20 Temmuz 2026

,

Frec İstanbuli Söyleşisi



ROAPE
6 Ağustos 2025

 

Fanon anısına, Tunuslu sosyolog Frec İstanbuli ile yaptığımız söyleşiyi yeniden yayınlıyoruz. Geçmişte derslerine girdiği hocası Fanon’un 1959’da Tunus’ta bir üniversitede verdiği derslerden bahseden İstanbuli, onun psikiyatriye dair anlayışını “özgürlük patolojisi” ifadesi üzerinden aktarıyor. İstanbuli, Fanon’un mirasına değindiği söyleşide onun aklından, öfkesinden ve nezaketinden bahsediyor: “Fanon’daki o cömertliği hiçbir zaman unutmayacağım.”

* * *

 

Ellilerin sonunda Tunus’taydınız. Neden orada bulunuyordunuz, orada ne yapıyordunuz, bize biraz bilgi verebilir misiniz?

Ben Tunusluyum. Aralık 1935’te Akdeniz kıyısında bulunan, epey ilgi gören Manastır ismindeki küçük bir şehirde dünyaya geldim. Sonra Uluslararası Kızıl Haç ve Kızılay örgütlerinde çalışacak olan Anya Toivola İstanbuli ile evlendim. Kendisi Finliydi. Bugün ikimiz de emekli olduk. 2008’den beri Helsinki’de yaşıyoruz, ama sık sık Manastır’ı ziyaret ediyoruz.

1942’de henüz küçük bir çocukken dedemin tarlasına kazdığı küçük bir tünelde annem ve babamla saklandığımı anımsıyorum. İkinci Dünya Savaşı’ydı. Almanlar Tunus’taki Fransızlara saldırıyorlardı. İlkokula yeni başlamıştım. Okulun müdürü Fransızdı. Olan biteni pek anlamıyordum. Dedemler okuma yazma bilmezlerdi. “Avrupalılar arasında yaşanan bir savaş bu” diyorlardı.

Ben okula gidip Fransızca öğrenirken benden küçük olan kız kardeşim okuma-yazma öğrenemedi. O dönem öyleydi, kızlar okula gitmezlerdi. Abilerim ilkokulu bitiremediler. Babamın yüz kadar zeytin ağacı vardı. Zeytin yağı tüccarıydı. Ayrıca Manastır’da üç evini Fransız ordusuna mensup subaylara kiralamıştı.

Milliyetçi hareketin gelişme kaydettiği dönemde Tunus’ta Fransız hâkimiyetine karşı mücadele yoğunlaştı. Bu mücadele 1956’da ülke bağımsızlığına kavuşana dek sürdü. 1957 yılında Sousse şehrinde liseyi bitirip üniversite için Tunus’a gittim. Ellilerin sonlarında üniversite iki yıllıktı. Bu sebeple 1960’ta Paris’e gidip burada sosyoloji dalında yüksek lisans diploması aldım. Ardından 1964’te College de France’ta ünlü şarkiyatçı Jacques Berque gözetiminde doktoramı tamamladım.

Paris’ten Fanon’un etkili bir isim olduğunu gördüm. 1959’da Tunus’ta ondan ders almıştım. Fransız solunun Cezayir devrimi konusunda takındığı ürkek tutumdan memnun olmayan Fanon, Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir ile tanıştı. Onları eyleme geçmeye ikna etti. Artık Fanon’un yarattığı etkinin bizzat şahidiydim. Sartre’ın Paris’in Güney Mahallesi’nde Cezayir’in bağımsızlığına destek veren bildiriler dağıttığını gördüm. Gidip kendisiyle sohbet ettim. Ayrıca kendisinden Tunuslu öğrencilere Cezayir devrimi konusunda konuşma yapmasını istedim. Ardından Simone de Beauvoir’a Cezayir’deki kadınların koşulları ile ilgili konuşması talebimi ilettim. Simone de Beauvoir, aslen Tunuslu olan yetenekli avukat Gisèle Halimi ile birlikte savaşçı Cemile Buheyred’i savunmuştu.

1964’ten 2000 yılına kadar Tunus Üniversitesi’nde sosyoloji dersleri verdim. 1967 yılında Michel Foucault aynı bölümde benimle birlikte çalışmış, bana arkadaşlık etmişti. Bu dönemde Tunus’ta bölgesel kalkınma, kentleşme ve Tunus şehrindeki gecekondularla ilgili saha araştırması yaptım. Bu tür konularla ilgili yazdığım makaleler dergilerde ve başkalarının hazırladığı kitaplarda yayımlandı.

Sizin de bildiğiniz üzere, Frantz Fanon, eşi Josie ve oğlu Tunus’ta sürgün hayatı yaşadı. Fanon, başkentte psikiyatrist olarak çalıştı, ayrıca dersler verdi. Siz, onun öğrencilerinden biriydiniz. Fanon’la yaşadıklarınızla ilgili bir şeyler anlatmak ister misiniz? Kendisiyle nasıl tanıştınız, ilk izleniminiz neydi? Onunla nasıl temas kurdunuz?

Fanon, Cezayir’e 1953’te geldi. Bir yıl sonra Cezayir devrimi başladı. Bu sırada Fanon, Blida Hastanesi’nde çalışıyordu. Fransız sömürgeci idaresi, yaşanan olaylar üzerindeki etkisinden ürktü, iki yıl sonra Fanon’un görevinden istifade etmesine sebep oldu (bu konuda ölümü ardından yayımlanan, Cezayir’deki sömürgeci idarenin bakanı Robert Lacoste’a yazdığı mektuba bakılabilir.). Pierre Bourdieu, 1955 yılında Cezayir’e geldi ve 1960 yılına kadar orada ders verdi ve araştırmalar yaptı. Hiç tanışmadığı Fanon’u eleştirdi.

Fanon, Cezayir halkının kurtuluşu için siyasi mücadelesini tam anlamıyla 1956-1961 yılları arasında Tunus’ta geliştirdi. Tam da bu dönemde, 1959 yılında Tunus Üniversitesi’nde Fanon’un derslerine katılarak onun öğrencisi oldum. Kendisinden sosyal psikopatoloji dersi aldım. Fanon, psikiyatrinin somatik anlayışını eleştirdi ve açık psikiyatriyi "özgürlüğün patolojisi" olarak savundu. Ayrıca Cezayir’deki Blida hastanesinde geçirdiği zamandan ve oradaki ortodoks meslektaşlarıyla olan mücadelelerinden de bahsetti.

Fanon gibi büyüleyici bir kişiliğe nadiren rastladım. Zeki ve keskin bir adam, tutkulu ve söylemine tamamen hâkim biriydi. Fanon, zarafet, inanç ve üstün bir ikna sanatıyla konuşuyordu. Özellikle, sömürge sisteminin vahşetini ve barbarlığa, şiddete ve adaletsizliğe karşı mücadele etmenin gerekliliğini anlamamızı sağlıyordu. Sosyoloji birinci sınıf öğrencileri olarak, bu, bizim için gelecekteki uzmanlık alanımıza eşsiz bir giriş niteliğindeydi.

Fanon’un derslerine tıp doktorları, akademisyenler, Cezayirli militanlar ve politikacılar gibi öğrenci olmayan bir kitlenin katılması bizi şaşırttı, bu da biz öğrencileri büyüleyen alışılmadık bir atmosfer yarattı. Derslerinden sonra Fanon, bizi psikiyatri hastanesindeki bazı konsültasyonlarına katılmaya davet ederdi. Hastalarını dinleme yeteneğinden ve onları korkmadan konuşturma sanatından son derece etkilendik. Genellikle Cezayir dağlarında devrim sırasında yaşanan travmalarla ilgiliydi.

Hastalar, semptomlarını özgürce dile getirmeye, sorunlarını açıklamaya ve gerçeklikle yeniden bağlantı kurmayı öğrenmeye davet ediliyordu. Fanon, “sosyal terapi, hastanın fantezilerinden kurtulmasına ve gerçekle yüzleşmesine yardımcı olur” diyordu. Fanon’un hastalarına karşı cömertliğini, onları kaygı ve suçluluktan kurtarma yeteneğini asla unutmayacağım.

Tunus’ta geçirdiğiniz yılları, Cezayirli sürgünlerle ve o zamanki Cezayir Kurtuluş Ordusu (FLN) üyeleriyle olan temaslarınızı ve deneyimlerinizi bize anlatabilir misiniz?

1956 yılında Tunus, Habib Burgiba’nın liderliğinde siyasi bağımsızlığını kazanmıştı; bu bağımsızlık için 1934’te Milliyetçi Parti’nin kuruluşundan beri mücadele ediyordu. Burgiba, çok popüler, gerçekçi ve pragmatik büyük bir liderdi. Manastır’da doğmuştu. Eğitimli küçük burjuva bir aileye mensuptu. Bu dönemde Tunus, Cezayirli siyasi liderler ve çok sayıda siyasi aktivist için güvenli bir liman haline gelmişti. Yoğun bir arı kovanı gibiydi!

1957’de Fanon, Dr. Faris takma adını kullanarak Tunus’a geldi ve burası sürgündeki FLN’nin (Ulusal Kurtuluş Cephesi) ana limanı oldu. Ilımlı bir Cezayirli milliyetçi lider olan Ferhat Abbas, 1958’de Tunus’ta sürgündeki Cezayir Cumhuriyeti Geçici Hükümeti’ni (GPRA) kurdu. Ayrıca Başkan Burgiba ile görüşmeler yapıyordu. Daha sonra, 1961’de, Ben Bella ve Bumedyen liderliğindeki FLN’nin en devrimci kanadına katıldı. Cezayir siyasi yelpazesinin önde gelen isimleri Tunus’ta bulunuyordu; bunlar arasında Rıza Melik, Ahmed Bumencel, Muhammed Yezid, Muhammed Harbi, Abane Ramdane, Pierre Chaulet gibi isimler yer alıyordu.

Zaman zaman onlardan bazılarıyla etkileşimde bulundum. Daha sonra çeşitli bakanlık görevlerinde bulunacak olan Rıza Melik, iyi bir insandı. Fransız solunun çekingenliğinden ve özellikle komünist partinin ihanetinden dolayı acı çekse de, Tunus’ta olmaktan oldukça mutluydu, Tunusluların Cezayir halkıyla olan aktif dayanışmasını övüyordu. 1957’de eşi Claudine ile birlikte Cezayir’den sınır dışı edilen Dr. Pierre Chaulet, üniversitede bizi ziyaret ederdi; ben de 1959’da onlarla tanıştım (Fanon’u FLN ile tanıştıran, Pierre’di). Claudine, bazen benim okuduğum bölümdeki sosyoloji derslerine katılırdı. İkisi de Cezayir devrimine tutkuyla bağlıydı. Pierre Chaulet, 1956’dan beri Cezayir devriminin günlük gazetesi olan, Tunus’ta bulunan, ancak Cezayir’de yasaklı olan Mücahid için de yazıyordu. Hatta güçlü lider Abane Ramdane’nin emrinde gizli operasyonlar yürütmüştü.

Fanon, Cezayir FLN’sinin ateşli bir siyasi sözcüsü haline geldi. Parlak bir polemikçiydi. Mücahid için aktif olarak çalışıyordu. Fanon’un gazetede çıkan yazıları, Maspero tarafından 1964’te Paris’te yayınlanan, 1967’de İngilizcede Towards the African Revolution adıyla yayımlanan Pour la Revolution Algerienne [“Cezayir Devrimine Doğru”] adlı kitapta yer almaktadır. Bunlardan bazılarında, Fanon’un Fransız siyasi solunun çekingenliğine karşı güçlü saldırılarını hissetmek mümkündür. Fanon’un üslubu, titiz bir ulusal analize dayanan tutkunun eşsiz bir sentezidir. Fanon’la temas kuran birçok gazeteci izlenimlerini aktarmıştır. Romalı ünlü gazeteci Giovanni Pirelli, onun gözlerini tarif ederken “savunma hattımı kıran yakıcı gözler” ifadesini kullanır.

Makalelerinden, Fanon’un Cezayir’in ilk Cumhurbaşkanı Ben Bella’nın aksine, Cezayir Ulusal Cephesi’nin sol kanadını temsil ettiği sonucunu çıkartmak mümkün. Fanon’un hayali, devrimci, laik ve modern bir Afrika’ya öncülük eden bir Cezayir’di. Burada Fanon, Arap-Cezayir toplumunun İslami boyutunu hafife aldı ve bu boyutu kavrayamadı. Cezayir’de doksanlarda yaşanan korkunç iç savaşı sırasında, Cezayir’den kaçan kimi modernist Cezayirli aydınlarla tanıştım. Örneğin, Ali Kenz, 1993-1994’te Tunus Üniversitesi’ndeki sosyoloji bölümüme katıldı ve solcu Faysal Yaşir de öyle. Üçümüz de Samir Amin ile birlikte Dakar’da CODESRIA’nın (Afrika Sosyal Bilimler ve Kalkınma Konseyi) üyeleriydik.

Fanon’un dine ilişkin tüm tutumu oldukça tuhaftır. Özellikle, “Eski Cezayir öldü ve yeni bir toplum doğdu” diye yazdığında çok aceleci ve çok iyimser davranmıştır. Burada, Cezayir’de ve Mağrip’in diğer bölgelerinde sömürge döneminden kalan iki belirleyici ve uğursuz mirası hatırlamak gerekir: okuma yazma bilmeme oranının yüksekliği ve sömürgeleştirme sürecinin başlarında başlayan İslami mirasın marjinalleştirilmesi.

1954 yılına kadar Cezayir’de okuma yazma bilmeme oranı yaklaşık yüzde 86 idi. Ülke, Avrupa toplumlarına kıyasla yüz elli yıl geride kalmıştı. Bu, muhtemelen sömürgeciliğin en berbat mirasıydı, ayrıca, analistlerin daha sonra "az gelişmişlik" olarak adlandıracağı şeyin kökenidir. Cezayir’de doğan Jacques Derrida, bu travmayı ağır bir dille eleştirir. Tunus’ta doğan Albert Memmi, sömürge bağlamında iki dilliliği “dilsel bir drama” olarak nitelendirmiştir. Günümüz Cezayir toplumunun doğasını belirlemek için, sadece sömürge mirasını değil, aynı zamanda İslam’ın aynı anda bir toplum, bir devlet ve bir kültür olduğu, bilinen Din, Devlet, Dünya kavramlarıyla özetlenen özel Arap-İslam’a has temel yapıyı da göz önünde bulundurmak gerekir.

Tunus’tayken Fanon, ünlü radikal bilim insanı Jacques Berque ile tanışmaktan ve onun Kuzey Afrika ve Arap dünyası hakkındaki analizlerini dinlemekten keyif alırdı. Berque, Fanon’un “sa colère, sa raison et sa bonté” (“öfkesi, aklı ve iyiliği”) ile bütün bir insan olduğunu söylüyordu.

1961’den sonra ve sonraki on yıllarda size neler olduğunu açıklayabilir misiniz? Bu erken dönemi hayatınız ve gidişatı açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ara bir tarihsel döneme ve nesle ait olduğum için, böyle bir konumun avantajlarını ve dezavantajlarını açıkça görebiliyorum.

Benim neslim, önceki nesillere göre evrensel ve küresel bilgiye daha fazla erişime sahipti. Altmışlı yıllarda Paris, Sorbonne’da ve daha sonra 1973’te bir yıl boyunca Londra Ekonomi Okulu’nda Ernest Gellner’in yanında eğitim aldım. Ayrıca 1987’de Kaliforniya Üniversitesi Los Angeles Yerleşkesi’nde ve 1991'de Ann Arbor, Michigan Üniversitesi’nde misafir profesör olarak bir yıl geçirme fırsatım oldu.

Böyle bir seyahat programında eksik kalan, kendi kültürüm ve tarihimdeki köklerdi. Bunu 1964’te Tunus Üniversitesi'nde ders vermeye başladığımda açıkça fark ettim. Yeterince hâkim olmadığım Kuzey Afrika toplumlarının sosyolojisi üzerine ders veriyordum. Kendi uygarlığım, İslam ve Arapçılık hakkındaki bilgim yetersizdi.

Örneğin, 1967’de Arap ordularının İsrail karşısında yaşadığı yenilgiyi veya 1979 İran devriminde İslam’ın elde ettiği başarıyı idrak edecek düzeyde değildim. Siyasi İslam’ın kitlesel geri dönüşü beklenmedik bir sürprizdi. Kendi tarihime uyum sağlamak ve yetişmek için çok çalışmak zorunda kaldım. Bu, Fanon’un tüm hayatı boyunca incelediği sömürgeciliğin tarihimizde yarattığı yabancılaşma ve mülksüzleştirmenin yıkıcı etkilerine dair derslerden sadece biridir. Tüm bu eksikliklere rağmen, eğitim, sağlık, istihdam vb. dâhil olmak üzere, neredeyse her alanda toplumlarımızın karşılaştığı zorluklar dikkate alındığında, kendimi hâlâ ayrıcalıklı hissediyorum.

Fanon üzerine bir kitap yazan Albert Memmi, günümüzdeki toplumlarımızın durgunluğundan etkilenmiş bir isim. 2006 yılında yayımlanan Sömürgelikten Kurtuluş ve Sömürgelikten Kurtulanlar adlı kitabında sürekli olarak “Neden böyle bir başarısızlık yaşandı?” diye soruyordu. Cevabında “Eski sömürge halklarında, elli yıl sonra, hiçbir şey gerçekten değişmemiş gibi görünüyor, hatta daha da kötüye gitmiş” diyor, devamında şunları ekliyordu: “Zengin ve fakir arasındaki uçurum daha da genişliyor. [...] Bir polis devleti ve zalim müstebit bir sistemi sürdürüyor.”

Sömürgelik halinden kurtulalı altmış yıldan fazla bir süre olmuş. Çoğu Arap ve Afrika toplumunun küresel siyasi yapılanması, Fanon’un analiz ettiği yapıyı andırıyor. Doğrudan sömürgecilik döneminden miras kalan zenginliğini ve gücünü ordu ve parti rejimi yardımıyla kontrol eden bir mikro-burjuvazi oluştu.

Farklı yerlerde ufak tefek değişiklikler yaşandı, yenilikler getirildi, ancak genel manzara değişmeden kaldı. Örneğin, 2011’deki “Arap Baharı”, iç bölgelerin köylüleri gibi dışlanmış kesimlerin yanı sıra, özellikle büyük şehirlerin çevresindeki proletarya ve yarı proletaryanın, zenginlikten pay almak, onurlarına saygı görmek ve adalet için gerçekleşmiş isyanıydı. Ancak örgütlerinin zayıflığı ve içteki bölünmeler, kazanmalarına imkân vermedi.

Bildiğimiz gibi, Sahra’nın güneyindeki tüm Afrika’da, tarihsel miras Arap dünyasında olduğu kadar karmaşıktır: sömürgecilik sınırlar çekmiş, bu sebeple topluluklar ve insanlar keyfi biçimde bölünmüştür. Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri adlı eserinde “Ulusal Bilincin Tuzakları” başlığı altında, Arap ve Afrika toplumlarının bu yapısal özellikleriyle ilgili görüşleri gerçekten etkileyicidir.

Fanon, bu toplumların tüm karmaşık yönlerinin bilincindeydi. 1961’deki son kitabında şöyle yazmıştı: “Etnik ve aşiret diktatörlüklerinden uzaklaşılmalı, çevre ve kitleler lehine ulusal bir politika izlenmelidir.”

Bu nedenle, ezilenlerin kurtuluşuna giden yol, hâlâ uzun ve dolambaçlıdır. Ancak Fanon, değerli araçlar ve bir umut sunmuştur. Fanon, ezilenlerin (Arapçada Mustazafin) kurtuluşuna sonsuz katkıda bulunmuş bir isimdir. İnsanlığın geleceğine dair iyimserliği cana can katacak cinstendir. Fanon’un hümanizmi insanı diriltir, canlandırır. Tarihi ayrımcılıktan, ırkçılıktan, aşağılamadan (Arapçada Hogra) ve adaletsizlikten arındırır, ırk, kültür veya din ayrımı gözetmeksizin, her insan için özgürlük kapısını açar. İnsanların insanlaşmasının (Hegel) tanınması, yeniden canlanmış bir evrenselliğe yol açar. Alternatif bir uygarlık için zaman geldi. Fanon, bize bunu öğretiyor.

ABD’de son açığa çıkan protesto hareketi “Siyahların Hayatı Önemlidir”, Fanon’un insanlığın kurtuluşu için verdiği mücadelenin ne kadar canlı olduğunu, adalet ve onur denilen ideallerin asla yenilemeyeceğinin delilidir!

Kaynak

Frec İstanbuli, kentleşme, göç ve kentli yoksullar üzerine çalışmaları bulunan bir akademisyendir. Yıllarca Tunus Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olarak çalışmış olan İstanbuli, halihazırda Finlandiya’da yaşamaktadır.

0 Yorum: