29 Temmuz 2026

, ,

Herbert Marcuse: Açmazın Felsefesi

Giriş: Çağdaş Arap Düşüncesi Krizde

Burada genel manada düşünceden değil, özellikle politik ve toplumsal düşünceden bahsediyorum.

Kriz içindeki düşüncemiz, gerçekliğimizin dokusunu değiştiren bir tezahür. Ancak aynı zamanda bu gerçekliği daha da kötüleştiren olumlu ve olumsuz bir unsurdur.

Çağdaş Arap düşüncesi, net bilimsel teoriden ve giderek artan pratik bilimsel deneyimden yoksun. Düşünsel parçalanma, teorik karışıklık, eklektizm, geçişkenlik ve yüzeysellik, çağdaş Arap düşüncesinin kimi özellikleridir.

Burada sadece üniversite çalışmalarımızda, kamusal eğitimimizde veya yayınlanmış makale ve kitaplarda yaygın olan eğilimlerden değil, aynı zamanda yerel, ulusal ve küresel olarak özel ve kamusal yaşamımızın metodolojisini de etkileyen ve yönlendiren eğilimlerden bahsediyorum. Kamusal eğitimimiz, hem içerik hem de metodoloji açısından, Arap gerçekliğimizin gerçekleri ve ihtiyaçlarıyla, çağımızın gerçekleri ve talepleriyle uyuşmamaktadır. Üniversitelerimiz halen daha, bilhassa politik, toplumsal ve tarihsel çalışmalar olmak üzere, beşeri bilimler çalışmalarına odaklanmaktadır.

Ekonomik, hukuki, edebi ve felsefi yaklaşımlar genellikle çelişkili olsa da, ortak noktaları pozitivizm veya idealizmdir. Pozitivizm, yaşamın gerçekleri karşısında tarafsızlık iddiasında bulunur, ancak gerçekte, onları parçalı, ampirik, betimleyici ve yüzeysel bir metodolojiyle dondurmayı amaçlar. İdealizm ise, yaşamın nesnel yasalarını ve gerçeklerini kavramayı reddeder, nihayetinde pozitivizmin amacına ulaşmak adına, soyut ve aşkın bir yaklaşıma başvurur. Yazılarımız da aynı şekilde, ya bu parçalı, basitleştirilmiş ve yanlışa sevk edilmiş bakış açısı ya da bu soyut, genelleştirici ve yanlış dinamik bakış açısının hâkimiyeti altındadır.

Pratiğe dair yaklaşımlarımızsa yaşanmış gerçeklikten kopuk, münferit ayrıntılar ile onunla ilgisiz genellemeler arasında bocalayıp durmaktadır.

Bu parçalanma ve sis arasında, yaşamlarımızın hareketi parçalanır veya yabancılaşır ve her iki durumda da olumludan çok olumsuz sonuca yol açar. Bu durum, hareketin yasalarına dair farkındalığı derinleştirmek, gelişimine ve ilerlemesine katılımı teşvik etmekten ziyade, onu dondurmakta ya da kısa aralıklarla, yitip gitmenin gerilimi üzerinden kısa aralıklarla yol almasına sebep olmaktadır. Aşırı düşünmenin lüksüne, her daim fikri yoksulluk eşlik eder. En hoş kültürel lezzetlerin kırıntılarından başka bir şey düşmez bize! Bize dağınık ve gösterişli sofralar, milyonlarca cahil insanla dolu meydanlar kalır.

İşte bu yüzden, çağdaş Arap düşüncemizin krizde olması gayet doğal bir durum, hatta trajik bir şekilde, kendini özgürleştirmek için yeterli öz bilinçten yoksun bir kriz hali bu. Kendimizle... çağımızla... mirasımızla ilişkimiz ne durumdadır? Sunulanların çoğu, ayrıntılarda duran veya duyguları okşamaya veya önyargıları kışkırtmaya çalışan, hepsi ticari kazanç elde etmeyi amaçlayan canlandırma girişimlerinden müteşekkil. Gerçekliğimiz... boş, kopuk düşünceler denizinde yüzen, alelacele yargıda bulunup değerlendirme çabası içine giren, gerçeklere ve olgulara eğilmeyen soyut genellemelerle tanımlıdır. Onlara uzağız.

Bugünümüz, fikri kırıntılardan, zengin kültürel yemeklerden artakalan kırıntılardan oluşan bir şölene tanık. Biz ise eleştirel analiz, anlayış veya yaratıcılıktan yoksun, sadece boş bilgi beyanları ve abartılı sloganları yineleyip duruyoruz.

Çağı sadece ışıltılı kıyafetleriyle kucaklıyor, düşüncedeki son akımlarla ve ithal kültürel ürünlerle kendimizi süslemekle yetiniyoruz, oysa çağın özüyle, yenilikçi mücadeleleriyle veya katkılarının temeliyle bir alakamız yok.

Bizim için çağ, düşünce alanında faal aristokrasimizin üzerine geçirdiği, yenilenmiş bağlılıklarımızla ve pozisyonlarımızın popülerliğiyle övünmemizi ve yabancılaşmış benliğimizi gerçekliğe sahte bir bağlantıyla yatıştırmamızı sağlayan bir elbise koleksiyonundan ibaret.

Hangi gerçeklik? Kendi gerçekliğimiz! O, bize yakın, ama aynı zamanda bizim tarafımızdan da ihmal ediliyor. Dilimizin ve kalemlerimizin ucunda, sadece bir kelime, daha fazlası değil. Bize sahte kimlikler kazandıran, ancak gerçek bir kimlik meydana getirmeyen, sadece bir alıntı. Bilim ve teknolojiden çokça bahsediyoruz, ancak bizim için bilim ve teknoloji, özgürlük ve ilerlemenin değil, baskı ve aldatmanın araçları. İdeolojiden çok bahsediyoruz, ama onu durgunluğun ve baskının maskesi ya da kayıplarımızın kılıfı haline getiriyoruz.

Bilim ve teknoloji adına gerçeğin kalbine sapladığımız hançerlerimizle amma çok övünüyoruz. Dağılmış ve yayılmış bir teknoloji ile belirsiz, yarım kalmış veya reddedilmiş bir ideoloji arasında sıkışıp kalmış durumdayız.

Teknoloji adına bazılarımız, ideolojiyi reddediyor, reddedilmiş ideolojiyse, teknolojinin yönünü ve etkinliğini yok ediyor. Açık bir toplumdan çok bahsediyoruz, ancak bu yanıltıcı açıklık yoluyla yaşamı örgütleme, planlama ve ilerleme ihtimalini ortadan kaldırıyoruz. Bu kapanma da, liberalizm, sömürü, gerilik ve gericilik güçlerinin daha da büyümesine yol açıyor.

Durmadan inançtan bahsediyoruz, böylece bilimsel düşünce yoluyla ateizme ulaşıyor, inancın özünü yok ederek insanlığı yoksullaştırıyor, derinliklerini ve ufuklarını boğuyoruz.

Sürekli yenilenme adına, herhangi bir teoriye bağlılığı reddediyoruz, teorik bağlılık adına, pratikteki yenilenmenin kendisini reddediyoruz.

Yenilenme adına, tüm yönleri kucaklıyoruz, tüm yönleri kucaklama adına, gerçek, özgün ve yeni olanı boğuyoruz.

Özgürlük adına, özgürlük teorisi de dâhil olmak üzere, herhangi bir düşünce veya teoriye bağlı kalmayı reddediyoruz.

Çağın ruhu adına, özgünlüğün ruhunu kaybediyoruz, çağın ruhunu öngörme adına, özgünlük durgunlaşıyor.

Çelişkilerle yaşıyoruz, ancak gerilim olmadan ve gerilimi çelişkiler arasında bir mücadele değil, bir kayıp olarak deneyimliyoruz.

İşgal altındaki Arap topraklarımızı özgürleştirmek için verilen acil mücadele adına, geri kalmış toplumsal gerçekliğimizin özgürleştirilmesi için verilen tüm acil mücadeleleri göz ardı ediyoruz. Geri kalmış toplumsal gerçekliğimizden kurtuluş için verilen acil mücadeleler adına, işgal altındaki Arap topraklarımızın özgürleştirilmesi ve kapsamlı ulusal birliğimiz için verdiğimiz acil mücadeleyi geri plana atıyoruz. Bu trajik, neredeyse varoluşsal gerilim, “olmak ya da olmamak” sorusu, yaşanmış deneyimimizde daha derin bir trajediye dönüşüyor: aynı anda hem olmak hem de olmamak. Çağda yaşıyoruz ama aslında yaşamıyoruz; özgürleşmeyi deneyimliyoruz ama ona bir yandan mani oluyoruz; toplumsal gelişme görevini üstleniyoruz ama onu sulandırıyoruz; ulusal birlik görevini ifa ediyoruz ama ulusun parçalama sürecini daha da derinleştiriyoruz. Kısacası, başarısız bir devrimin deneyimini yaşıyoruz. Gerçek özgürleşmeden çok uzak, ağır ve sıkıcı sloganlar altında özgürleşme güçlerini deneyimliyoruz.

Devrimci sözler, devrimci düşünceyi bastırmak, devrim güçlerini parçalamak veya onları sınırlamak ve sulandırmak için kullanılan coplardır.

Büyük, umut vadeden kavramlar ile cüce, tereddütlü gerçeklikler arasında hayatlarımız genişliyor ve durgunlaşıyor. Psikolojik, fikri, toplumsal ve ulusal özelliklerimiz aşınıyor.

Hayal ile gerçeklik, vaat ile hakikat arasında, hayal kırıklığı ve kayıp duygularıyla birlikte ikiyüzlülük ve yalan köprüleri uzanıyor.

İçimizdeki en soylular, henüz özelliklerini ayırt edemedikleri bir yarını haber veren, acı çeken, reddeden ve muştulayan yazarlar ve sanatçılardır.

İçimizdeki en soylular, ihanet veya mücadele arenasında karşı koyan, protesto eden, direnen ve şehit olan gençlerdir.

Aramızdaki en soylular, endişeleri fabrikalarda ve tarlalarda zorlu, kanayan emekle meşgul olan gerçek halk sınıflarıdır. Krizin en zorlu zamanlarında, hakikat ve ilerleme uğruna yaratıcı bir kararlılıkla güçlerini artırmayı bilmişlerdir. Gene de kahramanlıkları ve fedakârlıkları ne sıklıkla hakikat ve ilerlemenin düşmanları için kâr ve kazançlara dönüştürülmüştür!

İşte tam da bu yüzden çağdaş Arap düşüncemiz krizdedir.

Peki tüm bunlar ile Herbert Marcuse’nin felsefesi ile ilgili yazılmış bir kitabın giriş bölümü arasında ne tür bir bağ vardır? Aslında ikisi de gayet alakalıdır.

Fikri berraklık, ulusal ve toplumsal özgürleşme ve ulusal birlik arayışımızda, zaman zaman yüksek perdeden, kurtuluş kehanetlerini dillendirdiğini iddia eden sesler yükseldi. Oysa bunlar acımızı... krizimizi daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramadı. Bir yanlış kehanet biter bitmez bir diğeri arz-ı endam ediyordu. Ben burada bir tarih yazmıyorum, sadece önemli örneklere işaret ediyorum.

Bergson... onun vitalist felsefesi bir aşamada, devrimci milliyetçi kehanetin örtüsü altında, mistik ve irrasyonel bir ideoloji, birlik, özgürlük ve sosyalizm bayraklarını yükseltiyor. Rahipvari örtüsünün altında, nesiller boyu süren farkındalık ve aktivizm dağılıyor, boş yere kan döküyor.

Sartre ve varoluşçuluk, teorik ve pratik yönelimdeki bozukluğun başka bir aşamasını, başka bir kehanet örtüsünü temsil ediyor. Özgürlüğe dair susuzluğu gideren bir göze. Öznelliğe, mutlak bireyciliğe, özgür seçime ve her türlü tarihsel, toplumsal veya ahlaki kısıtlamadan mutlak özgürlüğe kapı aralıyor. Yeni nesil, varoluşçu bayraklarla yola koyuluyor, kendi benliğinin özgürlüğü, varoluşunun özgürlüğü, yaşamın özgürlüğü ve özgürlüğün yaşamı için çabalıyor.

Sonra kısa sürede anlaşılıyor ki, kendi özgürlüğünü elde edememiş, çünkü çevresindeki yaşamda özgürlüğün yasalarını ayırt edememiş.

Mantıksal pozitivizm ve pragmatizm, belki de çoğunlukla Mısır’a ait olan ve hâlâ da ait olan bu yeni neslin fikri bayraklarıdır. Peki bunlar bize ne katıyor? Tüm genellemelerden ve soyutlamalardan kurtuluş ve somut, kısmi, elle tutulur gerçekliğe bağlı kalma çağrısı. Bu görüşe göre bilim, gerçekliğin yasalarının nesnel bilgisi değil, sadece bir araç, tanımlayıcı bir gösterge veya faydacı bir araçtır. Ondan doğan nesil, insana dair kapsamlı bir görüş edinemez, bilâkis, cansız parçalar arasında pasifleşip kaybolur.

Son ve en önemli örnek Herbert Marcuse’nin felsefesi olarak Markuzecilik, bugünlerde ortaya çıkmış ve yeni bir özgürlük kehaneti sunmuştur: bireyin tüm baskıcı güçlerin istibdadından kurtuluşuna, insanlık için toplumsal ve biyolojik özgürlüğüne işaret eder. Aydınlarımız bu felsefeyi hızla benimsemiş, tercüme etmiş, yorumlamış, içselleştirmiş, onun içinde yeni ve nihai bir kurtuluş vizyonu bulmaya çalışmıştır.

Oysa Marcuse’nin felsefesi, önceki öğretilerden farklı olarak, insanlık için radikal ve kapsamlı bir özgürleştirici devrim adına neredeyse tüm konuları kapsar.

Çağımız, insanlığın mücadelesinin ve özgürlük ile mutluluk arayışının nihai ifadesiymiş gibi, sınırsız bir kibirle her soruya cevap veriyor. Bu nedenle, yüzeysel parlaklığına ve görünürdeki mantıksal tutarlılığına rağmen, bu felsefe neredeyse tamamen çağımızın temel sorunlarına yanlış cevaplar sunuyor.

Marcuse’nin felsefesi, Arap düşüncemizin, hatta genel olarak toplumsal ve politik hayatımızın, gerileme ve krizden muzdarip olduğu bu aşamada ortaya çıkıyor. Gerileme ve krizin diğer unsurlarıyla birlikte, hayatımızın gerçeklerini ve çağımızın olgularını doğru bir şekilde anlamayı engellemeye çalışıyor, düşüncemizi ve mücadelemizi, bence açmaza sürüklüyor. Marcuse’nin yazdığı her şeyin yanlış olduğunu söylemiyorum, ancak tehlike tam da burada yatıyor. Görünüşte geçerli olan birkaç ayrıntı, onları destekleyen ve benimsenmelerini gerekli kılan genel vizyonun yanlışlığını gizliyor. Belki de kimi aydınlarımızı bu özelliği yanıltıyor. Bu aydınlar, Marcuse’nin felsefesinin şu veya bu kısmını analize tabi tutuyorlar ama genel önemini gözden kaçırıyorlar. Bu anlamda söz konusu aydınlar, Arap ülkeleri ve insanlık için arzuladıkları en değerli hedeflere ve değerlere ihanet ederek suç işliyorlar.

Marcuse, çağdaş Amerikan sanayi toplumunu ağır bir dille eleştiriyor, ancak bu eleştiri her ne kadar nesnel yargı için gerekli bilimsel temellerden yoksun olsa da büyük ölçüde doğru. Ama gene de bu eleştiri, bizi neredeyse bu toplumun istikrarına, sömürücü ve baskıcı doğasına karşı mücadele etmenin imkânsız olduğu sonucuna götürüyor. Aynı düzeyde, Sovyet toplumundaki sosyalist deneyi hem pratikte hem de teoride eleştiren Marcuse, sadece Stalinist dönemde meydana gelen hataları eleştirmekle kalmıyor, sistemin temellerini eleştirerek kapsamlı bir yargıya ulaşıyor.

Marcuse, zımnen, kapitalist sistemin Sovyet sistemine üstün olduğunu söylüyor.

Peki kurtuluş yolu nedir? Hem sosyalist hem de kapitalist sistemlerde teknoloji, insanlığı öldüren bir gerçekliği dayatıyor. Her iki sistemde de devrimci değişimin öncüsü olan işçi sınıfı, devrimci ruhunu yitirmiştir, baskıcı gücün çıkarlarına teslim olmuştur, kısıtlanmıştır. Kurtuluş yolu nedir? Dışlanmışlar, siyahiler, işsizler, gecekondu sakinleri, gençler ve öğrenciler geleceği müjdeleyen öncü güçlerdir. Onlar büyük itirazın, reddiyenin güçleridir. Devrimci kitle tabanları Üçüncü Dünya halklarıdır. Peki nasıl? İsyan yoluyla, kalın, aşılmaz duvarda yer yer gedikler açılıyor, toplumsal, cinsel, politik ve biyolojik düzeylerde insanda gerçekleşecek devrime uzanan yol açılıyor.

Marcuse, Marx ve Freud’un görüşlerini harmanlıyor, bunları kendince değiştiriyor, neticede ortaya, ne Marksist ne de Froydcu olan, ikisinin ve diğer görüşlerin harmanından ibaret, uydurma bir teori çıkıyor. Bu teori, insanlığı bir açmazın, hatta neredeyse bir medeniyete dair bir felâketin eşiğine getirip bırakıyor. Bu gerçeği Marcuse’nin kendisi de kabul ediyor. Gene de, “Bu gerileme geçici, istenen radikal değişimi elde etmek için gerekli bir gerileme!” demek zorunda kalıyor. Oysa aslında Marcuse’nin felsefesi yeni değil, anarşist retorik denilen bataklığa batmış sayısız teorinin somutlaşmış hali. Devrimlerde zafere götürmeyen, bilâkis soğrulup yok edilen türden bir retorik bu. Ne yazık ki kimi aydınlarımız, özgürleşme ve kurtuluş adına bu son modaya pratikte destek oluyorlar. Peki bunun bir fikri komplo olduğunu söyleyebilir miyiz? Hayır, aslında bu, hayatımızdaki fikri krizin bir ifadesi. Felsefi bir teoryi benimsemek, tıpkı bir teori yaratmak gibi, yaşayan bir gerçekliğin ifadesidir.

Bergsonculuk, varoluşçuluk, mantıksal pozitivizm ve diğerleri ortaya çıktıklar. Felsefi teoriler yaşayan bir gerçekliğin ifadesi, bu gerçekliğin fikri faaliyetlerimize yansımasıydı. Özgürlüğün yokluğundan muzdarip bir gerçeklikte özgürlük için yanan bir susuzlukta kavruluyorduk. Gerilik ve durgunlukla boğulan bir gerçeklikte yenilenmeye hasrettik. Bunlar, kendi sınıfına ait olan küçük burjuvaziye mensup aydınların zihinlerinde ifade buldular, orada tezahürlerine kavuştular. Onlar için özgürlük, ya tamamen bireysel ya da tamamen macerayla ilgiliydi, her iki durumda da, halklarının hayatına ait gerçeklerine dair nesnel anlayıştan, gerçek özgürlük için gerçek mücadelenin sorumluluklarını taşımaktan çok uzaklardı.

Bu felsefeler, en yenisi Marcuse olmak üzere, maddi devrimci eylemin idealize edilmiş bir ikamesiydi, hâlâ da öyledir. Bunlar; iktidarsızlık, kibir, reddetme veya gerilemenin duygusal ve fikri bir telafisiydi.

Devrim, özgürlük ve değişime dair eylemler yerine, devrim, özgürlük ve değişim kelimeleri kullanılıyordu. Oysa gerçekte, bunlar, devrim, özgürlük ve değişim için dile dökülmüş kelimeler değildi. Elimizde devrim, özgürlük ve değişim için birçok etkili kelime var. Aslında bu sözler, devrim, özgürlük ve değişime giden yolu tıkayan soyut, spekülatif beyanlar bütünüydü. Bahsettiğim gibi, bu yaklaşım, küçük burjuvaziye mensup ve bu sınıfa yönelik aidiyetine sıkı sıkıya bağlı aydınların zihinlerinde bir olgunun ifadesi ve gerçekliğin bir yansımasıydı.

Peki Marksizm nerede duruyor? Bu görüşlere ne kadar uyuyor? Neden bu teorilerden bahsederken ona değinmedim? Sahneye hiç mi çıkmadı?

Marksizm, Arap sahnesinde en başından beri mevcuttu. Ondan geç bahsettim çünkü gerçekte, fikri geçiş süreçlerindeki basit bir aşamayı ifade etmiyordu. Yükselen bir fikri süreklilikti ve hâlâ da öyledir. Tüm bu teorilerle sürekli bir çatışma halindeydi, onları takip ediyor, onlara meydan okuyordu.

Hem teori hem de pratik düzeyinde, bu teorilerin hepsi, belki de Marksizmle yüzleşme ve ona meydan okuma girişimleriydi. Bazen reddetme, bazen değiştirip düzeltme, bazen de tamamlama ve ekleme yapma gömleğini geçirdiler üzerlerine. Oysa hepsi de farklı isimler alsalar da, bilinçli veya bilinçsiz olarak, Marksizmin teorik saflığını bozma girişimleriydi. Marksizmin nihai amacı olan bireysel özgürlük adına bu girişimlerin amacı, Marksizmi tahrif etmekti!

Marksizmin partiyi bireyin, toplumu bireyin üstüne koyduğunu, bireyi kolektif iyiliğin lehine göz ardı ettiğini, bireysel yaratıcılığı kolektif üretimin lehine bastırdığını, soyut evrenseli yaşayan özel olana dayattığını iddia ediyorlar.

Peki ne yapılmalı? Bazıları Marksizmi, özgünlüğü ve bireyi savunmak adına reddederken, diğerleri, daha hoşgörülü veya müsamahakâr davranarak, bazen Sartre’dan, bazen Freud’dan, nihayetinde Marcuse’den gelen değişiklikler, tamamlamalar ve eklemelerle yetiniyorlar. Marcuse, onlara tek seferde Sartrcı-Froydcu bir unsur ekleme imkânı sunuyor. Bu şekilde, Marksizmin hümanist yönünün tamamlandığını, bireysel öznelliğin onun içinde parladığını iddia ediyorlar. Bu giriş bölümünde, meselem, Marksist gerçeğin göz ardı edilmesini bir yandan da çarpıtılmasını tartışmak değil. Bu tartışma tüm kitaba teşmil edildi.

Marksizmin, ister Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerdeki katı Stalinist uygulamasıyla, ister Arap ülkelerimizdeki soyut uygulamasıyla olsun, bu revizyonist teorilerin başarısı için verimli bir zemin sağladığını ben de kabul ediyorum.

Marksizmin, uzun yıllar boyunca Arap ülkelerindeki uygulamasında sayısız hataya karıştığını inkâr etmiyorum. Belki de bu hataların temel kaynağı, onun katı, hazır bir çerçeve olarak kullanılması, pratik deneyimlerinin bir kısmının mekanik olarak aktarılmasıdır. Bu da onu gerçekliğin somut olarak incelenmesine yönelik bir metodoloji olma özelliğinden uzaklaştırıyor.

Bu çalışmanın özgün ve somut yaklaşımı, kitle mücadelesinden ilham alınması, burada geliştirilen fikirlerin gerçekte sınanıp geliştirilmesi gerektiği tespitini esas almaktadır.

İşin tuhaf yanı, Marksizmin modern Arap tarihimizdeki uzun yolculuğuna rağmen, ekonomik, toplumsal, politik veya kültürel gerçekliğimizin kapsamlı, derinlikli bir Marksist incelemesine neredeyse hiç rastlamıyoruz. Detaylı, kesin ve kapsamlı bilimsel analiz desteği olmadan, ileri görüşlü stratejik bir yaklaşım benimseyen aşamalı analizlerse sürüsüne bereket! Birçok Marksist analizde, kesin, somut çalışmadan ziyade, soyut fikirden gayrısı konuşmuyor!

Gerçekten de Marksizmin belirli metinlerinden veya bölümlerinden ilham alarak bunları maceracı veya kaotik davranışlar için bir dayanak olarak kullananların sayısı epey çok! Burada bilhassa Filistinli direniş örgütlerinin kimi liderlerine, düşünür ve yazarlarına atıfta bulunuyorum. Bu, Arap Marksistlerinin çeşitli mücadelelerinde katkıda bulundukları tüm düşünceleri veya her uygulamayı eleştirmek anlamına gelmez, çünkü Arap Marksist hareketi, Arap mücadelesinin tarihindeki birçok dönüm noktasında çok sayıda başarı elde etmiştir. Marksist fikriyat, hem teorik hem de pratik olarak, ulusal, toplumsal ve kültürel hayatımızdaki birçok olaya doğrudan ve dolaylı olarak çok fazla katkıda bulunmuştur.

Marksizm, bize yabancı bir ideoloji değildir. O ayrıca salt basit bir fikri gösteriş veya devrimci şovmenlik için benimsenen ithal bir moda akımı olarak da görülemez. Aslında, Arap-İslam mirasımızdaki en soylu bilimsel değerlerin yaratıcı bir uzantısıdır. İlk fikri öncülleri İbn Haldun, İbn Hayzem, Cabir ibn Hayyan, İbn Rüşd ve daha onlarca yazarın eserlerinde, ilk militan öncülleri ise birçok harekette bulunabilir.

İlerici kitleler, Arap ulusumuzun tarihinin temel taşlarından biridir. Marksizm de, insanlığın özgürlük, refah ve mutluluk mücadelesinin fikri zirvesidir. Kesin, hazır bir formül değil, kitlelerin kamusal ve özel hayatlarındaki, toplumsal ve doğal gerçekliklerindeki hareketleriyle iç içe geçmiş, yaratıcı, gelişen diyalektik bir yöntemdir. Toplumun ve bireyin tam özgürlüğüne ulaşmak için bunların ötesine geçmenin toplumsal ve doğal gerekliliğine dair bilinçtir. Tüm çağımızın öz farkındalığı ve insanlık için sömürüden, baskıdan, yoksulluktan, cehaletten ve sefaletten arınmış yeni bir tarih yaratma mücadelesindeki silahıdır. Arap devrimimizde, bu devrimin gerçeklerini ve kaçınılmaz zaferine giden yola dair bilimsel anlayıştır.

Bu nedenle, genel olarak küresel ölçekte ve özellikle Arap coğrafyasında Marksizmi tahrif etmek için sürekli girişimlerde bulunulmuştur. Kimi Marksist deney ve çalışmalardaki uygulama hataları, bu girişimlere geçici bir malzeme sunabilir, ancak gerçekte Marksizmin bilimsel bir teori ve yaratıcı bir metodoloji olarak varlığını ortadan kaldırmazlar, Marksizmin çağımızda elde ettiği zaferlerin parlaklığını da azaltmazlar. Hatta Marksist fikriyatın büyümesine, gelişmesine ve olgunlaşmasına katkıda bulunan tarihsel kaynaklar bile olabilirler. Marksizm katı bir dogma değil, devrimci eylemini gerçekleştirirken her zaman kendini dile döken, bilimsel farkındalık ve bilinçli eylem yoluyla yenilenen ve tazelenen yaratıcı bir eleştiridir.

Tüm bu nedenlerden dolayı, bu kitap, Marcuse’nin felsefesi hakkındadır. Sadece bu felsefeyle değil, günümüzle de eleştirel bir muhabbete girmektedir. Çünkü bahsettiğim gibi, Marcuse’nin felsefesi, neredeyse tüm çağımızın temel sorunlarını gündeme getiriyor. Ancak bu, sadece çağla kurulan bir muhabbet değil, aynı zamanda onunla iç içe geçmiş olan Arap devrimi meselesine dair bir muhabbettir.

Teorik ve pratik açıdan bu muhabbet, Arap devrimimizin, aslında çağımızdaki genel olarak devrimlerin özüdür.

Neticede bu kitap, Arap devrimimizin zaferi, işgal altındaki Arap topraklarımızın Siyonist yerleşimci sömürgeciliğinden kurtuluşu, tüm Arap topraklarımızın sömürgeci ve emperyalist egemenliğin kalıntılarından arınması, Arap milletimizin geri kalmışlıktan, sömürüden ve baskıdan kurtuluşu, sosyalist inşa ve kapsamlı demokratik ulusal birlik, devrimci mücadelemizi keskinleştirecek fikri açıklık ve bilimsel farkındalık için yazılmıştır. Umarım bu kitap, bu asil ve kıymetli hedeflere ulaşma yolunda mütevazı bir katkı olacaktır.

Mahmud Emin Âlim

[Kaynak: ماركيوز أو فلسفة الطريق المسدود, Darü’l-Edeb Yayınları, Eylül 1972, Beyrut, s. 5-17.]

0 Yorum: