30 Temmuz 2026

, ,

Baş ve Son


Birinci Bölüm

Baş ve Son

 

Biçime önem veren geleneklere aykırı gibi görünse de, hikâyeye sondan başlayacağım. Bunu yapmamın sebebi, ilgili yöntemin okura daha ilgi çekici gelecek olması değil, sonun gerçek başlangıç, zirve olması hasebiyle, pratiğin teorinin sınandığı gerçek arena olmasıdır. Dahası, Marcuse’nin felsefesi gibi kendisi de bir hikâyedir. O vakit neden felsefesi de bir hikâye olmasın? Ona bağlı olgu ve olaylardan söz edemez miyiz? Adına yürüyüşler düzenlenmedi mi, gösteriler yapılmadı mı, barikatlar kurulmadı mı, sloganlar atılmadı mı, çatışmalar yaşanmadı mı, şehitler toprağa düşmedi mi, 1968 yazında dünyanın vicdanı sarsılmadı mı?

Hikâyenin sona erdiği yer de başladığı yer de onunla tanıştığımız öğrenci ve gençlik devrimidir. Bu devrimden önce, Herbert Marcuse adı, belirli üniversite çevreleri haricinde pek fazla öneme sahip değildi.

Bu devrimle birlikte, bilhassa devrim, 1968 yazında zirveye ulaştığı vakit, Herbert Marcuse’nin adı da parlamaya başladı. Felsefesi; basın, çeviriler, kitaplar, yorumlar ve seminerlerle beslenen bir düşünce akımı haline geldi. Öğrenci ve gençlik ayaklanmalarının (Cohn-Bendit gibi) kimi liderleri, bu akıma katıldılar, onun adına konuştular.

Ancak, Marcuse’nin adı ve felsefesi bu şiddetli başlangıçla birlikte, gerçekte, en azından Avrupa ve Amerika’da, trajik bir sona doğru uzanan yolculuğuna çıkmıştı. Ne yazık ki, Arap dünyasında bu trajik son için yanlış, kahramanca bir başlangıç belirlemeye çalışanlar hâlâ var.

Marcuse, 1932’den beri, hatta bazı erken dönem makalelerini dikkate alırsak, 1928’den beri yazıyordu. Ancak yazıları, öğrenci ve gençlik devrimlerinin yükselişiyle aynı zamana denk gelen 1968 yazına kadar yaygın bir popülerliğe ulaşmadı. Gerçekte görüşleri, bilinçli kimi çabalar sayesinde, bu hareketlerin kapsamlı düşünsel-teorik ifadesi haline geldi. Gerçek şu ki, Marcuse’nin kendisi de o dönemde Avrupa ve Amerika’daki onlarca şehir ve üniversitede patlak veren bu devrimi şaşkınlıkla karşılamıştı. Bu devrimin ilk emareleri, daha önce 1964’te Kaliforniya Üniversitesi Berkeley Kampüsü’nde açığa çıkan öğrenci hareketiyle ortaya çıkmıştı.

Marcuse’nin şaşkınlığı psikolojik değil, düşünseldi. Önceki yazılarının hiçbiri böyle bir devrimi öngörmemiş veya tahmin etmemişti. Yani, böylesi bir devrim ihtimaline hep karşı çıkmıştı.

Önceki yazılarında, tümüyle farklı toplumsal sınıflardan, dışlanmışlar, siyahiler, işsizler, getto ve gecekondu sakinlerinden kaynaklanacak bir devrimi öngörmüştü.

Marcuse, 1964’te yayımlanan Tek Boyutlu İnsan adlı kitabının sonunda Walter Benjamin’in şu sözünü aktarıyor: “Bize umut ancak umutsuz olanların yüzü suyu hürmetine bahşedilir.”

Ben, Marcuse’nin öğrencileri ve gençleri, umutsuz olanlar veya işsizler, getto ve gecekondu sakinleri gibi marjinal toplumsal sınıflar arasına dâhil ettiği kanaatinde değilim. Avrupa ve Amerika’daki, genelde kapitalist ülkelerdeki öğrenciler, çoğunlukla orta ve alt sınıflara mensuptur, çoğu ebeveynlerinin gelirleriyle geçinir. Örneğin Fransa’da, işçi sınıfı ailelerinden gelen öğrenciler, toplam öğrenci nüfusunun yüzde 10’undan fazlasını bile temsil etmemektedir. Her halükârda Marcuse, daha sonra göreceğimiz gibi, gelişmiş sanayi ülkelerinde kapitalist sisteme özümsenip entegre olduğunu iddia ederek, işçi sınıfını yeni devrimci güçler kategorisinde saymaz. Dolayısıyla, Marcuse, devrimci kurtuluş için umutlarını bağladığı veya en azından onun yolunu açmak için kullandığı grupları sıralayıp tanımlarken, gençler ve öğrenciler onun planının bir parçası değildi. Daha sonraki kitaplarında tanımladığı gibi bu kesim “umudun mayası” da değildi.

Amerika’da öğrenci hareketinin başladığı 1964 yılında Marcuse’den veya felsefesinden zerre bahsedilmiyordu. Bu hareketin yol açtığı dalga, 1968 yazında Fransa’da yükseldiği vakit öğrenci kitleleri yarattıkları hareketlerin o ilk aşamasında Marcuse veya felsefesi hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Tek Boyutlu İnsan adlı kitap, bu hareketin ikinci aşamasında Fransızca çevrildi ve yayımlandı. Ancak dağıtılan kopya sayısı 2.500’ü aşmıyordu. Gelgelelim, kitaptaki kavram ve görüşler, medya ve sağcı yayınevlerince hızla benimsendi. Bahsettiğimiz gibi, bu hareketin kimi liderleri yanında, bu kavramları hareketin düşünsel-teorik ifadesi olarak yayma ve tanıtma işini başka isimler de üstlendi.

Basit bir ifadeyle, 1968’deki öğrenci ve gençlik hareketinin açığa çıkması ile birlikte, Amerika, İngiltere, İtalya, Japonya gibi kapitalist ülkeler kapsamlı işçi grevleri ile çalkalanıyordu. Ancak kapitalist medya, bu grevleri neredeyse tamamen görmezden geldi, dikkatini daha çok öğrenci ve gençlik hareketine yoğunlaştırdı. Sadece bu da değil. Bahsettiğimiz gibi, Marcuse’nin kavramlarıyla ortak köprüler kurmaya çalıştı, böylece Marcuse’nin kavramları bu hareketin itici gücü ve yorumlayıcı göstergesi haline geldi.

Marcuse, kısa süre sonra bu oyuna kendisi de katılmaya başladı. Öğrenci ve gençlik hareketinin şiddetlendiği ülkelerin başkentleri ve üniversiteleri ziyaret ederek, kapsamlı insani devrimin müjdecisi, beklenen peygamberi olarak konferanslar verdi, seminerler düzenledi. Hatta daha sonraki yazılarında öğrenci ve gençlik kategorisini de eklemeye başladı ve onları devrimci eylem için hazırlık niteliğinde bir öncü ve umut kaynağı olarak ele aldı. Burada amaç, öğrenci ve gençlik hareketinin dalgasını yakalamaya, anlamını çarpıtmaya, teorik ve pratik olarak onu çarpıtmaya, nihayetinde onu gerçek amaçlarından farklı amaçlar için kullanmaya çalışmaktı.

Marcuse’nin önceki yazılarında öğrenci ve gençlik hareketini öngörmediği, ancak gene de mücadele deneyimiyle ortaya çıkan felsefesinin bir ifadesi olduğu ileri sürülebilir. Bunu özellikle öngörmüş olması veya felsefi kavramlarının bunu tamamen kapsaması gerekmez.

Öğrenci ve gençlik hareketi, kitleler tarafından tamamen veya kısmen özümsenmiş olsa da, kendi kimliklerinin kendiliğinden bir ifadesi olarak kalmakta, geçerliliğini ve bütünlüğünü teyit etmektedir.

Bu hareket, özünde, baskıcı kapitalist sisteme, bürokrasiye ve tüketim toplumuna, israf, sömürü ve savaşla tanımlı topluma, ideolojik telkinin hâkim olduğu topluma, yabancılaşma ve gerçek farkındalığın, öznelliğin ve özgür yaratıcılığın kaybına karşı bir isyandı. Öyleyse, bu isyanı, ilgili toplumu kınayan ama öğrenci ve gençlik hareketini baskı güçleri arasında saymayan Marcuse’nin felsefesinin bir ifadesi olarak görebiliriz. Bu, gerçekten de ikna edici bir argümandır. Kapitalist medya, şiddetli muhalefetiyle, Marcuse’nin felsefesini öğrenci ve gençlik hareketiyle ilişkilendirmek için bu argümanı kullanmıştır. Öğrenci ve gençlik hareketinin içinde ve dışında, yazarlar ve düşünürler de dâhil olmak üzere, birçok saygın kişi, bu kurulan bağın halesine kapılmıştır.

Oysa derinlemesine ele alındığında gerçeklik oldukça farklıdır. Esasında öğrenci ve gençlik hareketi, bu kitapta daha sonra bahsedeceğimiz diğer toplumsal hareketler, Marcuse’nin düşüncelerini çürütür, bilhassa 1968’deki öğrenci ve gençlik hareketinin patlak vermesinden önce dile getirdiği kavramları geçersiz kılar.

Bu noktada bizim Marcuse’nin felsefesini genel bir giriş dâhilinde, kısaca sunmamız gerekiyor.

Marcuse, hem sosyalist hem de kapitalist gelişmiş sanayi toplumlarının, teknolojik rasyonellikleri sayesinde, üretim ve tüketimin yönünü, hatta insan bilincinin ve iradesinin yönünü bile tamamen kontrol altına almayı başardıklarını söylüyor. Bu başarıyı, bilim ve teknolojiyle elde edilen üretim bolluğuna, medyanın ve kültürel rehberliğin kamuoyunu şekillendirme, hatta insanların ihtiyaçlarını, duygularını ve zevklerini şekillendirme imkânlarına bağlıdır. Bu gerçeği dayatanın, mülk sahibi azınlık olmadığını söylüyor.

Egemen sınıfın iradesi ve çıkarları, sadece üretim ve tüketim alanlarında değil, insanlığın düşünsel ve psikolojik oluşumunda da belirleyicidir. Neticede işçi sınıfı da dâhil olmak üzere tüm toplumsal sınıfları kendi sistemine entegre etmiştir. Bunu acımasız dış baskıyla değil, daha ziyade, incelikli, içsel baskıyla başarmıştır. Atasözünde denildiği gibi, sopa yerine havuç kullanır, egemen, mülk sahibi azınlığın üretip şekillendirdiği ihtiyaçları karşılar.

Eğer durum böyleyse, bu duruma nasıl isyan edilebilir, o nasıl reddedilebilir, yıkılabilir ve değiştirilebilir? Mevcut üretim ve tüketim sistemine entegre olmuş marjinal sınıflarda umut yoktur. Umut yalnızca, doğaları gereği bu sistemin dışında olanlardadır. Bunlar, daha önce de belirttiğimiz gibi, işsizler, marjinal kesimler, siyahiler, getto ve gecekondu sakinleridir. Marcuse’nin de belirttiği gibi, umut, toplumda sistemden ne fayda gören ne de üretim ve tüketim döngüsüne entegre olan marjinal ve asalak grupların sistemi ancak dışarıdan gelenler aracılığıyla bozmasındadır. Bunlar, demokratik sürecin dışındadırlar (ve sisteme dışarıdan darbeler indirirler).

Öğrenci ve gençlik hareketine dönecek olursak, şunu soruyu sormak zorundayız: Öğrenciler ve gençler, sistemin dışında, marjinal, asalak bir toplumsal sınıf mıdır? Hayır, elbette değil. Daha önce de belirttiğimiz gibi, orta ve alt sınıflara mensupturlar. Dışlanmış, yoksun bırakılmış veya ezilmiş gruplar değillerdir, bilâkis, üretim ve tüketim döngüsüne bağlı toplumsal sınıflardan gelen ailelerinin gelirleriyle geçinirler. Marcuse’nin analizine göre, zengin topluma entegre olmuş, özümsenmiş ve içinde yer almaktadırlar. Peki, Marcuse’nin felsefesini kullanarak, bu sisteme karşı gerçekleştirdikleri isyanları ve devrimleri nasıl açıklayabiliriz? Burada başka gruplardan bahsetmiyoruz.

Marcuse’nin felsefesinin, öğrenci ve gençleri kapsama, özümseme ve bütünleştirme iddialarına rağmen, bu hareket, topluma karşı isyan ve ayaklanma içindedir. Şimdilik şu çıkarımla yetineceğiz: Gelişmiş sanayi toplumu, Marcuse’nin iddia ettiğinin aksine, öğrenci ve genç nüfusu kendi çerçevesine özümsemeyi başaramamıştır.

Araştırmacılar, öğrenci ve gençlik hareketinin nedenlerini, onu Marcuse’nin felsefesiyle ilişkilendiren nedenlerin ötesinde aramalıdırlar. Bu nedenleri, özellikle kapitalist topluma ilişkin Marcuse’nin eleştirel analizlerinde bulabilirler, ancak bunları felsefesinin genel çerçevesinde bulamazlar. Dahası, gençlik ve öğrenci hareketlerinin doğası, her toplumun özel koşullarına bağlı olarak bir toplumdan diğerine değişir, dinamikleri, her toplumun toplumsal ve politik koşullarına göre çeşitlilik arz eder. Örneğin, Amerika’daki öğrenci ve gençlik hareketi, Fransa’daki öğrenci ve gençlik hareketinden doğası gereği farklıdır. Marcuse’nin Amerikan toplumunda analiz ettiği toplumsal koşullar, Fransız toplumunda mevcut olanlarla aynı değildir. Aynı durum, kapitalist sistemler altındaki diğer toplumlar için de geçerlidir. Bu kapitalist sistemlerdeki öğrenci ve gençlik hareketleri ile özellikle Yugoslavya, Çekoslovakya ve Polonya gibi kimi sosyalist ülkelerdeki hareketler arasındaki fark daha da belirgindir. Bu fark, kapitalist sistemlerdeki ve bazı sosyalist sistemlerdeki öğrenci ve gençlik hareketleri ile gelişmekte olan ülkelerdeki veya Üçüncü Dünya ülkeleri olarak adlandırılan ülkelerdeki hareketler arasındaki fark daha da artmaktadır. Gerçekten de, bu ülkelerdeki hareketler, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki hareketlerden tarihsel olarak daha derin köklere sahiptir.

Öğrenciler ve gençler, yüzyılın başından beri Üçüncü Dünya ülkelerindeki ulusal hareketlerin ön saflarında yer alıyorlar. Hareketleri, Avrupa ve Amerika’daki öğrenci ve gençlik hareketlerinde olduğu gibi 1964 veya 1968’de başlamadı. Öğrenci hareketini öğrenci hareketi ve gençlik hareketini de öğrenci ve diğer toplumsal grupları da içeren gençlik hareketi olarak ayırt etmek suretiyle, konuya bir katman daha eklemek istemiyorum.

Genç işçiler gibi diğerleri de bir başka örnektir. Gerçekten de, öğrenci ve gençlik hareketleri arasında bir bağ mevcuttur, hatta günümüzde, öğrencilerin ve gençlerin öncü rol oynadığı kapsamlı bir hareketten söz edebiliriz. Ancak asıl mesele, bu kapsamlı hareketi yönlendiren nesnel faktörleri ve bu çeşitli hareketleri, genel bir olgu olarak ele alınmalarına rağmen, birbirinden ayıran nesnel farklılıkları belirlememiz gerektiğidir. Tüm bunlardan çıkan açık sonuç, bu kapsamlı öğrenci ve gençlik hareketinin Marcuse’nin felsefesine meydan okuduğudur. Aslında, en azından gelişmiş sanayi toplumlarında, tüm toplumsal sınıfların ve grupların özümsendiğini, bu toplumlara karşı devrim için, egemen toplumsal düzenin dışında kalan marjinalleşmiş, asalak ve dışlanmış gruplar haricinde hiçbir yol kalmadığını iddia eden bu felsefeyi çürütmektedir.

Peki, öğrenci ve gençlik hareketinin bilimsel açıklaması nedir? Bazı yorumcuların tercih ettiği gibi, bunu bir devrim veya baba figürüne karşı isyanın simgesi olarak mı yorumlamalıyız? Devlet ve baskıcı sistemi, devlet başkanından kurum ve üniversite yöneticilerine kadar hiyerarşik olarak uzanan büyük toplumsal baba figürünün sembolik bir ifadesidir. Bu nedenle, ona karşı isyan etmek, çekirdek aile içinde insanlığa karşı bir tür isyandır. Ancak bu, aslında sınırlı bir psikolojik açıklamadır, çünkü kapitalist toplumda ve genel olarak çağdaş toplumda ailenin doğası, eski feodal toplumdaki doğasından farklıdır. Baba ve oğullar arasındaki eski otoriter ilişki azalmış, hatta bazen, özellikle Avrupa ve Amerika toplumlarında, tamamen ortadan kalkmıştır. Dahası, bu Froydcu psikolojik açıklama, hareketin kimi kısmi unsurlarını ortaya koysa da bilhassa Vietnam Savaşı’na, ırk ayrımcılığına, genel olarak kapitalist sisteme, bürokrasiye karşı muhalefet ve çağdaş bilim ve teknoloji devriminin talepleriyle uyumlu hale getirmek için üniversite sistemlerinin reformdan geçirilip modernize edilmesine dönük çağrı türünden genel politik ve toplumsal hedefleri açıklamada yetersiz kalmaktadır.

Bu, sadece duygusal, dürtüsel bir devrim değil. Birçok açıdan, sadece kör bir isyan veya salt bir reddetme de değil. Bilâkis, sınırları ne olursa olsun, bu bilinç, toplumsal ve insani bir bilinçle bağlantılıdır.

Bunu, bazı yorumcuların tercih ettiği gibi, eski ve yeni kuşaklar arasındaki bir çatışma olarak mı açıklamalıyız? Bu açıklama da yetersizdir. Şüphesiz ki, eski ve yeni arasında bir çatışma vardır, ancak özünde bu, toplumsal nitelikte bir çatışmadır. Mesele, yaş değil, çıkarlar, fikirler ve toplumsal koşullardır.

Gerçekten de, gençler genel olarak, özel doğaları gereği, mücadele ve yenilenmenin öncüleri arasında yer alarak, ona canlılık ve coşku katmaktadırlar. Ancak, gençler homojen bir grup değildir, işçiler, köylüler ve burjuvazi de dâhil olmak üzere, farklı toplumsal sınıflara mensupturlar. Şüphesiz ki, sınıf aidiyetleri tek başına toplumsal konumlarını belirlemez. Daha ziyade, onları belirleyen, düşünsel bağlılıklarıdır, bu da onları asıl sınıflarından kopmaya ve çoğu zaman diğer sınıfların ilgi alanlarını ve felsefelerini ifade etmeye yönlendirir.

Bu fikri ve toplumsal öz, kuşaklar arası çatışmanın tezahürlerini yüzeysel ve marjinal kılan şeydir. Kaç genç insan, gerici fikirleri benimsiyor, kaç orta yaşlı ve yaşlı insan, ilerici fikirleri benimsiyor? Gerçekten de, yaş farkı fikri esnekliğe ve canlılığa katkıda bulunur, ancak fikri anlaşmazlıkların doğasını ve sınırlarını belirlemede temel bir faktör değildir.

Marcuse, daha sonra kaleme aldığı bazı eserlerinde, dönemin en iğrenç suçlarından birinin binlerce Endonezyalı komünistin toplu katliamı olduğunu kendisi de kabul eder. Ama o katliamlara öğrenciler de katıldılar. Gerçekten de, gençler, çoğu zaman birçok faşist ve Nazi hareketinin ve rejiminin temelini oluşturmuştur.

Bu arada, öğrenciler ve gençler, genel olarak sömürgeleştirilmiş, yarı sömürgeleştirilmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, işçi sınıfının bilinç, sayı ve etkinlik açısından henüz olgunlaşmadığı birçok ulusal kurtuluş hareketinin ön saflarında yer almaktadır. Dolayısıyla mesele, kuşaklar arası bir çatışma değil, daha ziyade, toplumsal bilinç, sınıf aidiyeti ve toplumların çeşitliliğine göre değişen ve farklılık gösteren koşullar meselesidir.

Tekrar şu soruya dönüyoruz: Öğrenci ve gençlik hareketini nasıl açıklayabiliriz? Bazılarının tercih ettiği gibi, özellikle gelişmiş sanayi ülkelerinde artan öğrenci sayısıyla mı açıklayabiliriz? Gerçek şu ki, öğrenci sayısı, bu yüzyılda, özellikle son yıllarda, ekonomik büyüme ve bilimsel-teknolojik gelişmenin ihtiyaçlarına cevap olarak eğitime yapılan yatırımların artması sonucu, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir artış göstermiştir. 1966’da ABD’de 20-24 yaş arası nüfusa oranla üniversite öğrencisi sayısı yüzde 42’ye, Sovyetler Birliği’nde yüzde 24’e ve Fransa’da yüzde 16’ya ulaştı. 1900 yılında ABD’de 24.000 profesör, 238.000 öğrenci vardı. 1969’a gelindiğinde bu sayı, 480.000 profesöre, 6,7 milyon öğrenciye çıktı.

Bu ve diğer istatistiklerin bazı eksikliklerine rağmen doğru olduğuna şüphe yok. Dolayısıyla, bunların analizine girmeyi amaçlamıyoruz. Ancak, inkâr edilemez gerçek şu ki, eğitime sürekli artan ve katlanarak büyüyen yatırım yapılmaktadır. Öğrenci sayısındaki artış, bilimsel-teknolojik gelişmenin taleplerine ve sanayileşme çağımızın genel ihtiyaçlarına bir cevap niteliğindedir.

Ancak, bu niceliksel artış, tek başına öğrenci hareketinin olgusunu nesnel olarak açıklayamaz, özellikle de bu niceliksel artışı üniversitelerde yarattığı büyük öğrenci kitlesiyle ilişkilendirirsek, kitlesel seferberlik için verimli bir zemin sağladığı için, şüphesiz ki itici güçlerinden biri olarak görürürüz.

Olayı daha derinlemesine incelersek, özellikle Avrupa ve Amerika’daki öğrenci hareketine ilişkin olarak, bunun birden fazla nesnel faktörden kaynaklandığını göreceğiz.

Öğrencinin içinde bulunduğu hali doğrudan etkileyen faktörler arasında, üniversite çalışmalarının ve müfredatlarının temel çağdaş sorunları ele almada genel başarısızlığı, özellikle Amerika’da tekellerin akademik programlar ve bilimsel araştırma yönleri üzerindeki kontrolü, yeterli öğrenci konutunun olmaması, yüksek öğrenim ücretleri, profesör eksikliği, kusurlu bir sınav sistemi ve mezunların yaşadığı işsizlik yer almaktadır. Alternatif olarak, mezunlar, genellikle ekonomik ve sosyal planlamada olumlu bir rolleri olmayan, sadece uygulamacı veya ofis çalışanı oldukları işlere yerleştiriliyorlar, üstelik bunların ücretleri düşüyor, gelir düzeyi, işlerinin niteliği ve sosyal statüleri açısından işçi sınıfına giderek daha çok yaklaşıyorlar. Birçok öğrenci, aynı anda hem okuyor hem de çalışıyor. Mühendisler, teknisyenler, muhasebeciler ve memurlar da dâhil olmak üzere, sanayide ve genel olarak ekonomide çalışan “beyaz yakalı” işçilerin sayısı artarken, aynı zamanda “mavi yakalı” işçilere de daha çok yaklaşıyorlar. Bilimsel-teknolojik devrim, bazılarının iddia ettiği gibi, işçi sınıfını “burjuvalaştırmadı”, yani onları burjuva sınıflarına dönüştürmedi, daha çok burjuva sınıflarını “öğrencileri” dönüştürdü. Özellikle mezuniyetten sonra, bir nevi işçi, hatta gerçek işçi haline geliyorlar.

Öğrenci hareketlerinin çoğu, bilimsel-teknolojik devrimin gerekliliklerinden kaynaklanan toplumsal değişimde üniversitelerin rolünü, üniversite sistemlerinde ve müfredatlarında radikal değişiklikleri savunarak başladı. Bu nedenle, birçok öğrenci hareketinin genel olarak sosyal ve beşeri bilimler alanındaki profesörler ve öğrenciler arasında ortaya çıkması şaşırtıcı değildi.

Ancak, öğrenci hareketindeki bu doğrudan faktörler, harekete daha derin siyasi ve toplumsal boyutlar kazandıran diğer faktörlerle kısa sürede birleşti.

Artık mesele, sadece üniversite sistemlerinde ve müfredatlarında radikal bir değişiklik değil, sömürücü ve ırkçı eğilimleri, saldırgan militarist eğilimleri ve sosyal emeğin meyvelerinin asalakların israfına, bilimsel-teknolojik devrimin sonuçlarının ilerleme ve barışa zarar verecek şekilde boşa harcanmasına yol açan kötü planlamayla birlikte, tüm toplumsal sistemin kapsamlı bir eleştirisinin yapılmasıydı. Böylece öğrenci hareketi, Amerikan emperyalizminin Vietnam halkına karşı yürüttüğü kirli savaşa, oradaki egemen sınıfların uyguladığı ve teşvik ettiği ırk ayrımcılığına, çıkarları yalnızca üretim ve tüketimi kâr için yönlendiren ekonomik oligarşiyle iç içe geçmiş askeri oligarşiye ve insanlık dışı değerleri dayatan ve insan bilincini yaratıcı özünden arındıran ideolojik telkinlere karşı mücadele bayraklarını yükseltti. Kısacası hareket, kapitalist sistemin özüne karşı, sömürüden, ırkçılıktan, saldırganlıktan ve baskıdan arınmış yeni bir toplum için kapsamlı bir isyana dönüştü.

Gerçekten de bu hareket, çeşitli ve bazen çelişkili biçimler aldı. Beatles ve hippiler şüphesiz bu biçimlerden bazılarıdır. Bunlar birer ifadedir.

Bu, egemen toplumsal düzene karşı bir isyan, onu reddetmenin bir biçimidir. Uzun süreli kendini şımartma ve yıkanmayı reddetme, sokak hayatı, haşhaş ve esrar kullanımı, grup seksin yaygınlaşması, şiddet uygulaması veya kırsala ve el emeğine dönüş, bu reddetme ve isyanın çeşitli tezahürlerinden bazılarıdır, bu tezahürler, romantik veya anarşik bir karakter kazanır.

Bu, bireyleri yabancılaşmaya, öz farkındalık kaybına, fikri ve duygusal teslimiyete sürükleyen baskıcı sistemleri reddederek insan onurunu geri kazanma girişimidir. Beatles ve Hippiler gibi birçok grup, cinsel özgürlük çağrısını savaşları sona erdirme çağrısıyla birleştiren açık politik ve toplumsal sloganlarla ilişkilendirilir: “Savaşma seviş.”

Gelgelelim, sloganları ağırlıklı olarak politik ve toplumsal olan, ancak tanımlanmış bir devrimci örgütlenme ve program eksikliği nedeniyle romantik ve anarşik karakterden tümüyle kurtulamayan başka hareketler de mevcuttur. Tüm bu hareketlerin ardında, bazıları Marx’a, bazıları Troçki’ye, bazıları Freud’a, bazıları Çin Kültür Devrimi’ne, bazıları Guevara, Debray ve Law’a, bazıları ise bunların hepsinin bir karışımına atfedilen ve Marcuse’ye bağlanmaya çalışılan çeşitli fikri sonuçlara rastlıyoruz. Ancak bu bağlantıların çoğu, bu öğrenci ve gençlik ayaklanmalarının doğasını gerçekten açıklamakta başarısız oluyor. Belki de bu ayaklanmalar aracılığıyla bu hareketler için teorik bir tanım bulmaya çalışıyorlar. Ama gerçekte, farklı şekillerde, toplumlarında yaygın olan kapitalist sisteme karşı, tam olarak bilinçli olmasa da veya nesnel yolun farkında olmadan, bir reddiyeyi ifade ediyorlar.

Peki ya Çekoslovakya, Yugoslavya ve Polonya gibi bazı sosyalist ülkelerdeki öğrenci ve gençlik hareketleri? Daha önce de belirttiğim gibi, durum, toplumdan topluma, sistemden sisteme değişiyor.

Çekoslovakya’da sosyalist sistem içindeki bürokratik hatalar, emperyalist ve Siyonist propaganda ve unsurlarla desteklenen anti-sosyalist liberal eğilimler etkili oldu. Yugoslavya’da ise üniversite eğitim sistemlerindeki ve parti yöntemlerindeki bürokratik hatalar etkili oldu. Polonya’da ise açıkça anti-sosyalist Siyonist eğilimler etkili oldu. Gelişmekte olan ülkelerde dinamikler, ulusal ve toplumsal koşullarına ve iktidar dinamiklerinin niteliğine göre değişiklik gösterir.

Bu öğrenci ve gençlik hareketleri arasında toplumsal doğaları, sınıf bağlantıları ve sloganları açısından farklılıklar olmasına rağmen, öğrencilerin ve gençlerin ulusal ve toplumsal devrimde bir güç olduğuna hiç şüphe yok. Hareketleri, her sistemdeki krizin farklı doğasına rağmen, toplumlarındaki sistemlerin krizinin sağlıklı, nesnel ve ciddi bir ifadesidir.

Ancak, öğrenciler ve gençler, ulusal ve toplumsal devrimin, genel olarak ilerleme güçlerinin bir parçası olsalar da, hatta belirli toplumsal koşullarda, özellikle genç işçiler, devrimci bir öncü bile olabilseler de, onlar hakkında mutlak bir genelleme yapamayız. Öğrenciler ve gençler, bazı çağdaş burjuva sosyologlarının iddia ettiği gibi homojen bir toplumsal sınıf değildir. Aksine, çoğunlukla orta ve alt sınıflara mensupturlar, işçi sınıfıyla yakın bir bağ ve ittifak kurmadan, devrimci bir teori ve örgütlenmeye bağlı kalmadan, toplumdaki devrimci değişim sorununu tek başlarına çözemezler.

Çağdaş tarihin dersleri bunu ortaya koymuştur, koymaya devam etmektedir. 1968 öğrenci ve gençlik hareketi de bunu ortaya koymuştur. Bu, o hareketi veya ondan önce veya sonra gelen ya da çağdaş tarihimizin seyrinde öngörebileceğimiz diğer hareketleri kınamak değil, kapsamını tanımlamaktır. Hareket neyi başardı? Asıl, neyi başarmak içindi? Şüphesiz ki, kapitalist toplumlardaki, bilhassa Amerika’daki yolsuzluğun ve sömürünün özünü ortaya çıkardı. Saldırgan askeri planları kınamaya ve savaş maceralarına karşı mücadele etmeye halen daha devam ediyor. Ancak, işçi sınıfıyla olan bağı, devrimci teorisi ve öncü örgütlenmesi olmadan, toplumdaki radikal değişim yasasını ve sömürücü ve saldırgan sistemi kontrol altına alamayacaktır.

Bu tartışmayla Marcuse’nin felsefesinden çok mu uzaklaştık?

Hayır... Aslında ona daha da yaklaştık, daha fazla aşina olduk. Öğrenci ve gençlik hareketi, daha önce de belirttiğimiz, o zamandan beri gördüğümüz gibi, Marcuse’nin felsefesinin teorik ve pratik bir reddini oluşturuyor. Marcuse’nin gelişmiş sanayi toplumlarının sistemlerine emildiğini ve entegre edildiğini iddia ettiği toplumsal grupların aslında bu sistemlere karşı isyan ettiğini ve ayaklandığını doğruluyor.

Ancak, daha da tehlikeli bir şey var. Bilhassa 1968’de öğrenci ve gençlik hareketleri patlak verdiğinde, sağcı medya ve yayınevleri Marcuse’nin felsefesini bu hareketlerin fikri bir ifadesi olarak tanıtmaya başladığında ve liderlerinden bazıları, Marcuse’nin kitaplarından alıntılar yapmaya ve sloganlarını benimsemeye başladığında, bunun ardında açık ve belirli bir amaç vardı: öğrenci ve gençlik hareketini gerçek devrimci gelişiminden, doğal müttefiklerinden (işçi sınıfından ve onun soyundan gelen komünizmden), anarşik eylemlerden ve romantik sloganlardan, yapılandırılmış bir çerçeve içinde örgütlenmekten ve nesnel, devrimci nitelikteki bir eylem programına ve teorik kavramlara göre hareket etmekten alıkoymaya çalışmak.

Marcuse’nin felsefesi, öğrencilere ve gençlere ne sundu? Marcuse, sonraki kitaplarında onların hareketini kucaklayıp onları öncü güçlere ekledikten sonra, siz onlara bugün ne sunuyorsunuz?

Reddetme ve isyan. Cohen, Bandit ve Pechke gibi takipçileri aracılığıyla, tüm otoriteye, akılcılığa, sisteme, örgütlenmeye, teoriye ve ideolojiye karşı isyan sloganları yükseltildi. Akıl, baskıcı gücün aracıdır. Bu nedenle, aklı reddedelim, hayal gücünü iktidara taşıyalım. Ayrıca, erotik aşk tanrısı Eros’u da bu baskıcı gücün zulmünden kurtaralım, egemenliği ona verelim.

Kapitalist sisteme karşıyız, ama aynı zamanda Sovyetler Birliği’nde kendini sosyalist olarak adlandıran bu sisteme de karşıyız!

Solculuk, komünizm hastalığının ve kapitalizm hastalığının da ilâcıdır. Bu solculuk, büyük bir reddi, kapsamlı, temel, toplumsal ve cinsel devrimi, örgütlenmeden, ideolojiden bağımsız olarak, her ne olursa olsun, tüm egemen güçle şiddetli, silahlı bir çatışmayı içerir. Bu, baskıdan kurtuluşa, yabancılaşmadan kurtuluşa, insanlığın kurtuluşuna giden yoldur.

Ancak gerçekte bu, insanlığın kurtuluşuna giden bir yol değil, bilâkis, öğrenci ve gençlik hareketini hem teorik hem de pratik olarak ortadan kaldırmaya ve yok etmeye giden bir yoldur. Marcuse’nin felsefesinin oynadığı ve oynamaya devam ettiği gerçek rol budur.

Hareketin kaderi ne oldu? Yenilgi ve gerileme. Gene de de bu, hareketin kapitalist toplumun yapısındaki çelişkileri ne kadar derinden ortaya koyduğu, ne kadar farkındalık ve canlılık kattığı göz önüne alındığında, o hareketi kınamak anlamına gelmez. Yenilgisi ve gerilemesi, devrimci tarihsel süreçte geçici bir olaydır. Önemli olan, Marcuse’nin felsefesinin bu hareketin dalgasına binmek, kendiliğinden ve anarşik karakterini derinleştirmek için yapılan olumlu girişimlerden biri olmasıdır. Kendiliğindenlik, başlangıçların bir özelliğidir.

Birçok devrimci hareket için ilk adım. Ancak asıl önemli olan, bu kendiliğindenliği, nesnel farkındalık ve sağlam örgütlenme yoluyla, etkili, sürekli ve olumlu devrimci eyleme dönüştürmektir.

Fransa’da, bilhassa 1968’de, öğrenci ve gençlik hareketi, yetkililere karşı silahlı bir isyana dönüştü. Barikatlar kurdu, arabaları yaktı ve kurumları ele geçirdi. Ancak, Fransız komünistlerinin gazetesi L'Humanité’nin belirttiği gibi, her barikat ve yakılan her araba, Dögol’ün partisine on binlerce oy kazandırdı. Bu, gerici yetkililere ve rejimlere karşı şiddete ve silahlı isyana karşı olduğumuz anlamına gelmez. Hayır, bu yetkililer ve rejimler ne kadar şiddet yanlısı olursa, onlarla yüzleşmek, direnmek ve isyan etmek için şiddet o kadar gerekli olur. Ancak mesele, şiddet veya silahlı isyanın kendisi değil, devrimin devamlılığını ve hedeflerine ulaşılmasını sağlayan nesnel farkındalık ve sağlam örgütlenmedir.

Oysa Marcuse’nin felsefesi de takipçileri de bu bilinçten ve örgütlenme pratiğinden kaçıyorlar. Devrimci teori veya örgütlenme olmaksızın reddetme fikrini ve isyanı savunuyorlar. İşçi sınıfının devrimci rolünü sorguluyorlar, bu fikri kendilerince çürütüyorlar. Dolayısıyla, kapitalist sistem içinde asimilasyon ve entegrasyonu reddetmeyi savunan bu felsefe, öğrenci devrimci hareketinin başarısız olmasına katkıda bulunmuştur.

Gençlik, çeşitli sağcı medya organları ve gerici baskı ve zorlama yöntemleriyle, bu hareketi kapitalist sistemin çerçevesine dâhil etmek, onunla bütünleştirmek için nesnel gerekçelerle donatıldı, ancak bu, sadece geçici bir yöntemdi.

1968’deki öğrenci ve gençlik hareketinin başarısızlığı, bu hareket için nihai bir başarısızlık değildi. İşçi sınıfı hareketi ve öncü partisiyle ittifak kurup örgütsel ve teorik bağlar oluşturduğu ölçüde canlılığını ve etkinliğini yeniden kazanacaktır. Öğrenci ve gençlik kitleleri bunu anladı, birçoğu, örgütlü devrimci mücadelenin saflarına katılmaya başladı.

Eğer Marcuse’nin felsefesi, 1968’deki öğrenci ve gençlik hareketiyle yayılmaya ve popülerlik kazanmaya başladıysa, bu bölümün başında belirttiğim gibi, bunu zaten yaşanmış devrimci deneyim alanında yanlış doğası ortaya çıktıktan sonra başarabildi. Oysa bu yanlış doğanın teorik boyutlarında da ortaya çıkacağı açıktı.

Mahmud Emin Âlim

[Kaynakماركيوز أو فلسفة الطريق المسدود, Darü’l-Edeb Yayınları, Eylül 1972, Beyrut, s. 19-36.]

0 Yorum: