13 Temmuz 2026

, ,

Müşterek ve Günümüzde Sosyalist Hareket


Günümüzde sosyalist hareket, Avrupa’daki gerçekleşmiş iki önemli devrime cevap olarak ortaya çıkmıştır.

1. Modern sanayiyi ortaya çıkaran, küresel kapitalist piyasayı pekiştiren ve sanayi işçi sınıfını açığa çıkaran Sanayi Devrimi.

2. Modern burjuva devletinin demokratik biçimini kuran, ulusal duyguları derinleştiren ve Avrupa toplumları arasında ulusal çizgiler boyunca bölünmeleri teşvik eden Fransız Devrimi.

Sosyalist hareketin kökenleri, 1848 yılında Marx ve Engels tarafından yazılan Komünist Manifesto’nun yayımlanmasına kadar uzanmaktadır. Modern küresel komünist hareketin tarihi, başarıları ve başarısızlıklarıyla birlikte, günümüzde sosyalist hareketin gelişimiyle içsel bir bağa sahiptir. Karmaşıklıklarını kavramak için, ortaya çıktığı bilhassa modern Batı Avrupa toplumları bağlamının toplumsal ve tarihsel koşullarını anlamak gerekmektedir.

1. Avrupa Kapitalizminde Devletin Niteliği

Avrupa’daki kapitalist toplumlar, yalnızca Avrupa kapitalizminin tarihsel sürecin ileri aşamalarında ortaya çıkması değil, aynı zamanda Batı Avrupa’daki toplumsal ve politik oluşumun benzersiz özellikleri nedeniyle de İslam toplumlarından temel olarak farklıdır. Dünyanın bu bölgesi, yağmurla beslenen tarıma dayanıyordu, bu nedenle, sulamayı düzenleyecek merkezi bir kuruluşa ihtiyaç yoktu, bu da küçük nüfus merkezlerinin birbirinden bağımsız olmasına imkân sağlıyordu. Bu durum, Marx’ın dediği gibi, bir ailenin tam bir ekonomik birimi temsil ettiği bu toplumlarda, ailenin toplumsal ve ekonomik birim olmasının nedenini açıklıyor. Bu küçük ekonomik oluşum, her tarım ailesinin akranlarından nispeten bağımsız olmasını sağladı, bireycilik ve milliyetçilik, daha sonra Avrupa’da kapitalizmin oluşum sürecinde öne çıktı. Buna ek olarak bölge, Asya, Akdeniz ve Kuzey ve Doğu Afrika’da görülen kültürel gelişmenin gerisinde kalmıştı. Avrupa monarşileri, Roma İmparatorluğu’nun yıkılması ve Konstantinopolis’e taşınmasıyla önemli ölçüde bozuldu. Avrupa’daki feodal sistemi ayrıksı kılan şeyin, merkezi devletin zayıflığı ve gerçek politik otoritenin feodal toprak mülkiyetine dayanması olduğu iyi bilinmektedir. Her feodal toprak parçası, “devlet”in, yani kralın başkentinin adını taşıyan küçük bir dükalık oluşturuyordu.

Avrupa kapitalizmi ortaya çıktığında, İslam ülkeleriyle dünya ticaretinin ve alışverişinin kapsamının genişlemesiyle büyüyen yeni ticaret şehirlerinde kendini gösterdi. Bu durum, İtalya’daki ticaret şehirlerinin Mısır ve Asya’daki İslam ülkeleriyle İstanbul üzerinden yaptıkları ticaret sayesinde refahını ve Kuzey Avrupa ticaretinin, “Ruslar” olarak adlandırılan, yani Karadeniz üzerinden İslam ticaretini kontrol eden, daha sonra Rus nehirleri aracılığıyla Kuzey Avrupa’ya taşıyan İsveçliler ve Norveçliler sayesinde büyümesini açıklamaktadır.

Avrupa’da ticaret şehirlerinin oluşumu, modern Avrupa kapitalizminin biçiminde yansıyan önemli politik ve toplumsal sonuçlar doğurmuştur. Avrupa kapitalizmi, özellikle 1688 İngiliz Devrimi ve 1789 Fransız Devrimi’nde olduğu gibi, çok geç aşamalar haricinde, merkezi devlet iktidarını kontrol edememiştir. Avrupa kapitalizminin büyüdüğü koşullarda devlet, feodal kökenli despotik bir otorite olan mutlak monarşiydi, ancak feodal soylu, otoriteye karşı ticaret şehirlerinin yanında yer alarak, kapitalist gelişmeye hizmet etmiştir. Bununla birlikte, şehirlerde burjuvazi güçlenip, artık kralların hizmetlerine ihtiyaç duymadığında, bu gelişmenin kurbanı olmuştur. Mutlak monarşi, daha sonraki kapitalist gelişmenin önünde büyük bir engel haline gelmiştir.

Kapitalist gelişmenin sonuçlarından biri, üretim araçlarının kapitalist mülkiyeti ile kapitalist devlet arasında göreceli bir ayrışma olmasıydı. Devlet, fabrikaların, bankaların ve toprakların sahiplerine hizmet eden bir kurum olarak hareket etti ve üretim sürecinde doğrudan bir rol oynamadı. Bu durum, Avrupa’nın kapitalist toplumlarında üretim araçlarının sahipleri ile yöneticiler arasında göreceli bir ayrılığa yol açtı. Bu, devletin kapitalist sınıfa tabi olmadığı anlamına gelmez, aksine, ilişkinin İslam dünyasındaki karşılığından daha karmaşık olduğu anlamına gelir.

Biruni[1] “Sermaye devlettir” dediğinde İslam devletinin doğasını doğru bir şekilde ifade etmiştir; oysa Batı kapitalizminde devlet ile servet arasında dolaylı bir ilişki vardı, bu da Avrupa devletinin tarihin önemli dönemlerinde sınıflardan nispeten bağımsız roller oynamasına imkân sağlıyordu. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllardaki mutlak monarşilerde ve devrimci olduğunu iddia eden, kapitalizme hizmet ederken çatışan sınıfları birbirine düşüren Bonapart rejimlerinin ortaya çıkışı sırasında bu durum geçerliydi.[2] Avrupa’daki kapitalist devletin liberal biçimi, serbest kapitalizmin ve piyasadaki serbest rekabetin gelişmesine en uygun politik biçimdi. Bu devlette, Engels’in dediği gibi, “servet gücünü dolaylı ve en güvenli şekilde kullanır.”[3] Bu, Komünist Manifesto’da da doğrulanmıştır: “Modern devletin yürütme organı, tüm burjuvazinin ortak işlerini yönetmek için kurulmuş bir komiteden başka bir şey değildir.”

Elbette bu ifade, üretime dönük çalışmanın varolduğu, finansal spekülasyonun hüküm sürdüğü, devlet aygıtının haricinde bir kapitalizmin varlığını varsaymaktadır ve bu ekonomik modelde devlet, üretim araçlarına sahip bir sınıfa bağlı bir yönetim aygıtını teşkil etmektedir. Avrupa kapitalizminin bu özelliği, devletin tarım arazilerine, değirmenlere, ülkedeki en büyük sanayi ve ticaret kurumlarına sahip olduğu İslam kapitalizminden tümüyle farklıdır. Açıkladığımız gibi, bu kapitalizm biçimi, tüm politik, ekonomik ve manevi otoriteleri Halifeliğin elinde birleştiren bireysel despotizmin pekişmesine yol açmıştır.

Bu nedenle, yönetici kişilerin değişmesi, bazen toplumsal oluşumun doğasında da bir değişikliğe yol açmıştır. Örneğin, askeri feodal ilişkilere doğru bir ricat edilmiş veya üretim ve ticari spekülasyona odaklanmak yerine tüketim modeli benimsenmiştir. Bu durum, Abbasi ve onlardan önceki Emevi hanedanlıklarında[4] olduğu gibi, Mervani ailesinin yükselişinin kapitalist ekonomiye doğru bir kaymaya yol açtığı tek bir yönetici aile döneminde bile açıkça görülmektedir.

Batı Avrupa’daki kapitalist sistemde ise bu, yönetici kişilerin meselesi değildi. Hükümetler değişebilirken, üretim araçlarına sahip olan sınıf, aynı kalabiliyor veya iradesi ve çıkarlarıyla örtüşmeyen yöneticilerin değiştirilmesi sonucunda daha da güçlenebiliyor, çıkarları daha da yoğunlaşabiliyordu. Avrupa burjuvazisi, zenginliği, geniş ilişkileri ve yöneticiler üzerindeki etkisi aracılığıyla kontrolünü sağlıyordu. Bu kontrol, bazen temsil ettiği veya adına yönettiği sınıfın çıkarlarını dikkate almadan, istediğini yaratan tek bir diktatöre bağlı kalmadan kapitalizmin gelişmesini mümkün kılıyordu. Lenin, liberal burjuva devletinin bu özelliğini şöyle açıklıyor:

“[...] ‘Zenginliğin’ demokratik bir cumhuriyette mutlak güce sahip olabilmesinin bir diğer nedeni de, politik mekanizmadaki kusurlara veya kapitalizmin hatalı politik kabuğuna bağlı olmamasıdır. Demokratik bir cumhuriyet, kapitalizm için mümkün olan en iyi politik kabuktur, bu nedenle, sermaye bu en iyi kabuğu (Palçinskiler, Çernovlar, Tsereteliler ve benzerleri aracılığıyla) ele geçirdikten sonra, gücünü o kadar güvenli ve sağlam bir şekilde kurar ki, burjuva-demokratik cumhuriyetteki hiçbir kişi, kurum veya parti değişikliği onu sarsamaz.”[5]

Diktatörün veya mutlak monarşinin keyfine dayalı bir sistemden açıkça daha esnek ve istikrarlı olan bu tür bir devlet, üretim araçlarının sahibi sınıfla olan gizli bağları nedeniyle, tüm halkın yönetimi olarak gösterilme olasılığına sahiptir. Bu nedenle, böyle bir liberal biçim, kitleleri aldatma ve halkın öfkesini soğurma konusunda daha mahirdir. Doğal olarak, bu hal, gençliğinde özgür kapitalizmi temsil ediyordu, ancak günümüzde emperyalist tekelci burjuva liberalizminden geriye sadece kabuğu kalmıştır, çünkü tüm gelişmiş kapitalist ülkelerde tekelci devlet kapitalizmi gelişmiş, devlet, sosyo-ekonomik sistemin üretim ve yönetim sürecinde temel bir faktör haline gelmiştir. Bu durum, gelişmiş kapitalist ülkelerde faşist eğilimlerin büyümesini, bu ülkelerdeki baskı ve casusluk mekanizmasının rolünün ve boyutunun artmasını açıklamaktadır.

2. Günümüzde Sosyalist Devrimin Koşulları

Modern sanayinin gelişmesi, sanayi işçi sınıfının ortaya çıkması, insan bilgisindeki önemli ilerleme ve doğal güçler üzerindeki hâkimiyet, on sekizinci yüzyıldan beri, insanlığı veya ulusları sömürme pratiğinden arınmış yeni bir modele göre insan toplumunu örgütleme vizyonunu sağlamıştır, sağlamaya devam etmektedir. Modern tarihsel gelişmenin açtığı yeni ufuklar, modern sosyalist hareketin ortaya çıkmasının ve ütopik hayallerden devrimci bir sosyal bilime dönüşmesinin temelini oluşturmuştur. Bununla birlikte, ütopik sosyalizm, bir süre sosyalist hareketin baskın biçimi olarak kalmıştır. Bu hareket, uzak adalarda küçük sosyalist topluluklar hayal etmeye, diğer durumlarda, toplumdaki mevcut kapitalist ilişkiler içinde bu tür topluluklar kurmaya çalışmayı temel alıyordu. Bu ütopik hareketlerin kapitalizme yönelik köklü eleştirilerine ve toplumu yeni, sömürüden arınmış temeller üzerinde örgütleme olasılığını göstermelerine rağmen, tüm deneyleri başarısız oldu, işçi sınıfı kitleleri arasında devrimci sosyalist hareketin gelişmesini engelledi. Politik mücadeleden uzaklaşmayı, yalnızca küçük sosyalist kolonilerin yeni biçimlerini geliştirmeye odaklanmayı, toplumun kapitalist kontrolünü olduğu gibi bırakmayı savundular. Bu ütopik hareketleri eleştirerek, Marx ve Engels, işçi sınıfını yeni bir toplum inşa etmede güvenilen tarihsel güç olarak gören bilimsel sosyalizm teorisini geliştirdiler. Marx ve Engels, modern felsefe ve dünya tarihi üzerine kapsamlı çalışmalar yürüterek, materyalist tarih anlayışını ortaya koydular, kapitalist üretim süreçlerini analiz ettiler, kapitalist sömürüye ait mekanizmaları, özgür emeğin satın alınmasına dayalı yeni bir kölelik biçimi olarak gösterdiler. Marx ve Engels, işçi sınıfının politik iktidarı ele geçirmeden sosyalist bir toplum kuramayacağı, bu nedenle politik mücadelenin bilimsel bir sosyalist hareketin kurulması için gerekli bir koşul olduğu sonucuna vardılar. Komünist Manifesto’da Marx ve Engels, işçi sınıfının ve komünist hareketlerin misyonunu şu şekilde özetlediler:

“Komünistlerin acil amacı, diğer tüm proletarya partilerinin amacı ile aynıdır: proletaryanın bir sınıf haline getirilmesi, burjuvazinin üstünlüğünün devrilmesi, proletaryanın siyasi iktidarı ele geçirmesi.”

Ayrıca, sosyalist hareketin içeriği üzerine yapılan bir tartışmanın ardından şunları söylediler:

“İşçi sınıfı devrimindeki ilk adım, demokrasi mücadelesini kazanmak için proletaryayı egemen sınıf konumuna yükseltmektir. Proletarya, politik üstünlüğünü kullanmak suretiyle, kademeli biçimde tüm sermayeyi burjuvaziden alacak, tüm üretim araçlarını devletin, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın elinde merkezileştirecek ve toplam üretim gücünü mümkün olan en hızlı şekilde artıracaktır.”

Açıkça görülüyor ki, modern sosyalist hareket, politik devrimi sosyalist bir toplumun kurulması için ilk ve ön koşul olarak görmektedir. Bu açıdan, sosyalist devrim, Batı Avrupa’daki burjuva devriminden farklıdır. Avrupa burjuvazisi, Ortaçağ’ın serbest ticaret şehirlerinin ve komünlerinin feodal toplumu içinde büyümüş ve gelişmiş, bazı bölgelerde yedi yüzyıl boyunca serbest şehirler ölçeğinde politik güç ve askeri örgüt inşa edebilmiştir. Hollanda, İngiltere, Fransa ve Amerika’daki büyük burjuva devrimleri, başlangıcı onuncu yüzyıla hatta daha öncesine dayanan uzun bir tarihsel sürecin doruk noktasıydı. Öte yandan, modern sosyalist devrim, kendi yolunu açmak, yaşadığı aksiliklerden, tarihin ve beşeri bilimlerin deneyim ve derslerinden öğrenmek zorunda kaldı. Yavaş ilerleyen devrim, politik aksaklıklara, dönemeçlere ve sapmalara maruz kaldı. Bütün bunlar, sosyalist devrimi, aksilikler ve politik geri çekilmelerle dolu uzun ve zorlu bir tarihsel görev haline getirir, bu nedenle, zaferlerin, yenilgilerin ve tarihsel dönemeçlerin çeşitli deneyimleriyle döşenmiş, gerçek ilerlemeyi sağlamak için gerekli koşullara ihtiyaç duyar. İşte bu yüzden Marx şöyle demiştir:

“[...] proleter devrimler, tıpkı on dokuzuncu yüzyıldakiler gibi, sürekli kendilerini eleştirir, kendi gidişatını sürekli kesintiye uğratır, görünüşte tamamlanmış olana geri döner ve yeniden başlarlar; ilk girişimlerinin yarım yamalak önlemlerini, zayıflıklarını ve önemsizliğini acımasız bir titizlikle alaya alırlar, rakiplerini ancak onlardan yeni bir güç çekip, her zamankinden daha devasa bir şekilde yeniden yükselmeleri için devirirler, kendi hedeflerinin belirsiz devasa büyüklüğünden sürekli geri çekilirler ta ki geri dönüşü imkânsız kılan bir durum oluşana, koşullar şöyle haykırana kadar:

Hic Rhodus, hic salta!”[6]

Marksizmin, sosyalizmin yalnızca öz irade üzerine kurulamayacağını, ancak belirli maddi temeller ile tarihsel-toplumsal gelişim sürecinin bilimsel bir anlayışı üzerine kurulması gerektiğini savunduğu bilinmektedir. Sosyalist devrimin Batı Avrupa’da zafer kazanması bekleniyordu, çünkü burası örgütlü işçi sınıfını barındıran, sosyalizmi inşa etmek için gerekli maddi kaynaklara sahip, gelişmiş bir kapitalist bölgeydi. Ancak tarihsel süreç, sosyalist devrimin devrime hazır olan bölgede büyük engellerle karşılaştığını, modern sosyalist hareketin ise ana zaferlerini sanayi gelişimi açısından en geri kalmış bölgelerde, Doğu Avrupa ve Asya’da kazandığını göstermiştir. Bu durum, sosyalizmin geri kalmış toplumlarda inşa edildiği anlamına geliyordu, bu da yolunu daha karmaşık hale getirmiş, özellikle bu tür koşullarda kaçınılmaz olarak ortaya çıkacak ve çeşitli yollarla sosyalist devleti kontrol etmeye, kendi sınıf çıkarlarına yönlendirmeye çalışacak bürokrasi sorunu karşısında gelecekteki seyrinde yeni engeller yaratmıştır. Bu durum, günümüzdeki sosyalist ülkelerin çoğunda da yaşanmıştır. Bu nedenle, devletin sosyalist devrimdeki rolü sorunu, işçi sınıfının özgürlük mücadelesinde ve komünist bir toplum kurma çabasında karşılaştığı en önemli sorun haline gelmektedir.

3. Devletin Yerini Ne Alabilir?

Bu, Marksizmin 1871 Paris Komünü’ne kadar özel olarak cevaplamadığı bir sorudur. Çünkü modern sosyalizm, bir devrim bilimi olarak, sosyalist toplumdaki yeni politik sistemin doğası için hazır reçeteler sunmamıştır. Marksizm, halk hareketinden ve insanların kurtuluş mücadelesinde edindikleri tarihsel deneyimden öğrenir. Lenin’in dediği gibi kurtuluş mücadelesi: “Dünyaya dair derin bir felsefi anlayış ve zengin bir tarih bilgisiyle aydınlatılmış bir deneyimin özetidir.”[7]

Paris Komünü deneyimi, tarihte ilk kez sosyalist toplumda modern, sofistike bir “devlet” biçimi sunmuştur. Burada “devlet” terimini dar anlamının ötesinde kullanıyoruz çünkü Komün, tam olarak bir “devlet” değil, daha ziyade, sosyalist toplumun demokratik politik örgütlenmesinin bir biçimi, yok olma yolundaki bir devlet biçimidir. Bu nedenle, Paris Komünü deneyimi, sosyalist toplumda devlete dair Marksist öğretilerin teorik temeli olmaya devam etmektedir. Paris Komünü’nün ardından Marx ve Engels, 1872’de yazdıkları giriş bölümünde değinmeyi gerekli gördükleri Komünist Manifesto’da tek bir değişiklik yaptılar. Şöyle dediler: “Komün özellikle bir şeyi kanıtladı: işçi sınıfı, hazır devlet mekanizmasını ele geçirip kendi amaçları için kullanamaz.”[8]

Komün’ün Marx ve Engels’in düşünceleri üzerindeki etkisi çok büyüktü; öyle ki 1875’te sosyalist partilerin programlarından “devlet” kelimesinin tamamen çıkarılmasını, yerine “komün” ve Avrupa dillerindeki karşılıklarının getirilmesini önerdiler. “Komün” kelimesinin Arapçada Müşterek anlamına geldiği bilinmektedir. Çünkü “devlet”, sınıf baskısının bir aracıdır, tüm işçileri ve insanlığı sömürü ve adaletsizlikten kurtarmayı amaçlayan bir sosyalist hareket, baskı ve zulüm makinesi kurmayı hedefleyemez. Eğer bir “devlet”e ihtiyaç duyuyorsa, bu, sadece devrilen sınıfları bastırmak içindir, özgürlük için değil; bu da sosyalist partileri, işçi kitleleri içinde devletin gerçek doğası hakkındaki tüm yanılsamaları ortadan kaldırmaya, kitleleri devletin sınıf doğası ve baskıcı misyonu konusunda sürekli olarak eğitmeye yönlendirebilir. Bu perspektiften bakıldığında, Marx ve Engels, 1870’lerde Alman Sosyal Demokrat Partisi tarafından ilan edilen ve hedefleri arasında “özgür halk devleti” sloganını da içeren “Gotha Programı”nı eleştirdiler. Engels, bu slogana yönelik eleştirisinde şunları söylüyordu:

“Özgür halk devleti, özgür devlete dönüştürüldü. Dilbilgisi açısından ele alındığında, özgür devlet, devletin vatandaşlarına göre özgür olduğu, dolayısıyla despotik bir hükümete sahip bir devlettir. Özellikle Komün’den sonra, devlet hakkındaki tüm konuşmalar geride bırakılmalıdır. Komün, artık kelimenin gerçek anlamıyla bir devlet değildi. Anarşistler ‘halk devleti’ lafını yüzümüze yüzümüze o kadar iğrenç bir şekilde söyleyip durdular ki Marx, Proudhon’a karşı yazdığı kitapta, daha sonra Komünist Manifesto’da açıktan sosyalist toplum düzeninin kurulmasıyla devletin kendiliğinden ortadan kalkacağını söyledi. Devlet, mücadelede, devrimde, rakiplerini zorla bastırmak için kullanılan geçici bir kurum olduğundan, ‘özgür halk devleti’nden bahsetmek tamamen saçmalıktır. Proletarya devlete ihtiyaç duyduğu sürece, bu ihtiyaç, özgürlük temelli çıkarlar değil, rakiplerini bastırmak içindir ve özgürlükten bahsetmek mümkün hale gelir gelmez devletin kendisi ortadan kalkar. Bu nedenle, devleti her yerde Gemeinwesen [Müşterek] ile değiştirmeyi öneriyoruz. Bu, Fransızca commune kelimesinin yerini layıkıyla alabilecek eski ve güzel bir Almanca kelimedir.”[9]

Bu bağlamda, Lenin’in, sosyalist Ekim Devrimi’nden önceki son birkaç ayda, Devlet ve Devrim adlı kitabını hazırlarken, yukarıda bahsedilen Engels’in mektubuna ilişkin şu yorumu yaptığını belirtmekte fayda var:

“Hiç şüphe yok ki partimizin programını gözden geçirirken, gerçeğe daha yakınlaşabilmemiz, Marksizmi çarpıtmalardan arındırarak gerçek haline geri döndürebilmemiz ve işçi sınıfının mücadelesini kurtuluşuna daha doğru bir şekilde yönlendirebilmemiz için Engels ve Marx’ın tavsiyelerinin dikkate alınması gerekiyor. [...] Belki de zorluk, gerekli terimi bulmakta değil. Almancada ‘topluluk’ [Müşterek] için iki kelime var. Engels, bireysel olarak ortaklığı değil, daha ziyade, bunların birleşimini, topluluklar sistemini ifade eden kelimeyi seçti. Rusçada böyle bir kelime yok. Belki de bazı karışıklıklara yol açsa da Fransızca ‘Komün’ kelimesini seçmek gerekiyor.”[10]

Bu “devlet karşıtı” konum, Marksist yazılarda yeni değildi, ancak sosyalist toplumun modeli ve politik sistemi netleştikten sonra Paris Komünü deneyimi ışığında daha belirgin hale geldi. Engels, devlet meselesine ilişkin bu yeni görüşü, Marx’ın Fransa'daki İç Savaş adlı eserinin 1891 baskısının önsözünde açıklığa kavuşturdu ve devlet meselesine ilişkin bir dizi önemli fikir ortaya koydu. Bunlardan biri şu cümlelerde somutlaştı:

“Devlet, en iyi koşullarda bile, gerekli bir kötülüktür. Zafer kazanan işçi sınıfının sınıf düşmanlarına karşı kullanmak üzere miras aldığı bir kötülüktür [...] ta ki yeni, özgür toplumsal koşullar altında yetişen bir nesil devletin tüm zincirlerinden kurtulup onu hurda yığınına atana kadar.[11]

Bundan, Marksizmin Müşterek [komün] sistemini sosyalist toplumda işçi sınıfı için en uygun iktidar biçimi olarak benimsediğini, bu nedenle, proletarya diktatörlüğünü ifade ederken aynı zamanda bu diktatörlüğün demokratik, halkçı doğasını yansıttığını görüyoruz. Peki Müşterek sisteminin özellikleri nelerdir?

4. Paris Komünü Deneyimine Göre Müşterek Sistemi

Müşterek sistemi, Paris Komünü’nün yükselişiyle demokratik sosyalizm için bir model olarak ortaya çıktı. Ancak, tarihsel bileşenleri ve kökenleri, 1871 Paris Komünü’nden önemli farklılıklar göstermesine rağmen, Ortaçağ’da bazı Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan sivil örgütlenmelerden türemiştir. Paris Komünü, gerçekte proletarya diktatörlüğünü temsil eden sosyalist politik sistemin halka dayalı demokratik bir biçimi olarak ortaya çıkan bir sosyalist devrimdi.

Ortaçağ komünlerine gelince, bunlar gelişmekte olan Avrupa ticaret şehirlerinin feodal soyluların kontrolünden bağımsızlıklarını korumalarını sağlayan sivil topluluklar ve politik-askeri örgütlenmelerdi. Çevredeki feodal ilişkiler denizinde burjuva özerkliğinin adaları olarak hizmet ettiler. Komünist Manifesto’da “kendi kendini yöneten silahlı toplumsal birlikler” olarak adlandırıldılar. Bu tanım, bu toplulukların çevresindeki toplumdan özerk olduğunu ortaya koyuyor. Bu kendine güvenme hali, onları tüm ülkeyi kapsayan birleşik bir komün sisteminde silahlı bir politik idari birimi ifade eden Paris Komünü’nden ayırır.

Paris Komünü’nün özelliklerinden biri, kitlelere temsilcilerini seçme ve gerektiğinde geri çekme fırsatı sağlayan bir tür doğrudan demokrasiyi başarmış olmasıydı. Bu temsilciler, komünlerin konseylerini oluşturdular, bu konseyler de daha yüksek politik konseye temsilciler atadılar. Böylece komün, aynı anda hem kendi kendine yeten bir varlık hem de merkezi temsile sahip en küçük politik-idari birim haline geldi.

Komün sistemi, federal sistemden farklıdır çünkü ilki, her komünde tek bir yerel otoriteden oluşurken, federal sistem, yerel otoriteye ek olarak merkezi otorite tarafından atanan belirli temsilcilerin veya çalışanların (örneğin valiler ve ilçe yetkilileri vb.) varlığını varsayar. Komünlerde seçilmiş konseyler, tek yerel otoriteyi oluşturur, bu otorite de illerdeki daha yüksek politik iktidar konseylerinde ve onlar aracılığıyla merkezi organlarda seçilmiş delegeler aracılığıyla yerellikteki nüfusu temsil eder. Örneğin Irak koşullarında komünal sistemin uygulanması, valilerin, ilçe komiserlerinin ve ilçe yöneticilerinin makamlarının kaldırılmasını, tüm yerel yetkilerin her komünde [müşterekte] seçilmiş yerel konseylere devredilmesini gerektirir. Marx, Fransa’da İç Savaş adlı kitabında komünal sistemin özelliklerini özetlemiştir. Bu açıdan, ilgili sistemin ayrıntılarına burada girmeye gerek yok. Bu metinde araştırma konusuyla ilgili olduğu ölçüde, kitabın yalnızca bazı kısımlarına değineceğiz.

Marx, Avrupa’da burjuva devletinin ortaya çıkışına ilişkin analizinde, tarihsel köklerinin Ortaçağ’a dek izlenebileceğini dile getirmiştir. Omurgasını daimi ordu, bürokrasi, yargı, din ve eğitim oluşturmuştur. Sermaye ve emek arasındaki çatışmanın yoğunlaşmasıyla birlikte, “devletin otoritesi, sınıf devletinin aracı vasfıyla birlikte, emeği ezmek için kullanılan bir kamu gücü biçimini giderek daha fazla almıştır.”

1871’de ortaya çıkan Paris Komünü, Bonapartist İmparatorluk koşullarında Fransız devletinin tam zıttını ifade ediyordu. Marx, Komün’ü “sadece monarşik sınıf yönetimini değil, sınıf yönetiminin kendisini de ortadan kaldıracak bir cumhuriyet” olarak görüyordu. Marx ayrıca Komün’ün daimi ordu konusundaki tutumuna da dikkat çekerek, “Komün tarafından çıkarılan ilk kararname, daimi ordunun kaldırılması, yerine silahlı halkın getirilmesiydi” diyordu.[12] Lenin, buna şu yorumunu ekledi: “İlgili talep, kendilerini sosyalist olarak adlandıran tüm partilerin programlarında dile getirilmektedir.”

Komün’ün örgüt yapısı ve komün sistemi hakkında Marx şunları söylemiştir:

“Komün, şehrin çeşitli mahallelerinde genel oy hakkıyla seçilen, her an görevden alınabilen ve sorumlu olan belediye meclis üyelerinden oluşuyordu. Üyelerinin çoğunluğu, doğal olarak, işçi sınıfından veya işçi sınıfının tanınmış temsilcilerinden oluşuyordu. [...] O zamana dek hükümetin aracı olan polis, politik niteliklerinden arındırılarak, komünün sorumlu ve her zaman görevden alınabilen bir temsilcisi haline getirildi. Yönetimin diğer tüm dallarındaki yetkililer de aynı şekildeydi. Komün üyelerinden aşağıya doğru, kamu hizmeti işçi ücretleriyle yapılmak zorundaydı. Devletin yüksek mevkilerindeki kişilerin ayrıcalıkları ve temsil hakları, bu kişilerin kendileriyle birlikte ortadan kalktı. [...] Eski hükümetin fiziksel güç araçları olarak daimi ordu ve polisten kurtulduktan sonra, Komün, hemen manevi baskı aracı olan rahiplerin gücünü kırmak için kolları sıvadı. [...] Yargı görevlileri, zaten sahte olan bağımsızlıklarını yitirdiler. [...] Seçimle göreve gelen, sorumluluk sahibi ve her an görevden alınabilen kişilere dönüştüler.”[13]

Marx, komünist sistem ile burjuva parlamenter sistemi şu şekilde ayırıyordu:

“Komün, parlamenter bir organ değil, aynı anda yasama ve yürütme gücünü uygulayan bir çalışma organı olmalıydı. [...] Üç veya altı yılda bir hangi yönetici sınıf üyesinin parlamentoda halkı yanlış temsil edeceğine karar vermek yerine, genel oy hakkı halka hizmet etmeli, Komün’ü kendi suretiyle meydana getirebilmeli. Komün, parlamento temelli bir yapı değil, işleyen bir organ olmalı. Aynı anda hem yürütme hem de yasama organı olarak çalışmalı. [...] Üreticilerin özgürlüğü esas olmalı.[14]

Marx, komün sisteminin özelliklerini “üreticilerin özyönetimi” ifadesiyle özetliyordu.[15]

Bu sistemde toplumsal birliğin nasıl sağlandığına gelince, Marx bu soruyu şu şekilde cevaplıyor:

“[...] Komün’ün daha fazla ayrıntılandırmaya vakti olmayan Ulusal Örgüt’ün sunduğu brifingde açıkça dile getirildiği biçimiyle Komün, en küçük köyün bile politik biçimi haline gelecekti. [...] Her bölgedeki kır komünleri, ortak işlerini merkezi kasabadaki bir delegeler meclisi aracılığıyla yönetecek, bu bölge meclisleri de Paris’teki Ulusal Delegasyon’a temsilciler gönderecekti.”[16]

Marx, bu tür bir sistemde merkezi hükümetin işlevleri konusunda şunları söylüyordu:

“Merkezi hükümetin elinde kalacak olan az sayıda ancak çok önemli işlevler ortadan kaldırılmamalı, kaldıralım diyenler sahtekârlık ediyorlar. Bilâkis bu yetkiler, komün yetkililerine, yani belirli ve kesin sorumlulukları olan yetkililere devredilmelidir.

Ulusun birliği parçalanmayacak, bilâkis, komünal yapılanma yoluyla örgütlenecektir. Ulusun birliği, ulustan bağımsızlık kazanarak ve ona hükmederek bu birliği temsil ettiğini iddia eden devletin otoritesini yok ederek gerçeğe dönüşecektir. Gerçekte bu devlet otoritesi, ulusun bedeninde büyüyen bir asalaktan başka bir şey değildi. [...] Görevimiz, eski hükümet otoritesine ait baskıcı aygıtları ortadan kaldırmak ve toplumun üstünde olmayı arzulayan otoriteden meşru işlevleri alıp halkın sorumlu hizmetkârlarına teslim etmektir.”[17]

Komünal sistemin, tahrifçiler ve düşmanlarca çarpıtılmaya ve eleştirilmeye maruz kalması doğal. Ünlü muharriflerden Bernstein, Marx’ın öğretilerine federalizm etiketi yapıştırmaya çalışmış, onu merkezileşme ilkesinden sapmakla suçlamıştır. Daha sonra bu suçlamalara ve sahtekârlıklara cevap veren Lenin, Marksizmin savunduğu gönüllü merkeziyetçilik ile “burjuva askeri bürokratik merkeziyetçiliği” arasındaki farkı açıkladı. Şöyle dedi:

“Kafaları devlete olan kör, mitolojik inançla dolu insanlar, burjuva devlet mekanizmasının yıkımını merkeziyetçiliğin yıkımı olarak görebilirler. Bernstein, gönüllü merkeziyetçiliğin, krizdeki komünlerin gönüllü birleşmesinin, burjuva egemenliğini ve burjuva devlet mekanizmasını yıkma görevinde proletarya komünlerinin gönüllü kaynaşmasının olasılığını bile kavrayamaz. Tüm dar görüşlü burjuva zihniyetli insanlar gibi, Bernstein da merkeziyetçiliğin ancak yukarıdan, memurların ve askeri kliklerin bürokrasileri aracılığıyla dayatılabilecek bir şey olduğunu hayal eder; sanki Marx, görüşlerinin çarpıtılması olasılığını öngörmüş gibi, komünü ulusal birliği ve merkezi otoriteyi ortadan kaldırmak istemekle suçlamanın kasıtlı bir sahtekârlık olduğunu imasında bulunur. Marx, ‘ulusal birliği örgütleme’ terimini, burjuva askeri bürokratik merkeziyetçiliğine karşı bilinçli proletarya merkeziyetçiliği, yani demokrasiyi savunmak için kullanmıştır.”[18]

Marx ve Engels, Paris Komünü ışığında devlet ve sosyalist toplumun politik örgütlenmesi hakkında bilimsel sosyalist öğretiler geliştirmiş, Komün tarzında bir sosyalist cumhuriyet çağrısında bulunmuş, İsviçre tarzı federal sistemi reddetmişlerdir. Engels, 1891’de Alman Sosyal Demokrat Partisi tarafından benimsenen Erfurt Programı’nı eleştirerek, şunları söylemiştir:

“[...] Dolayısıyla, birleşik bir cumhuriyet, ancak 1798’de imparatorsuz kurulan bir imparatorluk olan bugünkü Fransız cumhuriyeti gibi bir şey değil. 1792’den 1798’e dek her Fransız eyaleti ve belediyesi, Amerikan tarzında tam bir özerklikle hareket etmiştir, bu, bizim tarafımızdan da gerçekleştirilmelidir. Özyönetimin nasıl organize edilmesi, bürokrasiden nasıl kurtulunması gerektiği konusunda Amerika ve ilk Fransız Cumhuriyeti bize bunu gösterdi, ispatladı. [...] Eyaletlerde ve belediyelerde bu tür bir özyönetim, örneğin İsviçre federasyonuna göre çok daha özgürce örgütlenmelerdir. Burada yargı yetkisi, aslında Bund’dan (yani bir bütün olarak federal devletten), aynı zamanda yargıdan ve bölgeden de bağımsızdır. Eyalet hükümetleri, bölge müdürleri ve polis müdürleri atar. İngilizce konuşulan ülkelerde bu duruma rastlanmaz. Gelecekte bu işleyişi tümüyle ortadan kaldırmalıyız, tıpkı Prusya muhafazakârları ve bölge müdürleri gibi.”

Engels, yukarıdaki tespitler ışığında, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin şunları başarmaya çalışması gerektiğini söyledi:

“Eyalet düzeyinde ve genel oy hakkına dayalı olarak seçilen çalışanlar aracılığıyla yetki veya belediye düzeyinde tam özerklik ve devlet tarafından atanan tüm yerel ve eyalet yetkililerinin kaldırılması.”[19]

Tüm bu tespitlerden, sosyalizmin amacının, üretici kitlelerin yönetme özgürlüğünü pratikte uyguladığı, devleti ve üreticilere karşı örgütlü baskı ve toplumsal şiddeti temel alan tüm sınıfsal anlaşmaları yürürlükten kaldırdığı olası en kapsamlı demokrasi olduğu görülmeli. Bu demokrasi, Arapçaya “Müşterek” sistemi olarak çevirdiğimiz komün sisteminin temelidir. Bu sistemin yirminci yüzyılda başarılı olan sosyalist devrimlerde, özellikle Rus ve Çin devrimlerinde nasıl uygulandığını incelememiz gerekiyor.

5. Sosyalist Ekim Devrimi ve Müşterek Sistemi

1917 Rus Ekim Devrimi, ilk başarılı sosyalist devrimdi. Bu anlamda Ekim Devrimi, modern sosyalist hareketin tarihi ve sosyalizmin bugüne dek emeğin kurtuluşu için ortaya çıkardığı politik ve toplumsal örgütlenme biçimleri düzleminde ürettiği bilgiye dair değerlendirme açısından özel bir öneme sahip. Önceden belirtmek gerekir ki, Ekim Devrimi’nin tarihsel önemi, sosyalist devlet için ciddi anlamda yeni bir biçim sunmaktan ziyade, Paris Komünü’nün başardıklarını başarmayı hedeflemesinden kaynaklanmaktadır. Ancak, istediğini başaramayan devrim, son derece karmaşık ve zorlu koşulların baskısı altında Komün’ün en önemli kazanımlarından feragat etmek zorunda kaldı. Bu feragat ve geri çekilme, daha sonra sosyalist inşa sürecinin ilerleyişinde, Sovyetler Birliği’nin uluslararası alanda konumunun sağlamlaştırılması bağlamında, ardından dünya sosyalist hareketinin tüm seyrinde somut sonuçlara yol açtı.

Komün sistemi (müşterek sistemi) modern zamanlara kadar bilinen en yüksek demokratik politik örgütlenme biçimiydi, çünkü sosyalizm, ancak en geniş halk demokrasisi temelinde kurulabilir. 1871’deki Paris Komünü’nden ortaya çıkan bu gerçek, Rus Ekim Devrimi’nin liderlerinin devrimden yıllar önce gözlerinin önündeydi. İlk Bolşevik kuşağı, Komün’ün mirası ve sosyalist hareket için sağladığı dersler ve deneyimler ışığında büyüdü ve ilerledi. Bu, Lenin’in Nisan 1917 başlarında sürgünden Petrograd’a dönüşünde yaptığı ünlü konuşmasında açıkça görülmektedir: “Biz bir devlet-komünü talep ediyoruz.”

Lenin, iki gün sonra yayımlanan Nisan Tezleri’nde yer alan “İkili İktidar Üzerine” makalesinde bu talebi açıklığa kavuşturdu. Geçici hükümetin yanında yeni yeni ortaya çıkan proleter iktidarın özelliklerine işaret ederek, şunları söyledi:

“Bu iktidar, 1871 Paris Komünü ile aynı türdendir. Bu türün temel özellikleri şunlardır:

1. İktidarın kaynağı, daha önce parlamento tarafından görüşülüp onaylanan kanun değil, halk kitlelerinin iş yerlerindeki doğrudan inisiyatifi ve halkın tabiriyle, iktidarın doğrudan ‘ele geçirilmesi’dir.

2. Halktan ayrı ve halkla çatışma halinde olan iki kurum olarak polis ve ordunun yerini, halkın tamamının silahlandırılması alır. Bu iktidarda silahlı işçiler ve köylüler, kendi devlet sistemlerini muhafaza ederler.

3. Memurlar ve bürokratlar da halkın doğrudan iktidarı ile değiştirilir veya en azından özel gözetime tabi tutulurlar, sadece seçilmiş değil, aynı zamanda halkın ilk talebi üzerine görevden alınabilen memurlar haline gelirler. Onların konumu, sadece memur mertebesine düşer, burjuva döneminde ‘kazanç elde eden’ konumlarda olan, yüksek maaşlar kazanan ayrıcalıklı bir sınıf olmaktan çıkıp, vasıflı işçilerin normal ücretlerinden fazlasını kazanmayan ‘özel silahlı kuvvetler’in işçileri haline gelirler.

İşte bir devlet türü Paris Komünü’nün özünü tam da burada, sadece bu tespitte bulmak gerekmektedir.”[20]

Lenin, sovyet konseylerini Komün’e benzer bir model olarak görüyordu, zira bunlar, doğrudan iktidar araçlarıydı. Onlar hakkında şunları söylüyordu:

“Bu modeldeki bir devlet (Paris Komünü), tam olarak Rus Devrimi’nin 1905 ve 1917’de kurmaya başladığı şeydi: İşçi, Asker ve Köylü Temsilcileri ve diğerlerinin sovyetlerinden oluşan, tüm Rusya halkının temsilcilerinin oluşturduğu bir Kurucu Meclis’te veya Sovyetler Sovyeti’nde vb. birleşmiş bir cumhuriyet. [...] Bugün, şu anda, kendiliğinden ve kendi yolunda, halk kitlelerinin inisiyatifiyle ortaya çıkan ve doğal bir şekilde demokrasi yaratan şey tam da budur. [...]”

Lenin’in Komün modeline göre bir devlet çağrısı birçok itirazla karşılaştı, çünkü Rusya, böylesine gelişmiş bir devlet modelinin ortaya çıkmasına izin vermeyen çok geri kalmış bir ülke olarak kabul ediliyordu. Lenin, bu itirazlara alaycı bir şekilde cevap vererek, bunların köylülerin özgürlüğe hazır olmadıklarını iddia eden feodalcilerin basit bahaneleri olduğunu söyledi!

Bunlar, Bolşeviklerin, çalışkan Rus kitlelerinin girişimleri doğrultusunda ve Paris Komünü deneyimi ışığında kurmayı hedefledikleri devlet modelinin genel hatlarıdır ki zaten bu modelin temelini de Komün’de ortaya çıkan politik model oluşturmaktadır.

İbrahim Allavi

[Kaynak: Reading in Al-Mushtarak: A System for Democratic Socialism, Yayına Hz. ve Çeviren: Ali Al-Assam ve Majid Allawi, Iskra Book, 2024, s. 47-62.]

Dipnotlar:
[1] Ebu Rayhan Biruni, bugün Özbekistan’da bulunan Harezm şehrinde MS 973 yılında dünyaya gelmiş âlim, bilim insanı ve birçok konuya hâkim bir isimdir. Biruni, matematik, astronomi, coğrafya, tarih, dilbilimi, antropoloji ve farmakoloji gibi alanlarda önemli katkılar sundu. -yhn.

[2] Bkz.: Engels, The Origin of the Family, Private Property, and the State, International Publishers, 1972 (İngilizce çevirisi) s. 227.

[3] A.g.e., s. 228.

[4] Tarihler için Birinci Ek’e bakınız. -yhn.

[5] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918. 5. Bölüm, 3. Kısım.

[6] Marx, The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte, International Publishers, (yeni baskı 1963) 1852. [“İşte gül işte dans!” “Palavracı” isimli Ezop masalında geçen ifade. Yunancada gül anlamına gelen Rodos adasından sıçrayıp karşı kıyıya geçtiğini söyleyen adama insanlar “İşte Rodos hadi sıçra!” diyorlar. Marx bu sözü Hegel’in 1821 tarihli Hukuk Felsefesinin Ana Hatları kitabının önsözünden alıyor. -yhn.

[7] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[8] Marx & Engels, Communist Manifesto, önsöz, MIA.

[9] Engels to August Bebel In Zwickau, 1875, MIA.

[10] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[11] Marx ve Engels, Selected Works, Progress Publishers, 1969-1970.

[12] Aktaran: Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[13] Marx, The Civil War in France, MIA.

[14] A.g.e.

[15] A.g.e.

[16] Marx ve Engels, Selected Works, Progress Publishers, 1969-1970.

[17] Lenin, The State and Revolution, Progress Publishers, Moskova, 1918.

[18] A.g.e.

[19] A.g.e., s. 450.

[20] Lenin, ‘The Dual Power,’ MIA.

0 Yorum: