26 Temmuz 2026

,

Sanatçıyı Siyasetinden Ayıramazsınız: Ziad Rahbani'nin Direniş Siyaseti


Doksanların başlarında Lübnan Uluslararası Yayın Kurumu’na bağlı televizyon kanalına verdiği röportajda, Sovyetler Birliği’nin kurucusu ve ilk lideri Lenin’in portresinin evinde asılı olduğunu söyleyen Ziad Rahbani, birçok kişinin Lenin’i dedesi sandığını, bu kişileri düzeltmeye çalışmadığını şaka yollu dile getiriyordu. O zamanlar şok edici ve komik bulunan bu tür açıklamalar, Rahbani’nin zekice ve derinlikli mizah anlayışını ortaya koyuyordu.

Rahbani’nin cesur açıklamaları ve küresel Güney’in, ötekileştirilmiş, ezilen kesimlerin siyasetini ve duygularını benimseyen yaklaşımı, ne onun sanatsal niteliğini zayıflattı ne de ülke genelinde gördüğü ilgi ve sevgiyi azalttı. Bilâkis, ürettiği eserler, sürekli olarak yeni oyunlar, şarkılar ve hiciv yüklü çalışmalarını bekleyen, kendisiyle derinden ilgilenen bir halkta karşılık bulmaya devam etti.

Cenazesi, Lübnan’da sanatın ve siyasetin başaramadığı şeyi başardı: Ziad Rahbani, Lübnan halkını birkaç günlük keder ve yas için bir araya getirdi. Lübnan genelindeki tüm partilerden politikacılar yanında, Halid Habr ve Marsil Halife gibi solcu müzisyenlerden, Lübnan Güçleri’ni açıktan destekleyen Elissa gibi sağcı pop yıldızlarına kadar birçok sanatçı, ona saygılarını sundu. Lübnan Güçleri, o günlerde Ziad Rahbani’nin hayatının önemli bir kısmında komünist hareketi hararetle savunduğu, parlak sanat kariyerinin son dönemlerinde merhum Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın politikalarını açıktan benimsediği gerçeğini örtbas etmek istiyor gibiydi. Sanki sanatı politikadan ayırmak mümkün bir şeymiş gibi. Eğer bir sanat eseri politikse, o illaki Ziad’a ait olmalıydı.

Günümüzde merhum Ziad Rahbani’nin koyu bir solcu ve Filistin davasının savunucusu olduğu, herkesin malumu. Babası Assi, annesi Feyruz Rahbani, hayatlarının ilk döneminde Arapların birliği hareketinden etkilenmişti. Görünen o ki bu etki, isyankâr ve duyarlı evlatları üzerinde silinmez bir iz bırakmıştı.

Şadi”, Zehratü’l Medain” (Şehirlerin Çiçeği), “Senerciyu Yavmen” (Bir Gün Geri Döneceğiz), “Ya Quds (Ey Kudüs) gibi birçok şarkısı, Ziad’ın sonrasında bestelediği Filistin yanlısı “Vahdun” (Bir Başlarına) şarkısının öncüleri niteliğindeydi.

Vahdun” aslen Lübnanlı şair Talal Haydar tarafından yazılmış bir şiir. Haydar, Ziad’ın eski dostu. Haydar, şiiri İsraillilere karşı fedai eylemi gerçekleştiren üç genç için yazmış. Üç fedai de, Baalbek’teki evinin önünden her sabah geçer, ona selam verirlermiş. Haberleri izleyip kim olduklarını öğrendiğinde çok üzülmüş ve onlar için “Vahdun” şiirini kaleme almış. Bilhassa ilk iki dizesi epey etkileyici:

“Bir başına, dururlar mürver çiçekleri gibi
Bir başına, toplarlar zamanın yapraklarını”

Ziad’ın bu şiiri bestelemesi ve şarkının Feyruz tarafından seslendirilmesi, Filistin davasına bakış açıları konusunda çok şey anlatır.

Rahbani’nin Filistin için bestelediği diğer bir şarkı da 1976’daki Tel Zahter katliamının kurbanlarına adanmış olan “Tel Zahter”dir. Sağcı Hristiyan milislerinin (ve Suriye rejiminin) katlettiği binlerce Filistinli ve Müslüman Lübnanlı Rahbani’yi derinden etkiledi. Bu olay, Rahbani’nin politik ve toplumsal uyanışında bir dönüm noktası oldu. Rahbani, Lübnan’daki sağcı Hristiyan örgütlerini (Kataib ve Lübnan Güçleri’ni) açıktan faşist, mezhepçi ve Arap karşıtı olarak görüp ağır bir dille eleştirdi. Sonrasında yazdığı oyunların dili ve içeriği karamsarlaştı. Katliamdan sonra bestelediği üçüncü oyunu Bel Nesbe la Bukra Şu” (Yarın Ne Olacak?), köyünü terk edip göz alıcı Beyrut’a giden ve ailesinin geçimini sağlamakta zorlanan, hayal kırıklığına uğramış bir barmeni anlatıyordu. Oyunun temel temaları, mezhepçilik, sınıf mücadelesi ve siyasi hicivdi.

Film Ameriki Tavil” (Uzun Bir Amerikan Filmi) adlı oyun, Amerikan iç savaşının mezhep çatışmalarından etkilenen, psikolojik rahatsızlığı bulunan bir grup hastayı konu alıyordu.

Ziad’ın müziği, oyunları, şiirleri ve yorumları, politik bilincin derinliklerine işlemiş, estetik ve ideolojik unsurları, sanatında birbirinden ayrılamaz hale gelmişlerdi. Ziad olmak ya da Rahbani ailesinin herhangi bir üyesi olmak, kişinin yaratıcı ve teorik görüşlerinin derin bir ulusal aidiyet duygusundan neşet etmesi demekti. Bu aidiyet, bir süreliğine gerçeğe dönüştürülen, Arapların birliğine, Arap milletine yönelik özlemle ilgiliydi. Rahbani kardeşler (Assi ve Mansur), ellilerde ve altmışlarda Arap milliyetçiliğinden ve Cemal Abdünnasır’ın ideolojisinden derinden etkilenmişlerdi. Arap kültürel kimliğini ortak çıkış noktası olarak gören anlayışlarını kendi dönemlerinin politik ikliminde makes bulan şarkılara ve oyunlara yedirdiler.

Ancak rüzgâr, tersine dönüp Arap milliyetçiliği anlayışı, Arap uluslarının çoğunda gözden düşmeye başlayınca, Ziad Rahbani’nin sanatı, çevresindeki sanatçılar ve aydınlar için bir tür sığınak haline geldi. Ziad’ı “devrimci” olarak nitelendiren eleştirmenler, onu babasının ve amcasının halefi olarak selamladılar. Sanki ondan yeni bir müzik çağına rehberlik etmesini ve bu süreçte çok ihtiyaç duydukları cevapları sunmasını umuyorlardı.

Rahbani’nin onlara cevap verip vermediğinin bir önemi yok. Önemli olan, ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, Rahbani’nin sanatını siyasetinden ayırmanın imkânsız olmasıdır. Direnişten kök alan sanatı, kolektif hafızamıza ve ulusal bilincimize sinmiş, alabildiğine politik olan bir dilde somutlaşmıştır, somutlaşmaya da devam edecektir. Neticede Ziad Rahbani’nin belki de kendi kuşağındaki hiçbir Arap sanatçısının başaramadığı bir şeyi başardığı açık: Sanatçıların çoğunun kamuoyunun rızasını almadan yaşayamadığı, bu esaretiyle ölüp gittiği bir dünyada, o, politik ve toplumsal onayın sınırlarını aşmış bir isimdi.

Meysa Accan
8 Ağustos 2025
Kaynak

0 Yorum: