetkililerinden korunmak için, istisnasız hepsinin her an görevden alınabileceklerini duyurması gerektiği açıktır.”

Bundan anlaşılıyor ki, zafer kazanan işçi sınıfı “kendi milletvekilleri ve yetkililerinden” kendini korumalıdır. Bu, sosyalizmin sosyalist devlete karşı mücadeleyi dışlamadığı anlamına gelmez mi? “Kendiliğinden çürüme” teorisinin, “devletin derhal ortadan kaldırılması” sloganına alternatif olarak, kaosla mücadele koşullarında ortaya atıldığı artık çok açık. Ancak mevcut durumda, bu teoriye bağlı kalmaya devam etmek, sosyalist devrimin zaferi ve bürokratik yozlaşma tehlikesinin ortaya çıkması bağlamında olumsuz bir etki yaratacaktır. Bu koşullarda, bürokratik yozlaşmaya karşı bir karşı güç olarak kitle mücadelesinin gerekliliğini ve komünizme daha büyük bir geçişi sağlamayı dikkate alarak, devletin sosyalist toplumdaki rolüne ilişkin gerçekçi bir analiz sunmak ve bu engeli aşmak gerekli hale gelir. Eğer durum böyleyse, sınıfın devletinin doğasını ve sosyalist devletin, yani proletarya diktatörlüğünün aygıtı içinde burjuva gericiliğinin doğma ihtimalini göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

Peki tüm bunlardan ne sonuç çıkarabiliriz?

1. Devlet, muktedir sınıfın toplumdaki hegemonyasını ve sınıf temelli üretim koşullarını sürdürmek için kullandığı bir baskı aracıdır. Bu, feodalizm, kapitalizm ve tüm sınıf temelli toplumlardaki devlet kadar sosyalizmdeki devlet için de geçerlidir. Marksist öğretilerde bu konuda veya devlet ile özgürlük arasındaki temel çelişki konusunda hiçbir belirsizlik yoktur. Engels, 1870’lerde Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin savunduğu “özgür halk devleti” sloganını eleştirerek, “Özgür halk devletinden bahsetmek saçmalıktır: Proletarya devlete ihtiyaç duyduğu sürece, ona özgürlük değil, düşmanlarını ezmek için muhtaçtır, özgürlükten bahsetmek mümkün olduğunda devlet ortadan kalkar. Bu nedenle, ‘devlet’ kelimesini her yerde ‘komün’ kelimesiyle değiştirmeyi öneriyoruz.” demiştir.[40]

2. Sınıf temelli toplumların bir kalıntısı olarak devlet, yönetilenler için ayrıcalıklara dayalı, toplumsal bir kurumdur, bu nedenle, onun kendiliğinden ortadan kalkması düşünülemez. Sosyalist bir toplumda yönetilenlerin mücadelesi yoksa “kendini fesheder”. Dolayısıyla, sosyalist devlet var olduğu sürece, bürokratik ve çürümüş bir biçimde burjuvazinin geri dönüş olasılığı devam eder.

3. Genel olarak devlet, özelde sosyalist devlet, onu var eden koşullar ortadan kalktıktan sonra bile varlığını sürdürme yeteneğine sahiptir. Çünkü yaşayan bir toplumsal varlık olarak, toplumdaki en yüksek otoritelere sahiptir, varlığını sürdürmek için yapay nedenler ve faktörler yaratabilir. Aslında, bu varlık varoluşunun gerçek gerekçelerini kaybettiğinde, hayatta kalmasını sağlayacak koşullar yaratmak için toplumu yolsuzluk ve sabotajla boğmaya çalışır. Dış savaşları kışkırtarak, şovenizmi ve emperyalist genişlemeyi ya da toplumu derin iç çatışmalara sürükleyerek yapay gerekçeler arayabilir. Tarihimiz, bunun bir örneğini sunmaktadır. Abbasi devleti, altın çağının sona ermesinden sonra varoluş gerekçelerini kaybetti, ancak nihayetinde hem sivil toplumu hem de devleti yok eden yapay yollarla uzun süre varlığını sürdürdü. Sınıf mücadelesi, her zaman bir sınıfın diğerine üstün gelmesini gerektirmez. Bazı durumlarda, Komünist Manifesto’nun da belirttiği gibi, tüm sınıfların karşılıklı yıkımına yol açar.

4. Bürokratik yolsuzluğun tehlikelerinin üstesinden gelen işçi sınıfının bilinci, sosyalist devlette ortaya çıkan her türlü sapmaya karşı işçi sınıfının direnişini derinleştiren önemli bir silahtır. Bu nedenle, sınıf devletinin doğasına dair teorik bilinç, sosyalist devrimde bürokratik sapmalara karşı güvencelerden biridir. Ancak, teorik bilinç tek başına, sosyalist devletin kurumlarında kaçınılmaz olarak oluşacak ve büyüyecek bürokratik güçleri savuşturmak için kâfi değildir. Bu bürokrasi, devletin gücüne, yani devlet içindeki örgütlü toplumun gücüne sahiptir, demokratik ve halkçı kurumlar kurulup bürokratik sapmalarına karşı koyulmadığı, kitlelerin bunu kesin olarak aşmasını sağlamadığı sürece, işçi sınıfının ve halk kitlelerinin direnişini kendi yönetimi altında alt edebilecek konumdadır. İşte bu tam da Müşterek sisteminin görevidir.

İbrahim Allavi

[Kaynak: Reading in Al-Mushtarak: A System for Democratic Socialism, Yayına Hz. ve Çeviren: Ali Al-Assam ve Majid Allawi, Iskra Book, 2024, s. 63-83.]

Dipnotlar:
[1] Ebu Rayhan Biruni, bugün Özbekistan’da bulunan Harezm şehrinde MS 973 yılında dünyaya gelmiş âlim, bilim insanı ve birçok konuya hâkim bir isimdir. Biruni, matematik, astronomi, coğrafya, tarih, dilbilimi, antropoloji ve farmakoloji gibi alanlarda önemli katkılar sundu. -yhn.

[2] Bkz.: Engels, The Origin of the Family, Private Property, and the State, International Publishers, 1972 (İngilizce çevirisi) s. 227.

[3] A.g.e., s. 228.

[4] Tarihler için Birinci Ek’e bakınız. -yhn.

[5] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918. 5. Bölüm, 3. Kısım.

[6] Marx, The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte, International Publishers, (yeni baskı 1963) 1852. [“İşte gül işte dans!” “Palavracı” isimli Ezop masalında geçen ifade. Yunancada gül anlamına gelen Rodos adasından sıçrayıp karşı kıyıya geçtiğini söyleyen adama insanlar “İşte Rodos hadi sıçra!” diyorlar. Marx bu sözü Hegel’in 1821 tarihli Hukuk Felsefesinin Ana Hatları kitabının önsözünden alıyor. -yhn.

[7] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[8] Marx & Engels, Communist Manifesto, önsöz, MIA.

[9] Engels to August Bebel In Zwickau, 1875, MIA.

[10] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[11] Marx ve Engels, Selected Works, Progress Publishers, 1969-1970.

[12] Aktaran: Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[13] Marx, The Civil War in France, MIA.

[14] A.g.e.

[15] A.g.e.

[16] Marx ve Engels, Selected Works, Progress Publishers, 1969-1970.

[17] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[18] A.g.e.

[19] A.g.e., s. 450.

[20] Lenin, ‘The Dual Power,’ MIA.

[21] Lenin, The State and Revolution, Introduction, Progress Publishers, Moscow, 1918.

[22] ‘Report of the Central Committee of the Russian Communist Party (Bolsheviks) at the Eighth Party Congress,’ Selected Works, International Publishers, New York, 1943, Vol. 8, p. 33..

[23] A.g.e.

[24] Lenin, The Last Articles, Progress Publishers, Moskova, 1924 (ilk baskı), s. 24.

[25] Lenin, Complete Works, Progress Publishers, Moskova.

[26] Lenin, Collected Works, Progress Publishers, Moskova, Cilt. 36, s. 605.

[27] Bugünden bakıldığında, Çin’in 800 milyon insanı yoksulluktan kurtarma konusunda gösterdiği dikkat çekici başarı gibi sonraki süreçte gerçekleştirdiği muazzam ekonomik ilerlemenin Kültür Devrimi olmasaydı mümkün olmayacağını söyleyebiliriz.

[28] Marx, Critique of the Gotha Programme, MIA.

[29] Marx ve Engels, Collected Works, 487:10.

[30] A.g.e., s. 333.

[31] 24 Ocak 1872 tarihli mektuptan, Selected Correspondence, s. 257-258.

[32] Aktaran: Lenin, The State and Revolution, s. 438.

[33] A.g.e., s. 435.

[34] Engels, Herr Eugen Dühring’s Revolution in Science [Anti-Dühring], s.301-03, Almancadaki üçüncü baskısı.

[35] Engels’in Bebel’e yazdığı, Gotha programını eleştiren mektuptan. Aktaran: Lenin, The State and Revolution.

[36] Lenin, The State and Revolution, 5. Bölüm, 3. Kısım.

[37] “İşbirliği Üzerine” isimli makaleden, Collected Works, Cilt. 33, s. 232.

[38] Marx ve Engels, Complete Works, 25:23.

[39] Engels’in Marx’ın şu kitabına yazdığı önsözden: The Civil War in France, 1891.

[40] Lenin, The State and Revolution, s. 440.

0 Yorum: