İkinci Bölüm
Bilimsel Felsefe mi, Kaotik Ütopya mı?
Tek
bir felsefe yoktur... felsefeler, daha doğrusu, farklı felsefi duruşlar vardır.
Felsefe,
ne kadar soyut ve onu çevreleyen canlı olayların gerçekliğinden ne kadar uzak
olursa olsun, o, bu olaylara karşı bir tutumdur, dolayısıyla, bu olayların bir
parçasıdır. Felsefe, bu olayların ifadesi ve yorumudur, aynı zamanda, olumlu ya
da olumsuz, bu olaylar üzerinde etki eden bir güçtür.
Bu
nedenle felsefe, insanın toplumsal tarihinin bir parçasıdır, hallerinin,
aşamalarının ve genel olarak soyut niteliğinin ifadeye, yoruma ve değişime dair
faktörlerinden biridir. Soyutluk, bu tarihteki katılımının yöntemi olduğu
kadar, gerçekliğin görünüşlerinin ardındaki yasaları ortaya çıkarmak için
kullandığı yöntemdir. Ancak bu ortaya çıkarma, egemen görünüşleri donduran ve
onları sabit mutlaklar haline getiren statik bir vizyona kayabilir. Bu kayma, felsefenin
yönteminin, bu gerçeklikteki çatışmanın genel bir parçası olduğu, hatta var
olandan olması gerekenlere geçmede etkin bir katılım olarak tanımlanabilir.
Dolayısıyla,
felsefe, genel olarak materyalist ve idealist felsefeler olarak ikiye ayrılır.
Felsefi
materyalizmin derecesi, dünyanın nesnel gerçekliklerini ve içindeki çatışan
güçlerin doğasını düşünsel olarak anlama derecesine göre değişir. Ayrıca, bu
anlayışı yeni ve daha iyi bir gerçeklik yaratmak için eyleme dönüştürme
derecesine göre de farklılık arz eder. Öte yandan, felsefi idealizm, bu nesnel
gerçekliklere dair düşünsel anlayışın ötesine geçme derecesine göre farklılık
arz eder. Bazen düşünsel-teorik soyutlama yoluyla, bazen de düşünsel-teorik
olmayan soyutlama yoluyla. Ayrıca, bu gerçeklikler içindeki çatışma yasalarını
ne ölçüde göz ardı ettiğine veya bunların etkinliğini sınırlayan veya onları
etkisiz hale getirip dondurmaya çalışan bir şekilde yorumladığına göre de
değişir.
İnsanlık
tarihi boyunca, materyalizm ve idealizm arasındaki bu fark, tüm farklı
dereceleriyle birlikte var olmuştur. Aslında bu çatışma, temelde toplumsal ve
sınıfsal mücadelenin bir ifadesidir. Felsefi doktrin ile toplumsal gerçeklik
arasında doğrudan bir ilişki bulamasak da, felsefi doktrin, kavramları,
algıları, genel yapısı, evren, yaşam, toplum ve insanlığa dair kapsamlı
görüşüyle, bazen dolaylı olarak da olsa, bu ilişkiyi kaçınılmaz olarak içerir.
Bu noktayı açıklamak için felsefe tarihine derinlemesine inmeye ihtiyaç
duymadan, Hegel’in felsefesinin idealizmin en yüksek felsefi doruk noktasını,
Marx’ın felsefesinin ise materyalizmin en yüksek felsefi doruk noktasını temsil
ettiğini belirtebiliriz. Ancak bu genel gözlem, tarih boyunca çeşitli felsefi
okulların (materyalizm ve idealizm) doğasında var olan özel farklılıkları ve
ayrımları örtbas eder.
Bu
farklılıklara ve ayrımlara rağmen, materyalizm ve idealizmin genel
özelliklerini şu şekilde tanımlayabiliriz: Materyalizm, bilgi edinme yöntemi
olarak aklı benimseyen rasyonel bir felsefedir, ancak bileşenlerini analiz
ederken veya kavramlarından soyut sonuçlar çıkarırken aklın sınırlarında
durmaz.
Ancak,
bu kavramlar, üç temel ilkeye dayanarak, hem doğal hem de insani nesnel
gerçeklere aklın uygulanmasına odaklanır:
1.
Bu gerçeklerin varlığı, kavramları ve fikirleriyle birlikte, aklın varlığından
önce gelir.
2.
Bu gerçekler, rasyonel bilgiye elverişlidir.
3.
Bu bilgi, yalnızca bireysel tefekkür ve akıl yürütme yoluyla değil, aynı
zamanda ve öncelikle, pratik toplumsal deneyim yoluyla da elde edilir.
Bu
nedenle, materyalizm, yalnızca gerçekliği anlamak için gerekli tefekkür
felsefesi değil, aynı zamanda gerçekliği değiştirmek için devrimci bir
felsefedir.
Öte
yandan, idealizm de rasyonel bir felsefe olabilir, ancak kavramları ve
fikirleriyle birlikte aklın varlığının nesnel gerçeklerin varlığından önce
geldiğini düşünür. Aklı, bu nesnel gerçeklerin belirli algılarının olgularında
birincil kaynak olarak görebilir. Dolayısıyla, aklın algıladığı şey, kendi
yaratımıdır veya aklın algıladığı şey, kendi başına gerçek değil, bu gerçeğin
olgularıdır, çünkü kendi başına gerçek, bilinemez. Dahası, gerçekliğin ötesine
geçer, yaşanmış deneyim olmadan soyut tefekkürle yetinir. Bununla birlikte,
idealizm, algının soyut teorik kavramlarından farklı bilgi kriterlerine
dayanan, akılcı olmayan bir felsefe olarak da düşünülebilir. Duygusal sezgiye,
pratik faydaya veya genel veya özel olguların dışsal tanımlarına dayanır. Bu
nedenle, örneğin Hegel’in idealizminde tamamen rasyonel bir yaklaşım
bulabiliriz, ancak örneğin Heidegger ve Sartre’da bulunan bu Hegelciliğin
uzantılarında akılcı olmayan yaklaşımlara rastlayabiliriz. Aynı şekilde, Comte
ve William James gibi pozitivist ve pragmatistlerde rasyonel yaklaşımlar
bulabiliriz, ancak onlarda betimleyici, faydacı veya parçalı rasyonel eğilimler
de görürüz. Son olarak, Nietzsche ve Bergson gibi isimlerde tamamen irrasyonel
yaklaşımlara rastlarız.
Materyalizmi
idealizmden ayıran bir diğer faktör de tarihselciliktir. Bu tarihselciliği,
doğası farklı olsa da, hem materyalist hem de idealist doktrinlerde iç içe
geçmiş olarak buluyoruz. Genel olarak tarihselcilik, hem doğal hem de insan
varoluşunun olgularına dair dinamik, çelişkili ve kapsamlı bir bakış açısıdır.
Hegel’de mutlak teorik soyutlama olarak; Marx’ta spesifik, somut analiz olarak;
Nietzsche ve Bergson’da ise soyut, duygusal bir deneyim olarak bulunur.
Kant’ta
mekanik bir ilerleme olarak, Freud ve Sartre’da ise yalnızca insan öznesinin
çerçevesine sınırlı olarak bulunabilir. Bu nedenle, tarihselciliği, yasaları
yalnızca materyalist felsefede tanımlanabilen kapsamlı, nesnel bir gerçeklik
olarak buluyoruz. Bu, onu diğer idealist felsefelerden kesin olarak ayıran
şeydir. Kısacası, materyalizm, hem insan hem de doğal varoluştaki genel hareket
yasalarının rasyonel, tarihsel bilgisidir ve bu bilgi aracılığıyla bu varoluşu
değiştirmeye aktif katılımdır. İdealizm, insan ve doğal varoluşun rasyonel veya
irrasyonel bilgisi olup, soyut tefekkür veya genel veya kısmi tanımlama
sınırları içinde kalan bir bilgi iken, materyalizm, bilimsel ve devrimci bir
felsefe iken; idealizm, bilimsel olmayan ve devrimci olmayan bir felsefedir.
Marcuse’ye göre bu, Herbert’in felsefesine genel bir giriş niteliğindedir.
Burada
biz şunu soruyoruz: Bu felsefenin genel teorik çerçevesi nedir? Materyalist mi
yoksa idealist mi? Tümüyle Hegelci mi, yoksa Hegelciliğin muhtelif dallarına,
özellikle Heidegger ve Sartre’ın eserlerinde görüldüğü üzere, varoluşçu
felsefeye mi uzanıyor? Marksist mi, yoksa bazen söylendiği gibi, post-Marksist
mi, yoksa bir felsefe mi?
Bu,
bağımsız bir felsefe mi, yoksa bu felsefelere ve genel olarak felsefe tarihine
yeni bir katkı mı?
Baştan
vurgulamak istediğim gerçek şu ki, Marcuse’nin felsefesi, daha önce
bahsettiğimiz felsefeler de dâhil olmak üzere, muhtelif felsefelerin eklektik
bir karışımıdır, ancak nihayetinde kendine özgü bir karaktere sahiptir.
İddialarına rağmen, kesinlikle materyalist bir felsefe değildir; dolayısıyla,
genel doğası gereği idealisttir.
Ancak
bu karakteri tanımlamak, her şeyden önce, bu felsefenin kökenlerinin, daha
doğrusu, çeşitli kollarının ve bağlantılarının bir analizini gerektirir.
Haidegger,
Marcuse’nin fikriyatının oluşumunda birincil kaynaktır. Marcuse, düşünce
hayatına Haidegger’in öğrencisi olarak başlamıştır. Ancak onu hızla aşmış, gene
de fikriyatında Haydegerciliğin kalıntılarını muhafaza etmiştir. Heidegger,
Kierkegaard’dan sonra varoluşçuluğun kurucularından biridir. Felsefesi, tümüyle
öznellik üzerine kuruludur. Bu, düşünsel soyutlamayla, pratik gerçeklikle veya
dışsal toplumsal nesnellikle ilgili tüm kaygıların terk edilmesi, ölüm
karşısında “dünyada var olma hali” denilen benliğe geri çekilmedir. Özü budur.
Benliğin bu hakikate dair farkındalığı derinleştikçe, insan, kendi gerçekliğini
tüm iç boyutlarıyla kapsamlı bir şekilde anlama yeteneğine sahip olur.
Dolayısıyla, saf öznellik, onun felsefesinin özüdür ve onu nihayetinde Nazi
Partisi’nin filozofu olmaya, Hitler’de Alman hakikatinin somutlaşmış halini
bulmaya götüren de bu saf öznelliktir. (“Teorileri ve fikirleri, bugün veya
gelecekte, varoluşunuzun temelleri ve kuralları kılmayın. Yalnızca Führer,
Alman hakikati ve yasasıdır.”) Bununla birlikte, Führer, aynı zamanda Heidegger
için daha kapsamlı bir anlayışın, varoluşa dair hakiki bilincin somutlaştığı,
onu zenginleştirme ve geliştirme kapasitesine sahip tek kişi olan seçilmiş elit
anlayışının simgesidir.
Marcuse,
Heidegger’le yetinmedi, Heidegger üzerine yaptığı çalışmalarda felsefesinin
Hegelci kökenlerini ortaya koyunca Hegel’e yöneldi. Ancak, daha önce de
belirttiğimiz gibi ve daha sonra da göreceğimiz üzere, Heidegger, mutlak
öznellik felsefesi ve seçilmiş elit çağrısıyla Marcuse’nin düşüncesinde gizli
bir şekilde varlığını sürdürdü.
Özellikle
1928’de Heidegger’den Hegel’e geçiş, Marcuse’nin düşüncesinde bir başlangıç noktası oldu. Bu, Heidegger’in tümüyle öznel diyalektiğinden
Hegel’in (tabiri caizse öznel-nesnel)
diyalektiğine bir geçiş olarak
nitelendirilebilir. Kısacası, Hegel’in felsefesi, genel olarak insan ve
doğa tarihini Mutlak Evrensel İdea’nın gelişen bir gerçekleşmesi olarak yorumlar. Düşünsel, toplumsal ve
doğal yaşamın tüm tezahürleri, tarihsel hareketlerinde, bu Mutlak
Evrensel İdea’nın tezahürlerinden
başka bir şey değildir. Dolayısıyla, Hegel ile, Heidegger’de
olduğu gibi, tümüyle öznel bir diyalektik çerçevesinde değil, insanlığın ve
doğanın tarihsel varoluşunun nesnel gerçekliğinde somutlaşan öznel bir
diyalektik çerçevesindeyiz. Ancak bu gerçeklik, bahsettiğimiz gibi, Mutlak
Evrensel İdea’nın gerçekleşmiş ifadesinden başka bir şey değildir. Heidegger’in
Hegelci köklerine bu dönüşten sonra, Marcuse, Marx’a, yani Hegel’in
öznel-nesnel diyalektiğinden Marx’ın materyalist diyalektiğine geçti.
Marksist
diyalektik, Hegelci diyalektiğin tersine çevrilmesinden başka bir şey değildir.
Toplumsal ve doğal varoluşun Mutlak Evrensel İdea’nın gerçekleşmiş bir tezahürü
ve ifadesi olması yerine, düşünce, insan bilincinin varoluşun bir yansıması
haline gelir veya başka bir deyişle, nesnel koşullar, insan bilincini belirler
ve şekillendirir, tersi geçerli değildir. Gerçekte öznel bilinç ve nesnel
varoluş arasında başlangıç noktası konusunda başka bir tartışma daha vardır.
Marx’ta
da Hegel’de de bu başlangıç noktası, mutlak, evrensel bir fikir değil, somut
bir gerçekliktir. Dolayısıyla Marcuse, Heidegger’in saf öznelliğinden Hegel’in
öznellik-nesnelliğine ve ardından, Marx’ın nesnelliğine veya materyalizmine
geçer. Başka bir deyişle, öznel idealizmden nesnel idealizme, nihayetinde
materyalizme ulaşır.
Peki
Marcuse, materyalizmi gerçekten benimsedi mi? Belki de 1928 ile 1933 yılları
arasında, Haydegerci, Hegelci ve Marksist düşünceyi örtüştürmek suretiyle
materyalizmi benimsedi. Ancak 1933’te Marcuse; Horkheimer, Adorno, Walter
Benjamin, Erich Fromm ve Leo Löwenthal’i içeren Frankfurt Okulu’na katıldı.
Benjamin, İkinci Dünya Savaşı sırasında öldü, son iki isim okuldan ayrıldı.
Horkheimer ve Adorno, farklılıklarına rağmen, görüşlerini ifade etmeye devam
ettiler. Frankfurt Okulu, kendisini “eleştirel felsefe” olarak adlandırdı,
Marksizme dolaylo olarak atıfta bulundu. Ancak gerçekte, Marksizme hem yakındı
hem de uzaktı. Onunla hem hemfikirdi hem de ondan farklıydı. Belki de “eleştirel”
tabirinin kendisi, bu uzaklığın ve farklılığın bir tezahürüydü. Metodolojisinin
temel bir yönünü belirlemek için kısaca Marksizme geri dönelim. Marksizm,
nesnel gerçekliğin yasalarını anlamayı ve buna göre değiştirmeyi amaçlayan,
gerçeklikle rasyonel bir yüzleşmedir. Bu nedenle Marksizm, bu yüzleşmeyi soyut
fikirler veya kavramlar, genel ahlaki değerler veya ütopik fanteziler yoluyla
gerçekleştirmez. Marksizm, koşulları anlamayı ve içindeki belirli toplumsal
güçleri tespit etmeye çalışır. Egemen, otoriter fikirleri somutlaştıran güçleri
de yeni bir toplum arayışında, toplum içinde iktidar için yarışan yeni
fikirleri geliştiren güçleri de anlamaya gayret eder. Kapitalist sistemin
analizinde Marksizm, burjuvaziyi gerici bir sınıf, işçi sınıfını ise yeni,
özgür bir toplum inşa etmek için mücadele potansiyeline sahip devrimci bir
sınıf olarak görür. Tüm bunların en önemli unsuru, düşünce yöntemi ve eylem
yöntemidir. Devrimci eylemi donatan şey, belirli, gerçek dünya verilerinin
analizi ve bu analizden belirli sonuçların çıkarılmasıdır.
Frankfurt
Okulu veya Eleştirel Felsefe, Marksizm gibi gerçekliğin rasyonel analiziyle
başlar, ancak o, soyut rasyonel analizin sınırlarında durur. Gerçekten de, bu
soyut teorik analiz, onu Marksizme yaklaştıran bazı genel sonuçlara yol
açabilir, ancak okul, ele aldığı gerçekliğin faktörlerini belirlemede ve bu
analizden sonuçlar çıkarmada, mutlak soyutlamaların sınırlarını aşamaz.
Kapitalist sistemin rasyonel karakterini analiz eder ve genel olarak, özellikle
o dönemdeki Almanya ve İtalya’da liberalizmden diktatörlüğe dönüşümünü ortaya
koyar. Eleştirel okul, bu nedenle rasyonel yöntemi terk etmez, aksine, toplumsal
uygulamadaki önemini ortaya koymak için onu benimser. Yani, eleştirisi genel
soyut kavramlar alanında kalsa da, onu öz eleştiri aracı olarak kullanır.
Marcuse, bu görüşü paylaşır, ancak bu soyut eleştirel yaklaşımın iki yönünü
vurgular: (1) eleştiriyi mevcut sistemin mutlak bir reddi, radikal ve kapsamlı
bir dönüşüm çağrısı haline getirmesi; (2) bu mutlak reddiyeye geleceğe dair
ütopik bir vizyon eklemesi.
Hatta
bu vizyonu rasyonel yöntemin kendisine bile ekler. Belki de Lucien Goldmann’ın
öne sürdüğü gibi, 1911’de Lukács ve Ernst Bloch arasında yaşanan eski teorik
mücadeleden etkilenmiştir. Bu mücadelede Lukács, bilimsel materyalist bakış
açısını savunurken; Bloch, bu bilimsel materyalist görüşü aşarak ütopyanın
olumlu değeri olarak adlandırdığı şeye yönelmiştir. Önemli olan nokta, Marcuse’nin
mutlak yadsımadan ve ütopik bakış açısından Frankfurt Okulu’nun tamamen soyut
rasyonel karakterine yeni boyutlar eklemiş olmasıdır.
Marcuse’nin
düşüncesindeki bu yeni yönelim, eleştirel okulu Marksizmden daha da
uzaklaştırmış, Goldmann’ın dediği gibi, Almanya’daki Hitlerciliğin zaferinden
ziyade, o dönemde Sovyetler Birliği’nde Stalinizmin yükselişine yönelik bir tepki
biçimine dönüşmüştür.
Belki
de Marcuse’nin bu yeni felsefi konumunun özünü, 1937’de yayınlanan “Eleştirel
Teori” adlı makalesinde bulabiliriz. Bu makalenin bazı temel unsurlarını ele
alalım.
Makalenin
başında sözlü olarak materyalizmle olan felsefi bağını kabul etse de, daha
sonra bu bağın eleştirel teoriyi diğer felsefi okullarla çelişen bir doktrin
haline getirmediğini ileri sürüyor. Farklı felsefi okulları bir araya
getirerek, yalnızca materyalist felsefeden uzaklaşmakla kalmıyor, nihayetinde
felsefeyi tümüyle terk ederek, onu kendi aşkın konusuna hapsediyor. Bunu sadece
bu makalede değil, daha sonraki çeşitli yazılarında da görüyoruz. Bu yazılarda
şu tür görüşleri aktarıyor:
İdealist düşünce, bilhssa Alman
felsefesinde, toplumsal önemindeki çeşitlilik ve farklılıklara
bakılmaksızın, ilerici olarak kabul edilir. Bununla birlikte idealist düşünce,
genel felsefe tarihinin sunumunda ve yorumunda, bazı önceki felsefi fikirlerin
analizinde, toplumun önemini tümüyle görmezden gelir, toplumsal ve tarihsel
anlamdan yoksun bir felsefi birlik ve süreklilik kurar. Bu anlam, Marcuse’nin
bir makalesinde yer alan şu ifadede doğrulanmaktadır: “Felsefenin soyutlamasına
bağlılık, koşullara daha uygundur, toplumsal çatışmalara inen o sözde felsefi
kesinlikten daha gerçeğe yakındır.” Devamında şunu der: “Felsefi kavramlarda
doğru olan, insan varlığının somut gerçekliğinden soyutlama yoluyla elde edilir
ve yalnızca bu soyutlamada doğrudur. Akıl, zekâ, etik, bilgi ve mutluluk, salt
burjuva felsefesinin kategorileri değildir.” İnsani kaygıları yüklenir, bu
nedenle, yenilenmediği takdirde korunmalıdır.
Felsefenin
soyut doğası, bu kavram ve değerlerin insani kaygılar açısından önemi ile
ilgili tespitler yerindedir. Ancak bu noktada durmak, bizi felsefenin maddi
sınırlarının tamamen ötesine götürür. Felsefi soyutlama mutlak değildir,
bilâkis, toplumsal ve tarihsel farklılıklara göre anlamı ve işlevi değişir,
çeşitlenir. Bu kavram ve değerler de yalnızca mutlak insani kaygılar değil,
anlamı ve işlevi toplumsal ve tarihsel farklılıklara göre değişen ve
farklılaşan kaygılardır. Bu, yalnızca bilginin sınırları değil, ahlaki ve
estetik değerler için de geçerlidir. Burada daha fazla ayrıntıya girmeye gerek
yok. Şunu söylemek yeterli: İçinde bir unsur barındırsa da, Marcuse’nin felsefenin
anlamını toplumsal ve tarihsel içeriğinden uzaklaştırmak için kullandığı bu
aşırı soyut karakteri fark etmek yeterlidir. Aynı makalede Marcuse, “Statükoyu
değiştirmek, felsefenin görevi değildir. Felsefeci, ancak profesyonel bir felsefeci
olmadığı sürece toplumsal mücadelelere katılabilir” diyerek, bu anlamı bilimsel
bir biçimde doğrular. Profesyonel ve profesyonel olmayan felsefeci arasındaki
bu ayrım, aslında felsefenin anlamını anlamasının doğal bir sonucudur.
Nihayetinde başka bir ayrıma yol açar: toplumsal değişime katılan bir felsefe
ile toplumsal değişime katılmayan bir felsefe; salt soyut olarak düşünen bir
felsefe ile hem düşünen hem de değiştiren bir felsefe. Bu nedenle, eleştirel
teorinin yalnızca felsefenin sorunu (burada toplumun tam bilgisine ulaşma
sorununu kastediyoruz) daha kapsamlı bir şekilde ele alamamasının temelindeki
belirli toplumsal koşulları ortaya çıkarmakla ilgilendiğini ve diğer herhangi
bir çözümün bu felsefenin sınırlarının ötesinde olduğunu belirtmesi doğaldır.
Soruna yönelik her biçimsel, bütüncül yaklaşımın özünde yatan gerçek, felsefeye
dışarıdan gelir, bu nedenle, ancak felsefenin dışında aşılabilir. Felsefenin
gerçekliğin farkındalığı ve onun içinde devrimci bir eylem gücü olarak geriye
kalan nedir? Ya da başka bir deyişle, bu eleştirel teoride materyalizmden
geriye ne kalır? Bu alıntılara rağmen, Marcuse, felsefesini nasıl
özgürleştirici, devrimci bir felsefe olarak niteliyor? Öyleyse, özgürleştirici
ve aydınlayıcı niteliği nerede? Elbette, Marcuse’nin teorisinde, eklediği yeni
bir yönle mevcuttur:
Daha
önce de belirttiğimiz gibi, bu yön “ütopya”dır. (Ütopya, kendisinin de dediği
gibi, uzun süre felsefedeki tek ilerici unsurdu.)
Eleştirel
teori, bunun ötesine geçer, bu ilerici unsuru koruyarak onu mevcut sistemi
sorgulamak için kullanır. Ütopya felsefe tarafından alenen benimsenir, bunun
sonucunda bilimsel nesnelliğin artık gerçeğin yeterli güvencesi olmadığı
düşünülür. “Bilim ve teknoloji, eleştirel teori için kavramsal bir model olarak
uygun değildir” diyen Marcuse, bu tespitini bilim ve teknolojinin kötüye
kullanımı üzerinden gerekçelendirir veya meşrulaştırır, bilim ve teknolojinin
gelişmedeki rolünü kabul etmesine rağmen, bilgi, gelişme ve özgürleşme için
başka bir yöntem arar. Bu yöntem, hayal gücüdür.
Hayal
gücü olmadan, tüm felsefi bilgi, mevcut olanın veya geçmişin pençesinden
kurtulamaz, o, gelecekten kopuktur (çünkü hayal gücü, insanlığın yarın
gerçekten ne olabileceğine dair tasavvuru üzeriden o yarını tanımlar). Şüphesiz
ki, hayal gücü sadece sanat ve edebiyat alanında değil, bilgi alanında da insani
yaratıcılığın ve yeniliğin bir gücüdür. Bu alanda, genel soyut sınırları veya
uygulamalı bilimsel sınırları içinde olsun, rasyonel düşünce yeteneğiyle
bağlantılıdır. Bununla birlikte, Marcuse’nin felsefesi, hayal gücünü bağımsız
bir bilişsel güç haline getirmeye çalışır. Bu, eleştirel teorinin genel
çerçevesidir: ütopyaya yönelen ve insanlığın geleceğini hayal gücüyle tasavvur
eden teorik bir soyutlama.
Marcuse,
soyutlama, ütopya ve hayal gücü aracılığıyla, yalnızca Marksizmden uzaklaşmakla
kalmayıp, aynı zamanda onu temel teorik engellerinden arındırdığını,
geliştirdiğini ve özgürleştirdiğini, bu engellerin de Stalinist gerilemeyle
ortaya çıktığını iddia eder. Dolayısıyla Marcuse, felsefesini “post-Marksist”
bir felsefe olarak tasavvur eder.
MacIntyre’ın
sözleriyle, aslında bu, “Marksizm öncesi” bir felsefe, aynı zamanda eklektik
bir idealist felsefedir. Bu gerçeği, ilerleyen bölümlerde ele alacağımız temel eserlerine
dair analiz üzerinden daha net göreceğiz. Ancak bu bölümde, “Felsefe ve
Eleştirel Teori” makalesi, bu bağlantıları tanımlamak için tek başına yeterli
olmadığından, bazı teorik bağların üzerinde daha fazla düşünmemiz gerekebilir.
En
önemli kitabı olan Akıl ve Devrim, 1941’de İngilizce olarak yayımlandı.
Bu kitabın önemi, metodolojik ve tematik olarak, daha sonraki eserlerinde ifade
edilen tüm felsefesinin temel unsurlarını büyük ölçüde içermesinde yatmaktadır.
Dahası, bu kitapta kurduğu teorik bağın gerçek doğasını da görüyoruz. Kitap,
Hegel’in felsefesini ve çeşitli düşünsel uzantılarını, Hegelcilik ışığında
pozitivist felsefenin eleştirel bir analiziyle birlikte sunmaya adanmıştır.
Kitabın özü, Marcuse’nin 1960’ta bu kitabın yeni baskısına yazdığı giriş
yazısında vurgulanmaktadır: Bu kitabı yazarak, Hegel’in yeniden canlanmasına
küçük de olsa bir katkıda bulunmayı umduğunu belirtir. Aslında Marcuse,
kaybolmaya yüz tutmuş bir zihinsel yeteneği, yani olumsuzlayıcı (veya yadsımacı)
düşünme becerisini yeniden canlandırmayı amaçlamaktadır. Hegel’in tanımladığı
gibi düşünme, bize doğrudan açık olduğu üzere, yadsımadır. Marcuse, bu yeteneği
yeniden canlandırarak, diyalektik yöntemin temel unsurunu, itici gücünü
vurgulamayı amaçlamaktadır.
Kitabın
başlığı, konusunu belirtmektedir: Akıl ve Devrim. Burada kastedilen akıl
Hegelci anlamda akıldır. Bu anlamıyla akıl, verilmiş veya var olanın yadsınması
ve reddidir. Marcuse, bu anlamdan yola çıkarak, özünde verilmiş veya var olanın
yadsınması ve reddi olan eleştirel teori anlayışını türetir. Marcuse’nin, ister
Hegel’de ister Marx’ta olsun, yadsıma veya reddiye olarak sunduğu bu anlamın
diyalektik doğasını ileride göreceğiz.
Kitap,
gerçekte, ister tamamen soyut mantıksal kavramlar ve düşüncelerle (yani düşünce
biçimleriyle) ilgili olsun, ister genel olarak tarihsel, toplumsal ve politik
yönlerle (yani gerçekliğin nesneleriyle) ilgili olsun, Hegel’in bakış açısını tümüyle
benimseyen, Hegel’in mutlak bir savunmasıdır. Hegel’in bu son alandaki,
özellikle politik alandaki hatalarına ve Marcuse’nin bu hataları kabul etmesine
(hatta Hegel’in bazılarına ilişkin çekincelerine) rağmen, Marcuse, bunları
açıklamaya, hatta zaman zaman haklı çıkarmaya çalışır. Ancak Marcuse’nin bu
hataları kabul eden yaklaşımı, bunların kökenini Hegel’in mantıksal anlayış ve
düşüncelerinden bazılarında aramaya yönelmez. Bunları mutlak surette benimser,
bu anlayış ve algıların hiçbirine eleştiri getirmez. Eleştirisi, bahsettiğimiz
gibi, siyasi yönle sınırlıdır, hatta bu yönü açıklamaya ve haklılaştırmaya
çalışır.
Gerçekte,
bu hataları anlamanın tek yolu, Hegel’in felsefesindeki bu ampirik köklere,
özellikle de mantığındaki “Mutlak” kavramına geri dönmektir. Bu kavram, Hegel’in
zamanının bazı siyasi olaylarını nihai amaç ve son hedef olarak görmesinin,
genel olarak kendi düşünsel diyalektiğiyle çelişmesinin kaynağıdır. Hegel,
Prusya devletinde durmuş ve onu mutlak, evrensel fikrin nihai tezahürü olarak
görmüştür. Bunu yaparak, bu mutlak fikrin diyalektiğini dondurmuş, bu fikri trajik
bir sona sürüklemiştir.
Aslında
gerçekte, Hegel’in felsefesi iki zıt eğilime sahiptir:
Hegel’in
mantığındaki mutlak anlayışında özellikle belirgin olan, tamamen soyut ve
mutlak bir eğilim ile insanlık tarihinin ve öznelerinin yorumunun genel
çerçevesinde somut ve dinamik bir eğilim söz konusudur.
Gerçekten
de Hegel, bu verileri ve öznelerini kapsamlı tarihleri boyunca ele almaya özen göstermiş, değişen içeriklerini
düşüncenin mantıksal biçimlerinden değil, bu biçimleri değişen, somut, tarihsel içerikten çıkarmaya çalışmıştır.
Bu
biçimleri bu içeriğe göre düzeltir ve değiştirir. Düşünceyi ve gerçekliği
harmanlar. Onun için düşüncenin gerçeklik üzerindeki önceliğine rağmen ki bu
önceliği bazı öğrencileri zamansal değil, sadece mantıksal açıdan yorumlamıştır,
onun için gerçekliğin düşüncenin somutlaşması ve gerçekleşmesi olmasına rağmen,
düşünce biçimleri soyutlama yoluyla tarihsel deneyimin somut gerçekliklerinden
çıkarılır. Ancak Marcuse’nin Hegel felsefesi sunumunda, bu felsefenin somut,
ampirik kaynağını kabul etmesine rağmen, bunun tam tersini buluyoruz. Marcuse,
bu felsefenin soyut mutlaklığını ampirik somutluğundan daha öncelikli hale
getirir. Mutlak olan, değişkene galebe çalar. Nitekim, Alasdair MacIntyre’ın yerinde
ifadesini kullanacak olursak, daha somut olanı daha soyut olanın ışığında
algılarız. Marcuse bu şekilde, Hegel’in söylediklerinin çoğunun ampirik
olduğunu göz ardı eder. Dolayısıyla, Marcuse, Hegel’in felsefesinin soyut,
mutlak idealist yönünü pekiştirir, nesnel ve somut yönünü zayıflatır. Belki de
bunu, Marcuse’nin Hegelciliğin özü olarak gördüğü olumsuzlama kavramında
görebiliriz. Hegel, bilhassa Marx’a göre olumsuzlama, var olanın mutlak bir
reddi veya çürütülmesi değil, aksine, onu aşmak ve geride bırakmaktır. Onu
tamamen ve kesin olarak yok etmez, aksine, ondan kaynak alır, içindeki hareket
ve ilerleme unsurlarını genişletir. Yeni bir niteliksel düzeye yükseliştir,
ancak bir kopuş değildir, gerçekleşmesi, bir sıçrama veya siyasi terimlerle bir
devrim biçimini alsa bile.
Marcuse’nin
Hegelci bağlamından sıyırdığı bu mutlak olumsuzlama kavramı, daha sonra
göreceğimiz gibi, Marcuse’nin tüm fikriyatında temel bir yöntem haline gelir.
Gerçekten de, Marcuse’nin Hegelcilik anlayışındaki bu soyut, mutlakçı
karakterin, günümüz çağını analiz ederken kullandığı aynı mutlakçı karakter
olduğunu görebiliriz. Genel yargıları, Hegel’in kendi çağını analiz ederkenki
siyasi yargılarıyla neredeyse örtüşmektedir, ancak Hegel’in analiz yöntemi
Marcuse’ninkinden daha somuttur. Bununla birlikte, Marcuse, en azından, kendi
çağını putlaştıran Hegel’den farklı olarak, doğrudan içinde olduğu çağı
putlaştırmamıştır, ancak Marcuse’nin analizi bu putlaştırma çabasına dolaylı
olarak sebep olmuştur. Bu meseleyi sonraki bölümlerde ele alacağız.
Bu
bağlamda “Akıl ve Devrim’in ayrıntılı bir analizini yapmamıza gerek yok,
çünkü bu, tamamen felsefi bir eserdir. Genel yaklaşımını özetlemek yeterli
olacaktır.
Bu
kitapta Marcuse, Hegel’den daha Hegelcidir. Belki de, MacIntyre’ın haklı
tespitiyle, Marcuse, Marksizmin eleştirip aşmak suretiyle kendi materyalist
felsefesini kurmasına katkıda bulunan Sol Hegelcilerin sol kanadına mensuptur.
Marcuse’nin Hegel’in felsefesini formüle etmek için kullandığı temel
kavramların çoğu, aslında bu Sol Hegelcilerin sol kanadının kavramlarıdır. Marx
ve Engels’in Alman İdeolojisi adlı kitaplarını adadıkları kavramlardır.
Bu eleştirinin özü, Marx’ın bu solcuların Hegelciliği mutlak soyutlamaların
kaynağı olarak aldıkları, somut, ampirik gerçeklere dayanan daha bilinçli ve
aydınlanmış bir düşünceye dönüştürmeye çalışmadıkları yönündeki gözlemidir.
Marcuse’nin Hegel’in felsefesine yaptığı, tam da budur, onu günümüzde bu Sol
Hegelcilerin bir uzantısı yapan da budur.
“Teori”
terimi, Marcuse’nin benimsediği “eleştiri”ye ve Frankfurt Okulu’nun felsefesine
verilen addır. Bu terim, Marx’ın Alman İdeolojisi’nde eleştirdiği ve
çürüttüğü, temelinde idealist ve nesnel ampirik gerçekliğin analizinden kopuk düşünsel
duruşunu açıkladığı Sol Hegelcilerce de kullanılmıştır.
Aynı
şey, “insan” ve “insanın özü” terimleri için de geçerlidir. Marx, Sol Hegelcilerin
insan deneyiminin idealist yorumunda kullandıkları bu soyut terimi Alman
İdeolojisi’nin birçok sayfasında eleştirmiş, onların yerine “insanlar”
terimi kullanılmıştır. Gerçekte bu, iki terim veya iki kavram arasında bir fark
değildir: biri soyut ve mutlak, belirli, somut anlamdan yoksun; diğeri ise
somut, toplumsal ve tarihsel önemi haizdir. Ancak burada kısaca belirtmekte
fayda var ki, “insan” ve “insanın özü” gibi soyut kavramlar, Marcuse’nin
yazılarında, öncelikle bireyin özgürleşmesini hedefleyen özgürleştirici
devrimini temellendirdiği kavramlarda karşımıza çıkmaktadır. Bunu daha sonra
ayrıntılı olarak göreceğiz.
Bu
anlamda, Marcuse’nin felsefesi Marksist değil, daha önce de belirttiğimiz gibi,
Marksizm öncesi, belki de Hegelcilikten bile daha Hegelcidir. Dolayısıyla
Marcuse, Akıl ve Devrim adlı kitabında Marksizmi takdim ederken, onu tümüyle
Hegelci bakış açısıyla yorumlar. Özel Olan’a odaklanır.
Burada
Marcuse’nin Marksizme dair özel anlayışını ayrıntılı olarak aktarmayacağız, sadece
Marksizmi takdim ve idrak etme konusunda geliştirdiği yaklaşımına ait beş
hususu beş ana noktayı belirtmekle yetineceğiz.
1.
Marcuse, Marx’ı takdim ve tefsir ederken 1844 Elyazmaları eserini temel
almıştır.
1844
Elyazmaları, aslında Marx’ın düşüncesinde henüz aşılmamış
olan, geçmişe ait kalıntıları, daha doğrusu, Hegelcilikten mülhem unsurları
dile döker. Ancak Marcuse, bu yazıları, Marx’a ait, Alman İdeolojisi ve Kapital
ile başlayan, bu yazılardan tamamen farklı bir teorik yol izleyen diğer yazılarla
teorik olarak birleştirmeye çalışır. Oysa aslında 1844 Elyazmaları’ndan Alman
İdeolojisi’ne geçilmişse, Hegelcilikten Marksizme geçilmiş demektir.
Marx,
1844 Elyazmaları’nda Marksist değildi. Detaya girmeden, bu yazılardaki
temel rehber fikrin, insani yabancılaşmanın, nesnel toplumsal koşulları
yönlendiren kapitalist sömürü biçimlerini ürettiği fikri olduğunu belirtmek
yeterlidir. Hegelcilikten Marksizme, yani kapitalist sömürünün somut
yabancılaşma biçimlerini ürettiği fikrine geçilmiştir. Başka bir ifadeyle, “Nesnel
toplumsal koşullar, insan bilincini belirler” diyen anlayış benimsenmiştir. Elbette,
bilincin bu koşullardaki rolü reddedilmez.
Marcuse’nin
bu bariz teorik kafa karışıklığına meyletmesi gerçekten tuhaf bir durumdur. Oysa
Marx, elyazmalarının olgunluk dönemine ait teorileri için salt hazırlık
çalışması olduğunu, öneminin öneminin abartılmaması gerektiğini kabul eder.
Ancak,
bu kabule rağmen, mesele, bu elyazmalarının önemine dönük vurgunun abartılıp
abartılmaması değil, elyazmalarının Alman İdeolojisi kitabında
tanımlanmaya başlanan doğru Marksist düşünceye ne ölçüde uyduğu meselesidir.
2.
Marcuse, Marx’ı takdim ve tefsir ederken, Engels’in katkılarını Marksist
düşünce çerçevesinden kasıtlı olarak ayırır ve dışlar. Belki de bu dışlama
girişimlerinin en barizi, Engels’in Doğanın Diyalektiği adlı kitabıyla yaptığı
önemli katkının görülmemesidir. Engels, bu kitapta diyalektik materyalizmi
doğal maddenin hareketi bağlamında da ortaya koyar.
Marcuse,
bu kitabı alaya alır, neredeyse Engels’in onu hiçbir şekilde yayımlamayı
amaçlamadığı imasında bulunur. Bu eleştirisi dâhilinde Marcuse, diyalektiği
yalnızca insan düşüncesi ve deneyimiyle sınırlandırır, doğayı dışlar,
diyalektik materyalizmi tarihsel materyalizmle bir görür.
3.
Marx, komünizmin (sosyalizmin) ilk aşamasından ikinci aşamasına, zorunluluk
alanından özgürlük alanına kesin bir geçişten bahsederken, bu geçişin nesnel
yasalarca yönetildiğine vurgu yapar. Bu, özgürlük alanındaki insan yaşamının
onu yöneten nesnel yasalardan yoksun olmayacağı, aksine, bu yasalar
aracılığıyla yeni tarihsel insanın bu yasalar üzerinde tam kontrole sahip
olacağı, özgürlüğün en yüksek biçimde gerçekleşeceği anlamına gelir.
Özgürlük,
özünde, Hegel’de bile, zorunluluğun bilgisidir. Özgürlük, zorunluluğa karşı
gelmez, aksine, onun yasalarını bilmemek ve onlara boyun eğmektir. Ancak
Marcuse, Marx’ın felsefesinde bunu kabul etmesine rağmen, bunu tamamen farklı
ve çelişkili bir şekilde yorumlamaya çalışır. Ona göre, zorunluluk alanından
özgürlük alanına geçiş, “nesnel yasalarla yönetilmeyen” bir aşamaya geçiştir.
Bu, gerçekte, sadece Marksizmin yeniden yorumlanması değildir. Tamamen Marksizmin
zıddıdır. Marcuse’nin kendi felsefi ütopyasını temellendirdiği, Marksizm adına
sunulan, esasen Marksist olmayan bir özgürlük anlayışıdır burada söz konusu
olan.
Marcuse,
komünizmin birinci ve ikinci aşamaları arasındaki açık ayrımı görür, ikinci
aşamadaki özgürlüğün doğasını yorumlamaya çalışır ama nihayetinde bu iki
aşamayı cem eder. Birinci aşamaya, Marx’ın ikinci aşama için belirlediği bazı
özellikleri ve hedefleri atfeder. Bu, daha sonra göreceğimiz gibi, Marcuse’nin
Sovyet Marksizmine yönelik eleştirisinde netleşecektir.
4.
Marcuse, Hegel’den Marx’a geçişi, akıl kavramından mutluluk kavramına geçiş
olarak görür. Marx için mutluluk fikri, akıl fikrinin yerini almıştır. Aslında,
MacIntyre’ın haklı tespitiyle, Marx, mutluluk kavramını Marcuse’nin sunduğu
sınırlar içinde kullanmamıştır, aksine, faydacı felsefenin benimsediği mutluluk
kavramını eleştirmiştir. Marx, mutluluğu birincil hedef olarak belirlememiş,
bunun yerine, konuyu nesnel anlamıyla, özgürlüğü hedef olarak ele almıştır. Özgürlüğü,
zorunluluk üzerinde kontrol sağlayarak, ihtiyaç ve sömürüyü ortadan kaldırarak,
insan ihtiyaçlarını karşılayarak ve yaratıcı enerjileri serbest bırakarak
mutluluk imkânlarını sağlayan bir güvence olarak değerlendirmiştir. Marcuse ise
iddiasını destekleyecek herhangi bir metin ortaya koymadan, Marx’ın kavramında kendince
bir değişiklik yapmıştır. Kendi felsefesini kurmak için yapay olarak
oluşturduğu bu Marksist kavrama dayanarak, Marx’ın hilafına, ona Marksist bir
yorum getirerek özgürlük ve mutluluğu birbirine karıştırmıştır. Marksizm,
şüphesiz mutluluğu hedefler, ancak onu tanımlarken dikkatli davranır.
Nesnel
koşul özgürlüktür. Marcuse’nin özgürlüğün nesnel temelini ihmal etmesi ve
mutluluğu acil hedef haline getirmesi, felsefesine ütopik ve duygusal bir
karakter kazandırır, böylelikle, onun insan devriminin gerçek özgürlüğe ve
gerçek mutluluğa giden yoluna dair nesnel bir vizyon sunmasını engeller.
Son
olarak, daha önce ele aldığımız Marcuse’nin olumsuzlama kavramına geri dönelim.
Ona göre, olumsuzlama, gördüğümüz gibi, var olanın, şimdinin ve mevcut olanın
tam ve mutlak bir olumsuzlamasıdır. Dolayısıyla, MacIntyre’ın sözleriyle,
Marcuse, doğru olanı gerçek olanla karşı karşıya getirir, yani, gerçek olan her
şey yozlaşmıştır ve aşılmalıdır. Bu, Marksist ve büyük ölçüde Hegelci kavramla
tamamen çelişen metafizik ve idealist bir kavramdır.
Marksizmde,
olumsuzlama gerçekten de ilerlemenin itici gücüdür. Ancak, soyut ve mutlak bir
olumsuzlama değildir. Çelişkilerin birliği ve karşıtlığı yasasıyla organik
olarak bağlantılıdır. Sadece bu çelişkilerin çözülmesiyle gerçekleştirilebilir.
Başka bir deyişle, Marksizmde yadsıma, mevcut çelişkilerin doğası ve belirli,
somut tarihsel koşullar tarafından belirlenir. Bu, unsurları mevcut toplumun
kalbinde ve dokusunda dönen somut bir mücadelenin parçasıdır. Dolayısıyla, bu
sadece var olan her şeyin (Marcuse’nin ifadesiyle) “toptan yadsınması” veya
mevcut düzenin ya da geçmişin ortadan kaldırılması, dışlanması ve yıkılması
değildir. Aksine, daha fazla ilerleme için eski ve mevcut düzenin tüm olumlu ve
gerekli unsurlarını koruyan, ilerlemeye dair bir koşuldur. Mevcut gerçekliğin özünden
kaynaklanan, koşullarıyla bağlantılı ve gelişmiş unsurlarını genişleten yeni
bir niteliksel düzeye geçiş hareketidir. Her yeni niteliksel düzeyle, yeni bir yadsıma
aşaması için gerekli koşullar olgunlaşır ve bu böyle devam eder. Dolayısıyla
mesele, mutlak bir yadsıma değil, belirli, somut koşullarla bağlantılı bir
mücadeledir.
Ancak
Marcuse için mesele, sadece Hegel veya Marx’ dair kişisel bir tefsir ortaya
koymak değil, daha ziyade, onları genel olarak anarşist bir devrim ve radikal
değişim anlayışının temeli olarak kullanmaktır. Bu hususu sonraki bölümlerde
açıklayacağız.
Bu
anlamda, Marcuse’nin felsefesinde, Hegelci veya Marksist düşünceyle değil,
Hegelciliğin ve Marksizmin özünü çarpıtan, tahrif eden, eşi benzeri görülmemiş
yorumlarla karşılaşırız.
Ancak
Marcuse’nin ilgisi Hegel ve Marx’la, daha doğrusu, onları yeniden tefsir
etmekle sınırlı kalmadı. Aralarındaki keskin çelişkilere ve tefsiriyle bu düşünce
akımlarının gerçek niteliği arasındaki çelişkiye rağmen, diğer düşünce akımlarını
da yeniden yorumladı, onları kendi felsefesinin temelleri olarak benimsedi.
Heidegger’in
felsefesinin Marcuse üzerindeki ilk etkisini, ardından, Marcuse’nin Hegelci
köklerini keşfettikten sonra bu felsefeden ayrılış sürecini ele aldık. Ancak,
gördüğümüz gibi, Marcuse, kendi felsefesinde Heidegger’in felsefesinin
kalıntılarını korumuştur; bu da, son derece öznel olan birçok yönüyle, onu
şüphesiz Heidegger’in bir uzantısı olan Sartre’ın varoluşçuluğuna yaklaştırır.
Dahası, daha önce belirttiğimiz gibi, Marcuse, Heidegger’in de savunduğu
seçilmiş elitler anlayışını, istemeden de olsa muhafaza etmiştir. Bununla
birlikte, felsefesinde Kant’tan derin bir biçimde etkilendiğini, onun kimi görüş
ve anlayışlarını kullandığını, hatta benimsediğini görebilmekteyiz.
Belki
de bunun en belirgin örneği, Marcuse’nin felsefesinde önemli bir rol oynayan “Hayal
Gücü” kavramıdır. Kant, hayal gücünü teorik ve pratik mülkiyete aracılık eden
bir yetenek olarak görürken, Marcuse, onu neredeyse geleceğin devrimci
vizyonunu somutlayacak eşsiz bir meleke olarak değerlendirir. Kant’a ek olarak,
Fichte ve Nietzsche’den, bilhassa medeniyetin gelişiminde güzelliğin rolüne
ilişkin teorisini az çok benimsediği Max Scheler’den de derin etkiler
buluyoruz.
Marcuse
için mesele, sadece Hegel veya Marx’a dai kişisel bir tefsir ortaya koymak
değil, daha ziyade, onları genel olarak anarşist bir devrim ve radikal
değişimin temeli olarak kullanmaktır. Marcuse’nin kimyasında, Hegelci veya
Marksist düşünceyle değil, Hegelciliğin ve Marksizmin özünü çarpıtan özel yorumlara
rastlarız.
Çünkü
Marcuse, bir yandan Hegel ve Marx’la ilgilidir, bir yandan da onları istismar
eder. Farklı düşünce akımlarını tefsir eder ve bunları kendi fikriyatının
kimyasına ait temeli olarak benimser.
Heidegger
denilen kökten beslenen Marcuse, Hegelciliği keşfettikten sonra bu felsefeden koptu.
Ancak gördüğümüz gibi, Marcuse, kendi teorisinde Heidegger’in teorisine dair
birikimini muhafaza etti. Seçilmiş elitler anlayışını savunmayı sürdürdü.
Marcuse’nin
teorik kimyasında en önemli unsur hayal gücüdür. Onda Nietzsche yanında,
medeniyette güzelliğin rolüne vurgu yapan Max Scheler’den de esintiler
mevcuttur.
Marcuse’nin
felsefesi özünde eklektiktir, muhtelif idealist ve materyalist felsefelerin bir
karışımıdır. Kant, Fichte, Nietzsche, Hegel, Marx, Heidegger, Freud ve
diğerlerini tek bir çerçeve içinde birleştirir. Felsefelerinden istediğini
seçer veya kavramlarını uygun gördüğü şekilde yeniden yorumlar, nihayetinde bu
farklı ve çelişkili felsefeleri kapsayan genel bir felsefi çerçeveye ulaşır.
Ancak bu, bu çelişkileri tutarlı bir felsefi çerçeve içinde uzlaştırmayı ve
gizlemeyi başardığı anlamına gelmez. Gerçekten de, bu çerçevenin kendisinde,
hatta kendi teorik metodolojisinde bile çelişkiler mebzul miktarda bulunur,
bunu ayrıntılı olarak göreceğiz.
Marcuse’nin
felsefesinde, mutlak soyutlama neredeyse her zaman somut analize, öznel
faktörler nesnel faktörlere, irrasyonel unsurlar ve biyolojik güçler (hayal
gücü ve Eros) rasyonel metodolojiye, anarşik ütopizm nesnel bilimsel vizyona galebe
çalar. Gelgelelim, Marcuse’nin felsefesinin kaynakları ve teorik çerçevesinin
doğasına dair bu genel değerlendirme, onu tam olarak anlamak için tek başına
yeterli değildir.
Öyleyse
şimdi dümenimizi, bu felsefenin doğrudan pratik yönlerine doğru kıralım.
Mahmud Emin Âlim
[Kaynak: ماركيوز أو فلسفة الطريق المسدود, Darü’l-Edeb Yayınları, Eylül 1972, Beyrut, s. 37-60.]


0 Yorum:
Yorum Gönder