ROAPE
6 Ağustos 2025
Fanon anısına, Tunuslu sosyolog Frec İstanbuli ile
yaptığımız söyleşiyi yeniden yayınlıyoruz. Geçmişte derslerine girdiği hocası
Fanon’un 1959’da Tunus’ta bir üniversitede verdiği derslerden bahseden
İstanbuli, onun psikiyatriye dair anlayışını “özgürlük patolojisi” ifadesi
üzerinden aktarıyor. İstanbuli, Fanon’un mirasına değindiği söyleşide onun
aklından, öfkesinden ve nezaketinden bahsediyor: “Fanon’daki o cömertliği
hiçbir zaman unutmayacağım.”
* * *
Ellilerin sonunda Tunus’taydınız.
Neden orada bulunuyordunuz, orada ne yapıyordunuz, bize biraz bilgi verebilir
misiniz?
Ben
Tunusluyum. Aralık 1935’te Akdeniz kıyısında bulunan, epey ilgi gören Manastır
ismindeki küçük bir şehirde dünyaya geldim. Sonra Uluslararası Kızıl Haç ve
Kızılay örgütlerinde çalışacak olan Anya Toivola İstanbuli ile evlendim.
Kendisi Finliydi. Bugün ikimiz de emekli olduk. 2008’den beri Helsinki’de
yaşıyoruz, ama sık sık Manastır’ı ziyaret ediyoruz.
1942’de
henüz küçük bir çocukken dedemin tarlasına kazdığı küçük bir tünelde annem ve
babamla saklandığımı anımsıyorum. İkinci Dünya Savaşı’ydı. Almanlar Tunus’taki
Fransızlara saldırıyorlardı. İlkokula yeni başlamıştım. Okulun müdürü
Fransızdı. Olan biteni pek anlamıyordum. Dedemler okuma yazma bilmezlerdi.
“Avrupalılar arasında yaşanan bir savaş bu” diyorlardı.
Ben
okula gidip Fransızca öğrenirken benden küçük olan kız kardeşim okuma-yazma
öğrenemedi. O dönem öyleydi, kızlar okula gitmezlerdi. Abilerim ilkokulu
bitiremediler. Babamın yüz kadar zeytin ağacı vardı. Zeytin yağı tüccarıydı.
Ayrıca Manastır’da üç evini Fransız ordusuna mensup subaylara kiralamıştı.
Milliyetçi
hareketin gelişme kaydettiği dönemde Tunus’ta Fransız hâkimiyetine karşı
mücadele yoğunlaştı. Bu mücadele 1956’da ülke bağımsızlığına kavuşana dek
sürdü. 1957 yılında Sousse şehrinde liseyi bitirip üniversite için Tunus’a
gittim. Ellilerin sonlarında üniversite iki yıllıktı. Bu sebeple 1960’ta
Paris’e gidip burada sosyoloji dalında yüksek lisans diploması aldım. Ardından
1964’te College de France’ta ünlü şarkiyatçı Jacques Berque gözetiminde
doktoramı tamamladım.
Paris’ten
Fanon’un etkili bir isim olduğunu gördüm. 1959’da Tunus’ta ondan ders almıştım.
Fransız solunun Cezayir devrimi konusunda takındığı ürkek tutumdan memnun
olmayan Fanon, Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir ile tanıştı. Onları
eyleme geçmeye ikna etti. Artık Fanon’un yarattığı etkinin bizzat şahidiydim.
Sartre’ın Paris’in Güney Mahallesi’nde Cezayir’in bağımsızlığına destek veren
bildiriler dağıttığını gördüm. Gidip kendisiyle sohbet ettim. Ayrıca kendisinden
Tunuslu öğrencilere Cezayir devrimi konusunda konuşma yapmasını istedim.
Ardından Simone de Beauvoir’a Cezayir’deki kadınların koşulları ile ilgili
konuşması talebimi ilettim. Simone de Beauvoir, aslen Tunuslu olan yetenekli
avukat Gisèle Halimi ile birlikte savaşçı Cemile Buheyred’i savunmuştu.
1964’ten
2000 yılına kadar Tunus Üniversitesi’nde sosyoloji dersleri verdim. 1967
yılında Michel Foucault aynı bölümde benimle birlikte çalışmış, bana arkadaşlık
etmişti. Bu dönemde Tunus’ta bölgesel kalkınma, kentleşme ve Tunus şehrindeki
gecekondularla ilgili saha araştırması yaptım. Bu tür konularla ilgili yazdığım
makaleler dergilerde ve başkalarının hazırladığı kitaplarda yayımlandı.
Sizin de bildiğiniz üzere, Frantz
Fanon, eşi Josie ve oğlu Tunus’ta sürgün hayatı yaşadı. Fanon, başkentte
psikiyatrist olarak çalıştı, ayrıca dersler verdi. Siz, onun öğrencilerinden
biriydiniz. Fanon’la yaşadıklarınızla ilgili bir şeyler anlatmak ister misiniz?
Kendisiyle nasıl tanıştınız, ilk izleniminiz neydi? Onunla nasıl temas
kurdunuz?
Fanon,
Cezayir’e 1953’te geldi. Bir yıl sonra Cezayir devrimi başladı. Bu sırada
Fanon, Blida Hastanesi’nde çalışıyordu. Fransız sömürgeci idaresi, yaşanan
olaylar üzerindeki etkisinden ürktü, iki yıl sonra Fanon’un görevinden istifade
etmesine sebep oldu (bu konuda ölümü ardından yayımlanan, Cezayir’deki
sömürgeci idarenin bakanı Robert Lacoste’a yazdığı mektuba bakılabilir.). Pierre Bourdieu,
1955 yılında Cezayir’e geldi ve 1960 yılına kadar orada ders verdi ve
araştırmalar yaptı. Hiç tanışmadığı Fanon’u eleştirdi.
Fanon,
Cezayir halkının kurtuluşu için siyasi mücadelesini tam anlamıyla 1956-1961
yılları arasında Tunus’ta geliştirdi. Tam da bu dönemde, 1959 yılında Tunus
Üniversitesi’nde Fanon’un derslerine katılarak onun öğrencisi oldum. Kendisinden
sosyal psikopatoloji dersi aldım. Fanon, psikiyatrinin somatik anlayışını
eleştirdi ve açık psikiyatriyi "özgürlüğün patolojisi" olarak
savundu. Ayrıca Cezayir’deki Blida hastanesinde geçirdiği zamandan ve oradaki
ortodoks meslektaşlarıyla olan mücadelelerinden de bahsetti.
Fanon
gibi büyüleyici bir kişiliğe nadiren rastladım. Zeki ve keskin bir adam,
tutkulu ve söylemine tamamen hâkim biriydi. Fanon, zarafet, inanç ve üstün bir
ikna sanatıyla konuşuyordu. Özellikle, sömürge sisteminin vahşetini ve
barbarlığa, şiddete ve adaletsizliğe karşı mücadele etmenin gerekliliğini
anlamamızı sağlıyordu. Sosyoloji birinci sınıf öğrencileri olarak, bu, bizim
için gelecekteki uzmanlık alanımıza eşsiz bir giriş niteliğindeydi.
Fanon’un
derslerine tıp doktorları, akademisyenler, Cezayirli militanlar ve
politikacılar gibi öğrenci olmayan bir kitlenin katılması bizi şaşırttı, bu da
biz öğrencileri büyüleyen alışılmadık bir atmosfer yarattı. Derslerinden sonra
Fanon, bizi psikiyatri hastanesindeki bazı konsültasyonlarına katılmaya davet
ederdi. Hastalarını dinleme yeteneğinden ve onları korkmadan konuşturma
sanatından son derece etkilendik. Genellikle Cezayir dağlarında devrim
sırasında yaşanan travmalarla ilgiliydi.
Hastalar,
semptomlarını özgürce dile getirmeye, sorunlarını açıklamaya ve gerçeklikle
yeniden bağlantı kurmayı öğrenmeye davet ediliyordu. Fanon, “sosyal terapi,
hastanın fantezilerinden kurtulmasına ve gerçekle yüzleşmesine yardımcı olur”
diyordu. Fanon’un hastalarına karşı cömertliğini, onları kaygı ve suçluluktan
kurtarma yeteneğini asla unutmayacağım.
Tunus’ta
geçirdiğiniz yılları, Cezayirli sürgünlerle ve o zamanki Cezayir Kurtuluş
Ordusu (FLN) üyeleriyle olan temaslarınızı ve deneyimlerinizi bize anlatabilir
misiniz?
1956
yılında Tunus, Habib Burgiba’nın liderliğinde siyasi bağımsızlığını kazanmıştı;
bu bağımsızlık için 1934’te Milliyetçi Parti’nin kuruluşundan beri mücadele
ediyordu. Burgiba, çok popüler, gerçekçi ve pragmatik büyük bir liderdi. Manastır’da
doğmuştu. Eğitimli küçük burjuva bir aileye mensuptu. Bu dönemde Tunus, Cezayirli
siyasi liderler ve çok sayıda siyasi aktivist için güvenli bir liman haline
gelmişti. Yoğun bir arı kovanı gibiydi!
1957’de
Fanon, Dr. Faris takma adını kullanarak Tunus’a geldi ve burası sürgündeki FLN’nin
(Ulusal Kurtuluş Cephesi) ana limanı oldu. Ilımlı bir Cezayirli milliyetçi
lider olan Ferhat Abbas, 1958’de Tunus’ta sürgündeki Cezayir Cumhuriyeti Geçici
Hükümeti’ni (GPRA) kurdu. Ayrıca Başkan Burgiba ile görüşmeler yapıyordu. Daha
sonra, 1961’de, Ben Bella ve Bumedyen liderliğindeki FLN’nin en devrimci
kanadına katıldı. Cezayir siyasi yelpazesinin önde gelen isimleri Tunus’ta
bulunuyordu; bunlar arasında Rıza Melik, Ahmed Bumencel, Muhammed Yezid,
Muhammed Harbi, Abane Ramdane, Pierre Chaulet gibi isimler yer alıyordu.
Zaman
zaman onlardan bazılarıyla etkileşimde bulundum. Daha sonra çeşitli bakanlık
görevlerinde bulunacak olan Rıza Melik, iyi bir insandı. Fransız solunun
çekingenliğinden ve özellikle komünist partinin ihanetinden dolayı acı çekse
de, Tunus’ta olmaktan oldukça mutluydu, Tunusluların Cezayir halkıyla olan
aktif dayanışmasını övüyordu. 1957’de eşi Claudine ile birlikte Cezayir’den
sınır dışı edilen Dr. Pierre Chaulet, üniversitede bizi ziyaret ederdi; ben de
1959’da onlarla tanıştım (Fanon’u FLN ile tanıştıran, Pierre’di). Claudine,
bazen benim okuduğum bölümdeki sosyoloji derslerine katılırdı. İkisi de Cezayir
devrimine tutkuyla bağlıydı. Pierre Chaulet, 1956’dan beri Cezayir devriminin
günlük gazetesi olan, Tunus’ta bulunan, ancak Cezayir’de yasaklı olan Mücahid
için de yazıyordu. Hatta güçlü lider Abane Ramdane’nin emrinde gizli
operasyonlar yürütmüştü.
Fanon,
Cezayir FLN’sinin ateşli bir siyasi sözcüsü haline geldi. Parlak bir polemikçiydi.
Mücahid için aktif olarak çalışıyordu. Fanon’un gazetede çıkan yazıları,
Maspero tarafından 1964’te Paris’te yayınlanan, 1967’de İngilizcede Towards
the African Revolution adıyla yayımlanan Pour la Revolution Algerienne
[“Cezayir Devrimine Doğru”] adlı kitapta yer almaktadır. Bunlardan bazılarında,
Fanon’un Fransız siyasi solunun çekingenliğine karşı güçlü saldırılarını
hissetmek mümkündür. Fanon’un üslubu, titiz bir ulusal analize dayanan tutkunun
eşsiz bir sentezidir. Fanon’la temas kuran birçok gazeteci izlenimlerini aktarmıştır.
Romalı ünlü gazeteci Giovanni Pirelli, onun gözlerini tarif ederken “savunma
hattımı kıran yakıcı gözler” ifadesini kullanır.
Makalelerinden,
Fanon’un Cezayir’in ilk Cumhurbaşkanı Ben Bella’nın aksine, Cezayir Ulusal
Cephesi’nin sol kanadını temsil ettiği sonucunu çıkartmak mümkün. Fanon’un
hayali, devrimci, laik ve modern bir Afrika’ya öncülük eden bir Cezayir’di.
Burada Fanon, Arap-Cezayir toplumunun İslami boyutunu hafife aldı ve bu boyutu
kavrayamadı. Cezayir’de doksanlarda yaşanan korkunç iç savaşı sırasında,
Cezayir’den kaçan kimi modernist Cezayirli aydınlarla tanıştım. Örneğin, Ali Kenz,
1993-1994’te Tunus Üniversitesi’ndeki sosyoloji bölümüme katıldı ve solcu
Faysal Yaşir de öyle. Üçümüz de Samir Amin ile birlikte Dakar’da CODESRIA’nın
(Afrika Sosyal Bilimler ve Kalkınma Konseyi) üyeleriydik.
Fanon’un
dine ilişkin tüm tutumu oldukça tuhaftır. Özellikle, “Eski Cezayir öldü ve yeni
bir toplum doğdu” diye yazdığında çok aceleci ve çok iyimser davranmıştır.
Burada, Cezayir’de ve Mağrip’in diğer bölgelerinde sömürge döneminden kalan iki
belirleyici ve uğursuz mirası hatırlamak gerekir: okuma yazma bilmeme oranının
yüksekliği ve sömürgeleştirme sürecinin başlarında başlayan İslami mirasın
marjinalleştirilmesi.
1954
yılına kadar Cezayir’de okuma yazma bilmeme oranı yaklaşık yüzde 86 idi. Ülke,
Avrupa toplumlarına kıyasla yüz elli yıl geride kalmıştı. Bu, muhtemelen
sömürgeciliğin en berbat mirasıydı, ayrıca, analistlerin daha sonra "az
gelişmişlik" olarak adlandıracağı şeyin kökenidir. Cezayir’de doğan
Jacques Derrida, bu travmayı ağır bir dille eleştirir. Tunus’ta doğan Albert
Memmi, sömürge bağlamında iki dilliliği “dilsel bir drama” olarak
nitelendirmiştir. Günümüz Cezayir toplumunun doğasını belirlemek için, sadece
sömürge mirasını değil, aynı zamanda İslam’ın aynı anda bir toplum, bir devlet
ve bir kültür olduğu, bilinen Din, Devlet, Dünya kavramlarıyla özetlenen özel
Arap-İslam’a has temel yapıyı da göz önünde bulundurmak gerekir.
Tunus’tayken
Fanon, ünlü radikal bilim insanı Jacques Berque ile tanışmaktan ve onun Kuzey
Afrika ve Arap dünyası hakkındaki analizlerini dinlemekten keyif alırdı.
Berque, Fanon’un “sa colère, sa raison et sa bonté” (“öfkesi, aklı ve iyiliği”)
ile bütün bir insan olduğunu söylüyordu.
1961’den
sonra ve sonraki on yıllarda size neler olduğunu açıklayabilir misiniz? Bu
erken dönemi hayatınız ve gidişatı açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ara
bir tarihsel döneme ve nesle ait olduğum için, böyle bir konumun avantajlarını
ve dezavantajlarını açıkça görebiliyorum.
Benim
neslim, önceki nesillere göre evrensel ve küresel bilgiye daha fazla erişime
sahipti. Altmışlı yıllarda Paris, Sorbonne’da ve daha sonra 1973’te bir yıl
boyunca Londra Ekonomi Okulu’nda Ernest Gellner’in yanında eğitim aldım. Ayrıca
1987’de Kaliforniya Üniversitesi Los Angeles Yerleşkesi’nde ve 1991'de Ann
Arbor, Michigan Üniversitesi’nde misafir profesör olarak bir yıl geçirme
fırsatım oldu.
Böyle
bir seyahat programında eksik kalan, kendi kültürüm ve tarihimdeki köklerdi.
Bunu 1964’te Tunus Üniversitesi'nde ders vermeye başladığımda açıkça fark
ettim. Yeterince hâkim olmadığım Kuzey Afrika toplumlarının sosyolojisi üzerine
ders veriyordum. Kendi uygarlığım, İslam ve Arapçılık hakkındaki bilgim yetersizdi.
Örneğin,
1967’de Arap ordularının İsrail karşısında yaşadığı yenilgiyi veya 1979 İran
devriminde İslam’ın elde ettiği başarıyı idrak edecek düzeyde değildim. Siyasi
İslam’ın kitlesel geri dönüşü beklenmedik bir sürprizdi. Kendi tarihime uyum
sağlamak ve yetişmek için çok çalışmak zorunda kaldım. Bu, Fanon’un tüm hayatı
boyunca incelediği sömürgeciliğin tarihimizde yarattığı yabancılaşma ve
mülksüzleştirmenin yıkıcı etkilerine dair derslerden sadece biridir. Tüm bu
eksikliklere rağmen, eğitim, sağlık, istihdam vb. dâhil olmak üzere, neredeyse
her alanda toplumlarımızın karşılaştığı zorluklar dikkate alındığında, kendimi
hâlâ ayrıcalıklı hissediyorum.
Fanon
üzerine bir kitap yazan Albert Memmi, günümüzdeki toplumlarımızın
durgunluğundan etkilenmiş bir isim. 2006 yılında yayımlanan Sömürgelikten
Kurtuluş ve Sömürgelikten Kurtulanlar adlı kitabında sürekli olarak “Neden
böyle bir başarısızlık yaşandı?” diye soruyordu. Cevabında “Eski sömürge
halklarında, elli yıl sonra, hiçbir şey gerçekten değişmemiş gibi görünüyor,
hatta daha da kötüye gitmiş” diyor, devamında şunları ekliyordu: “Zengin ve
fakir arasındaki uçurum daha da genişliyor. [...] Bir polis devleti ve zalim müstebit
bir sistemi sürdürüyor.”
Sömürgelik
halinden kurtulalı altmış yıldan fazla bir süre olmuş. Çoğu Arap ve Afrika
toplumunun küresel siyasi yapılanması, Fanon’un analiz ettiği yapıyı andırıyor.
Doğrudan sömürgecilik döneminden miras kalan zenginliğini ve gücünü ordu ve
parti rejimi yardımıyla kontrol eden bir mikro-burjuvazi oluştu.
Farklı
yerlerde ufak tefek değişiklikler yaşandı, yenilikler getirildi, ancak genel
manzara değişmeden kaldı. Örneğin, 2011’deki “Arap Baharı”, iç bölgelerin
köylüleri gibi dışlanmış kesimlerin yanı sıra, özellikle büyük şehirlerin
çevresindeki proletarya ve yarı proletaryanın, zenginlikten pay almak,
onurlarına saygı görmek ve adalet için gerçekleşmiş isyanıydı. Ancak
örgütlerinin zayıflığı ve içteki bölünmeler, kazanmalarına imkân vermedi.
Bildiğimiz
gibi, Sahra’nın güneyindeki tüm Afrika’da, tarihsel miras Arap dünyasında
olduğu kadar karmaşıktır: sömürgecilik sınırlar çekmiş, bu sebeple topluluklar
ve insanlar keyfi biçimde bölünmüştür. Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri
adlı eserinde “Ulusal Bilincin Tuzakları” başlığı altında, Arap ve Afrika
toplumlarının bu yapısal özellikleriyle ilgili görüşleri gerçekten
etkileyicidir.
Fanon,
bu toplumların tüm karmaşık yönlerinin bilincindeydi. 1961’deki son kitabında
şöyle yazmıştı: “Etnik ve aşiret diktatörlüklerinden uzaklaşılmalı, çevre ve
kitleler lehine ulusal bir politika izlenmelidir.”
Bu
nedenle, ezilenlerin kurtuluşuna giden yol, hâlâ uzun ve dolambaçlıdır. Ancak
Fanon, değerli araçlar ve bir umut sunmuştur. Fanon, ezilenlerin (Arapçada Mustazafin)
kurtuluşuna sonsuz katkıda bulunmuş bir isimdir. İnsanlığın geleceğine dair
iyimserliği cana can katacak cinstendir. Fanon’un hümanizmi insanı diriltir,
canlandırır. Tarihi ayrımcılıktan, ırkçılıktan, aşağılamadan (Arapçada Hogra)
ve adaletsizlikten arındırır, ırk, kültür veya din ayrımı gözetmeksizin, her
insan için özgürlük kapısını açar. İnsanların insanlaşmasının (Hegel)
tanınması, yeniden canlanmış bir evrenselliğe yol açar. Alternatif bir uygarlık
için zaman geldi. Fanon, bize bunu öğretiyor.
ABD’de
son açığa çıkan protesto hareketi “Siyahların Hayatı Önemlidir”, Fanon’un
insanlığın kurtuluşu için verdiği mücadelenin ne kadar canlı olduğunu, adalet
ve onur denilen ideallerin asla yenilemeyeceğinin delilidir!
Frec İstanbuli, kentleşme, göç ve kentli yoksullar üzerine çalışmaları bulunan bir akademisyendir. Yıllarca Tunus Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olarak çalışmış olan İstanbuli, halihazırda Finlandiya’da yaşamaktadır.



0 Yorum:
Yorum Gönder