12 Temmuz 2026

Müşterek Teorisinin Ortaya Çıkışı



İslam’da düşünsel yaşam, dünya medeniyetlerinin buluşma noktası ve çeşitli alanlardan düşünürlerin, doktorların, astrologların ve bilim insanlarının bir araya geldiği Bağdat’ın kurulmasından sonra dikkat çekici bir gelişme kaydetti. Yazın alanındaki genel eğilimler, diğer dillerden yapılan çevirilerle beslenen çeşitli felsefi unsurlara ve kapitalist devletin ekonomisinin bilim ve matematiğe olan ihtiyacına derinden bağlıydı. Bazı düşünce okulları, ilk dönemlerden beri emekçilerin çıkarlarını savunmaya, despotik sisteme karşı çıkmaya meyilliydi. İslam Devleti’nin krizi derinleştikçe ve devrimci hareketler ortaya çıktıkça, aydınların genel koşulları kötüleştikçe, önde gelen filozoflar, doktorlar ve şairler arasında birçok unsur, kendilerini yüksek yetkililerden uzaklaşmış, zulüm gören halkın durumuna daha yakın hissettiler. Toplumsal ve politik koşulların gerilemesinin acısını hissetmeye başlayan bu kişiler toplumdan daha fazla koptular.

Ancak şikâyet etmenin sınırlarında durmayan bu düşünürler, kalemlerini sosyal adaletsizliğe, siyasi istibdata ve yöneticilerin hizmetkârlarınca yayılan efsanelere karşı çekilmiş bir kılıç gibi kullandılar. Bu eleştiri, halifeliği korkutacak bir düzeye ulaştı; öyle ki, Taberi’nin de belirttiği gibi, Mutemid, Hicri 279’da felsefe kitaplarının yasaklanması emrini verdi:

“[...] kitapçılara; din, tartışma, münazara ve felsefe kitapları satmamaları için yemin ettirildi.”[34]

Doktorlar ve aydınlar, toplumu kayıtsızlıkla değil, kamu koşullarını değiştirerek tedavi edilmesi gereken hastalık hali olarak görmeye başladılar. Razi, bu eğilimi vurgulamak için ünlü eseri Manevi Tıp’ı yazdı. Bu eğilim, birçok düşünce okulu arasında yayılmıştı. Razi’ye göre, toplum da insan vücudu gibi hastalanabilirdi, sağlığına ve iyiliğine kavuşması için ilaçlara ve tedavilere ihtiyaç vardı. Ona göre, toplumdaki hastalığın tedavisi, uygun toplumsal kuralları oluşturmak, ardından eğitim ve felsefe yoluyla genel ahlakı değiştirmekle mümkündü. Bu nedenle, toplumdaki sefaletin temellerinin servetin tekelde toplanmasına, muktedir sınıfların üreticilerin emeğini sömürme pratiğine bağımlı oluşlarına dayandığına inanıyor, emeği zenginliğin kaynağı olarak görüyordu: “Filozoflar, zenginliği ancak sanayi yoluyla elde edenleri zengin olarak kabul etmişlerdir, mal mülk yoluyla değil.”[35]

Razi; zaman, mekân ve etik de dâhil olmak üzere dünya hakkında kapsamlı bir teoriye sahipti. Kehanetleri ve dinleri eleştiren bir kitap yazdı ve bu kitap, kendi zamanında ve Ortaçağ Avrupa’sında geniş bir etki yarattı. Razi, insan yaşamının özünün sömürü veya acı çekmeden özgürce yaşamak olduğuna inanıyordu. Hazzın doğasına dayalı bir etik teori geliştirdi, haz ile acının doğa durumuyla ilişkili olduğunu savundu. Haz, doğal olmayan bir durumdan doğal bir duruma dönüş iken, acı bunun tersiydi. Bu nedenle, insanların en iyi davranışının, açgözlülükle kendilerini tüketmemek ve başkalarına köle olmamak için mütevazı bir şekilde yaşamak olduğuna inanıyordu. Parayı emeğin değerini gösteren bir “simge” olarak tanımlayan Razi, insanların mal ve hizmet alışverişini kolaylaştırdığını düşünüyordu. Altın ve diğer değerli metallerin içsel bir değerinin olmadığını, değerlerinin insan emeğinden kaynaklandığını ileri sürdü. Filozofları ve düşünürleri yöneticilerden uzak durmaya çağırdı, halkı felsefe yoluyla cehaletten “arınmaya” teşvik etti. Şöyle diyordu:

“Ruh, felsefe işlemezse, bu dünyanın kirliliklerinden arındırılamaz, (üst) dünyaya özgürce geçemez. [...] Kendilerini mahveden ve araştırmayı ihmal eden sıradan insanlar, ona en ufak bir bakış atsalar, kirlilikten kurtulurlardı, hatta belki de birazını bile anlayabilirlerdi.”[36]

Razi, herkesin felsefeyi anlayabileceğine inanıyordu, bu yüzden, Sultan’ın tefsirinde anlatıldığı gibi, toplumu üstün zekâlı seçkin bir zümre ve daha düşük zekâlı ve ruhlu sıradan bir halk olarak bölmeyi kabul etmiyordu. Razi’nin sözlerine itiraz eden bir ilahiyatçı kendisine, “İnsanların zekâsı, hırsı ve basireti eşit midir?” diye sordu. Razi, şu cevabı verdi: “Eğer kendilerini zorlasalar ve kendi çıkarlarına göre çalışsalar, hırs ve zekâ bakımından eşit olurlardı.”[37]

Bu sözlerinden anladığımız kadarıyla Razi, genel halkın talihsizliğinin nedenlerinden birinin, gerçeklerden habersiz olmaları ve dini liderlerin aldatmacasına kapılmaları olduğunu düşünüyordu. Razi, insanlararası işbirliğinin ve aklın insan eylemlerine ve toplumsal ilişkilere rehberlik etmesinin gerekliliğini vurguladı. Bu nedenle, dini yasaları eleştirdi çünkü bu yasalar, onlarsız daha iyi durumda olacak olan insanlar arasında düşmanlık yaratıyordu. Razi, Aristo’nun felsefesine, mantıkçıların dini düşünceyi ve mezhep çatışmalarını haklı çıkarmalarına destek olduğu tespiti üzerinden karşı çıktı.

Aristo’nun semavi varoluşa dair anlayışını temel alan, Razi’nin natüralist okuluna karşı çıkan felsefi okullar ortaya çıktı. Aristo’nun felsefesinin, Tanrı’yı ebedi varoluşta sadece ilk harekete geçiren olarak tasavvur ettiği için, dini düşünceyle bağdaşmayan unsurlar içerdiği biliniyor.

Tanrı’ya bağlı filozoflar, modern Platoncu düşünceyi benimsediler. Evrenin doğası gereği varoluşa taşan Logos’un merkezde durduğu, birbirine kenetlenmiş bir dizi küresel katmandan oluştuğunu söylediler. Ondan, diğer semavi varlıklar soyluluk seviyelerini türetiyordu. Ay zodyakının altındaki yozlaşma dünyasına doğru inmişlerdi.

Aristo’nun takipçilerinden etkilenen natüralist ve idealist okullar karşısında, üçüncü bir okul, modern Platonculuğu ve birlik yönünü benimseyerek, dağınık düşünce okullarını birleştirebilecek ve toplumu baskıdan kurtarabilecek yeni bir felsefe yaratmayı hedefleyerek ikisini uzlaştırmaya çalıştı. Bu üçüncü okulu temsil eden isim, Aristo ile Platon’un pozisyonlarını birlikte temel alan, içsel tutarlılığa sahip yeni bir felsefe sunmaya çalışan Farabi idi. Farabi’nin asıl amacı, despotik devlete erdemli bir toplumsal ve politik alternatif önermekti. Bu sebeple, erdemli şehir, en önemli felsefi eserlerinin etrafında döndüğü ana eksen haline geldi.

Farabi’ye göre erdemli şehir, Platoncu Cumhuriyet’ten etkilenmişti, ancak temelde ondan farklıydı; çünkü gerçekleşmesi uzak olsa bile bu dünyada gerçekleştirilebilecek idealize edilmiş bir şehirdi. Farabi, yaşadığı çağdan yola çıkarak, Yunan şehir devletinin dar ufuklarından değil, erdemli uluslardan ve erdemli şehirlerden oluşan erdemli bir kürenin varlığını tahayyül etti. Bu şehirler ise dükkânlardan, yollardan ve bireysel evlerden oluşuyordu. Erdemli şehir, küresel düzey ile küçük hane halkı birimi arasında erdemli bir toplumsal birim oluşturuyordu. Farabi’nin önerdiği bu dünya anlayışının, antik Yunan düşüncesinin sınırlarını aştığı, İslam’dan sonra ortaya çıkan küresel pazarın birliğini yansıttığı bilinmektedir. Razi, toplumu hasta bir insan olarak tasavvur ettiği gibi, Farabi de şehri, parçaları her birleştirici unsura tabi olan, birbirine bağlı organik bir birim olarak insan vücuduna benzetiyordu.

Farabi’nin öne sürdüğü cesur fikirler arasında, erdemli şehrin tepesinde kolektif bir liderlik kurulması olasılığı da vardı; çünkü o, yalnızca peygamberlere özgü olağanüstü erdemlerin erdemli liderde bulunmasının gerekliliğini görüyordu. Bu nedenle, erdemli şehri yönetmek için birbirleriyle işbirliği yapan bir dizi lider aracılığıyla, bu erdemlerin ve koşulların sağlanmasının mümkün olduğunu söylüyordu. Farabi, erdemli şehir ile Cahiliye (İslam öncesi) şehirleri olarak adlandırdığı diğer şehirler arasında ayrım yaptı. Bu şehirlerden bazılarının kötü olduğunu, örneğin “egemenlik” (zulüm) şehri ve “kölelik” şehri, yani zenginliğe ve maddi zevklere dayalı şehirler olduğunu söyledi. Ayrıca, “ortak şehir” olarak nitelediği iyi Cahiliye şehirleri de vardı: “Bu, halkının özgür olmayı amaçladığı, herkesin dilediği gibi çalıştığı ve isteklerinin hiçbir şekilde engellenmediği şehir”di.[38]

Bu tanım, Aristo ve Platon’un yazılarında bahsi edilen Yunan şehirlerine atıfta bulunsa da, aslında özellikle Mekke’deki İslam öncesi kent ortaklığı kavramına daha yakındır. Farabi, daha sonra İslam öncesi şehirlerin özelliklerini, ortaklık ve işbirliği ile ilişkilerini açıklayarak, bu şehirlerden bazı insanların şuna inandığını söyledi: “Bir ebeveynin doğuma katılması, onunla bağ kurmasıdır, bu sayede bir araya gelirler, birleşirler ve diğerlerini alt etmek için kendilerini bir dengeye kavuştururlar. [...]”[39]

Başka bir yerde ise şunu söylüyordu: “Üremeye katılım, yani bu grubun erkeği diğer grubun dişileriyle evlilik yoluyla çiftleşir.”

Sonra şu tespiti yaptı: “Bağlantı, onları bir araya getirip organize eden ve diğerlerini alt edene ve cahiliyenin en iyi nimetlerinden yararlanana kadar onları bir araya getiren ilk liderin katılımına tabidir.[40]

Farabi devamında şunu söylüyordu:

“Bazıları bağlantıyı, her bir kişinin katkıda bulunabileceği şeye dayalı yeminler, ittifaklar ve antlaşmalar üzerinden ele aldılar [...] diğerlerini alt etmek için birleştiler.”

Diğerleri bağlantıyı şu şekilde gördüler:

“Karakter ve doğal eğilimde benzerlik, dil ve lehçede ortaklık. [...] Bu, her millet için geçerlidir. Birbirlerini sevmeli, kendilerine benzemeyenlere karşı çıkmalıdırlar, çünkü milletler bu üç açıdan farklılık gösterir.”[41]

Farabi, burada açıkça milliyetçi eğilimin ortaya çıkışını ve diğer milletleri alt etme konusunda ulusal çıkara dayalı milletlerin oluşumunu ortaya koyar. “Cahil” şehirlerin politik ve toplumsal analizinden, bu tür dar sınırları reddettiği, erdemli bir dünya çağrısında bulunduğu açıktır. Daha sonra Farabi, ortak bir şehir resmi çizdi ve şunu söyledi:

“Diğerleri ise bağlantının önce evde, sonra evlerde, katılımın kendisinde olduğuna, bunların en önemlisinin önce evde, sonra yolda, sonra da mahallede katılım olduğuna inanıyordu. Bu yüzden, komşularını destekliyorlardı, çünkü komşu, yolda ve mahallede, sonra da şehrin bulunduğu alanda katılımcıydı.”[42]

Şehirlerin dayandığı toplumsal modelleri ve her modelin kendine has özelliklerini inceledikten sonra, Farabi, bu modellere göre üstünlüğünü doğrulamak için Erdemli Şehir’e geri döndü: “[...] Erdemli Şehir halkının ortak rütbeleri, ortak bildikleri ve yaptıkları şeyler vardır, her rütbeye ve aralarındaki her bireye ait bilgi ve işle ilgili başka şeyler de mevcuttur. Ancak her biri, yalnızca iki şeyde mutlu olur: kendisine ve diğerlerine ait olan ortak şey ve içinde bulunduğu rütbeye ait olan şey.”[43]

Farabi, Erdemli Şehrin, organların ve bileşenlerin bütündeki rollerine göre farklılaştığı insan vücudu gibi olması gerektiğine inanıyordu. Ona göre bu farklılaşma, egemenlik ve güçten ziyade, her bireyin doğal yatkınlığına dayanmalıydı. Farabi’nin önerdiği bu toplum modelinin, Hicri dördüncü yüzyılda İslam toplumundaki en yüksek anlayışı yansıttığı açıktır. O dönemde tüccarlar ve âlimler, mevcut istibdat sistemince kendilerine sağlanmayan yüksek toplumsal mevkilere ulaşmayı hedefliyorlardı. O dönemde ekonomide, insanların hayatında ve düşünce alanında tüm gelişim bu mevkilerle alakalıydı.

İslam’ı başından beri karakterize eden küreselleşme ve ardından gelen küresel pazardaki gelişmeler, uzak toplumlar arasındaki bağların artması, çok uluslu şehirlerin oluşumu, o dönemde bilinen dünyayı da kapsayan özgür bir küresel topluma duyulan özleme yol açtı. Bu toplum, küresel işbirliği, orduların ve fatihlerin istibdat ve egemenlik sistemlerinden kurtuluş için araçlar sağladı.

Bilindiği üzere Farabi’nin teorisi, Abbasi Halifeliği’ne ait sistemin bireysel despotizmiyle çelişiyordu, bu nedenle bu teori, despotizm modelinden etkilenmeye devam eden dönemin kimi felsefecilerinin saldırılarına ve eleştirilerine maruz kaldı. Ebu Hasan Emiri, Farabi’nin önerdiği “kolektif başkanlık” teorisini eleştirerek, onu “Genç Felsefeciler”e ait bir görüş olarak nitelendirdi. Görünüşe göre Emiri, kraliyet despotizminin tarzından etkilenmişti ve başkanlığı tekeline alma teorisini desteklemek için Şapur bin Ardeşir ile Platon’u birbiriyle harmanlıyordu. “Bir başkanlığın iki başkanla kurulması caiz midir?” başlıklı bölümde şöyle diyordu:

“Bazı Genç Felsefeciler, bir başkanda tüm iyilik nitelikleri bir araya gelmediğinde, başkanlığın biri bilge ve yönetme gücü olmayan, diğeri ise yönetme gücüne sahip iki kişi arasında kurulmasının gerekli olduğunu söylediler. Aynı şekilde, bu bir grup için de geçerlidir, bunların tamamı işbirliği yoluyla tek bir başkan gibi hareket edebilir.” Ebu Hasan şöyle devam ediyordu: “Bu adamın (yani Farabi’nin) söylediklerinin hiçbir anlamı yoktur, birden fazla başkan olması caiz değildir; başkanlık, görüşe (vizyona) dayanır, dolayısıyla, görüşü (vizyonu) olmayan kimse, başkanlığa layık değildir. Eğer güçsüz ama bilge bir kişi varsa, onunla başa çıkmanın yolu, onu başkan olarak atamaktır; güçlü kişi ise küçük ve büyük konularda onun görüşüne başvurarak, onun vekili olarak hareket eder. Başkanlık, güçlü kişinin tekeline geçerse, bir bakan veya danışman gibi yönetir. Bu, caiz olabilir. Ancak birinin diğerinin altında olmadığı, iki kişi tarafından yürütülen bir başkanlık, tümüyle anlamsızdır. Aristo, kralın makamına uygun olan kişiden korkması, onu uzak tutması ve ihtiyatlı olması gerektiğini söylemiştir. İki kişinin yönetemeyeceği her şey için yol budur.”

Ebu Hasan, iki hükümdarın olamayacağını açık bir dille belirtiyordu. “Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilahlar olsaydı, helâk olurlardı.” Şapur bin Ardeşir şöyle diyordu: “Nasıl ki hükümdarlık ortaklığa uygun değilse, görüş de tek başına yeterli olamaz.”[44]

Bu, anlaşmazlığın iki farklı konu etrafında döndüğünü gösterir. Farabi, kraliyet yönetimini sağlamlaştırmayı değil, onu ortadan kaldırmayı ve egemenlik yerine seçime dayalı bir toplum kurmayı amaçlamıştı. Amiri ise kraliyet yönetimine katılmanın uygunsuz olduğunu söylüyordu ki bu ifadesi despotların çıkarları açısından yerindeydi.

Aynı anlaşmazlık, Ebu Hayyan Tevhidi ile İbn Miskeveyh arasında cereyan eden Havemil-Şevamil diyalogunda da karşımıza çıkar. Orada Tevhidi şu soruyu soruyordu: “İnsanlar, neden ortaklığın iyi olmadığını söylüyor? Bu, doğru gibi görünüyor çünkü biz, ortaklıkta istikrarlı bir yönetim, başarılı bir ilişki veya başarılı bir anlaşma görmedik.” Miskeveyh şu cevabı veriyordu:

“Bir kişi için ortaklık, her durumda kınanacak bir şey değildir, ancak başkalarının güvenebileceği ve imkânlarını tekeline alabileceği şeylerde, örneğin yazarlık ve diğer mesleklerde, kınanacak bir şeydir. Bir kişinin tek başına tamamlayamayacağı ve kimsenin tek başına güvenemeyeceği konularda ise ortaklık zorunludur; örneğin değirmen taşı yüklemek, büyük gemilere yük yüklemek, büyük gruplar tarafından ortaklık ve işbirliği yoluyla yapılan diğer iş kolları.

Ortaklık, ortakların zayıflığını gösterir; insanlar bazı konularda mazur görülse de, ortaklaşa yapılan iş daha sonra kusurlu hale gelir ve bozulur.

İnsan yönetimine gelince, tek bir yönetim ve tek bir düzen tarafından organize edilen şeylerden biri olduğu için, gruplar katılsalar bile, tek bir görüşten hareket ederler ve kral için makineler gibi olurlar, çoğunluk birleşir ve iyi bir düzen ortaya çıkar. Bu nedenle, daha önce gösterdiğimiz gibi, despotizm şüphesiz, daha hayırlıdır.”[45]

Yani, üretime katılım hayırlıdır, ancak despotizm yönetim için daha hayırlıdır. Buradaki anlaşmazlık, despotizm ve devletçiliğin iki karşıt teorisi arasındadır, Tevhiid, görüşünü dile dökmez, sadece soru sormakla yetinir. Buradan, hem Miskeveyh’in hem de Emiri’nin toplumun özgürlüğüne ilişkin bakış açılarını anlayabiliriz. Emiri, meseleyi şu şekilde ele almaktadır: “Hükümdarlar ve kölelik, birbirini doğrulayan iki isimdir, sanki aynı anlamı doğrulayan iki isim gibidir, çünkü hükümdarların kölelere, kölelerin de hükümdarlara ihtiyacı vardır.”[46]

Bu tam da Farabi’nin çürütmeyi, bireylerin doğal varlığını temel alan bir toplumu savunmayı amaçladığı şeydir. Bu nedenle, Farabi, erdemli şehirde krallara yer ayırmamış, kralların egemenliği altındaki şehirleri “fetih şehirleri” ve “kötülük şehirleri” olarak adlandırmıştır.

Genel olarak, Hicri üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda (Miladi 9. ila 10. yüzyıllar) İslam’da istibdat sisteminin kaldırılmasını ve egemenliğe değil, seçime dayalı yeni bir politik-toplumsal sistemin kurulmasını; mülkiyete katılımı ve kazançta işbirliğini savunan yeni teoriler ortaya çıkmıştır. İşin tuhaf yanı, Emiri, siyasette istibdatın gerekliliğine dair onca laf ettikten sonra, Platon’un iştirakle, katılımla ilgili görüşlerini destekleyerek, Platon’un şu sözlerini aktarmıştır:

“Dostluğun temeli sağ eli kaldırmak (yani mülkiyet) ve paylaşmaktır; çünkü felaket ve yolsuzluk, ancak nimet ve zevkteki münhasırlıktan doğar. Bu nedenle, şehirdeki her insan, kendi bakım faaliyetinin ve servetinin ailesi ve çocuklarıyla sınırlı kalmaması gerektiğini, her insanın elindekilerini kendileri, aileleri veya çocukları yanında başkalarına da sunulmasının zorunlu olduğunu anlaması gerekir. [...] İnsan, ‘Bu benim, şu senin’ demekten kaçınılmalıdır. Dediğimiz gibi, şehir halkı, gerekli ve faydalı işlerde bir beden gibi olmalı, içlerinden biri acı çekerse diğeri de acı çekmelidir.[...]”[47]

İhvan-ı Safâ Hareketi

Hâlis Kardeşler hareketi, Hicri dördüncü yüzyılın ikinci yarısında yaşanan büyük bir devrimci kriz sırasında, Razi ve Farabi gibi düşünürlerin kurduğu düşünce hareketinin ardından ortaya çıktı. Hâlis Kardeşler (İhvan-ı Safâ) hareketi, toplum ve medeniyetle alakalı felsefelerin çoğunu Farabi’den ödünç aldı. Mektuplarında ona üstü kapalı atıflarda bulundu. Ayrıca Razi’nin haz ve acı doktrinini de benimseyen hareket, zaman, mekân ve dini kanunlarla ilgili görüşlerini terk etti. Bununla birlikte, Hâlis Kardeşler, önceki kuşak felsefeci ve düşünürlerden daha ilerideydi. Ufkunu kutsal metin kaynaklı öğretilerle ve felsefi bir dünya görüşünü vaaz etmekle sınırlamadı, bunun ötesine geçerek, hilafet sistemini devirmek için siyasi örgütlenme ve planlamaya yöneldi. Başka bir deyişle, fikirlerini basit ve etkili bir şekilde, bu döneme dek devrimci hareketlerin henüz gerçekleştiremediği bir tarzda, bilimsel bilgiyi siyasi harekete bağlayarak yaymaya başlayan, en hassas örgütlenmeye sahip devrimci hareketti.

Bu hareketin kökenleri, Abbasi döneminin başlarında Basra’da ortaya çıkan ilk temsilcilerinden de anlaşılacağı üzere, Emevi döneminin sonlarına kadar uzanmaktadır. Bunlar arasında İbn Mukaffa ve Salih ibn Abdülkuddüs’ün yanı sıra, Cahid’in kimi yazılarında bahsettiği bir grup şair ve düşünür de bulunuyordu. "İhvan-ı Safâ Risaleleri”ni yayan hareket, kökenlerinin bir kısmını ilk hareketten alsa da, metodoloji ve içerik bakımından ondan farklıydı. Bu yeni hareket, Fatimilerin Afrika’dan [Tunus'tan] ayrılıp Hicri 362 yılında Kahire şehrini kurmasından sonra ortaya çıkmış, o dönemde tüm İslam dünyası üzerinde büyük bir etki yaratmıştı. Abbasi Halifeliği sarsılmıştı, Bağdat'ı işgal eden Daylemliler ile Irak’taki gerçek güç odakları arasında korku hâkimdi. Bizanslılar ise Halifelik içindeki karışıklıktan yararlanarak, bir dizi İslam şehrine saldırdı, halkını esir aldı, ellerinde tutamadıkları her şeyi yok etti. Halk, bu saldırılara önemli bir tepki geliştirdi. Halep ve Musul’a komşu sınır kasabalarının halkı, Halifeliğin kendilerine yardım etmesini ve sınırlara yapılan saldırıları püskürtmesini talep ederek, Bağdat’a yürüdü. Bu yürüyüş, hızla büyük bir halk ayaklanmasına dönüştü. Bağdat halkı, Halifelik sarayına saldırdı ve çevresinin bir kısmını yaktı. Ardından, bir süreliğine Bağdat’ın kontrolünü ele geçiren Ayyarin ve Aurat hareketi yeniden ortaya çıktı. Ayaklanmayı püskürtmeyi başaramayan Daylemliler, mevzilerine geri çekildiler, Bağdat’taki gerçek iktidar, kendi güçlerini ve örgütlerini inşa eden Ayyarin’in eline geçti. Mahalle sakinleri ve liderleri de onlara katılarak, yetkililerden devleti yabancı istilalara karşı savunmalarını ve yoksulların taleplerini karşılamalarını istediler. Ardından Daylemi valisine bir heyet göndererek taleplerini ilettiler, “Taleplerimizi yerine getirmezse kendisine itaat etmeyeceğiz” dediler.

Daylemliler ve Türkler, yönetimi ellerinde tuttukları halde kitleleri bastıramayınca mezhep çatışmalarını kışkırtmaya başladılar. Kerh’teki (Bağdat'ın batı kısmındaki) pazarları yakmak için birlikler gönderdiler, daha sonra herkesi ortadan kaldırmak için bir mezhebi diğerine karşı kışkırttılar. Bu olayları anlatan o dönemin bir tarihçi şunları aktarıyor:

“Sistem dağıldı, sultan aşağılandı, bu iki sınıf arasında din ve dünyevi meseleler konusunda düşmanlık açığa çıktı; oysa daha önce sadece din konusunda düşmanlık vardı.”[48]

Ancak mezhep çatışmasının alevlerini körüklemek, yöneticileri kurtarmadı. Kendi aralarında bölündüler. Daylemlilerle Türk birlikleri arasında savaş çıktı. Bu savaş, Hicri 364 yılında Adudü’d Devle’nin Bağdat'ı işgal etmesiyle sonuçlandı. Bu maceracı isim, hırslıydı, Bağdat'ı yeni ve genişleyen bir imparatorluğun başkenti yapmak istiyordu. Bu nedenle, muhalif siyasi ve dini güçlerin tamamını ortadan kaldırmaya başladı; dini hareketin liderlerini tutuklayıp Fars'a sürgün etti, halkı silahsızlandırdı ve her yere casuslar yaydı, öyle ki, okul öğretmenleri bile çocukları babaları hakkında ihbar etmeye teşvik etti. Adudü’d-Devle, halifeyi kızıyla evlendirmeye ikna ederek halifeliği oğullarına devretmeye çalıştı ve Sabi gibi önde gelen düşünürleri tutukladı. Astrologlarla dostluk kurdu, onlardan devletinin lehine yıldız işaretleri göstermelerini istedi, vahşi müstebitler kılığında ortaya çıktı.

Abbasi devletinin kaynakları tükendiğinde, su değirmenleri gibi özel sanayi kuruluşlarına el koymaya, ipek ve buz endüstrilerini tekelleştirmeye ve pazarlara ağır vergiler koymaya başladı. Bu politikanın sonucu olarak, Bağdat ve Irak şehirlerindeki halk arasında, işgalcileri ve fatihleri kovmak için tüm mezheplerin, dinlerin ve birliklerin birleşmesini savunan bir hareket ortaya çıktı. Bu atmosferde, İhvan-ı Safâ kendini ilan etti ve mesajlarını kâtipler aracılığıyla halka yaydı.

Hâlis Kardeşler, toplumun tamamına hizmet etmek için bencil arzulardan arınmış, saf bir kardeşlik ve kalplerin birliğini savundu. Amaçlarını, felsefe ve erdemli ahlaka bağlılık yoluyla parçalanmış ruhları birleştirme gerekliliğinde ifade eden en yakın fikirleri Farabi’nin felsefesinde buldular. Farabi ve Razi’nin de inandığı gibi, toplumun ve tüm dinlerin hasta olduğunu, onları cehaletten arındırmanın tek yolunun Yunan felsefesi olduğunu söylediler. Bu fikir, Farabi tarafından kitabında ifade edilmiştir.[49] Ancak İhvan-ı Safâ, idealizm konusunda Farabi’den daha ileri giderek, tüm kötülüklerin kaynağının doğa olduğunu, insanın beden ve ruhtan oluştuğunu, kötülüklerin bedenden kaynaklandığını, ruhun ise cehalet ve bedensel zevklere düşkünlükle bozulabilecek saf bir semavi öz olduğunu söylediler. Bu nedenle, etik felsefeleri insanı “doğanın pisliğinden” arındırmanın gerekliliğine odaklanmıştı. Bu da onları devrimci çalışmalarında eğitime ve insanları bilinçlendirmeye öncelik vermeye, mesajlarını bu amaçla yaymaya yöneltti. Öğretilerini tek bir düşünce okuluyla sınırlı tutmadılar, farklı ve bazen çelişkili yönleri tek bir ideal akımda birleştirmeye çalışan hareket, şunu söylüyordu:

“Kardeşlerimiz, Allah onlara destek olsun, hiçbir bilime karşı çıkmamalı, hiçbir kitabı terk etmemeli, hiçbir düşünce okuluna karşı önyargılı olmamalıdır; çünkü bizim görüşümüz ve düşünce okulumuz tüm okulları kapsar, tüm bilimleri birleştirir.”[50]

Şüphesiz ki, böyle bir yaklaşım, çelişkilerin üzerinden atlamayı ve birleştirici hedefleriyle uyumlu farklı okullardan seçim yapma yolunda ilerlemeyi içeriyordu. Bu tür bir yönelim, düşünce sisteminde içsel birlik ve tutarlılıktan yoksun olduğu sürece başarılı olamazdı. İhvan-ı Safâ, manevi konuların ve “psikoloji bilimi”ne hâkim olmanın önemine vurgu yaptı, dünyevi erdemlere sahip şehir yerine, “manevi erdemlere sahip şehir” çağrısında bulunarak şöyle dediler: “Bu şehrin inşası yeryüzünde olmalı, öyle değil mi?”[51] Şehir, doğa ve etrafındaki adaletsiz şehirlerce kirletilmeye açıktı. Bununla birlikte, çeşitli sebeplerden dolayı, astroloji vaaz etmeye başladılar, belirli bir astrolojik kavuşumun İhvan-ı Safâ Devleti’nin doğuşuna işaret ettiği iddiasında bulunarak, takipçilerini bu büyük olaya hazırlanmaya çağırdılar. Ancak kavuşum gerçekleştiğinde ve devletleri kurulmadığında, halk iddialarının yanlış olduğunu gördü. Maarri, onlar hakkında şu türden alaycı ifadeler dile getiriyordu:

“Siz o yanıltıcı kavuşumu rehber ettiniz kendinize,
O an geçip gidince, o vuslatı sonraki yıllara ertelediniz.”

İşin tuhaf yanı şu ki risalelerin bazılarında astrolojiyi kınayan İhvan-ı Safâ, bir insanı yargılayan hayvanların ağzıyla şunu söylüyordu: “Astrologların sözleri, bir tek içinizdeki krallar ve zalimler arasında bulunan müstebitler ve isyankârları aldatır.”[52]

Risaleleri yazanların hepsinin bu konuda aynı görüşte olmadığı anlaşılıyor. Hayvan Risalesi ile diğer risaleleler arasındaki kıyas, öğretilerine düşünsel düzeyde uyum gösterilmesi gerektiğine vurgu yapmalarına rağmen arada görüş farklılıklarının oluştuğunu ortaya koyuyor.[53]

İhvan-ı Safâ hareketi, sadece düşünsel faaliyetleriyle değil, siyasi ve örgütsel çalışmalarıyla da önemliydi. İnsanlar arasında işbirliğinin gerekliliğini savunan hareket, risalelerinde bu konuya bir bölüm ayırmıştı. Bu bölümde, kardeşlik, işbirliği ve uzmanlık, yetenek ve sosyal adalet ilkelerine göre iş bölümü esasına dayalı bir Müşterek sistemini savunuyorlardı. Konu ile ilgili tespitleri şu şekildeydi:

“İnsan, çeşitli zanaatlara ihtiyaç duyduğu için zorluk çekmeden tek başına yaşayamaz, çünkü hayat kısa, zanaatlar çoktur, bu nedenle, hiçbir insan bunların hepsine hâkim olamaz. Bu yüzden, her şehirde veya köyde birçok insan, birbirine yardım etmek için bir araya gelir. İlahi irfan ve takdir, bazılarının zanaatla, bazılarının ticaretle, bazılarının inşaatla, bazılarının siyasetle, bazılarının bilimlerin öğrenimi ve öğretimiyle, bazılarının da topluma hizmet edip ihtiyaçlarını karşılamasıyla meşgul olmasını gerektirmiştir. Onlar, aynı evde yaşayan, aynı babadan kardeşler gibidir; her biri farklı bir şekilde geçimlerini sağlamak için işbirliği yaparlar. Ölçüler, ağırlıklar, fiyatlar ve ücretler konusunda anlaştıkları şeylere gelince, herkesin emeğine ve faaliyetine göre ücret kazanması için, onları işlerinde ve zanaatlarında çaba göstermeye ve karşılıklı yardımlaşmaya teşvik etmek bilgelik ve politikadır.”[54]

Akrabalık temelli kardeşliğe dayalı bu ortaklık modeli ile Halife Ebubekir’in Müslümanların ganimetten eşit pay alan kardeşler olduğuna dair sözleri arasında bir benzerlik görüyoruz. Ancak temel bir fark var: İhvan-ı Safâ, ilk dönem İslam toplumunda olduğu gibi ganimeti ve savaşı değil, çalışmayı işbirliği ve zenginliğin temeli olarak kabul etti. İhvan-ı Safâ, muhtelif risalelerinde kardeşlerine şöyle sesleniyordu:

“Açlığınızı gidermeye, çıplaklığınızı örtmeye yetecek kadar maldan gayrısından vazgeçin.”[55]

Doğal olarak, işbölümüne dayalı bir topluma dönük çağrıları, gerçekleşmesi durumunda, büyük ölçekte mal üretimi ve değişimine dayalı kapitalist bir toplumun kurulmasına yol açacaktır. En geniş manada insanları kardeşleşmeye çağıran İhvan-ı Safâ, şunu söylüyordu:

“Bazıları şöyle demiş: ‘Gerçek bir mümin, kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe gerçek bir mümin olamaz.’ Bu yeterli değil. Bilge ve erdemli insan (Allah’ın selamı üzerine olsun) şöyle buyurmuştur: ‘Gerçek bir mümin, kendisi için istediğini başkaları için de istemedikçe gerçek bir mümin değildir.’ Bu, en yüce sözdür.”[56]

Bu paragrafın, Kur’an’da geçen “Müminler ancak kardeştirler...”[57] ayetindeki anlayışın kapsamını genişletme girişimi mi yoksa sadece tüm insanlar arasında kardeşliği savunan peygamberane veya felsefi bir söylemin sunumu mu olduğunu bilmiyoruz. İhvan-ı Safâ, milletlerde görülen milliyetçi övünmeyi reddettiklerini, medeniyeti, milliyetleri veya mezhepleri ne olursa olsun, tüm insanların malı olarak gördüklerini her fırsatta dile getirdi.[58]

İhvan-ı Safâ, risalelerinin ve söylemlerinin de ortaya koyduğu biçimiyle, Hicri beşinci yüzyılın başlarında siyasi bir devrim örgütleyerek hilafet sistemini devirmeye çalıştı. Ancak plan ifşa oldu, Halife Kadir, Daylemlilerin desteğiyle kitle tabanını dağıtmayı başardı. Maarri, astrolojiye dair vehimleri sebebiyle pişmanlığını dile getirmiş, hareketin sadece düşünceye değil, kılıca da ihtiyacı olduğunu dile getirmiştir:

“Evleri yıkılmış, bütün dirileri
Mezarlara konulmuş olan o topluluk nerede?
Umudumuz yıldızlara kaldı öyle mi
Demeyin ki kaderimiz burçlara bağlı.
Hedeflerimize aptallıkla ulaşmayı diledik,
Sandık ki onlara kılıçla varılamaz.”

İhvan-ı Safâ hareketinin başarısızlığına rağmen, güçlü bir siyasi örgütlenme kurarak, siyasi eylemi bilimsel eğitimle birleştirerek ve insan bilgisini kitlelere erişilebilir kılmak için basitleştirerek, bir dizi düşünce hareketinin ve devrimci hareketin temelini atmıştır. İhvan-ı Safâ içinden çıkan düşünce akımlarından biri de Ebu’l-Alâ Maarri okuludur.

İbrahim Allavi

[Kaynak: Reading in Al-Mushtarak: A System for Democratic Socialism, Yayına Hz. ve Çeviren: Ali Al-Assam ve Majid Allawi, Iskra Book, 2024, s. 26-39.]

Dipnotlar:
[33] MS 912-1009 -yhn.

[34] History 2131:3.

[35] Rasa’il al-Razi, s. 84.

[36] A.g.e., s. 302.

[37] A.g.e., s. 296.

[38] Al-Farabi, The Opinions of the People of the Virtuous City, s. 133.

[39] A.g.e., s. 154.

[40] A.g.e., s. 155.

[41] A.g.e.

[42] A.g.e., s. 155-156.

[43] A.g.e., s. 134.

[44] Abu Hassan al-Amiri: Al-Sa’adah wal-As’ad, s. 194-196.

[45] Al-Hawamil wa Al-Shawamil, s. 64-66.

[46] Al-Amiri, Happiness and Making Happy, s. 208.

[47] A.g.e., s. 247.

[48] Miskawayh’s Experiences of Nations, s. 32.

[49] Al-Farabi, The Opinions of the People of the Virtuous City, s. 140.

[50] Epistles, 42: s. 4.

[51] A.g.e. 132: s. 4.

[52] Al-Rasa’il 350: s. 2.

[53] A.g.e.

[54] Epistles 99: s. 1-100.

[55] Epistles 254: s. 4.

[56] Epistles, 258: s. 4.

[57] Al-Hujurat: s. 10.

[58] Epistles, 288: s. 2.

0 Yorum: