05 Temmuz 2026

Batı Marksizmi ve Solun Liberalleşmesi

Bugün Küresel Güney’de düşünce hayatının yüzleştiği en önemli trajedi, Marksist bilincin Batı Marksizminin ideolojik aygıtlarınca, sessiz ama sistematik bir şekilde sömürgeleştirilmesidir.

“Eleştirel teori”, “hümanist Marksizm”, “kültür çalışmaları” ve “radikal demokrasi” kisvesi altında Batı akademisi, yüzeyde radikal görünen ancak felsefi özünde derinden liberal olan, Marksizm-Leninizm ve antiemperyalizm düşmanı bir dünya görüşünü başarıyla yaymıştır. Göreceli istikrarın sağlandığı, az çok refahın tesis edildiği, devrimci mücadeleden iyice uzaklaşıldığı koşullarda, emperyalist merkezlerde geliştirilen bu ideolojik akım, sofistike bir hegemonik araç olarak iş görmüş, Küresel Güney’de faal olan militanları devrimcilere değil, son derece etkili radikal liberallere dönüştürmüştür. Bu militanlar, Marksizmin dilini konuşan ancak liberal emperyalizmin ideolojik çerçevesi içinde ve nihayetinde onun için hareket eden bireyler haline gelmişlerdir.

Sonuç olarak, Batı Marksizmi denilen gelenek, emperyalizmle tamamen uyumlu, Marksist-Leninist deneyime düşman ve ezilen ulusların gerçek devrimci taleplerini dile getirme veya ilerletme yeteneğinden yoksun bir “Sol” yaratmaktadır.

Bu ideolojik çarpıklığı anlamak için Batı Marksizmini maddi temellerine oturtmamız gerekiyor. Gelenek, sınıf mücadelesinin ateşinden değil, Batı burjuva üniversitesinin kurumsallaşmış, profesyonelleşmiş akademik kültüründen doğmuştur. Geleneğe, Lukács, Adorno, Horkheimer, Marcuse, Habermas, Sartre, Althusser, Zizek, Badiou, Hardt ve Negri gibi isimler önderlik etmiş, postyapısalcılıktan etkilenmiş “Marksizm”le birlikte, toplumsal formasyonları ulusal kurtuluş, sömürgeci hâkimiyet ve azgelişmişlik gibi sorunlardan azade yapılar olarak gören gelenek, gelişmiş emperyalist ülkelerde faaliyet yürütmüştür.

Bu isimlerin Marksizmi, ister istemez soyuttur, metafiziğe mahkûmdur, psikoloji temellidir, ahlakçıdır. Her şeyden önce bu Marksizm, emperyalizmin kapitalizmin en yüksek aşaması olduğunu söyleyen Leninist tezden uzak durur. Neticede Marksizmi terse çeviren bu gelenek, ideolojiyi maddi üretim ilişkileri ve emperyalist birikimin mevcut yapısı temelinde anlamak yerine, öznellik, gündelik hayat, söylem, arzu, “hayat pratiği” veya “simgesel düzen” temelinde anlar. Böylelikle Marksizm, bu gelenek eliyle kendi kafasına sıkar: sınıf mücadelesi silinir, emperyalizm göreceli hale getirilir veya göz ardı edilir, devrimci devlet, sosyalist kurtuluşun birincil aracı olmaktan ziyade, şüpheyle yaklaşacağı bir unsur haline gelir.

Küresel Güney’in aydınları ki bunların çoğu, Batı üniversiteleri, uluslararası STK’lar, Batı tarafından finanse edilen düşünce kuruluşları veya küresel yayıncılık/teori endüstrisi aracılığıyla yetişmiştir, bu çerçeveyi içselleştirdiklerinde, farkında olmadan emperyalistlerle uyumlu bir Marksizmin taşıyıcıları haline gelirler.

Batı’ya ait kategorileri evrensel kategoriler olarak benimseyen aydınlar, Avrupa-Amerika’daki tarihsel deneyimleri mutlak metafizik ilkelere dönüştürürler, öte yandan, kendi toplumsal gerçekliklerini sistematik olarak Batı akademyasındaki modaların epistemik merceği üzerinden yeniden yorumlarlar. Böylece, Lenin’siz Marksistler, devrimci disiplinden azade devrimciler, anti-emperyalizmsiz anti-emperyalistler ve mevcut sosyalist projelere temelden güvenmeyen sosyalistler haline gelirler.

Pratikte, bu ideolojik tutsaklık, çeşitli patolojilerde kendisini gösterir: Küresel Güney’in aydını, sosyalist devleti “otoriter” bularak reddeder, kendiliğindenliği romantikleştirir, ulusal kurtuluş hareketlerine ahlakçı bir şüpheyle yaklaşır, “yataycılığı” putlaştırır, Batı’daki “sivil toplum”u eleştirmeden yüceltir, Çin’e, Kuzey Kore’ye, Küba’ya, Vietnam’a ve Batı’nın liberal kriterlerine uymayan tüm sosyalist deneylere karşı derin bir düşmanlık besler. Kısacası, liberal hegemonyanın koordinatlarını yeniden üretirken, eleştiri dilini kullanır.

İşte bu yüzden Batılı Marksist Sol, emperyalizmin ideal ideolojik ortağıdır: küresel sömürü yapısına meydan okumaz, onu ahlakileştirir. Emperyalizmin ahlaki bir kusur değil, kapitalizmin yapısal bir aşaması olduğu ve devrilmesinin örgütlü şiddet, devlet iktidarının ele geçirilmesi, finansın kontrolü ve devrimi savunabilecek bir sosyalist devletin inşasını gerektirdiği yönündeki Lenin’in temel görüşünü kavramayı reddeder. Bunun yerine, Batı Marksizmi, pasifleştirilmiş, akademiye gömülmüş, estetize edilmiş bir Marksizmi savunur. Bu Marksizm, “eleştirmen” konumunu asla terk etmez. Devrimci değil, ütopiktir. Programdan yoksundur. Dilde radikal, içerikte liberaldir.

Bu Marksizm, Küresel Güney’e ait her sinir ucunu uyuşturacak ideolojik bir hap temin eder. O, zamanla devrimci mücadelenin sorumluluklarından, risklerinden ve stratejik netliğinden kaçınırken “solcu” görünmenin yolu haline gelir.

Dolayısıyla, Batı Marksizminin Küresel Güney’deki Marksistleri gizli birer konformist liberale dönüştürdüğü yönündeki Marksist-Leninist tezimiz, yerinde ve doğru bir tezdir. Bu tez, aynı zamanda somutta işleyen bir ideolojik sürece ilişkin ortaya konmuş bilimsel bir tanımdır.

Asıl mesele, Küresel Güney’deki Marksistlerin yeterince radikal olmamaları değil, sadece emperyalist ideolojinin izin verdiği alan içerisinde radikal olabilmeleridir. Bunlar, teoride kapitalizme karşı isyan ederken pratikte emperyalizmi savunurlar. Sömürüyü eleştirirken, onu ortadan kaldırabilecek tek güç olan Marksist-Leninist partiyi, sosyalist devleti ve bugün Çin önderliğine hareket eden anti-emperyalist bloğu zayıflatırlar.

Bu ideolojik çarpıklıktan çıkış yolu, Batı düşüncesini toptan reddetmekte değil, Marksizmi kendi devrimci özüne, tarihsel materyalizm, Leninizm, emperyalizm teorisi, proletarya diktatörlüğü, sosyalist geçiş ve ezilen ulusların küresel mücadelesine yeniden odaklamaktan geçer.

Küresel Güney’in Marksistleri, ancak bu sayede Leninist omurgayı yeniden sahiplenerek, (Sovyet bloğunun çöküşünden sonra) kendilerine dayatılan liberalleşmenin ötesine geçebilirler, Marksizmin gerçek, dünya tarihi açıdan önem arz eden misyonunu ancak bu sayede yeniden keşfedebilirler: O misyon ki eleştiri için eleştiri yapmakla değil, emperyalist dünya sisteminin tümüyle ortadan kaldırılması ve Üçüncü Dünya’nın somut gerçeklerine dayanan sosyalist bir geleceğin inşa edilmesi ile ilgilidir.

Bişarat Abbasi
28 Kasım 2025
Kaynak

0 Yorum: