Emperyalizmin
merkezinde, özgürlükçü kimlik siyasetinden derinlemesine etkilenmiş ama bir
yandan da kendini Marksist-Leninist ilan eden çok sayıda insana rastlıyoruz.
İran’ın
imzaladığı Mutabakat Anlaşması’na ya da Küba ile Venezuela’nın son dönemde
kabul ettiği liberalleşme politikalarına yönelik, kitaba bağlı kalan her türden
materyalist analiz, bu kişilerin burjuva ahlaki hassasiyetlerini incitiyor. Bu
insanlar, ne Marksist ne de Marksist-Leninist. Onlar, eleştirel düşünceyi
bulanıklaştırmak ve susturmak amacıyla Marksist kılığına bürünmüş liberaller.
Diyalektik
materyalizm olarak algıladıkları şeye dair son derece tahrif edilmiş bir
anlayışın ardına sığınan, boş bir retorikle ikiyüzlülüğün bir arada olduğu örneklere
nadiren karşılaşıyoruz. Bu kişilerin çoğunun söz konusu politikaları okumak
için en ufak bir çaba bile göstermediği, kapitalizmin nasıl işlediğine dair
ciddi bir kavrayışa sahip olmadıkları net bir biçimde görülüyor.
Bu
insanların foyaları, en çok da Küba ve Venezuela üzerinden Dengizme atıfta
bulunduklarında açığa çıkıyor. Söz konusu kişiler, ne Dengizmin ekonomik
modelini ne de onu Küba gibi ülkelerde şu anda yürütülen reformlarla arasındaki
farkı idrak edebiliyorlar.
Küba’nın
aldığı liberalleşme önlemlerini Çin’in reform dönemiyle eşdeğer görmek, ikisi
arasındaki temel farkları gölgeliyor. Çin’in 1978 sonrası reformları;
piyasaları, yabancı yatırımlarını ve özel teşebbüsü gündeme getirmişti, fakat
Komünist Parti, finansın dizginlerini hiç bırakmadı, ekonominin önemli sektörleri
üzerindeki hâkimiyetinden hiçbir zaman vazgeçmedi. Büyük bankalar devlet
mülkiyetinde kaldı, stratejik iş kolları çoğunlukla devletçe işletildi,
özelleştirme, büyük ölçüde küçük işletmelerle sınırlı tutuldu, devlet, en büyük
firmaları sürekli kontrol etti.
Şu
anda basında aktarılan, Küba’nın yaptığı reformları gerçek manada inceleyen
herkes, bu önlemlerin çok daha ileriye gittiğini görüyor. Bu tedbirler arasında
özel bankaların yasallaştırılması, eskiden devlete ait işletmelerde devletin
çoğunluk hissesi bulundurma zorunluluğunun kaldırılması, üretime ait varlıklarda
özel mülkiyetin ve yabancı mülkiyetinin alanının genişletilmesi, ayrıca, devletin
doğrudan sahipliğinin önemli ölçüde azaltılması gibi adımlar yer alıyor.
Bu
politikalar, tüm önemli sektörlerde, özellikle de finans sektöründe devlet
mülkiyetini muhafaza eden Çin modeliyle doğrudan çelişiyor. Açıklanan şekilde
uygulanmaları durumunda bu tedbirlerin Deng Şiaoping’in reformlarının Küba’ya
uyarlanmış hali olmadıklarını görmek gerekiyor.
Küba
hükümeti, bu önlemlerin sosyalizmi korumak için gerekli olduğunu söylese de bu
reformlar, Çin’in piyasa ekonomisine geçiş sürecinde mülkiyet yapıları ve
finans kurumları alanında attığı liberalleşme adımından çok daha köklü bir
liberalleşmeye tanık olacağımızın delili.
Sonuç
olarak, Çin’inkinden çok daha küçük ve çok daha az avantaja sahip olan Küba
ekonomisi, Çin’in tarihsel olarak yaptığı gibi, yabancı sermayeyi devletin
kalkınma hedeflerine tabi kılmayacak. Bu iki modelin temelini oluşturan iktisadi
mantık, temelde farklı.
Bu
gerçeği kabul etmeyen, ona ilişkin tespiti oturduğu yerden atıp tutan “beyaz
Batılı komünistlerin” retoriği olarak görüp bir kenara atan tavır, başlı başına
bir Batı liberal ahlakçılığı biçimidir. Bu tutum, analizi derinleştirmeye
değil, burjuvaziye karşı mücadelesinde işçi sınıfı hareketini güçlendirmek için
gerekli olan eleştirinin susturulmasına yarar.
Bu
nedenle, bir kez daha belirtmek gerek: söz konusu davranış, ne Marksist ne de
Marksist-Leninisttir. Aslında, ciddi hiçbir Marksist gelenekle benzeşmemektedir.
Aksine, bu davranış, kişinin varsayımları sorgulandığında, ırkı ve kimliği bir
silah olarak kullanma eğilimini yansıtmakta, böylelikle gerçek bir materyalist
analizin ihtiyaç duyduğu derinlikli tartışmaya mani olmaktadır.
Bir
tespitle sözlerimi sonlandırayım.
Küba
ve Venezuela halkları, kapitalist güçlerce dayatılan emperyalist ekonomik savaş
altında büyük acılar çekmiştir. Bu harekâtta maksat, her zaman ülkeleri ekonomik
sıkıntılar yoluyla teslim olmaya zorlamak olmuştur ve bu maksat, önemli ölçüde hasıl
olmuştur. Mücadelemize doğru bir şekilde destek olabilmek için bu gerçeği kabul
etmek zorundayız.
Venezuela
ve Küba, emperyalist egemenliğe karşı mücadelelerine başlamadan önce, onlarca
yıl boyunca bol miktarda yabancı sermaye akışına sahne olmuştu. Peki bu gelişme,
halklara kapsamlı bir refahtan istifade etme imkânı sundu mu? Hayır.
Yoksulluk,
bağımlılık ve azgelişmişlik, her iki ülkenin de ana özelliği olmaya devam etti.
Bu ülkelere yabancı sermayenin çıkarlarına tabi, kaynak ihraç eden bölgeler ile
vergi cenneti olarak görülen ülkeler arasındaki mesafe çok dardı.
Şu
anda her iki ülkede yürütülen reformlar, sermaye akışları üzerindeki devlet
kontrolünün zayıflaması ve mülkiyetin özel sermaye çıkarları doğrultusunda merkezsizleşmesi
gerçeği dikkate alındığında, iki ülke, tehlikeli bir aşamaya doğru sürükleniyor.
Sermayeyi
toplumsal kalkınma hedeflerine tabi kılmaya yönelik etkili mekanizmalar
olmadan, bu sermaye üzerindeki kontrol, giderek zorlaşıyor.
Dolayısıyla
tehlike, soyut anlamda sadece ekonomik liberalleşmede değil, tarihsel olarak
büyük ölçekli sömürüyü mümkün kılan yapısal koşulların yeniden ortaya
çıkmasında. Bu koşullarda, sıradan Kübalıların ve Venezuelalıların yaşam
kalitesinin önemli ölçüde iyileşmesi pek mümkün değil. Bilâkis, bu halklar,
sömürü karşısında daha da savunmasız hale gelme riskiyle karşı karşıya. Bu da
burjuvaziye artı değer elde etmek ve kendi sermaye birikimini sürdürmek için
yeni fırsatlar sunacak.
Bu
bir ahlak, duygu ya da siyasi imaj meselesi değil. Bu, ekonomik mantık ve
kapitalizmin kendisinin maddi işleyişiyle ilgili bir mesele.
Ne
yazık ki, Batı’da birçok sözde Marksist-Leninist, tam da bu gerçeği görmezden
gelmeye kararlı görünmektedir, zira bu insanlar, geleneksel anlamda gerçek
birer Marksist-Leninist, hatta Marksist bile değil.
Elina Zenofontos
30
Haziran 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder