Doksanların
başlarında Lübnan Uluslararası Yayın Kurumu’na bağlı televizyon kanalına verdiği
röportajda, Sovyetler Birliği’nin kurucusu ve ilk lideri Lenin’in portresinin
evinde asılı olduğunu söyleyen Ziad Rahbani, birçok kişinin Lenin’i dedesi
sandığını, bu kişileri düzeltmeye çalışmadığını şaka yollu dile getiriyordu. O
zamanlar şok edici ve komik bulunan bu tür açıklamalar, Rahbani’nin zekice ve derinlikli
mizah anlayışını ortaya koyuyordu.
Rahbani’nin
cesur açıklamaları ve küresel Güney’in, ötekileştirilmiş, ezilen kesimlerin
siyasetini ve duygularını benimseyen yaklaşımı, ne onun sanatsal niteliğini
zayıflattı ne de ülke genelinde gördüğü ilgi ve sevgiyi azalttı. Bilâkis, ürettiği
eserler, sürekli olarak yeni oyunlar, şarkılar ve hiciv yüklü çalışmalarını
bekleyen, kendisiyle derinden ilgilenen bir halkta karşılık bulmaya devam etti.
Cenazesi,
Lübnan’da sanatın ve siyasetin başaramadığı şeyi başardı: Ziad Rahbani, Lübnan
halkını birkaç günlük keder ve yas için bir araya getirdi. Lübnan genelindeki
tüm partilerden politikacılar yanında, Halid Habr ve Marsil Halife gibi solcu
müzisyenlerden, Lübnan Güçleri’ni açıktan destekleyen Elissa gibi sağcı pop
yıldızlarına kadar birçok sanatçı, ona saygılarını sundu. Lübnan Güçleri, o
günlerde Ziad Rahbani’nin hayatının önemli bir kısmında komünist hareketi hararetle
savunduğu, parlak sanat kariyerinin son dönemlerinde merhum Hizbullah Genel
Sekreteri Hasan Nasrallah’ın politikalarını açıktan benimsediği gerçeğini
örtbas etmek istiyor gibiydi. Sanki sanatı politikadan ayırmak mümkün bir
şeymiş gibi. Eğer bir sanat eseri politikse, o illaki Ziad’a ait olmalıydı.
Günümüzde
merhum Ziad Rahbani’nin koyu bir solcu ve Filistin davasının savunucusu olduğu,
herkesin malumu. Babası Assi, annesi Feyruz Rahbani, hayatlarının ilk döneminde
Arapların birliği hareketinden etkilenmişti. Görünen o ki bu etki, isyankâr ve
duyarlı evlatları üzerinde silinmez bir iz bırakmıştı.
“Şadi”,
Zehratü’l Medain” (Şehirlerin Çiçeği), “Senerciyu Yavmen” (Bir
Gün Geri Döneceğiz), “Ya Quds” (Ey Kudüs) gibi birçok şarkısı,
Ziad’ın sonrasında bestelediği Filistin yanlısı “Vahdun” (Bir Başlarına)
şarkısının öncüleri niteliğindeydi.
“Vahdun”
aslen Lübnanlı şair Talal Haydar tarafından yazılmış bir şiir. Haydar, Ziad’ın eski
dostu. Haydar, şiiri İsraillilere karşı fedai eylemi gerçekleştiren üç genç için
yazmış. Üç fedai de, Baalbek’teki evinin önünden her sabah geçer, ona selam
verirlermiş. Haberleri izleyip kim olduklarını öğrendiğinde çok üzülmüş ve
onlar için “Vahdun” şiirini kaleme almış. Bilhassa ilk iki dizesi epey
etkileyici:
“Bir
başına, dururlar mürver çiçekleri gibi
Bir başına, toplarlar zamanın yapraklarını”
Ziad’ın
bu şiiri bestelemesi ve şarkının Feyruz tarafından seslendirilmesi, Filistin
davasına bakış açıları konusunda çok şey anlatır.
Rahbani’nin
Filistin için bestelediği diğer bir şarkı da 1976’daki Tel Zahter katliamının
kurbanlarına adanmış olan “Tel Zahter”dir. Sağcı Hristiyan milislerinin
(ve Suriye rejiminin) katlettiği binlerce Filistinli ve Müslüman Lübnanlı
Rahbani’yi derinden etkiledi. Bu olay, Rahbani’nin politik ve toplumsal
uyanışında bir dönüm noktası oldu. Rahbani, Lübnan’daki sağcı Hristiyan örgütlerini
(Kataib ve Lübnan Güçleri’ni) açıktan faşist, mezhepçi ve Arap karşıtı olarak görüp
ağır bir dille eleştirdi. Sonrasında yazdığı oyunların dili ve içeriği karamsarlaştı.
Katliamdan sonra bestelediği üçüncü oyunu Bel Nesbe la Bukra Şu” (Yarın
Ne Olacak?), köyünü terk edip göz alıcı Beyrut’a giden ve ailesinin geçimini
sağlamakta zorlanan, hayal kırıklığına uğramış bir barmeni anlatıyordu. Oyunun
temel temaları, mezhepçilik, sınıf mücadelesi ve siyasi hicivdi.
“Film
Ameriki Tavil” (Uzun Bir Amerikan Filmi) adlı oyun, Amerikan iç savaşının
mezhep çatışmalarından etkilenen, psikolojik rahatsızlığı bulunan bir grup
hastayı konu alıyordu.
Ziad’ın
müziği, oyunları, şiirleri ve yorumları, politik bilincin derinliklerine
işlemiş, estetik ve ideolojik unsurları, sanatında birbirinden ayrılamaz hale
gelmişlerdi. Ziad olmak ya da Rahbani ailesinin herhangi bir üyesi olmak,
kişinin yaratıcı ve teorik görüşlerinin derin bir ulusal aidiyet duygusundan neşet
etmesi demekti. Bu aidiyet, bir süreliğine gerçeğe dönüştürülen, Arapların
birliğine, Arap milletine yönelik özlemle ilgiliydi. Rahbani kardeşler (Assi ve
Mansur), ellilerde ve altmışlarda Arap milliyetçiliğinden ve Cemal Abdünnasır’ın
ideolojisinden derinden etkilenmişlerdi. Arap kültürel kimliğini ortak çıkış noktası
olarak gören anlayışlarını kendi dönemlerinin politik ikliminde makes bulan
şarkılara ve oyunlara yedirdiler.
Ancak
rüzgâr, tersine dönüp Arap milliyetçiliği anlayışı, Arap uluslarının çoğunda
gözden düşmeye başlayınca, Ziad Rahbani’nin sanatı, çevresindeki sanatçılar ve aydınlar
için bir tür sığınak haline geldi. Ziad’ı “devrimci” olarak nitelendiren
eleştirmenler, onu babasının ve amcasının halefi olarak selamladılar. Sanki
ondan yeni bir müzik çağına rehberlik etmesini ve bu süreçte çok ihtiyaç
duydukları cevapları sunmasını umuyorlardı.
Rahbani’nin
onlara cevap verip vermediğinin bir önemi yok. Önemli olan, ne kadar
uğraşılırsa uğraşılsın, Rahbani’nin sanatını siyasetinden ayırmanın imkânsız
olmasıdır. Direnişten kök alan sanatı, kolektif hafızamıza ve ulusal
bilincimize sinmiş, alabildiğine politik olan bir dilde somutlaşmıştır,
somutlaşmaya da devam edecektir. Neticede Ziad Rahbani’nin belki de kendi
kuşağındaki hiçbir Arap sanatçısının başaramadığı bir şeyi başardığı açık:
Sanatçıların çoğunun kamuoyunun rızasını almadan yaşayamadığı, bu esaretiyle
ölüp gittiği bir dünyada, o, politik ve toplumsal onayın sınırlarını aşmış bir
isimdi.
Meysa Accan
8
Ağustos 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder