Bugün
Küresel Güney’de düşünce hayatının yüzleştiği en önemli trajedi, Marksist
bilincin Batı Marksizminin ideolojik aygıtlarınca, sessiz ama
sistematik bir şekilde sömürgeleştirilmesidir.
“Eleştirel
teori”, “hümanist Marksizm”, “kültür çalışmaları” ve “radikal demokrasi”
kisvesi altında Batı akademisi, yüzeyde radikal görünen ancak felsefi özünde
derinden liberal olan, Marksizm-Leninizm ve antiemperyalizm düşmanı bir
dünya görüşünü başarıyla yaymıştır. Göreceli istikrarın sağlandığı, az çok refahın
tesis edildiği, devrimci mücadeleden iyice uzaklaşıldığı koşullarda, emperyalist
merkezlerde geliştirilen bu ideolojik akım, sofistike bir hegemonik araç olarak
iş görmüş, Küresel Güney’de faal olan militanları devrimcilere değil, son
derece etkili radikal liberallere dönüştürmüştür. Bu militanlar, Marksizmin
dilini konuşan ancak liberal emperyalizmin ideolojik çerçevesi içinde ve
nihayetinde onun için hareket eden bireyler haline gelmişlerdir.
Sonuç
olarak, Batı Marksizmi denilen gelenek, emperyalizmle tamamen uyumlu,
Marksist-Leninist deneyime düşman ve ezilen ulusların gerçek devrimci
taleplerini dile getirme veya ilerletme yeteneğinden yoksun bir “Sol” yaratmaktadır.
Bu
ideolojik çarpıklığı anlamak için Batı Marksizmini maddi temellerine oturtmamız
gerekiyor. Gelenek, sınıf mücadelesinin ateşinden değil, Batı burjuva
üniversitesinin kurumsallaşmış, profesyonelleşmiş akademik kültüründen doğmuştur.
Geleneğe, Lukács, Adorno, Horkheimer, Marcuse, Habermas, Sartre, Althusser, Zizek,
Badiou, Hardt ve Negri gibi isimler önderlik etmiş, postyapısalcılıktan
etkilenmiş “Marksizm”le birlikte, toplumsal formasyonları ulusal kurtuluş,
sömürgeci hâkimiyet ve azgelişmişlik gibi sorunlardan azade yapılar olarak gören
gelenek, gelişmiş emperyalist ülkelerde faaliyet yürütmüştür.
Bu
isimlerin Marksizmi, ister istemez soyuttur, metafiziğe mahkûmdur, psikoloji
temellidir, ahlakçıdır. Her şeyden önce bu Marksizm, emperyalizmin kapitalizmin
en yüksek aşaması olduğunu söyleyen Leninist tezden uzak durur. Neticede
Marksizmi terse çeviren bu gelenek, ideolojiyi maddi üretim ilişkileri ve
emperyalist birikimin mevcut yapısı temelinde anlamak yerine, öznellik,
gündelik hayat, söylem, arzu, “hayat pratiği” veya “simgesel düzen” temelinde
anlar. Böylelikle Marksizm, bu gelenek eliyle kendi kafasına sıkar: sınıf mücadelesi silinir,
emperyalizm göreceli hale getirilir veya göz ardı edilir, devrimci devlet,
sosyalist kurtuluşun birincil aracı olmaktan ziyade, şüpheyle yaklaşacağı bir unsur
haline gelir.
Küresel
Güney’in aydınları ki bunların çoğu, Batı üniversiteleri, uluslararası STK’lar,
Batı tarafından finanse edilen düşünce kuruluşları veya küresel
yayıncılık/teori endüstrisi aracılığıyla yetişmiştir, bu çerçeveyi
içselleştirdiklerinde, farkında olmadan emperyalistlerle uyumlu bir Marksizmin
taşıyıcıları haline gelirler.
Batı’ya
ait kategorileri evrensel kategoriler olarak benimseyen aydınlar,
Avrupa-Amerika’daki tarihsel deneyimleri mutlak metafizik ilkelere
dönüştürürler, öte yandan, kendi toplumsal gerçekliklerini sistematik olarak
Batı akademyasındaki modaların epistemik merceği üzerinden yeniden
yorumlarlar. Böylece, Lenin’siz Marksistler, devrimci disiplinden azade
devrimciler, anti-emperyalizmsiz anti-emperyalistler ve mevcut sosyalist
projelere temelden güvenmeyen sosyalistler haline gelirler.
Pratikte,
bu ideolojik tutsaklık, çeşitli patolojilerde kendisini gösterir: Küresel Güney’in
aydını, sosyalist devleti “otoriter” bularak reddeder, kendiliğindenliği
romantikleştirir, ulusal kurtuluş hareketlerine ahlakçı bir şüpheyle yaklaşır, “yataycılığı”
putlaştırır, Batı’daki “sivil toplum”u eleştirmeden yüceltir, Çin’e, Kuzey Kore’ye,
Küba’ya, Vietnam’a ve Batı’nın liberal kriterlerine uymayan tüm sosyalist
deneylere karşı derin bir düşmanlık besler. Kısacası, liberal hegemonyanın
koordinatlarını yeniden üretirken, eleştiri dilini kullanır.
İşte
bu yüzden Batılı Marksist Sol, emperyalizmin ideal ideolojik ortağıdır: küresel
sömürü yapısına meydan okumaz, onu ahlakileştirir. Emperyalizmin ahlaki bir
kusur değil, kapitalizmin yapısal bir aşaması olduğu ve devrilmesinin örgütlü
şiddet, devlet iktidarının ele geçirilmesi, finansın kontrolü ve devrimi
savunabilecek bir sosyalist devletin inşasını gerektirdiği yönündeki Lenin’in
temel görüşünü kavramayı reddeder. Bunun yerine, Batı Marksizmi,
pasifleştirilmiş, akademiye gömülmüş, estetize edilmiş bir Marksizmi savunur. Bu
Marksizm, “eleştirmen” konumunu asla terk etmez. Devrimci değil, ütopiktir.
Programdan yoksundur. Dilde radikal, içerikte liberaldir.
Bu
Marksizm, Küresel Güney’e ait her sinir ucunu uyuşturacak ideolojik bir hap
temin eder. O, zamanla devrimci mücadelenin sorumluluklarından, risklerinden ve
stratejik netliğinden kaçınırken “solcu” görünmenin yolu haline gelir.
Dolayısıyla,
Batı Marksizminin Küresel Güney’deki Marksistleri gizli birer konformist
liberale dönüştürdüğü yönündeki Marksist-Leninist tezimiz, yerinde ve doğru bir
tezdir. Bu tez, aynı zamanda somutta işleyen bir ideolojik sürece ilişkin
ortaya konmuş bilimsel bir tanımdır.
Asıl
mesele, Küresel Güney’deki Marksistlerin yeterince radikal olmamaları değil,
sadece emperyalist ideolojinin izin verdiği alan içerisinde radikal
olabilmeleridir. Bunlar, teoride kapitalizme karşı isyan ederken pratikte
emperyalizmi savunurlar. Sömürüyü eleştirirken, onu ortadan kaldırabilecek tek
güç olan Marksist-Leninist partiyi, sosyalist devleti ve bugün Çin önderliğine
hareket eden anti-emperyalist bloğu zayıflatırlar.
Bu
ideolojik çarpıklıktan çıkış yolu, Batı düşüncesini toptan reddetmekte değil,
Marksizmi kendi devrimci özüne, tarihsel materyalizm, Leninizm, emperyalizm
teorisi, proletarya diktatörlüğü, sosyalist geçiş ve ezilen ulusların küresel
mücadelesine yeniden odaklamaktan geçer.
Küresel
Güney’in Marksistleri, ancak bu sayede Leninist omurgayı yeniden sahiplenerek,
(Sovyet bloğunun çöküşünden sonra) kendilerine dayatılan liberalleşmenin
ötesine geçebilirler, Marksizmin gerçek, dünya tarihi açıdan önem arz eden
misyonunu ancak bu sayede yeniden keşfedebilirler: O misyon ki eleştiri için
eleştiri yapmakla değil, emperyalist dünya sisteminin tümüyle ortadan
kaldırılması ve Üçüncü Dünya’nın somut gerçeklerine dayanan sosyalist bir
geleceğin inşa edilmesi ile ilgilidir.
Bişarat Abbasi
28 Kasım 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder