Birinci Bölüm
Baş ve Son
Biçime
önem veren geleneklere aykırı gibi görünse de, hikâyeye sondan başlayacağım.
Bunu yapmamın sebebi, ilgili yöntemin okura daha ilgi çekici gelecek olması
değil, sonun gerçek başlangıç, zirve olması hasebiyle, pratiğin teorinin
sınandığı gerçek arena olmasıdır. Dahası, Marcuse’nin felsefesi gibi kendisi de
bir hikâyedir. O vakit neden felsefesi de bir hikâye olmasın? Ona bağlı olgu ve
olaylardan söz edemez miyiz? Adına yürüyüşler düzenlenmedi mi, gösteriler
yapılmadı mı, barikatlar kurulmadı mı, sloganlar atılmadı mı, çatışmalar
yaşanmadı mı, şehitler toprağa düşmedi mi, 1968 yazında dünyanın vicdanı
sarsılmadı mı?
Hikâyenin
sona erdiği yer de başladığı yer de onunla tanıştığımız öğrenci ve gençlik
devrimidir. Bu devrimden önce,
Herbert Marcuse adı, belirli
üniversite çevreleri haricinde
pek fazla öneme sahip değildi.
Bu
devrimle birlikte, bilhassa devrim, 1968 yazında zirveye ulaştığı vakit,
Herbert Marcuse’nin adı da parlamaya başladı. Felsefesi; basın, çeviriler,
kitaplar, yorumlar ve seminerlerle beslenen bir düşünce akımı haline geldi.
Öğrenci ve gençlik ayaklanmalarının (Cohn-Bendit gibi) kimi liderleri, bu akıma
katıldılar, onun adına konuştular.
Ancak,
Marcuse’nin adı ve felsefesi bu şiddetli başlangıçla birlikte, gerçekte, en
azından Avrupa ve Amerika’da, trajik bir sona doğru uzanan yolculuğuna
çıkmıştı. Ne yazık ki, Arap dünyasında bu trajik son için yanlış, kahramanca
bir başlangıç belirlemeye çalışanlar hâlâ
var.
Marcuse,
1932’den beri, hatta bazı erken dönem makalelerini dikkate alırsak, 1928’den beri yazıyordu. Ancak yazıları, öğrenci ve gençlik
devrimlerinin yükselişiyle aynı zamana
denk gelen 1968 yazına kadar
yaygın bir popülerliğe ulaşmadı. Gerçekte
görüşleri, bilinçli kimi çabalar sayesinde, bu hareketlerin kapsamlı düşünsel-teorik
ifadesi haline geldi. Gerçek şu ki, Marcuse’nin kendisi de o dönemde Avrupa ve
Amerika’daki onlarca şehir ve üniversitede patlak veren bu devrimi şaşkınlıkla
karşılamıştı. Bu devrimin ilk emareleri, daha önce 1964’te Kaliforniya
Üniversitesi Berkeley Kampüsü’nde açığa çıkan öğrenci hareketiyle ortaya
çıkmıştı.
Marcuse’nin
şaşkınlığı psikolojik değil, düşünseldi. Önceki yazılarının hiçbiri böyle bir
devrimi öngörmemiş veya tahmin etmemişti. Yani, böylesi bir devrim ihtimaline
hep karşı çıkmıştı.
Önceki
yazılarında, tümüyle farklı toplumsal sınıflardan, dışlanmışlar, siyahiler,
işsizler, getto ve gecekondu sakinlerinden kaynaklanacak bir devrimi
öngörmüştü.
Marcuse,
1964’te yayımlanan Tek Boyutlu İnsan adlı kitabının sonunda Walter
Benjamin’in şu sözünü aktarıyor: “Bize umut ancak umutsuz olanların yüzü suyu
hürmetine bahşedilir.”
Ben,
Marcuse’nin öğrencileri ve gençleri, umutsuz olanlar veya işsizler, getto ve
gecekondu sakinleri gibi marjinal toplumsal sınıflar arasına dâhil ettiği
kanaatinde değilim. Avrupa ve Amerika’daki, genelde kapitalist ülkelerdeki
öğrenciler, çoğunlukla orta ve alt sınıflara mensuptur, çoğu ebeveynlerinin
gelirleriyle geçinir. Örneğin Fransa’da, işçi sınıfı ailelerinden gelen
öğrenciler, toplam öğrenci nüfusunun yüzde 10’undan fazlasını bile temsil
etmemektedir. Her halükârda Marcuse, daha sonra göreceğimiz gibi, gelişmiş
sanayi ülkelerinde kapitalist sisteme özümsenip entegre olduğunu iddia ederek,
işçi sınıfını yeni devrimci güçler kategorisinde saymaz. Dolayısıyla, Marcuse,
devrimci kurtuluş için umutlarını bağladığı veya en azından onun yolunu açmak
için kullandığı grupları sıralayıp tanımlarken, gençler ve öğrenciler onun
planının bir parçası değildi. Daha sonraki kitaplarında tanımladığı gibi bu
kesim “umudun mayası” da değildi.
Amerika’da
öğrenci hareketinin başladığı 1964 yılında Marcuse’den veya felsefesinden zerre
bahsedilmiyordu. Bu hareketin yol açtığı dalga, 1968 yazında Fransa’da
yükseldiği vakit öğrenci kitleleri yarattıkları hareketlerin o ilk aşamasında
Marcuse veya felsefesi hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Tek Boyutlu İnsan
adlı kitap, bu hareketin ikinci aşamasında Fransızca çevrildi ve yayımlandı.
Ancak dağıtılan kopya sayısı 2.500’ü aşmıyordu. Gelgelelim, kitaptaki kavram ve
görüşler, medya ve sağcı yayınevlerince hızla benimsendi. Bahsettiğimiz gibi,
bu hareketin kimi liderleri yanında, bu kavramları hareketin düşünsel-teorik
ifadesi olarak yayma ve tanıtma işini başka isimler de üstlendi.
Basit
bir ifadeyle, 1968’deki öğrenci ve gençlik hareketinin açığa çıkması ile
birlikte, Amerika, İngiltere, İtalya, Japonya gibi kapitalist ülkeler kapsamlı
işçi grevleri ile çalkalanıyordu. Ancak kapitalist medya, bu grevleri neredeyse
tamamen görmezden geldi, dikkatini daha çok öğrenci ve gençlik hareketine
yoğunlaştırdı. Sadece bu da değil. Bahsettiğimiz gibi, Marcuse’nin
kavramlarıyla ortak köprüler kurmaya çalıştı, böylece Marcuse’nin kavramları bu
hareketin itici gücü ve yorumlayıcı göstergesi haline geldi.
Marcuse,
kısa süre sonra bu oyuna kendisi de katılmaya başladı. Öğrenci ve gençlik
hareketinin şiddetlendiği ülkelerin başkentleri ve üniversiteleri ziyaret
ederek, kapsamlı insani devrimin müjdecisi, beklenen peygamberi olarak
konferanslar verdi, seminerler düzenledi. Hatta daha sonraki yazılarında
öğrenci ve gençlik kategorisini de eklemeye başladı ve onları devrimci eylem
için hazırlık niteliğinde bir öncü ve umut kaynağı olarak ele aldı. Burada
amaç, öğrenci ve gençlik hareketinin dalgasını yakalamaya, anlamını çarpıtmaya,
teorik ve pratik olarak onu çarpıtmaya, nihayetinde onu gerçek amaçlarından
farklı amaçlar için kullanmaya çalışmaktı.
Marcuse’nin
önceki yazılarında öğrenci ve gençlik hareketini öngörmediği, ancak gene de
mücadele deneyimiyle ortaya çıkan felsefesinin bir ifadesi olduğu ileri
sürülebilir. Bunu özellikle öngörmüş olması veya felsefi kavramlarının bunu
tamamen kapsaması gerekmez.
Öğrenci
ve gençlik hareketi, kitleler tarafından tamamen veya kısmen özümsenmiş olsa
da, kendi kimliklerinin kendiliğinden bir ifadesi olarak kalmakta,
geçerliliğini ve bütünlüğünü teyit etmektedir.
Bu
hareket, özünde, baskıcı kapitalist sisteme, bürokrasiye ve tüketim toplumuna,
israf, sömürü ve savaşla tanımlı topluma, ideolojik telkinin hâkim olduğu
topluma, yabancılaşma ve gerçek farkındalığın, öznelliğin ve özgür
yaratıcılığın kaybına karşı bir isyandı. Öyleyse, bu isyanı, ilgili toplumu
kınayan ama öğrenci ve gençlik hareketini baskı güçleri arasında saymayan
Marcuse’nin felsefesinin bir ifadesi olarak görebiliriz. Bu, gerçekten de ikna
edici bir argümandır. Kapitalist medya, şiddetli muhalefetiyle, Marcuse’nin
felsefesini öğrenci ve gençlik hareketiyle ilişkilendirmek için bu argümanı
kullanmıştır. Öğrenci ve gençlik hareketinin içinde ve dışında, yazarlar ve
düşünürler de dâhil olmak üzere, birçok saygın kişi, bu kurulan bağın halesine
kapılmıştır.
Oysa
derinlemesine ele alındığında gerçeklik oldukça farklıdır. Esasında öğrenci ve
gençlik hareketi, bu kitapta daha sonra bahsedeceğimiz diğer toplumsal
hareketler, Marcuse’nin düşüncelerini çürütür, bilhassa 1968’deki öğrenci ve
gençlik hareketinin patlak vermesinden önce dile getirdiği kavramları geçersiz
kılar.
Bu
noktada bizim Marcuse’nin felsefesini genel bir giriş dâhilinde, kısaca
sunmamız gerekiyor.
Marcuse,
hem sosyalist hem de kapitalist gelişmiş sanayi toplumlarının, teknolojik
rasyonellikleri sayesinde, üretim ve tüketimin yönünü, hatta insan bilincinin
ve iradesinin yönünü bile tamamen kontrol altına almayı başardıklarını söylüyor.
Bu başarıyı, bilim ve teknolojiyle elde edilen üretim bolluğuna, medyanın ve
kültürel rehberliğin kamuoyunu şekillendirme, hatta insanların ihtiyaçlarını,
duygularını ve zevklerini şekillendirme imkânlarına bağlıdır. Bu gerçeği
dayatanın, mülk sahibi azınlık olmadığını söylüyor.
Egemen
sınıfın iradesi ve çıkarları, sadece üretim ve tüketim alanlarında değil,
insanlığın düşünsel ve psikolojik oluşumunda da belirleyicidir. Neticede işçi
sınıfı da dâhil olmak üzere tüm toplumsal sınıfları kendi sistemine entegre
etmiştir. Bunu acımasız dış baskıyla değil, daha ziyade, incelikli, içsel
baskıyla başarmıştır. Atasözünde denildiği gibi, sopa yerine havuç kullanır,
egemen, mülk sahibi azınlığın üretip şekillendirdiği ihtiyaçları karşılar.
Eğer
durum böyleyse, bu duruma nasıl isyan edilebilir, o nasıl reddedilebilir,
yıkılabilir ve değiştirilebilir? Mevcut üretim ve tüketim sistemine entegre
olmuş marjinal sınıflarda umut yoktur. Umut yalnızca, doğaları gereği bu
sistemin dışında olanlardadır. Bunlar, daha önce de belirttiğimiz gibi,
işsizler, marjinal kesimler, siyahiler, getto ve gecekondu sakinleridir. Marcuse’nin
de belirttiği gibi, umut, toplumda sistemden ne fayda gören ne de üretim ve
tüketim döngüsüne entegre olan marjinal ve asalak grupların sistemi ancak
dışarıdan gelenler aracılığıyla bozmasındadır. Bunlar, demokratik sürecin
dışındadırlar (ve sisteme dışarıdan darbeler indirirler).
Öğrenci
ve gençlik hareketine dönecek olursak, şunu soruyu sormak zorundayız:
Öğrenciler ve gençler, sistemin dışında, marjinal, asalak bir toplumsal sınıf
mıdır? Hayır, elbette değil. Daha önce de belirttiğimiz gibi, orta ve alt
sınıflara mensupturlar. Dışlanmış, yoksun bırakılmış veya ezilmiş gruplar
değillerdir, bilâkis, üretim ve tüketim döngüsüne bağlı toplumsal sınıflardan
gelen ailelerinin gelirleriyle geçinirler. Marcuse’nin analizine göre, zengin
topluma entegre olmuş, özümsenmiş ve içinde yer almaktadırlar. Peki, Marcuse’nin
felsefesini kullanarak, bu sisteme karşı gerçekleştirdikleri isyanları ve
devrimleri nasıl açıklayabiliriz? Burada başka gruplardan bahsetmiyoruz.
Marcuse’nin
felsefesinin, öğrenci ve gençleri kapsama, özümseme ve bütünleştirme
iddialarına rağmen, bu hareket, topluma karşı isyan ve ayaklanma içindedir.
Şimdilik şu çıkarımla yetineceğiz: Gelişmiş sanayi toplumu, Marcuse’nin iddia
ettiğinin aksine, öğrenci ve genç nüfusu kendi çerçevesine özümsemeyi
başaramamıştır.
Araştırmacılar,
öğrenci ve gençlik hareketinin nedenlerini, onu Marcuse’nin felsefesiyle
ilişkilendiren nedenlerin ötesinde aramalıdırlar. Bu nedenleri, özellikle
kapitalist topluma ilişkin Marcuse’nin eleştirel analizlerinde bulabilirler,
ancak bunları felsefesinin genel çerçevesinde bulamazlar. Dahası, gençlik ve
öğrenci hareketlerinin doğası, her toplumun özel koşullarına bağlı olarak bir
toplumdan diğerine değişir, dinamikleri, her toplumun toplumsal ve politik
koşullarına göre çeşitlilik arz eder. Örneğin, Amerika’daki öğrenci ve gençlik
hareketi, Fransa’daki öğrenci ve gençlik hareketinden doğası gereği farklıdır.
Marcuse’nin Amerikan toplumunda analiz ettiği toplumsal koşullar, Fransız
toplumunda mevcut olanlarla aynı değildir. Aynı durum, kapitalist sistemler
altındaki diğer toplumlar için de geçerlidir. Bu kapitalist sistemlerdeki
öğrenci ve gençlik hareketleri ile özellikle Yugoslavya, Çekoslovakya ve
Polonya gibi kimi sosyalist ülkelerdeki hareketler arasındaki fark daha da
belirgindir. Bu fark, kapitalist sistemlerdeki ve bazı sosyalist sistemlerdeki
öğrenci ve gençlik hareketleri ile gelişmekte olan ülkelerdeki veya Üçüncü
Dünya ülkeleri olarak adlandırılan ülkelerdeki hareketler arasındaki fark daha
da artmaktadır. Gerçekten de, bu ülkelerdeki hareketler, gelişmiş kapitalist
ülkelerdeki hareketlerden tarihsel olarak daha derin köklere sahiptir.
Öğrenciler
ve gençler, yüzyılın başından beri Üçüncü Dünya ülkelerindeki ulusal
hareketlerin ön saflarında yer alıyorlar. Hareketleri, Avrupa ve Amerika’daki
öğrenci ve gençlik hareketlerinde olduğu gibi 1964 veya 1968’de başlamadı.
Öğrenci hareketini öğrenci hareketi ve gençlik hareketini de öğrenci ve diğer toplumsal
grupları da içeren gençlik hareketi olarak ayırt etmek suretiyle, konuya bir
katman daha eklemek istemiyorum.
Genç
işçiler gibi diğerleri de bir başka örnektir. Gerçekten de, öğrenci ve gençlik
hareketleri arasında bir bağ mevcuttur, hatta günümüzde, öğrencilerin ve
gençlerin öncü rol oynadığı kapsamlı bir hareketten söz edebiliriz. Ancak asıl
mesele, bu kapsamlı hareketi yönlendiren nesnel faktörleri ve bu çeşitli
hareketleri, genel bir olgu olarak ele alınmalarına rağmen, birbirinden ayıran
nesnel farklılıkları belirlememiz gerektiğidir. Tüm bunlardan çıkan açık sonuç,
bu kapsamlı öğrenci ve gençlik hareketinin Marcuse’nin felsefesine meydan
okuduğudur. Aslında, en azından gelişmiş sanayi toplumlarında, tüm toplumsal
sınıfların ve grupların özümsendiğini, bu toplumlara karşı devrim için, egemen
toplumsal düzenin dışında kalan marjinalleşmiş, asalak ve dışlanmış gruplar haricinde
hiçbir yol kalmadığını iddia eden bu felsefeyi çürütmektedir.
Peki,
öğrenci ve gençlik hareketinin bilimsel açıklaması nedir? Bazı yorumcuların
tercih ettiği gibi, bunu bir devrim veya baba figürüne karşı isyanın simgesi
olarak mı yorumlamalıyız? Devlet ve baskıcı sistemi, devlet başkanından kurum
ve üniversite yöneticilerine kadar hiyerarşik olarak uzanan büyük toplumsal
baba figürünün sembolik bir ifadesidir. Bu nedenle, ona karşı isyan etmek,
çekirdek aile içinde insanlığa karşı bir tür isyandır. Ancak bu, aslında
sınırlı bir psikolojik açıklamadır, çünkü kapitalist toplumda ve genel olarak
çağdaş toplumda ailenin doğası, eski feodal toplumdaki doğasından farklıdır.
Baba ve oğullar arasındaki eski otoriter ilişki azalmış, hatta bazen, özellikle
Avrupa ve Amerika toplumlarında, tamamen ortadan kalkmıştır. Dahası, bu Froydcu
psikolojik açıklama, hareketin kimi kısmi unsurlarını ortaya koysa da bilhassa
Vietnam Savaşı’na, ırk ayrımcılığına, genel olarak kapitalist sisteme,
bürokrasiye karşı muhalefet ve çağdaş bilim ve teknoloji devriminin
talepleriyle uyumlu hale getirmek için üniversite sistemlerinin reformdan
geçirilip modernize edilmesine dönük çağrı türünden genel politik ve toplumsal
hedefleri açıklamada yetersiz kalmaktadır.
Bu,
sadece duygusal, dürtüsel bir devrim değil. Birçok açıdan, sadece kör bir isyan
veya salt bir reddetme de değil. Bilâkis, sınırları ne olursa olsun, bu bilinç,
toplumsal ve insani bir bilinçle bağlantılıdır.
Bunu, bazı yorumcuların tercih ettiği
gibi, eski ve yeni kuşaklar arasındaki bir çatışma olarak
mı açıklamalıyız? Bu açıklama da yetersizdir. Şüphesiz ki, eski ve yeni
arasında bir çatışma vardır, ancak özünde bu, toplumsal nitelikte bir
çatışmadır. Mesele, yaş değil, çıkarlar, fikirler ve toplumsal koşullardır.
Gerçekten
de, gençler genel olarak, özel doğaları gereği, mücadele ve yenilenmenin
öncüleri arasında yer alarak, ona canlılık ve coşku katmaktadırlar. Ancak,
gençler homojen bir grup değildir, işçiler, köylüler ve burjuvazi de dâhil
olmak üzere, farklı toplumsal sınıflara mensupturlar. Şüphesiz ki, sınıf
aidiyetleri tek başına toplumsal konumlarını belirlemez. Daha ziyade, onları
belirleyen, düşünsel bağlılıklarıdır, bu da onları asıl sınıflarından kopmaya
ve çoğu zaman diğer sınıfların ilgi alanlarını ve felsefelerini ifade etmeye
yönlendirir.
Bu
fikri ve toplumsal öz, kuşaklar arası çatışmanın tezahürlerini yüzeysel ve
marjinal kılan şeydir. Kaç genç insan, gerici fikirleri benimsiyor, kaç orta
yaşlı ve yaşlı insan, ilerici fikirleri benimsiyor? Gerçekten de, yaş farkı fikri
esnekliğe ve canlılığa katkıda bulunur, ancak fikri anlaşmazlıkların doğasını
ve sınırlarını belirlemede temel bir faktör değildir.
Marcuse,
daha sonra kaleme aldığı bazı eserlerinde, dönemin en iğrenç suçlarından birinin binlerce
Endonezyalı komünistin toplu katliamı olduğunu kendisi de kabul eder. Ama o
katliamlara öğrenciler de katıldılar. Gerçekten de, gençler, çoğu zaman birçok
faşist ve Nazi hareketinin ve rejiminin temelini oluşturmuştur.
Bu
arada, öğrenciler ve gençler, genel olarak sömürgeleştirilmiş, yarı
sömürgeleştirilmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, işçi sınıfının bilinç, sayı ve
etkinlik açısından henüz olgunlaşmadığı birçok ulusal kurtuluş hareketinin ön
saflarında yer almaktadır. Dolayısıyla mesele, kuşaklar arası bir çatışma
değil, daha ziyade, toplumsal bilinç, sınıf aidiyeti ve toplumların
çeşitliliğine göre değişen ve farklılık gösteren koşullar meselesidir.
Tekrar
şu soruya dönüyoruz: Öğrenci ve gençlik hareketini nasıl açıklayabiliriz?
Bazılarının tercih ettiği gibi, özellikle gelişmiş sanayi ülkelerinde artan
öğrenci sayısıyla mı açıklayabiliriz? Gerçek şu ki, öğrenci sayısı, bu
yüzyılda, özellikle son yıllarda, ekonomik büyüme ve bilimsel-teknolojik
gelişmenin ihtiyaçlarına cevap olarak eğitime yapılan yatırımların artması
sonucu, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir artış göstermiştir. 1966’da ABD’de
20-24 yaş arası nüfusa oranla üniversite öğrencisi sayısı yüzde 42’ye,
Sovyetler Birliği’nde yüzde 24’e ve Fransa’da yüzde 16’ya ulaştı. 1900 yılında
ABD’de 24.000 profesör, 238.000 öğrenci vardı. 1969’a gelindiğinde bu sayı,
480.000 profesöre, 6,7 milyon öğrenciye çıktı.
Bu
ve diğer istatistiklerin bazı eksikliklerine rağmen doğru olduğuna şüphe yok. Dolayısıyla,
bunların analizine girmeyi amaçlamıyoruz. Ancak, inkâr edilemez gerçek şu ki,
eğitime sürekli artan ve katlanarak büyüyen yatırım yapılmaktadır. Öğrenci
sayısındaki artış, bilimsel-teknolojik gelişmenin taleplerine ve sanayileşme
çağımızın genel ihtiyaçlarına bir cevap niteliğindedir.
Ancak,
bu niceliksel artış, tek başına öğrenci hareketinin olgusunu nesnel olarak
açıklayamaz, özellikle de bu niceliksel artışı üniversitelerde yarattığı büyük
öğrenci kitlesiyle ilişkilendirirsek, kitlesel seferberlik için verimli bir
zemin sağladığı için, şüphesiz ki itici güçlerinden biri olarak görürürüz.
Olayı
daha derinlemesine incelersek, özellikle Avrupa ve Amerika’daki öğrenci
hareketine ilişkin olarak, bunun birden fazla nesnel faktörden kaynaklandığını
göreceğiz.
Öğrencinin
içinde bulunduğu hali doğrudan etkileyen faktörler arasında, üniversite
çalışmalarının ve müfredatlarının temel çağdaş sorunları ele almada genel
başarısızlığı, özellikle Amerika’da tekellerin akademik programlar ve bilimsel
araştırma yönleri üzerindeki kontrolü, yeterli öğrenci konutunun olmaması,
yüksek öğrenim ücretleri, profesör eksikliği, kusurlu bir sınav sistemi ve
mezunların yaşadığı işsizlik yer almaktadır. Alternatif olarak, mezunlar,
genellikle ekonomik ve sosyal planlamada olumlu bir rolleri olmayan, sadece
uygulamacı veya ofis çalışanı oldukları işlere yerleştiriliyorlar, üstelik bunların
ücretleri düşüyor, gelir düzeyi, işlerinin niteliği ve sosyal statüleri
açısından işçi sınıfına giderek daha çok yaklaşıyorlar. Birçok öğrenci, aynı
anda hem okuyor hem de çalışıyor. Mühendisler, teknisyenler, muhasebeciler ve
memurlar da dâhil olmak üzere, sanayide ve genel olarak ekonomide çalışan “beyaz
yakalı” işçilerin sayısı artarken, aynı zamanda “mavi yakalı” işçilere de daha
çok yaklaşıyorlar. Bilimsel-teknolojik devrim, bazılarının iddia ettiği gibi,
işçi sınıfını “burjuvalaştırmadı”, yani onları burjuva sınıflarına dönüştürmedi,
daha çok burjuva sınıflarını “öğrencileri” dönüştürdü. Özellikle mezuniyetten
sonra, bir nevi işçi, hatta gerçek işçi haline geliyorlar.
Öğrenci
hareketlerinin çoğu, bilimsel-teknolojik devrimin gerekliliklerinden
kaynaklanan toplumsal değişimde üniversitelerin rolünü, üniversite
sistemlerinde ve müfredatlarında radikal değişiklikleri savunarak başladı. Bu
nedenle, birçok öğrenci hareketinin genel olarak sosyal ve beşeri bilimler
alanındaki profesörler ve öğrenciler arasında ortaya çıkması şaşırtıcı değildi.
Ancak,
öğrenci hareketindeki bu doğrudan faktörler, harekete daha derin siyasi ve toplumsal
boyutlar kazandıran diğer faktörlerle kısa sürede birleşti.
Artık
mesele, sadece üniversite sistemlerinde ve müfredatlarında radikal bir
değişiklik değil, sömürücü ve ırkçı eğilimleri, saldırgan militarist eğilimleri
ve sosyal emeğin meyvelerinin asalakların israfına, bilimsel-teknolojik
devrimin sonuçlarının ilerleme ve barışa zarar verecek şekilde boşa
harcanmasına yol açan kötü planlamayla birlikte, tüm toplumsal sistemin
kapsamlı bir eleştirisinin yapılmasıydı. Böylece öğrenci hareketi, Amerikan
emperyalizminin Vietnam halkına karşı yürüttüğü kirli savaşa, oradaki egemen
sınıfların uyguladığı ve teşvik ettiği ırk ayrımcılığına, çıkarları yalnızca üretim
ve tüketimi kâr için yönlendiren ekonomik oligarşiyle iç içe geçmiş askeri
oligarşiye ve insanlık dışı değerleri dayatan ve insan bilincini yaratıcı
özünden arındıran ideolojik telkinlere karşı mücadele bayraklarını yükseltti. Kısacası
hareket, kapitalist sistemin özüne karşı, sömürüden, ırkçılıktan,
saldırganlıktan ve baskıdan arınmış yeni bir toplum için kapsamlı bir isyana
dönüştü.
Gerçekten
de bu hareket, çeşitli ve bazen çelişkili biçimler aldı. Beatles ve hippiler
şüphesiz bu biçimlerden bazılarıdır. Bunlar birer ifadedir.
Bu,
egemen toplumsal düzene karşı bir isyan, onu reddetmenin bir biçimidir. Uzun
süreli kendini şımartma ve yıkanmayı reddetme, sokak hayatı, haşhaş ve esrar
kullanımı, grup seksin yaygınlaşması, şiddet uygulaması veya kırsala ve el
emeğine dönüş, bu reddetme ve isyanın çeşitli tezahürlerinden bazılarıdır, bu
tezahürler, romantik veya anarşik bir karakter kazanır.
Bu,
bireyleri yabancılaşmaya, öz farkındalık kaybına, fikri ve duygusal teslimiyete
sürükleyen baskıcı sistemleri reddederek insan onurunu geri kazanma
girişimidir. Beatles ve Hippiler gibi birçok grup, cinsel özgürlük çağrısını
savaşları sona erdirme çağrısıyla birleştiren açık politik ve toplumsal
sloganlarla ilişkilendirilir: “Savaşma seviş.”
Gelgelelim,
sloganları ağırlıklı olarak politik ve toplumsal olan, ancak tanımlanmış bir
devrimci örgütlenme ve program eksikliği nedeniyle romantik ve anarşik
karakterden tümüyle kurtulamayan başka hareketler de mevcuttur. Tüm bu
hareketlerin ardında, bazıları Marx’a, bazıları Troçki’ye, bazıları Freud’a,
bazıları Çin Kültür Devrimi’ne, bazıları Guevara, Debray ve Law’a, bazıları ise
bunların hepsinin bir karışımına atfedilen ve Marcuse’ye bağlanmaya çalışılan
çeşitli fikri sonuçlara rastlıyoruz. Ancak bu bağlantıların çoğu, bu öğrenci ve
gençlik ayaklanmalarının doğasını gerçekten açıklamakta başarısız oluyor. Belki
de bu ayaklanmalar aracılığıyla bu hareketler için teorik bir tanım bulmaya
çalışıyorlar. Ama gerçekte, farklı şekillerde, toplumlarında yaygın olan
kapitalist sisteme karşı, tam olarak bilinçli olmasa da veya nesnel yolun
farkında olmadan, bir reddiyeyi ifade ediyorlar.
Peki
ya Çekoslovakya, Yugoslavya ve Polonya gibi bazı sosyalist ülkelerdeki öğrenci
ve gençlik hareketleri? Daha önce de belirttiğim gibi, durum, toplumdan topluma,
sistemden sisteme değişiyor.
Çekoslovakya’da
sosyalist sistem içindeki bürokratik hatalar, emperyalist ve Siyonist
propaganda ve unsurlarla desteklenen anti-sosyalist liberal eğilimler etkili
oldu. Yugoslavya’da ise üniversite eğitim sistemlerindeki ve parti
yöntemlerindeki bürokratik hatalar etkili oldu. Polonya’da ise açıkça
anti-sosyalist Siyonist eğilimler etkili oldu. Gelişmekte olan ülkelerde
dinamikler, ulusal ve toplumsal koşullarına ve iktidar dinamiklerinin niteliğine
göre değişiklik gösterir.
Bu
öğrenci ve gençlik hareketleri arasında toplumsal doğaları, sınıf bağlantıları
ve sloganları açısından farklılıklar olmasına rağmen, öğrencilerin ve gençlerin
ulusal ve toplumsal devrimde bir güç olduğuna hiç şüphe yok. Hareketleri, her
sistemdeki krizin farklı doğasına rağmen, toplumlarındaki sistemlerin krizinin
sağlıklı, nesnel ve ciddi bir ifadesidir.
Ancak,
öğrenciler ve gençler, ulusal ve toplumsal devrimin, genel olarak ilerleme
güçlerinin bir parçası olsalar da, hatta belirli toplumsal koşullarda,
özellikle genç işçiler, devrimci bir öncü bile olabilseler de, onlar hakkında
mutlak bir genelleme yapamayız. Öğrenciler ve gençler, bazı çağdaş burjuva
sosyologlarının iddia ettiği gibi homojen bir toplumsal sınıf değildir. Aksine,
çoğunlukla orta ve alt sınıflara mensupturlar, işçi sınıfıyla yakın bir bağ ve
ittifak kurmadan, devrimci bir teori ve örgütlenmeye bağlı kalmadan, toplumdaki
devrimci değişim sorununu tek başlarına çözemezler.
Çağdaş
tarihin dersleri bunu ortaya koymuştur, koymaya devam etmektedir. 1968 öğrenci
ve gençlik hareketi de bunu ortaya koymuştur. Bu, o hareketi veya ondan önce
veya sonra gelen ya da çağdaş tarihimizin seyrinde öngörebileceğimiz diğer
hareketleri kınamak değil, kapsamını tanımlamaktır. Hareket neyi başardı? Asıl,
neyi başarmak içindi? Şüphesiz ki, kapitalist toplumlardaki, bilhassa Amerika’daki
yolsuzluğun ve sömürünün özünü ortaya çıkardı. Saldırgan askeri planları
kınamaya ve savaş maceralarına karşı mücadele etmeye halen daha devam ediyor.
Ancak, işçi sınıfıyla olan bağı, devrimci teorisi ve öncü örgütlenmesi olmadan,
toplumdaki radikal değişim yasasını ve sömürücü ve saldırgan sistemi kontrol
altına alamayacaktır.
Bu
tartışmayla Marcuse’nin felsefesinden çok mu uzaklaştık?
Hayır...
Aslında ona daha da yaklaştık, daha fazla aşina olduk. Öğrenci ve gençlik
hareketi, daha önce de belirttiğimiz, o zamandan beri gördüğümüz gibi, Marcuse’nin
felsefesinin teorik ve pratik bir reddini oluşturuyor. Marcuse’nin gelişmiş
sanayi toplumlarının sistemlerine emildiğini ve entegre edildiğini iddia ettiği
toplumsal grupların aslında bu sistemlere karşı isyan ettiğini ve ayaklandığını
doğruluyor.
Ancak,
daha da tehlikeli bir şey var. Bilhassa 1968’de öğrenci ve gençlik hareketleri
patlak verdiğinde, sağcı medya ve yayınevleri Marcuse’nin felsefesini bu
hareketlerin fikri bir ifadesi olarak tanıtmaya başladığında ve liderlerinden
bazıları, Marcuse’nin kitaplarından alıntılar yapmaya ve sloganlarını
benimsemeye başladığında, bunun ardında açık ve belirli bir amaç vardı: öğrenci
ve gençlik hareketini gerçek devrimci gelişiminden, doğal müttefiklerinden (işçi
sınıfından ve onun soyundan gelen komünizmden), anarşik eylemlerden ve romantik
sloganlardan, yapılandırılmış bir çerçeve içinde örgütlenmekten ve nesnel,
devrimci nitelikteki bir eylem programına ve teorik kavramlara göre hareket
etmekten alıkoymaya çalışmak.
Marcuse’nin
felsefesi, öğrencilere ve gençlere ne sundu? Marcuse, sonraki kitaplarında
onların hareketini kucaklayıp onları öncü güçlere ekledikten sonra, siz onlara
bugün ne sunuyorsunuz?
Reddetme
ve isyan. Cohen, Bandit ve Pechke gibi takipçileri aracılığıyla, tüm otoriteye,
akılcılığa, sisteme, örgütlenmeye, teoriye ve ideolojiye karşı isyan sloganları
yükseltildi. Akıl, baskıcı gücün aracıdır. Bu nedenle, aklı reddedelim, hayal
gücünü iktidara taşıyalım. Ayrıca, erotik aşk tanrısı Eros’u da bu baskıcı
gücün zulmünden kurtaralım, egemenliği ona verelim.
Kapitalist
sisteme karşıyız, ama aynı zamanda Sovyetler Birliği’nde kendini sosyalist
olarak adlandıran bu sisteme de karşıyız!
Solculuk,
komünizm hastalığının ve kapitalizm hastalığının da ilâcıdır. Bu solculuk,
büyük bir reddi, kapsamlı, temel, toplumsal ve cinsel devrimi, örgütlenmeden,
ideolojiden bağımsız olarak, her ne olursa olsun, tüm egemen güçle şiddetli,
silahlı bir çatışmayı içerir. Bu, baskıdan kurtuluşa, yabancılaşmadan
kurtuluşa, insanlığın kurtuluşuna giden yoldur.
Ancak
gerçekte bu, insanlığın kurtuluşuna giden bir yol değil, bilâkis, öğrenci ve
gençlik hareketini hem teorik hem de pratik olarak ortadan kaldırmaya ve yok
etmeye giden bir yoldur. Marcuse’nin felsefesinin oynadığı ve oynamaya devam
ettiği gerçek rol budur.
Hareketin
kaderi ne oldu? Yenilgi ve gerileme. Gene de de bu, hareketin kapitalist
toplumun yapısındaki çelişkileri ne kadar derinden ortaya koyduğu, ne kadar
farkındalık ve canlılık kattığı göz önüne alındığında, o hareketi kınamak
anlamına gelmez. Yenilgisi ve gerilemesi, devrimci tarihsel süreçte geçici bir
olaydır. Önemli olan, Marcuse’nin felsefesinin bu hareketin dalgasına binmek,
kendiliğinden ve anarşik karakterini derinleştirmek için yapılan olumlu
girişimlerden biri olmasıdır. Kendiliğindenlik, başlangıçların bir özelliğidir.
Birçok
devrimci hareket için ilk adım. Ancak asıl önemli olan, bu kendiliğindenliği,
nesnel farkındalık ve sağlam örgütlenme yoluyla, etkili, sürekli ve olumlu
devrimci eyleme dönüştürmektir.
Fransa’da,
bilhassa 1968’de, öğrenci ve gençlik hareketi, yetkililere karşı silahlı bir
isyana dönüştü. Barikatlar kurdu, arabaları yaktı ve kurumları ele geçirdi.
Ancak, Fransız komünistlerinin gazetesi L'Humanité’nin belirttiği gibi,
her barikat ve yakılan her araba, Dögol’ün partisine on binlerce oy kazandırdı.
Bu, gerici yetkililere ve rejimlere karşı şiddete ve silahlı isyana karşı
olduğumuz anlamına gelmez. Hayır, bu yetkililer ve rejimler ne kadar şiddet
yanlısı olursa, onlarla yüzleşmek, direnmek ve isyan etmek için şiddet o kadar
gerekli olur. Ancak mesele, şiddet veya silahlı isyanın kendisi değil, devrimin
devamlılığını ve hedeflerine ulaşılmasını sağlayan nesnel farkındalık ve sağlam
örgütlenmedir.
Oysa
Marcuse’nin felsefesi de takipçileri de bu bilinçten ve örgütlenme pratiğinden
kaçıyorlar. Devrimci teori veya örgütlenme olmaksızın reddetme fikrini ve
isyanı savunuyorlar. İşçi sınıfının devrimci rolünü sorguluyorlar, bu fikri
kendilerince çürütüyorlar. Dolayısıyla, kapitalist sistem içinde asimilasyon ve
entegrasyonu reddetmeyi savunan bu felsefe, öğrenci devrimci hareketinin
başarısız olmasına katkıda bulunmuştur.
Gençlik,
çeşitli sağcı medya organları ve gerici baskı ve zorlama yöntemleriyle, bu
hareketi kapitalist sistemin çerçevesine dâhil etmek, onunla bütünleştirmek
için nesnel gerekçelerle donatıldı, ancak bu, sadece geçici bir yöntemdi.
1968’deki
öğrenci ve gençlik hareketinin başarısızlığı, bu hareket için nihai bir
başarısızlık değildi. İşçi sınıfı hareketi ve öncü partisiyle ittifak kurup
örgütsel ve teorik bağlar oluşturduğu ölçüde canlılığını ve etkinliğini yeniden
kazanacaktır. Öğrenci ve gençlik kitleleri bunu anladı, birçoğu, örgütlü
devrimci mücadelenin saflarına katılmaya başladı.
Eğer Marcuse’nin felsefesi, 1968’deki öğrenci ve gençlik hareketiyle yayılmaya ve popülerlik kazanmaya başladıysa, bu bölümün başında belirttiğim gibi, bunu zaten yaşanmış devrimci deneyim alanında yanlış doğası ortaya çıktıktan sonra başarabildi. Oysa bu yanlış doğanın teorik boyutlarında da ortaya çıkacağı açıktı.
Mahmud Emin Âlim
[Kaynak: ماركيوز أو فلسفة الطريق المسدود, Darü’l-Edeb Yayınları, Eylül 1972, Beyrut, s. 19-36.]


0 Yorum:
Yorum Gönder