Hizbullah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hizbullah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2026

, , ,

Nasrallah’a Mektup



Corç Habaş’ın Temmuz Savaşı’ndan (2006) sonra Seyyid Hasan Nasrallah’a yazdığı mektup:

* * *

 

Sevgili kardeşim, Hizbullah Genel Sekreteri Sayın Seyyid Hasan Nasrallah’a, o cesur direnişe, Filistin ve Lübnan’a... Arabizme selamlarımı iletiyorum.

Lübnan’da İslami direnişin elde ettiği tarihi zafer, Hizbullah’ın kahraman savaşçılarının azmi ve büyük Lübnan halkının, gurur, haysiyet ve başkaldırı yüklü bir halkın direnci için tebriklerimi ve dualarımı sunmama izin verin. Sizin aracılığınızla, kanlarıyla milletin tarihine parlak bir örnek kaydeden tüm mücahitlere, savaşçılara, kadrolara ve Hizbullah liderlerine de selamlarımı iletiyorum.

Siyonizmin Lübnan’a yönelik gerçekleştirdiği, Lübnan’ın direnişçi halkının azmini ortadan kaldırmaya çalışan acımasız saldırıları, onun iğrenç suçlarına yeni bir boyut kattı. Siyonistlerin Lübnan ve Filistin’de sivilleri ve altyapıyı hedef alması, Siyonist düşmanın uzun ve kanlı tarihi boyunca izlediği katliam ve soykırım politikasının sadece bir örneğidir.

Hizbullah’ın ve Lübnan halkının azmi, tüm Arap ulusu için güçlü bir destek ve yeni bir devrimci uyanış sağlamış, Siyonist işgal ordusunun çıplak gerçeğini ortaya koymuştur: Halka saldıran ordu, içeride mağlup olmuş, ufak da olsa bir başarı elde ettiğini düşünmesini sağlayacak bir mevzi elde edemeyen düşman, uydurma ve hayali bir başarı arayışı içerisinde, direnişin azmi karşısında yenilmiştir. Direnişin elde ettiği bu stratejik zaferi Lübnan ve ve Arap milleti savunmalı, muhafaza etmelidir.

Bu savaş, resmi Arap rejimlerinin tüm bahanelerini ortadan kaldırdı. Beyaz Saray’daki neo-muhafazakârlar tarafından sahnelenen bu Siyonist saldırganlığın Amerika tarafından organize edilmiş senaryosunu ifşa etti. Ancak Amerikan yönetimi, oynadığı kumarda başarısız oldu, kendisini rezil etti, utancı yaşadı. Kana, Mervein, Kaa, Beyrut’un güney mahalleleri, Bekaa Vadisi ve direniş topraklarının her karışında masum şehitlerin, çocukların ve kadınların kanıyla lekelenmiş tarihlerine sonsuza dek tanıklık edecektir. Lübnan’daki direnişin zaferi, Filistin ve Irak’taki direnişin zaferi, bölgedeki Amerikan-Siyonist projesine karşı koymak ve onu engellemek için verilen mücadelenin bir zaferidir. Bu zafer, uzun zamandır mücadele ettiğimiz ve kurmaya çalıştığımız stratejik hatla uyumludur. Haklar gasp edilir, özgürce verilmez, adil barış ancak güçlüler tarafından sağlanır. Bu savaş, aldatıcı barış söyleminin yanlışlığını ortaya koymuş, emperyalist ve Siyonistlerin Arap bölgesinin sözlüğünden direnişin tüm izlerini silme hırsını bir kez daha açıkça göstermiştir.

Bu savaş ve bu mücadele, gelecek için yeni ufuklar açmıştır, ancak bu işlerin sonu olmayacaktır. Diyorum ki, bir sonraki aşamada, hem içeride hem de dışarıda, Lübnan'da, Filistin’de, Irak'ta ve tüm Arap dünyasında daha öncekinden daha zorlu çatışmalarla karşı karşıya kalacağız. Başka bir senaryoyla, Siyonist-Amerikan planının yeni bir bölümüyle karşı karşıya kalacağız. Amerikan yönetiminin “Yeni Ortadoğu” olarak adlandırılan, mezhep savaşlarına ve bölgenin parçalanmasına dayalı tüm komplolarına rağmen, Arap ulusal bilinci, Beyaz Saray’daki Bush kliği tarafından yönetilen bu yeni sömürgeci projelere karşı birincil savunma hattı haline gelmiştir.

Şimdi diyoruz ki: Siyonist düşmanın generallerinin ve askerlerinin bu savaşta yenilgiye uğraması, bu açık muharebe boyunca direniş deneyimini geliştirme ve koruma kararlılığını gösterme konusunda bizi teşvik etmiş, bize muazzam bir itici güç sağlamıştır. Bugün, kitlelerdeki bilinç düzeyi, çatışmanın en önemli ayağı haline gelmiştir.

Hizbullah, zaferiyle, zifiri karanlıkta umut ve ışık penceresi açarak, Arap ve İslam ulusunun ruhunu canlandırdı ve başını dik tuttu. Hizbullah’ın yaşadığı bu sert ve acı dolu deneyim, biz ve gelecek nesiller için bir gurur ve şeref kaynağı olarak kalacaktır.

Cephelerde birlikte olacağız... Lübnan, Filistin ve Irak’taki direniş hattında birlikte dövüşeceğiz. Direniş silahını kucaklayan irade silahını birlikte kavrayacağız. Filistin ve Kudüs’ü özgürleştirme yolunda birlikte mücadele edeceğiz. Şan olsun ölümsüz olan şehitlerimize... Tutsaklara ve gözaltındakilere özgürlük.

Gururun ve onurun sembolü olarak kalın.

Kardeşiniz, Dr. Corç Habaş
Arap Milliyetçi Hareketi
ve Filistin Kurtuluş Halk Cephesi Kurucusu
17 Ağustos 2006
Kaynak

28 Nisan 2026

, ,

Vichy Beyrut’ta



1940 sonbaharında Fransız Ulusal Meclisi, Üçüncü Cumhuriyet’i feshedip, Verdun kahramanı ve ulusal bir simge olan Mareşal Philippe Pétain’e Fransız devleti üzerinde tam yetki verme kararı aldı. Kaplıca kenti Vichy’de karargâh kuran yeni rejim, Fransızların vicdanını bugün bile rahatsız eden bir şey yaptı: Polis, mahkemeler ve bürokrasi dâhil tüm devlet mekanizmasını kullanarak, Alman işgaline direnmeye cüret edenler de dâhil olmak üzere kendi vatandaşlarını avladı, hapse attı, idam etti. Vichy hükümeti, direnenleri terörist olarak nitelendirdi. Tarih, o direnenleri Fransız Direnişi olarak biliyor.

Bugün Lübnan, kendi Vichy momentiyle karşı karşıya.

İsrail güçleri, Güney Lübnan’ın bazı bölgelerinde kontrolü iyice tesis edip, güvenlik amaçlı tampon bölgeler oluştururken, mezarların bile dümdüz edildiği, enkaz yığınına dönüşmüş olan kendi köyüm Hanin gibi birçok köyü yerle bir ederken ve Lübnan topraklarının iç kesimlerine yönelik askeri saldırılar düzenlerken, Lübnan hükümeti, olağanüstü bir baskıyla yüzleşti. Bu baskının kaynağı, sadece işgalci güç değildi. ABD, Avrupa Birliği, hatta birçok Arap devleti, Lübnan devletini işgalci güce karşı aktif olarak direnen tek örgütlü güç olan Hizbullah’ı dağıtmaya ve yasaklamaya çağırıyor. Hükümet, gerçekten de direnişi yasaklayan bir karar almıştı (yasaklanması düşünülen, parlamentoda ve hükümette hâlihazırda bulunan siyasi parti Hizbullah değil, silahlı direniş kanadı). Bu, önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Kendi vatandaşlarının yabancı işgaline direnme hakkını suç sayan bir hükümet, bu vatandaşları temsil etme konusunda meşru bir iddiaya sahip olabilir mi?

Vazgeçilemeyecek Hak

Ortada işgale direnme hakkının, parlamento çoğunluğunca verilen siyasi bir ayrıcalık veya yasama organının basit bir oylamasıyla geri alınabilecek bir taviz olduğuna ilişkin tehlikeli bir yanlış anlama var. Bu anlayış, egemenliğin ve insan haklarının doğasını anlamada temel bir hataya tekabül ediyor. Yabancı egemenliğine direnme hakkı, iktidar koridorlarında alınıp satılan bir toplu pazarlık kozu değil. Bu hak, mezhebi, parti üyeliği veya siyasi eğilimi ne olursa olsun, her vatandaşa ait, doğuştan gelen, bireysel bir hak. Bu hak, devletten de anayasadan da önce var olan bir hak. Ondan çoğunluk da azınlık da vazgeçemez. Lübnan’daki her vatandaş, yarın silahsızlanma ve işgale boyun eğme yönünde oy kullansa bile, bu oy, hukuken geçersiz olur, çünkü hiçbir halk, öz savunma hakkından ve kendi kaderini tayin hakkından vazgeçemez.

1945’ten sonra, yeni hukuk düzenini tasarlayanlar, sadece işlenmiş suçları cezalandırmaya çalışmıyorlardı. Belki de biraz umutsuzca, bu suçların başka bir biçimde tekrarını önlemeye çalışıyorlardı. Korku, artık sadece yabancı işgalciden değil, aynı zamanda boyun eğen, uyum sağlayan ve işbirliği yapan Lübnan devletinden de kaynaklanıyordu.

Dolayısıyla, savaş sonrası hukuk mimarisi, tehlikeli bir soru etrafında şekillenmeye başladı: Devlet, bir kalkan olmaktan çıkıp boyun eğmenin ilk aracı haline geldiğinde ne olur? İşte bu yüzden, daha sonraki uluslararası hukuk, özellikle sömürgecilik karşıtı hareketlerin baskısı altında, direnişi suç haline getirmek yerine korumaya yöneldi.

1973’te, yeni bağımsızlığını kazanmış ülkeler, Birleşmiş Milletler’de bir araya gelerek, Vichy rejiminin istismar ettiği kuralları yeniden kaleme aldılar. 3103 sayılı Karar, “sömürgeci ve yabancı egemenliğine” karşı mücadelenin “meşru ve uluslararası hukuk ilkelerine tamamen uygun” olduğunu söylüyordu. Bu, işbirliği mantığına doğrudan bir eleştiriydi: işgalciye karşı savaşanların yargılanacak suçlular değil, Cenevre Sözleşmeleri’nin korumasına hak kazanan savaşçılar olduğu dile getiriliyordu.

Dört yıl sonra dünya, bu kararı bağlayıcı hale getirdi. I. Ek Protokol (1977), hukuki savaşı sadece devletlerin yürütebilecekleri yönündeki sömürgeciliğe ait varsayımı paramparça etti. Madde 1(4), silahlı çatışmayı “yabancı işgali”ne karşı savaşları da içerecek şekilde yeniden tanımlarken, Madde 96(3), ulusal kurtuluş hareketlerini uluslararası hukukun tam korumasını talep etme hakkını bahşetti. Bu hükümler, bilhassa Filistin Kurtuluş Örgütü, Afrika Ulusal Kongresi ve Cezayir Kurtuluş Ordusu gibi hareketler yanında, o dönem mücadele yürüten Lübnanlı direniş hareketleri için de kaleme alınmıştı. 37/43 (1982) sayılı Karar’daki “mevcut tüm araçlarla” ifadesi tesadüf değildi. Madde, tam olarak ne anlama geldiğini anlayan eski sömürgeci güçlerin şiddetli itirazlarına rağmen eklenmişti.

Lübnan tarafından onaylanan Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile Uluslararası Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin birlikte içerdiği 1. Madde’de “tüm halkların kendi kaderini tayin etme hakkına sahip olduğunu”, “bu hak sayesinde siyasi statülerini özgürce belirleyebileceklerini ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimlerini özgürce sürdürebileceklerini” söyler. Kendi kaderini tayin etme hakkı, devletler tarafından verilen bir ayrıcalık değil, uluslararası hukukun emrettiği, hiçbir sapmaya izin verilmeyen bir buyruk kuraldır.

Lübnan topraklarında İsrail güçlerine karşı silahlanan Hizbullah savaşçıları, en yalın ve hukuki anlamıyla, uluslararası hukukun temel, devredilemez ve ihlal edilemez olarak tanıdığı bir hakkı kullanan Lübnan vatandaşlarıydılar. Şii Müslüman kimlikleri, İran İslam Cumhuriyeti ile ideolojik yakınlıkları, Lübnan içindeki siyasi emelleri gibi örgütün hayat hikâyesine ait ayrıntıların hiçbiri hukuki ve ahlaki gerçeği ortadan kaldırmaz: Onlar, işgalci bir güce karşı direnen işgal altındaki bir halktır, uluslararası hukuk onların yanındadır, onları susturmak isteyen hükümetin değil.

İşbirliğinin Anatomisi

Vichy rejimi, idamlarla ve toplu sürgünlerle başlamadı. Mareşal Pétain ve bakanları, Fransız devletini korumak için Almanya ile ateşkes imzalanması gerektiğini, işbirliğinin tek rasyonel yol olduğunu, Direniş’in masum sivillere karşı Alman misillemesini kışkırtan tehlikeli bir marjinal unsur olduğunu ısrarla söylediler. Vichy basını, direnişçi Makileri “terörist” olarak adlandırdı. Vichy mahkemeleri, onları ölüm cezasına çarptırdı. Vichy polisi, direnişçileri Gestapo’ya teslim etti.

Cezbediciliği pragmatikliğinden kaynaklanan mantık, özünde şunu söylüyordu: “Almanya’yı yenemeyiz, bu yüzden direniş, sadece daha fazla acı getirir. Düzen korunmalı. Devlet varlığını sürdürmeli.”

Ancak kendi halkının öz savunma hakkını ortadan kaldırarak varlığını sürdüren devlet, aslında hiç de varlığını sürdürmemiştir. İçi boşaltılmıştır. Sadece isim olarak varlığını sürdürmekte, işgalci güç için idari bir kolaylık sağlamaktadır. Savaş sonrasında Fransız cumhuriyeti de aynı kavrayıştaydı. Cumhuriyet, Vichy’nin eylemlerini kurtuluş anından itibaren değil, geriye dönük olarak, en başından itibaren geçersiz ilan etti. Vichy’nin meşruiyetinin hukuki kurgusu, tam da bir kurgu olarak ortaya konmuştu.

Şimdi de Lübnan hükümetini ele alalım. Ülkenin güneyinde yabancı birliklerin kontrolünde olan topraklar var. Ordu, bu işgale karşı çıkmıyor, muhtemelen çıkamıyor. Şimdi hükümetten, İsrail'in askeri baskısı, Amerikan diplomatik nüfuzu ve Avrupa'nın mali teşviklerinin birleşimiyle, bu işgali sona erdirmek için gerçekten savaşan tek gücü yasadışı ilan etmesi isteniyor.

Eğer bu şartlara uyarsa, meşruiyetinden geriye ne kalır?

“Terörist” Kelimesinin Sömürgeci Soykütüğü

“Terörist” kelimesinin direnişi gayrimeşrulaştırmak için bir silah olarak kullanılması ne yeni ne de tesadüfidir. Aslında bu uğraş, sömürgeci gücün en eski ve en etkili araçlarından biridir. Sömürgecilik koşullarında bireyin teslimiyete yönelik reddiyesini ve itirazını politik bir eylemden ziyade bir hastalığa, maraza dönüştürmek için geliştirilmiş dilbilimsel bir tekniktir. Bu teknik, emperyalizme aittir.

İngilizler, Kenya’daki Mau Mau isyancılarını, yüz binlerce Kikuyu’yu toplama kamplarına toplayıp, medeniyet adına işkenceden geçirdikleri ve hadım ettikleri için “terörist" olarak adlandırdılar. Fransızlar, Cezayir köylerini yerle bir edip mahkûmları Seine nehrinde boğan Cezayir Kurtuluş Ordusu’nu (FLN) “terörist” olarak nitelendirdiler. Güney Afrika’daki ırk ayrımcısı rejim, geçiş yasaları, zorla yerinden etmeler ve devlet destekli cinayetler yoluyla ırkçı zulmü uygulayan Afrika Ulusal Kongresi’ni (ANC) “terörist” olarak adlandırdı. ABD, İkinci Dünya Savaşı’nda tüm savaşan tarafların toplamından daha fazla tonajda bombayı Güneydoğu Asya’ya atan Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi’ni “terörist” olarak yaftaladı. İsrailliler, bugün tartışma konusu olan Batı Şeria, Gazze ve Güney Lübnan’ı işgal eden FKÖ’ye “terörist” dediler.

Her bir örnekte tarih, hükmü tersine çevirdi. Mau Mau hareketi, özgürlük savaşçıları olarak tanındı. FLN, bir ulus kurdu. ANC, bağrından Nobel Barış Ödülü alan bir başkan çıkardı. Vietnamlılar ülkelerini özgürleştirdiler. FKÖ, Birleşmiş Milletler’deki yerini aldı. “Terörist” etiketi, kalıcı bir damga değil, muktedirlerin rahatsız edici bulduklarına uyguladıkları, güç dengesi değiştiğinde geçici süre işe yarayan bir kolaycılık.

Bu örneklerin ait olduğu dizge, gayet tutarlı ve öğretici: “terörist” tanımlaması hukuki bir tasnif değil, siyasi bir eylemdir. Sömürgecinin, sömürgeleştirilenlere siyasi bir muhalif olma onurunu reddetmek için kullandığı dildir. Bir direniş savaşçısına “terörist” demek, “hakları olan bir savaşçı değil, hakları olmayan bir suçlusun. Vatanını savunmuyorsun, medeniyetin kendisine saldırıyorsun” demektir. Bu, hukuk değildir. Bu, propagandadır, Cezayir’den Soweto'ya, Hue’den Tyre’ye kadar her yerde ve her vakit propaganda denilen tabancanın namlusuna sürülmüş bir mermidir.

ABD, Avrupa Birliği ve İsrail, Hizbullah’ı terör örgütü olarak tanımladığında, hukuki bir belirlemede bulunmamakta, aslında jeopolitik bir açıklama yapmaktadır. Uluslararası insani yardım hukuku uyarınca, işgalci bir askeri güce karşı düşmanca eylemlerde bulunan savaşçılar terörist değildir. Savaş hukukunun korumasına hak kazanan savaşçılardır. I. Ek Protokol, bunu söylüyor. BM Genel Kurulu’nun 3103 Sayılı Kararı bunu söylüyor. Sömürgecilik sonrası uluslararası hukukun tüm yapısı da bunu söylüyor. Direnişin terörizmle kasıtlı olarak eşleştirilmesi, belirli bir amaca hizmet ediyor: işgal altındaki halklara uluslararası hukukun sağladığı hukuki ve ahlaki kalkanı ortadan kaldırarak, gerekli her türlü yolla, uygun müdahaleyle, kendi hükümetleri de dâhil olmak üzere o halkların ezilmelerinin yolunu açıyor.

Lübnan hükümeti, bu tanımı benimseyip iç hukukuna dâhil ederse, sadece uluslararası uzlaşmayı takip etmekle kalmayacak. Batı başkentlerinde üretilmiş bir sömürgeci silahı ithal edip, kendi vatandaşlarına doğrultacak. Oysa bu vatandaşlar, uluslararası hukukun dürüst bir yorumuna göre, tanınmış ve korunan bir hakkı kullanıyorlar. Bu, içselleştirilmiş sömürgeciliğin en uç noktasını fiiliyata dökmektir: Efendinin dilini kullanan, ayaklanmaya cüret eden köleyi kınıyor.

O Tekel Hiç Senin Olmadı

En yaygın dillendirilen itiraz şunu söylüyor: "Devlet, meşru güç kullanımında tekel sahibi olmalıdır. Hizbullah’ın bağımsız askeri kapasitesi, Lübnan egemenliğinin ihlalidir. Onu silahsızlandırmak, işbirliği değil, devletin yeniden kurulmasıdır."

Bu argüman, yakışıklı ve zarifmiş gibi görünse de temelden yoksundur. Egemenliğin alabildiğine tarih dışı bir yorumuna dayanmaktadır. Devleti halkın iradesinin bir aracı değil, kendi başına bir amaç olarak ele alan bir yorumdur. Güç tekeli, ilahi bir hak değildir. Devletin onları koruma yeteneğine ve isteğine bağlı olarak, halktan devlete verilen şartlı bir yetkidir. Devlet, ulusun topraklarını savunmada başarısız olduğunda, yabancı askerlerin topraklarında tampon bölgeler oluşturmasını engelleyemediğinde, şehirlerine yapılan hava saldırılarını durduramadığında, kendi sınırlarını güvence altına alamadığında, tekel, halka geri döner. Toplumsal sözleşme, bir intihar anlaşması değildir. Halk, yönetilmeyi kabul etti diye öz savunma hakkından vazgeçmedi. Devletin onları korumak için kullanacağı şartıyla, bu hakkı devlete emanet etti. Bu şart bugün ihlal edilmiştir.

Lübnan devleti, iddia ettiği tekel konumunu hak etmemiştir. Güney Lübnan’ı savunmamıştır. İşgali püskürtmemiştir. Yerinden edilmiş insanları korumamıştır. Devlet korumasının yokluğunda, vatandaşlar kendilerini örgütlemişlerdir. Kaynak bulmuşlar, kapasite geliştirmişler ve silahlanmışlardır. Şimdi dönüp de bu vatandaşları, Lübnanlı kardeşlerine zarar verdiklerinden değil, sırf yabancı bir orduya direndiler diye “kanun kaçağı” ilan etmek, egemenliğin mantığını tamamen tersine çevirmektir.

Hükümet, bugün “devletin şiddet üzerindeki tekel hakkı, halkın işgalden uzak özgür yaşama hakkından daha kutsaldır” demektedir.

Bu, Vichy hükümetinin mantığının özüdür. Bu, özünde sömürgeci bir mantıktır. Devlet denilen kurum onu yüzüstü bırakmış olsa bile, yerli halkın her zaman o kuruma boyun eğmesi gerektiğini, hukukun yönetilenleri disipline etmek için var olduğunu, asla güçlendirmek için olmadığını, en yüce değerin özgürlük değil, düzen ya da adalet değil, itaat olduğunu söyleyen bir mantıktır.

Nereye Bağlı Olduğunun Konuyla Bir Alakası Yok

Bu argümana yönelik en ısrarlı itiraz, İran’la ilgili. Bize söylenene göre Hizbullah, gerçek bir direniş değil, İran’ın vekili olup, İsrail’e karşı Lübnan’ın değil, Tahran’ın iyiliği için savaşıyor. Bu nedenle, onu silahsızlandırmak, direnişi bastırmak değil, Lübnan’ı aynı anda iki yabancı güçten kurtarmak anlamına geliyor. Esasında bu, en ufak bir inceleme karşısında çökecek bir argüman.

1. Argüman sahipleri, motivasyonu eylemle karıştırıyorlar. İsrail güçlerini köyünden çıkarmak için silahlanan bir Lübnan vatandaşı, onu buna neyin teşvik ettiğine bakmaksızın, bir direniş eylemi gerçekleştiriyor. Direnme hakkı, ideolojik bir saflık testiyle birlikte gelmez. Fransız Direnişi, Moskova’dan emir alan komünistleri de içeriyordu. Hiçbir ciddi tarihçi, bunun Gestapo’ya karşı savaşma haklarını geçersiz kıldığını söylemez. Sovyet işgaline karşı savaşan Afgan mücahitleri, CIA ve Pakistan istihbaratından fon, eğitim ve talimat almalarına rağmen, Washington’da özgürlük savaşçıları olarak göklere çıkartıldılar. Yabancı gücün desteği, direniş hakkını ortadan kaldırmadı, bilâkis, bu hakkın kullanıldığı mekanizmaydı. Viet Kong, askeri kapasitesinin tamamını Sovyetler Birliği ve Çin’den aldı. Hiç kimse, hatta onları bombalayan Amerikalılar bile, bunun ulusal kurtuluş savaşını gayrimeşru bir şeye dönüştürdüğünü söylemedi. Direnme hakkı, direnişçinin biyografisine değil, işgal gerçeğine bağlıdır.

2. Argüman, var olmayan bir simetriyi varsayıyor. İran’ın Hizbullah üzerindeki nüfuzu gerçek ve önemli. Ancak İran, Lübnan topraklarını işgal etmiyor. Lübnan köylerini bombalayan, İran değil. İran, Lübnan topraklarında askeri tampon bölgeler kurmuyor. Hizbullah’ın Tahran ile ilişkisi ne olursa olsun, Güney Lübnan’da havada uçan kurşunlar İran’a değil, İsrail’e ait. Sahadaki askerler, İsrail’e ait. İnşa edilen duvarlar, İsrail'e ait.

Direnme hakkı, direnişçilerin jeopolitika alanındaki beğenileri ve sevdaları değil, sahadaki gerçeklerle ilgilidir. İran’ın siyasi nüfuzunu İsrail’in askeri işgaliyle eşitlemek, ahlaken rezilliktir. Bir diplomatın fısıltısını bir askerin botuyla aynı kefeye koyar, bunları egemenliği aynı ölçüde ihlal eden unsurlar olarak takdim eder. İki kefedekiler asla aynı değil.

Yasaklama Kararını Mümkün Kılan Uluslararası Güçler

Hiçbir hükümet, kendi direnişini yasaklama kararını bir boşlukta almaz. Lübnan üzerindeki baskı gizli değil. Bu baskıyı; yardım, yeniden yapılanma ve uluslararası meşruiyet dili örtbas ediyor. Washington ve Brüksel’den gelen mesaj açık: “Hizbullah’ı silahsızlandırın, işte o zaman fonlar akacak. Reddederseniz, parasız pulsuz, harap olmuş halde yaşamaya devam edeceksiniz.”

Bu diplomasi değil, şantaj. Sallanan parmak ve sopa, uluslararası düzenin derinlerine işlemiş, yapısal bir gerçeği, eski sömürgecilerin Bandung’dan beri anladığı bir gerçeği ortaya koyuyor.

Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını talep etmek için uluslararası hukuku öne süren aynı Batılı hükümetler, Hizbullah’ın varlığını zorunlu kılan işgal konusunda dikkat çekici bir şekilde sessiz kalıyorlar. Halkların yabancı egemenliğine direnme hakkını savunan aynı Birleşmiş Milletler, bu hakkı kullananların silahsızlandırılmasını talep eden kararlar alıyor. Hizbullah’ı “terör örgütü” olarak tanımlayan aynı Avrupa Birliği, kuruluş belgelerinde kendi kaderini tayin hakkını ve zorla toprak edinmenin gayrimeşruluğunu tanıyor. İsrail’i alabildiğine silahlandıran aynı ABD, Lübnan’a silahlı devlet harici aktörlerin tehlikeleri konusunda dersler veriyor.

Bu yoruma göre, uluslararası toplum tarafsız bir hakem değil, Vichy dinamiğinin destekleyicisi. Bir hükümetin kendi halkının direnişini, onlara ihanet ediyormuş gibi görünmeden bastırmasına imkân sağlayan diplomatik örtüyü, mali teşvikleri ve yasal çerçeveleri temin ediyor.

Uyumluluğun Maliyeti

Şimdi, Lübnan hükümetinin bu talebe uyması durumunda gerçekte neler olacağını bir an için düşünelim. Silahsızlanma mantığını sonuna kadar takip edelim. Diplomatların konferans salonlarında hayal ettikleri gibi değil, güneydeki köylerde ve vadilerde nasıl gelişeceğini ele alalım.

Diyelim, Hizbullah, kanun dışı ilan edildi. Siyasi kanadı yasaklandı. Devletin terk ettiği yüz binlerce Lübnan vatandaşını destekleyen hastaneler, okullar, altyapı ağları gibi sosyal hizmetleri ortadan kaldırıldı veya el konuldu. Savaşçılarına silahlarını teslim etmeleri veya tutuklanmaları emredildi.

Peki, itaat ederler mi? Bazıları edebilir. Çoğu etmeyecektir. Güneydeki savaşçılar, bir siyasi parti onlara emrettiği için silahlanmadılar. Evleri bombalandığı ve tarlaları işgal edildiği için silahlandılar. Devlet yokken ve bombalar varken silahlandılar. Örgütü yasaklamak, şikâyeti ortadan kaldırmaz. Onu yeraltına iter ve yeraltında şikâyetler yitip gitmez. Her yana yayılır. Zihinleri ele geçirir.

Ortaya herkesin öngörebileceği bir sonuç çıkar: Parçalanmış, lidersiz ve yerini aldığı örgütlü direnişten çok daha tehlikeli yeni bir isyan hareketi. Güneyde düzeni sağlayabilecek tek örgütlü gücü suçlu ilan eden devlet, dolduramayacağı bir güvenlik boşluğu devralıyor. Örgütlü direnişin kısıtlamalarından kurtulan İsrail işgali alanını genişletiyor. Yerinden edilmişler, yerinden edilmiş olarak kalıyorlar. Ölenler, dirilmiyorlar. Şiddet döngüsü, şimdi içteki ihanetin de eklenmesiyle yoğunlaşıyor.

Bu, her sömürgeci gücün acı bir şekilde öğrendiği derstir: Bir halkın özgür olma iradesini yasalarla ortadan kaldıramazsınız. İngilizler, Kenya’da bunu yapamadı. Fransızlar, Cezayir’de o iradeyi yok edemedi. Amerikalılar, Vietnam’da yok edemedi. İsrailliler, Gazze’de yok edemedi. Lübnan hükümeti de güneyde yok edemeyecek. Bunun nedeni, Hizbullah’ın herkesten daha dirençli olması değil, işgale direnme dürtüsünün evrensel, bastırılamaz ve herhangi bir devletten daha eski olmasıdır.

Beyrut hükümeti, halkının direniş hakkını uluslararası arenada yer almak karşılığında takas ettikten sonra, masanın başkasının ziyafeti için kurulduğunu öğreniyor.

Meşruiyetin Anlamı

Meşruiyet, Birleşmiş Milletler’in sağa sola dağıttığı bir sertifika değil. Genel Kurul’da bir koltuk veya diplomatik bir binanın önündeki bayrak da değil. Meşruiyet, bir hükümet ile halkı arasındaki bağdır; bu bağ şöyle der: “Sizi koruyacağız ve karşılığında siz de yasalarımıza uyacaksınız.”

Bir hükümet bu bağı kopardığında, koruma görevini yerine getirmediğinde, ardından, kendini koruyanları suçlu ilan ettiğinde, sadece meşruiyetini yitirmez. Gayrimeşru olmaktan da öte bir şeye dönüşür. Suç ortağı olur. İşgalin daha ucuz, daha kolay ve daha kalıcı hale gelmesinin aracı haline gelir. Çünkü işgalci bir gücün en kıymetli varlığı, kendi adına direnişi denetlemeye istekli yerel bir hükümet değilse nedir?

Vichy tam da bu işlevi yerine getirdi. Fransa’yla aynı muharebe sahalarında dövüşmek yerine, savaşın parçası olmak isteyen Fransızları ezdi. Almanları kovmak yerine, başkalarının onları kovmasına mani oldu. Vichy devleti, nihayetinde Alman ordusu için iş gücünden tasarruf sağlayan bir araçtı, Alman ordusu da bu verimlilikten memnundu.

Eğer Lübnan hükümeti Hizbullah’ı yasaklarsa ve İsrail güçleri Lübnan topraklarında kalmaya devam ederlerse, aynı görevi üstlenmiş olacak. Bunu ideolojisi üzerinden yapmayacak, neticede Lübnan’daki devlet, faşist bir devlet değil. Bu devletin tercihi de değil, nihayetinde bugün hiçbir Lübnanlı yetkili, işgali istemiyor. Hükmü tarih verecek. İşbirliğine giden yol, her zaman inançla döşenmez. Bazen yorgunlukla, korkuyla, dış baskının ağırlığı altında ilkelerin yavaş yavaş aşınmasıyla döşenir. Ama varış noktası hep aynıdır.

Yarının Vereceği Hüküm

1944’te Müttefik Kuvvetler ve Fransız Direnişi Paris’i kurtardığında, geçici hükümetin ilk icraatı, Vichy rejimini geçersiz ilan etmek oldu, bu karar, kurtuluş tarihinden değil, başlangıcından itibaren geçerli kılındı. Mesaj açıktı: halkının işgale direnme hakkını ortadan kaldıran bir hükümet asla meşru olamaz. Bu hükümet, ilk günden itibaren hukuki bir kurguydu.

Tarih, toprakları işgal altındayken direnişi yasaklayan her hükümet hakkında aynı hükmü verecektir. İsimler, bayraklar ve anayasaya yönelik atıflar farklı olabilir. Ancak ilke değişmeyecektir.

Tarih, o hakkın ortadan kaldırılmasını mümkün kılanlar, zulmü uygulayan diplomatlar, onu örtbas eden kurumlar, işgali silahlandırırken teslimiyeti finanse eden hükümetler konusunda daha sert bir hüküm verecek.

Halkını koruyamayan bir devletin, halkının kendini korumasını yasaklama hakkı yoktur. Bu, radikal bir önerme değil. Meşruiyetin asgari koşuludur. Cezayir’den Hanoi’ye, Soweto’dan Bint Jibil’e kadar modern tarihteki her kurtuluş hareketinin dayandığı ilkedir. Bunun dışındaki her şey, diplomatik tanıma girişimleri, BM üyelikleri, anayasal süreçler, temeli çoktan çökmüş bir yapının üzerindeki süslerden ibarettir.

Lübnan hükümeti, şu anda bir uçurumun eşiğinde. Ya halkının yanında durup, topraklarını savunma konusundaki vazgeçilmez haklarına hürmet edecek ya da kendisini halk ile bu hak arasına yerleştirecek. İkisini birden yapamaz. Vichy rejimi hakkında zaten hükmünü vermiş olan tarih, bu momenti de aynı acımasız netlikle yargılamaktan çekinmeyecektir.

Diyab Ebu Cehcah
26 Nisan 2026
Kaynak

11 Nisan 2026

, ,

Dünü ve Bugünüyle Şii Düşmanlığı



Mart 2026 ortalarında, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü emperyalist savaş ve eş zamanlı olarak İsrail’in Lübnan’a gerçekleştirdiği saldırı sırasında, X sosyal medya platformu, İsrail saldırıları nedeniyle Güney Lübnan’daki evlerinden ayrılmak zorunda kalmış bir milyon Lübnanlı içerisinden kimi insanların Beyrut’un Karantina bölgesine yerleştirilmesi planına panikle tepki gösterdi. İlk bakışta bu tepkiyi, güneyi terk etmek zorunda kalmış, çoğunluğu Şii Lübnanlı olan insanların taşınmasının İsrail bombaları için bir mıknatıs görevi göreceğine dair gerçek korkulardan kaynaklanan basit bir panik olarak yorumlamak mümkün. Neticede, geçen haftalarda İsrail bombalarının Hazmiye, Dohat Aramun, Burc Hammud, Başura’daki binalara, hatta Ramletü’l-Beyda’da çadırlarda uyuyan insanların tepesine yağması, herkese bir ders vermişti.

Siyonist devlet, Lübnanlı sivilleri, özellikle Şii Lübnanlı sivilleri, hedef olarak gördüğünü, yerinden edilmiş Şiileri barındırmanın, onları barındıranlar için de tehlike arz edeceğini oldukça açık bir şekilde ortaya koymuştu. İsrail ordusunun tahliye emirlerinde açıkça “Şii” ifadesi geçmese de tahliye için işaretlenen köyler, kasabalar ve bölgelerin tamamı, çoğunlukla Şiilerin yaşadığı yerler.

Son iki buçuk yıldır Gazze’de soykırıma yol açan vahşetleri İsrail ordusunun canlı yayınında izledikten, ardından ordunun Beyrut’a attığı, Lübnan’ın gelecekte Gazze olacağını söyleyen broşürleri okuduktan sonra, insanların dehşete kapılması anlaşılabilir bir durum. Ancak kimi kesimlerin yerinden edilmiş insanlara karşı gösterdiği tepkilerde uyguladığı, barınma imkânı sunmayı reddetmekten tutun da o insanları zorla göç ettirmeye kadar uzanan muhtelif şiddet biçimleri, Lübnan’ın kendine has mezhepçilik ve özellikle Şii düşmanlığı bağlamı dışında idrak edilemez.

X’te Karantina konusunda yapılan paylaşımlar, sadece düşen bombalardan kaynaklanan yakın tehlikeyi gündeme getirmekle kalmadı. Bazıları, bu korkudan hiç bahsetmediler bile. Bunun yerine, ilgili paylaşımlarda, Şii Müslümanların Beyrut’a taşındıkları, şehrin toplumsal dokusunun görünür bir parçası haline geldikleri Lübnan tarihinin daha önceki anlarına atıfta bulunuldu.

Bir paylaşımda, “Tarih bize, Şiilerin bir kez yerleştikten sonra asla ayrılmayacaklarını öğretti [...] İktidardakilerden şimdi harekete geçmelerini ve Dahiye 2.0’a mani olmalarını rica ediyorum” yazıyordu.[1]

“Beirut Wire” adlı, haber kaynağı olduğunu iddia eden bir hesap, planı “yeni bir Uzai olayı” olarak tanımladı. Bu örneklerde en azından kibar bir dil kullanılıyor. Diğer paylaşımlarda ise burada tekrarlayamayacağım, ancak bağnaz ve insanlık dışı olarak nitelendirilebilecek bir dilin kullanıldığı görülüyor. (“Irkçı” terimini kullanmamamın tek nedeni, bu tespitin daha fazla analize ihtiyaç duyması. Burada kullanılan dil alenen mezhepçi, gelgelelim, Lübnan’da ırk nispeten daha karmaşık bir mesele).

Burada, Hizbullah’ın İsrail saldırısına “sebep olduğu”nu, dolayısıyla, tüm Şiilerin mahallelerden, hatta ülkeden sürülmesi gerektiğini söyleyen, maskesi düşmüş bir Şii düşmanlığı söz konusudur. Siyonist saldırılarla başlamamış olsa da bu Şii düşmanlığı, Lübnan tarihinde kök bulan, bir yandan sınıf ve dindarlıkla, diğer yandan yerleşimci sömürgeciliği ve imparatorlukla bağlantılı çok yönlü bir olgu olarak, Siyonist saldırıların körüklediği bir sorundur.

Sınıf ve Dindarlık

Lübnan’daki Şii Müslümanların marjinalleştirilmesi süreci, manda dönemine dek uzanmaktadır. Manda sınırları çizilirken, güneydeki Şii köyleri, muhtemelen sadece Fransızların ve seçkin Marunilerin bölgede Hristiyan çoğunluklu bir yerleşim bölgesi oluşturma çabalarını sekteye uğratabilecekleri ihtimali üzerinden önemli görülen bir olguydu. O dönemde az sayıdaki seçkin Şii aile, nispeten daha kentliydi ve Fransızlarla ittifak halindeydi. Güneyde bulunan Maruni köyleri, Şii komşularının da dâhil edilmesini gerektiren sosyal mühendislik denilen arabanın tekerine çomak soktu. 1932 tarihli nüfus sayımında eksik sayılan ve manda elitlerince kurulan mezhepçi hükümet yapısında yeterince temsil edilmeyen Şii köylüler, ellilere dek göz ardı edildiler, görülmediler. Bu dönemde, kırsal kesimleri şehir merkezlerine bağlayan altyapı çalışmaları ve ihracat ürünlerine geçilmesine yönelik baskı, birçok Şii köylüyü iş aramak için Beyrut’a göç etmeye itti. Başkentin etrafındaki kenar mahallelere yerleştiler. Bu bölgeye “sefalet kuşağı” adı verildi.

Altmışlara gelindiğinde, Şii Lübnanlılar, yoksulluk ve hizmet işçiliğiyle ilişkilendiriliyordu. Sınıf ve mezhep iç içe geçmişti, sınıfçılık ve mezhepçilik de öyle. Lübnan iç savaşı sırasında yaşanan yer değiştirmeler, bilhassa Şii Müslümanların doğudaki, Maruni Hristiyanların güneydeki mahalleleri terk etmesi, Beyrut’un güney mahallelerini şehrin Şii çoğunluklu bir bölgesi haline getirdi. Bugün bu bölgeye Dahiye deniyor. Bu tarih, yerinden edilmiş kişilerin “asla ayrılmayacakları” korkusunu dile getiren sosyal medya paylaşımlarının temelini teşkil ediyor.

Altmışların sonlarında ve yetmişlerde Şii toplumsal hareketler, Lübnan’ın mezhepçi sistemi içinde daha büyük kolektif haklar talep etmeye başladılar. “Mahrumlar Hareketi”nde altında açığa çıkan ilk eylemlilik hali, İslam’dan etkilenen, farklı kesimleri içine alan toplumsal ve politik bir harekete dönüştü. Birdenbire, kırsal kesimdeki yoksullardan kentli işçi sınıfına dönüşen bu işçiler ve hizmet çalışanları görünmeye, örgütlenmeye, taleplerde bulunmaya başlayarak, mezhepsel statü temelinde oluşmuş hiyerarşiye ve en alt kademede yer aldıkları gerçeğine meydan okumaya başladılar. Birisi bana bir keresinde, ayrıcalıklarının sorgulanmasının mideye yumruk yemek gibi hissettirdiğini söylemişti. Yoksullar açıktan Şii bir kolektif olarak ayağa kalktıklarında, iç içe geçmiş sınıfçılık/mezhepçilik, Şii düşmanlığı biçimini aldı.

Bu hareketlerle birlikte, Şii Lübnanlılar arasında hem zenginlik hem de eğitim önemli ölçüde arttı. Mezhebin öyküsünü anlatmanın bir yolu da onu kolektif sınıf hareketliliğinin öyküsü olarak takdim etmektir. Yoksulluk ortadan kalkmadı, ancak artık insanlar, Şiileri Lübnan’da “en yoksulların en yoksulu” olarak gösteremezdi. Şii karşıtlığı devam etti.

Doksanlarda Dahiye’de ilk etnografik araştırma projemle ilgili çalışmaya başladığımda, şehrin diğer bölgelerindeki arkadaşlarım ve ailem, “Şii gettosu” klişeleri üzerinden, kirlilik ve tehlike konusuna değinerek, beni bölge konusunda uyardılar. Beyrut Amerikan Üniversitesi’nden (BAÜ) bir profesör, bana “o kadar ileri gitmeme gerek olmadığını, sadece BAÜ’nün hademeleriyle görüşmekle yetinebileceğimi, zira hepsinin Şii olduğunu” söyledi.

Görüşme yaptığım Şii Müslümanlar, diğer Lübnanlıların kendileri hakkında sahip olduğu klişelerin farkında olduklarını vurgulamak için kendilerini küçümseyen bir mizaha başvurdular ve insanlık dışı söylemleri açıkça ortaya koydular. Hatta bazıları, Şiilerin kuyrukları olduğunu düşündükleri için insanları azarladıklarına dair öyküler paylaşarak, aşağılayıcı mitvali terimi yeniden sahiplendiler.[2] İlk araştırmam ile şimdiki zaman arasında, gerek araştırma için görüşmeler yaparken gerekse aile ve arkadaşlarla vakit geçirirken, klişeler kendilerini göstermeye devam etti. Bir Sünni’nin bir Şii ile evlenmesi, ikincisinin ailesi daha zengin olsa bile, alt sınıfa geçmek, attan inip eşeğe binmek anlamına geliyordu.

Şii topluluklarında Batı Afrika’ya göç ve para havalelerinden elde edilen büyük servet küçümsenirdi. Villaları, Sünni yönetimindeki Arap Körfez devletlerinden gelen paralarla inşa edilen Hristiyan köylerindeki aynı derecede büyük villaların aksine, “çirkin” veya “göz kamaştırıcı” olarak tanımlanıyordu.

BAÜ’den veya yurtdışındaki kurumlardan tıp doktoru ve doktora sahibi Şii Müslümanlar, işe alım uygulamalarında veya terfi süreçlerinde Şii karşıtı ayrımcılıktan şikâyet ederlerdi. Beyrut’un toplumsal dokusunun farklı etnisiteli, çok sınıflı bir parçası haline gelen Dahiye, diğer Beyrut sakinleri tarafından, sadece uygun fiyatlı ürünler bulmak için bir yer olarak görülmesi dışında, dışlanırdı.

Sınıf-mezhep ilişkisinin bir diğer boyutu da dindarlıktır. Yetmişlerde Şii hareketi, dindarlığın kamusal alana girmesiyle somut bir etki yarattı. En bariz ve klişe örneği ele alalım: otuz-kırk yıl içinde birçok Şii kadın, başörtüsü takmayı tercih etti. Onlar için inançlarıyla, kimlikleriyle ve daha sonra toplumsal normlarıyla bağlantılı bir giyim eşyası olan başörtüsü, bazı Lübnanlılarca laik olduğu düşünülen bir ülkeye İslam’ın endişe verici bir şekilde sızması olarak görüldü. Bu görüşün somut bir sonucu oldu: birçok genç Şii kadın bana, giyim tarzlarının Dahiye dışında daha yüksek ücretli işlere girmelerini engellediğine dair şikâyetlerini iletmişti.

Bunu Şii düşmanlığı yerine İslam düşmanlığı olarak düşünmek mümkün. Manda döneminden beri siyasi elitin belirli bir kesiminde Hristiyan medeniyetinin üstünlüğü, ana söylem haline gelmişti. Bazı Lübnanlılar için Hristiyanlık, Avrupa’ya ve küresel beyazlığa bir köprü görevi görüyor. Hristiyan dindarlığının laik sayılmasını sağlayan bu köprünün, başörtüsü takmak veya alkol tüketmemek gibi hususlar üzerinden Müslüman dindarlığıyla tehdit edildiği düşünülüyor. Ayrıca bu durum, Lübnan’daki İslam düşmanlığını Avrupa ve ABD’deki Müslüman karşıtı ırkçılıkla da ilişkilendiriyor. En son araştırmamda, Hristiyan Lübnanlılardan, görünüş ve yaşam tarzı farklılıklarını alt sınıf ve düşük statüyle ilişkilendiren, servete dair hesaplama içine girmeden dillendirilen, sayısız İslam düşmanı yorum işittim. Bu yorumlar, hem Şii hem de Sünni Müslümanlara yöneltilmişti.

Ancak, bu fikirlerde, dindarlık ile sınıf ile ilgili klişelerin kesişiminde ortaya çıkan, özellikle Şii karşıtı bir unsur da bulunuyor. Esasında birçok Sünni kadın da başörtüsü takıyor, ancak Beyrut’ta, bilhassa orta ve üst sınıf Sünniler arasında, bu durum tarihsel olarak yaşlılar arasında daha yaygın. Başörtüsü, hem Müslümanlar hem de Hristiyanlarda yaş ve saygı göstergesi olarak görülüyor. Son yirmi yılda, daha genç Sünni kadınlar Sünni dindarlık hareketinin bir parçası olarak başörtüsü takmayı tercih etse de, birçok kentli Lübnanlı, hâlâ başörtülü genç kadınların Şii olduğunu veya Sünni iseler kırsal kesimden ya da yoksul olduklarını varsayıyor. Bu varsayım, Sünni Müslümanların bir grup olarak hem Osmanlı İmparatorluğu döneminde hem de manda elitinin üyeleri olarak uzun süredir yüksek statüye sahip olduğu mezhepsel bir hiyerarşiyle ilgili. Bir ölçüde, statü ayrıcalığı, Sünni dindarlığını aşağılanmaktan koruyor. Ayrıca, Şii karşıtlığı, Sünni Lübnanlılar arasında da Hristiyan Lübnanlılar kadar yaygın bir mesele. Lübnan’a has mezhepsel hiyerarşilerin ötesinde, bu durum, son yirmi yılda giderek güçlenen ve Şii çoğunluğa sahip İran Cumhuriyeti’ni Sünni yönetimindeki Arap Körfez devletlerine karşı konumlandıran daha geniş bölgesel söylemlerle bağlantılı.

Şii karşıtlığını sınıf ve dindarlık bağlamında düşünmek, yerinden edilmiş Şiilerin Karantina’ya taşınmasına yönelik tepkiyi, iç savaştan bu yana Lübnan’daki çoğu alanın mezhebe göre bölünmesine karşı bir meydan okuma olarak görmemizi sağlar. Karantina, anlam yüklü bir bölgedir. Adı, on dokuzuncu yüzyılda karantina alanı olarak oynadığı rolü, daha sonra soykırımdan kaçan Ermeniler, Nekbe’den kaçan Filistinli mülteciler, göçmen işçiler ve Suriyeli savaş mültecileri için bir sığınak alanı haline geldiği gerçeğini hatırlatır. Karantina’ya sığınan bu gruplar da yoğun yabancı düşmanlığıyla ve ayrımcılıkla karşı karşıya kaldılar, ancak bu düşmanlıklar ve ayrımcılıklar, mevcut Şii karşıtı (ve daha önceki Filistin karşıtı) duygular kadar şiddetli değildi. Travmalarla yüklü tarihi, iç savaş sırasında Hristiyan milisler tarafından çoğunluğu Filistinli yüzlerce mültecinin katledildiği 1976 olaylarını, daha yakın zamanda, Ağustos 2020’deki Beyrut Limanı patlamasında yaşadığı yıkımı içerir.

Bu tarih, aynı zamanda mevcut paniğin de temelini oluşturuyor. Yetkililere “Dahiye 2.0”ı önlemeleri yönünde yapılan çağrılar ve “Uzai”nin anılması, Şii köylülerin Beyrut’a gerçekleştirdikleri ilk göçü ve iç savaş sırasında güney mahallelerinin Şii çoğunluklu bir alana dönüştüğü gerçeğini, ayrıca Karantina’nın hem sığınak hem de şiddet alanı olarak sahip olduğu katmanlı tarihi hatırlatıyor.

Sosyal medyada yapılan paylaşımların dili, her mezhebin bir şekilde kendi topraklarına “ait” olduğu, savaş zamanı nüfus transferi ve emlak uygulamalarından kaynaklanan sınırların toplumsal kaynaşmanın önündeki maddi engeller olduğu fikrini pekiştiriyor.[3]

İsrail ordusunun tahliye emri verdiği, Dahiye gibi bölgelerden gelen insanların, “yabancı” sosyal ve dini uygulamalarıyla çevrelerinde yaşayanları etkileyeceği söyleniyor. Oysa bu insanlar da herkes kadar Lübnanlı, herkes gibi bu ülkenin eski vatandaşı. Kimse, bu gerçeği dikkate almıyor. Bu türden korkular, yazarlarının açıkça dile getirmediği bir gerçekçiliği de gizliyor: bu yer değiştirme, muhtemelen geçici değil, Siyonist devletin yerleşimci-sömürgeci genişleme çabası üzerinden kalıcı bir nitelik kazanacak.

Sömürgeciliğin ve Emperyalizmin “Böl ve Yönet” Taktiği

Siyonist devlet Lübnan’a 1948’den beri saldırıyor. Bilhassa 1978 ve 1982’de İsrail’in gerçekleştirdiği büyük işgaller, ardından Mayıs 2000’e kadar süren güney işgali sırasında, evlerini, topraklarını ve geçim kaynaklarını kaybedenlerin çoğu Şiiydi.[4] İç savaşla boğuşan ve bölünmüş olan, ayrıca baştan beri yetersiz donanıma sahip Lübnan ordusu güneyi savunamadı. İran’daki 1979 devriminden ilham alan, hem Lübnan’daki Şii toplumsal hareketine hem de güneydeki köylere derinden bağlı olan Hizbullah, İsrail işgalcilerine ve onlara vekalet eden Lübnan milislerine karşı savaşmak için bir milis gücü olarak kuruldu. 1990’da iç savaşın sona ermesiyle birlikte, Hizbullah’ın İslami direnişi, İsrail’in yayılmacılığına karşı sergilenen çok yönlü silahlı direnişin lideri olarak kendini kabul ettirdi. İşgal yıllarında, kendi sınırları içinde kaldıkları, Lübnan’ın Şii olmayan bölgelerine önemli ölçüde nüfuz etmedikleri sürece, bu vasıfları, sadece kabul edilebilir olmakla kalmadı, çoğu zaman diğer Lübnanlılar, hatta devlet tarafından bile methedildi. Ordunun yapamadığı savunma işini üstlenmişlerdi. Siyonist liderlerin sözlerine dikkat edilirse, bu savunma, en azından Litani Nehri’ne kadar uzanan ve bir asırdan fazla süredir tutarlı ve aleni bir Siyonist vizyon olarak dillendirilen “Büyük İsrail”in kurulması yönündeki Siyonist emellerini engellemek için bu savunma zaruriydi. Bu zaruret halen daha geçerli.[5]

Direnişin 2000 yılında güneyi başarıyla özgürleştirmesinin ardından, Lübnan’da Hizbullah’ın silahlı kanadı hakkında gergin tartışmalar baş gösterdi. Bu arada, iç savaş sonrası bir siyasi parti olarak faaliyet yürüten Hizbullah, daha az popüler ve daha az örgütlü müttefiki Emel ile birlikte, siyasi partilerin büyük çoğunluğunun mezhepsel çıkarlar doğrultusunda faaliyet yürüttükleri bir sistem dâhilinde, Şii Lübnanlıları temsil eden yalnızca iki mezhep temelli siyasi partiden biriydi. Parti, sadece devlette yer almakla kalmadı, 2008’den sonra hükümetteki en büyük siyasi koalisyonun da bir parçası haline geldi.

Lübnan ordusunun rolünün, güneydeki insanları ve toprakları, ayrıca devleti ve sınırlarını İsrail işgaline ve saldırılarına karşı nasıl etkili bir şekilde savunacağı meselesi tartışılmalıyken, bunun yerine, ihmal ve travmayla yüklü geçmişe atıfta bulunup duran mezhep tartışmaları yürütüldü. Bu tartışma, hem devletin mezhepsel yapısı hem de bölgeyi bölmek, topluluklarını ve ülkelerini birbirine karşı kışkırtmak, kontrol altına alıp fethetmek için hariçten ortaya konulan emperyalist ve sömürgeci çabalarla engellendi. Bu anlamda, öncelikle Hizbullah karşıtı duygular olarak ifade edilen Şii düşmanlığı, hem siyasi mezhepçiliğin hem de ABD ve İsrail’in bölgeye yönelik emperyalist projesinin bir belirtisi.

Ayrışmalara yol açmak, bu ayrışma çizgilerini belirgin kılmak, Siyonizmin sömürgeci projesinin temel çalışma yöntemlerinden biridir. Misal bu yöntem, İsrail devletinin Filistinlileri “Arap”, “Hristiyan”, “Müslüman”, “Dürzi” ve “Bedevi” olarak tasnif etmesinde, bazılarına diğerlerine göre farklı ayrıcalıklar tanımasında, İsrail devletinin bu kurgulanmış kategorileri esas alan, ayrıştırmacılıkla malul kişisel statüyle alakalı hukuk sisteminde karşımıza çıkıyor.

Lübnan’ın mezhepsel çizgileri, devletin kuruluşunda Maruni elitler ve Fransızlar tarafından çizildi. Siyonist hareketin yapması gereken tek şey, bu çizgiler boyunca çatlaklar oluşturmaktı. Nitekim, ilk çatlak Nekbe’den önce, 1946’da imza edilen bir antlaşmayla oluşturuldu. Anlaşma, Lübnan’daki Siyonist hareket ile Maruni Patrikhanesi arasında imzalandı.

ABD’nin böl ve yönet taktiği üzerine kurulu emperyalist çabalara dahli, 1979 İran devriminden sonra ivme kazandı. Bu devrimin ilk başlarda halktan gördüğü destek, Sünni Müslümanların bir an için Şii anti-emperyalist hareketin içine çekme tehdidini açığa çıkarmıştı. İran-Irak savaşıyla bu bölünmeler daha da pekişti. Daha sonra 2003’teki Irak işgali ve Arap Körfez devletlerinde ABD askeri üslerinin artırılmasıyla birlikte, ABD imparatorluğu, görünüşte İran’dan korunma karşılığında sadakat talep etti.

İran, aslında komşularından hiçbirini askeri olarak tehdit etmemiş, farklı, din, mezhep ve etnisiteleri içinde barından nüfusuyla Şii bir devletti. Özellikle, bu Sünni yönetimlerin bulunduğu Körfez devletlerinin birçoğunda önemli sayılarda, marjinalleştirilmiş Şii nüfusu bulunuyor. Şii gücünün sembolü olarak İran, ABD ordusunu bölgenin giderek genişleyen köşelerine taşıyan kukla haline geldi.

2003’te ABD’nin Irak’ı işgal ettiği sırada 24 saat yayın yapan muhtelif haber kanalları, ilk kez üzerinde “Şii Hilali” yazılı haritalar paylaştılar. O zamana dek, ikinci intifada başlamış, Oslo’nun yol açtığı yanılsamalar paramparça olmuşken, bölgedeki Sünni çoğunluklu devletler, Lübnan’ın güney sınırındaki sömürgeci varlıkla ilişkileri normalleştirme yönündeki emperyalist talebe boyun eğdiler. “Şii Hilali”, aslında “Filistin dışında İsrail’i ve Siyonist projeyi kabul etmeyenler”i ifade eden bir şifreydi. Bugün de devam eden Direniş Ekseni’ni işaret ediyordu. Lübnan siyasetindeki Sünni-Şii ayrılığının, Başbakan Refik Hariri’nin 2005’teki suikastından kısa bir süre sonra ortaya çıkması tesadüf değil. İsrail devletinin Hizbullah’ı ortadan kaldırmaya çalıştığı, çekilmelerinden sonraki ilk savaş olan 2006 savaşının, Lübnan’da da mezhep ayrılıkların kendini gösterdiği bir dönemde gerçekleşmesi de tesadüf değil.

2006’daki savaş sırasında İsrail ordusu, sivil altyapının yok edilmesini söyleyen “Dahiye Doktrini”ni uygulamaya koydu. Amaç, Dahiye ve güney bölgelerini yerle bir ederek, çoğunluğu Şii Müslüman olan bu bölgelerin sakinlerinin Hizbullah ve direnişi terk etmesini sağlamaktı. Ancak bunun tam tersi bir etki yarattı. Fakat İsrail’in Lübnan’ın diğer bölgelerindeki altyapı yıkımı, ülkedeki mezhepsel gerilimleri daha da artırdı.

İç siyasi ayrışma büyüdükçe, Şii karşıtı yorumlar tekrar zirveye ulaştı. Bu durum, Hizbullah’ın birçok Lübnanlıyı öfkelendiren kararlar aldığı veya eylemlerde bulunduğu anlarla örtüşüyordu. Bu anlar arasında, 2006 yılının sonlarında başlayan, Hizbullah ve Emel’in Beyrut’un şehir merkezinde gerçekleştirdiği oturma eylemi, 2008’de Hizbullah savaşçılarının başkente kısa süreliğine konuşlandırılması, Hizbullah’ın Suriye iç savaşında rejimin yanında savaşma kararı ve partinin 2019’daki Lübnan devriminin bastırılmasına ve 2023’te farklı mezheplerden insanların homofobik paniğe ve şiddete teşvik dalgasına katılımı yer alıyordu. Birçok insan, Hizbullah'ın eylemlerini mezhepçi olarak algıladı ve parti, neredeyse her Lübnan siyasi partisi gibi, mezhepçiliği ve mezhepçi söylemi kullandı. Bu, aynı zamanda Hizbullah'ın diğer Lübnan siyasi partileri gibi davrandığı bir dönemdi: elitlerle ittifaklar kurdu, seçim siyaseti yaptı ve yoksullardan ziyade orta ve üst sınıfları destekleyen yasalara destek verdi. Hizbullah’ı eleştirmemek veya bazı eylemlerinden nefret etmemek gerektiğini söylemiyorum. Sorun şu ki, bu öfke ve nefretin ifadeleri siyasi partiyle sınırlı kalmadı.

Bunun yerine, son yirmi-otuz yıl içinde Şii düşmanlığı, kimliğe dayalı bir grubun tamamına saldıran dil, açıktan sertleşti. Bugün de bu dil, kire, cehalete ve pisliğe atıfta bulunan sınıfsal imgelere başvuruyor. Lübnan’daki politik-mezhepsel yönetim sistemi, mezhepleri mezhepsel liderlikle ilişkilendirmeyi doğal kılıyor gibi görünüyor. Ancak bu ilişkilendirme, yalnızca mezhepler içindeki siyasi çeşitliliği değil, aynı zamanda mezhepsel liderler ile siyasi temsil için tek seçeneklerin mezhepsel olanlar olduğu bir devlet ve sistemde yaşayan insanlar arasındaki güç farklılıklarını da göz ardı ediyor. Bir ölçüde mezhep-siyasi parti karışıklığı Lübnan grupları arasında gerçekleşse de, diğer gruplar, kendilerini temsil ettiği iddia edilen partilerin eylemlerine katılmayan insanlar olduğunda Şiiler gibi karalanmadı. Örneğin, Maruni düşmanlığı, Lübnan Güçleri’nin iğrenç eylemleri veya açıklamalarının ardından Lübnan’da yorumlanmaya değer bir söylem haline gelmedi. Bu karışıklık nedeniyle Şii Lübnanlıların karalanması, Lübnan’daki mezhepçiliğin en tutarlı ve tehlikeli biçimi. Bunun nedeni kısmen, bu karalama kampanyasının geçmişinin etkili olabilecek kadar güçlü bir siyasi partinin ortaya çıkmasından önceye uzanıyor oluşudur.

Gazze’deki soykırımın son iki buçuk yılına bakalım. Bu soykırım sırasında, yerleşimci koloninin bölgedeki varlığını normalleştirmek için siyasi ve ekonomik baskı devam etti. Batı Şeria’da, daha sonra Suriye’de topraklar çalındı. Soykırımı durdurmak için somut bir şeyler yapmaya sadece (şimdilerde Yemen Ensarullahı’nı da içeren) “Şii Hilâli”ne mensup yapıların çalışıyor olması tesadüf değil. Bu direnişi bastırmak için hem acımasız hem de manipülatif taktiklerin kullanılması da tesadüf değil: 2024’te İsrail, Lübnan’a karşı savaş başlattı. ABD Yemen’i bombaladı. Acımasız bir diktatörün ortadan kaldırılması karşılığında ABD’nin İslamcı kuklasının iktidara taşındığı Suriye, İsrail denilen yerleşimci koloniyle ilişkilerini normalleştirdi.

Şubat 2026, muhtemelen Siyonist devletin bu direniş cephesine yönelik son hamlesi. Ayrıca, kendisini bölgede tartışmasız bir gerçek olarak kurmak isteyen İsrail belki de bu savaşı, ABD’yi İran’a yönelik saldırısına katılmaya teşvik ederken bir yandan da Lübnan’ı en az onuncu kez işgal etmek amacıyla planladı. İsrail, 1948’den beri Lübnan’a onlarca kez saldırdı. Bu saldırıların kaçının işgal niyetli olduğu tartışmalı bir husus.[6]

Bu kez Dahiye Doktrini, “Gazze Doktrini”ne dönüştürüldü. Bu doktrin uyarınca sivillerin yanı sıra sivil altyapı da hedef alındı. Bu doktrin, Şii Müslümanları direnişe karşı kışkırtmak değil, diğer Lübnanlıları Şii Müslümanlara karşı kışkırtmak ve mezhepsel ayrılığı daha da derinleştirmek için kullanılıyor. Aleni Şii düşmanlığının yeniden ortaya çıkmasının da gösterdiği üzere bu yöntem işe yarıyor.

Şii Düşmanlığı Tasmasından Kurtuldu

Şiilerin “mahallelerimizi” asla terk etmeyecekleri yönündeki sosyal medya paylaşımları, Şiilere konut kiralamayı reddetme ve onları belirli bölgelerden kovma çabaları, ulusun içinde kimlerin yer aldığını ve kimlerin dışlandığını bize çok açık biçimde gösteriyor. Hizbullah’a kızgınken tüm Şiilere öfke yöneltmenin bir sorun olduğu açık olmalı. Oysa Hizbullah gibi bir siyasi örgütün eylemlerinin onu harici bir devletin, Lübnan dışı bir gücün vekili haline getirdiğini varsaymak da bir sorundur.

İran’ın Hizbullah ile ittifakı aracılığıyla Lübnan’ı “işgal ettiğini” öne sürmek, Lübnan dışındaki ittifakların, Hizbullah’ın en sert eleştirmenleri de dâhil olmak üzere Lübnan’daki siyasi partilerin temel bir özelliği olduğu gerçeğini göz ardı ediyor. Ayrıca, diğer Lübnan örgütlerinin ABD ve İsrail ile ittifak kurma, onlarla görüşerek karar alma konusundaki uzun geçmişini de göz ardı ediyor. Hizbullah için “İranlı, Lübnanlı değil” demek veya onu İran’ın “vekil”i olarak adlandırmak, bazı insanların ulus içinde kimlerin yeri olmadığına karar verecekleri tehlikeli yoluna girildiğinin delili. Bu tür iddialar, örgütün alabildiğine Lübnanlı olan tarihini de göz ardı ediyor: İsrail işgaline ve istilasına cevap olarak ortaya çıkması, Lübnan topraklarını Siyonist yayılmacılığa karşı savunması ve Lübnan’daki mezhep siyaseti bağlamında kararlar alması üzerinde durulmuyor. Bu iddiaları daha da ileri götürüp, tüm Şiilerin bir şekilde Lübnanlı ve Arap değil, İranlı olduğunu söyleyenler, ülkenin vatandaşlarının en az üçte birini söylemsel düzeyde dışlamış oluyorlar.

Tabii ki Şii Müslümanlarının hepsi değilse de büyük bir kısmı Hizbullah’ı ve Direniş’i destekliyor. Ordu da dâhil olmak üzere, başka hiç kimsenin güneyi işgalden korumadığı ve başka hiçbir siyasi partinin temsil ve destek sağlamadığı bir devlette neden desteklemesinler ki? Gene de Hizbullah’ı desteklemek, bir kişinin yurttaşlık statüsünü ortadan kaldırmaz veya o kişinin ölüm listesine konulmasını bir şekilde kabul edilebilir kılmaz.

Hizbullah ile bağlantılı bir bankada veya televizyon kanalında çalışmak veya seçimde bu partiye oy vermek de aynı şekilde değerlendirilemez. Hizbullah’ı destekleyen, onun için çalışan veya onunla bağlantılı olan herkesin savaşın kabul edilebilir bir hedefi olduğunu varsaymak, soykırıma çağrı yapmaktır. Şii olan herkesin Hizbullah'ı destekleyebileceğini varsaymak, bu soykırımda ortadan kaldırılacak kişilerin kapsamını genişletir.

İsrail ordusunun tahliye için işaretlediği bir yerde yaşayan herkesin meşru bir hedef olduğunu varsaymak, bu soykırımın kapsamını daha da genişletir, bir yanıyla, işgalci ordunun belirlediği şartların kabul edildiğini gösterir.

Şii düşmanlığı, bugün Hizbullah’ın İsrail’in ülkeyi bombalamasına neden olduğunu söyleyen fikirde, tüm Şiiler bu bombalar için birer mıknatıs görevi görüyor (bu nedenle dışlanmalı, sınır dışı edilmeli, onlardan uzak durulmalı) diyen anlayışta karşılık buluyor. Oysa Şii düşmanlığının, Siyonistlerin Lübnan’ı kendi içinde bölme ve Lübnanlıları birbirine düşürme çabalarının bir sonucu olduğunu görmek gerekiyor. Neticede, Siyonist hareket baştan beri, Filistin’de yaptığı bu şeyi Lübnan’da yapmak istemektedir. Şii düşmanlığı, bu Siyonist çabaların bir armağanıdır.

Lübnan’ın mezhepçi yapısında on yıllardır süregelen Şii düşmanlığı, iç içe geçmiş sınıf-mezhep-din ayrımcılığı ve yerleşimci-sömürgeci ayrıştırma çabalarıyla birlikte, Körfez jeopolitikası ve ABD’nin körüklediği İran düşmanı korkusuyla birleşti. ABD’nin emperyalist projesi, Körfez ülkeleri gibi Lübnan’ı da şu konuda seçim yapmaya zorladı: “Ya bizimle ittifak kurarsınız ya da ‘Şii Hilâli’yle.” Şii Lübnanlılara seçim yapma imkânı bile sunulmuyor. Siyasi görüşleri ve bağlılıkları ne olursa olsun, ikincisiyle ittifak kuracakları düşünülüyor.

Şunu açıktan söylemek lazım: Körfez ülkelerinin bugün öğrendiği gibi, Lübnan, ABD’nin emperyalist projesinin umrunda değil, yerleşimci-sömürgeci güç topraklarımıza el koyduğunda gelip ülkeyi kurtarmayacak.

Partiyi, onunla ilişkili herkesi ve dolayısıyla tüm Şiileri ölümle ilişkilendiren emperyalist söyleme teslim olmadan da Hizbullah’ın kararlarına, eylemlerine ve açıklamalarına katılmamak, hatta onlardan nefret etmek mümkün. Şii karşıtı olmadan, Şiileri insandan saymayan yaklaşıma boyun eğmeden, onlara barınma imkânı tanımadan, onlara karşı ayrımcılık yapmadan da Hizbullah’ın duruş ve görüşlerine itiraz edebilirsiniz. Hizbullah’ın konumuna onay vermeyebilirsiniz ama gene de Lübnan’ı Siyonist saldırılardan koruyan tek örgütün o olduğunu kabul edebilirsiniz.

Sadece Hizbullah olduğu için Direniş’i desteklemek de aynı derecede sorunlu bir duruş, çünkü bu duruş, hâlâ mezhepsel kimlik politikalarını temel alıyor. Hizbullah hakkında ne düşünürseniz düşünün, Direniş’i destekleyebilirsiniz ve desteklemelisiniz, çünkü Lübnan ordusu ve devletinin ülkenin sınırlarını savunabilecek bir gücü olmadığı bir dönemde, direnişin tek savunucusu olmak önemlidir. Şu anda Güney Lübnan’daki insanların katledilmesine, yerlerinden edilmesine ve topraklarına el konulmasına karşı duran tek güç o. Artık bu savaşta İsrail’in güneyi ele geçirmek için geldiğini söylemek için Siyonizmin tarih boyunca dile döktüğü cümleleri temel alan, tahmine yönelik analizlere girişmenin bir anlamı yok. Zira bugün zaten İsrailli politikacılar güneyi ele geçirmek için uğraştıklarını açıktan söylüyorlar.

Şii düşmanlığı tuzağına düşmek, sömürgecinin ve emperyalistin oyununa gelmek, Lübnanlıları birbirlerinden, Filistinlilerden ve Suriyelilerden (ki bu tümüyle farklı bir mesele) ayıran girişimlere teslim olmak demektir. Oysa hepimizin bölgenin bir parçası olduğumuzu, hepimizin Siyonizmin yerleşimci-sömürgeci projesinden ve ABD’nin emperyalist emellerinden etkilendiğimizi, çok daha güçlü bir strateji dâhilinde bunlara karşı birleşmek gerektiğini anlamak zorundayız. Bu anlayışın karşısına, güneyin ülkeden ayrılıp yerleşimci-sömürgeci müdahaleye bırakılabileceğini, karşılığında Lübnan’ın geri kalanının kendi haline bırakılacağı beklentisini temel alan mantıksız fikri çıkartıyorlar. Bu fikir mantıksız, zira yerleşimci-sömürgeci devletler doğaları gereği yayılmacıdır, bu nedenle, bugün sınır Litani Nehri’nden çizilmiş olsa da, bu sınır yarın Zahrani, sonra Sayda’ya başka bir gün başka bir yere çekilebilir.

Başka bir açıdan da ilgili fikir mantıksız, çünkü Lübnan’ın güneyin tarım ve ticaretteki kilit rolü ve Akdeniz açıklarındaki doğalgaz rezervleri olmadan ekonomik olarak kendi kendini idame ettirebileceğini varsayıyor. Bu fikir mantıksız, çünkü güneydeki Lübnanlılardan topraklarını ve evlerini terk etmelerini neden bekleyelim? Neden “ya topraklarını terk edecekler ya orada kalıp ölecekler ya da İsrail işgali altında yaşamayı kabul edecekler” gibi bir ikilemle yüzleşsinler? Bir yandan onları ülke dışında bırakırken, diğer yandan onlardan ülke için evlerini feda etmelerini istemeyi nasıl düşünebiliyoruz?

Bu son sorunun cevabı, Hizbullah’a yöneltilen bu derin öfkenin, İsrail’in ateşkesi düzenli olarak ihlal etmesine rağmen, on beş aylık bir itidalin ardından, sınırdan altı roket attı diye ona yöneltilen suçlamaların sebebini tam olarak izah ediyor. Hizbullah’a, dolayısıyla tüm Şii Lübnanlılara karşı öfke o kadar büyük ki, bombaları atan yapıya karşı duyulan öfkeyi bile gölgede bırakıyor. Çünkü “onlar bu millet için neden fedakârlıkta bulunsunlar?” sorusuna, bu savaşı onların suçu olarak göstermek, suçu ait olduğu yere, yani bombaları atan yerleşimci-sömürgeci devlete ve onunla iş birliği yapan politikacılara değil, başından beri bu sömürgeciliğe direnen insanlara yüklemek suretiyle cevap veriliyor.

Lübnan’daki Filistinli mültecilerin insanlık dışı muamelelerle yüzleşmesi süreci de tam olarak böyle başlamıştı: onları Filistin’den ilk başta kovan Siyonistlere bakmak yerine, iç savaşı başlatma suçunu Filistinli mültecilerin üstüne atmışlardı. Bugün Şii karşıtlığı da bugün aynı yere doğru ilerliyor, tüm ürkütücülüğüyle. Daha iyi bir yolu yürümeyi bilmek zorundayız.

Lara Dib
Nisan 2026
Kaynak

Dipnotlar.
[1] Gönderiyi yazan @CanaaKnight adlı kullanıcı, Temmuz 2016’dan beri X platformunda bulunuyor ve şu anda 2204 takipçiye sahip.

[2] Mitvali, başlarda İmam Ali’ye sadık insanlar anlamına geliyordu, ancak Lübnan’da bu terim zamanla aşağılama amaçlı bir anlam kazandı. Şiilerin bu terimi kendilerini tanımlamak için kullanmaları, hem orijinal anlamı geri kazanmayı hem de terimi çağdaş bağlamda yeniden sahiplenmeyi amaçlıyor.

[3] Beyrut Kent Laboratuvarı’nın mezhepsel ayrımcılık konusundaki çalışmalarına bakılabilir: BUL.

[4] Bu tarih hakkında daha fazla bilgi için şu yazıya bakılabilir: MERIP.

[5] Siyonist liderler Hayim Vayzman ve David Ben-Gurion, 1919 tarihli Paris Konferansı’nda Filistin mandasının sınırlarını Litani’ye kadar genişletmek için lobi faaliyetleri yürüttüler. Litani’ye kadar olan bölgenin dâhil edilmesi yönündeki istekler, o zamandan beri Netenyahu da dâhil olmak üzere İsrail liderlerince dönem dönem olarak tekrarlandı.

[6] İsrail, 1948’den bu yana Lübnan’a onlarca kez saldırmış olsa da, ben, 1948, 1970, 1973, 1978, 1982, 1993, 1996, 2006, 2024 ve mevcut saldırıları “işgal” olarak kabul ediyorum.

07 Nisan 2026

, ,

Hizbullah: Cihat, Şehadet ve İsrail’e Karşı Mücadele


Hizbullah’ın en çarpıcı, ancak teorinin en az konusu kılınan uygulamalarından biri, bazı üyelerinin şehadetidir. Çoğu analiz, bu uygulamanın olası siyasi boyutlarını göz ardı ederek, maddi bir bakış açısına odaklanıyor. Aynı zamanda, siyaset ve şiddet arasında mutlak bir ayrımı temel alan bu çalışmalar, betimleyici bir yaklaşımdan ziyade, ideolojik bir duruşu yansıtıyorlar.

Bu makale, Hizbullah’ın şehadet anlayışı ve söylemsel temellerine ışık tutmayı amaçlıyor. Ayrıca, Roxanne Euben’in Jihad and Political Violence [“Cihat ve Siyasi Şiddet”] adlı eserinden yararlanarak, şiddet ve siyaset arasında kesin bir ayrım olduğu fikrini sorgulamayı hedefliyor.

Hizbullah ve Şehadet Kavramı

Öncelikle Hizbullah’ın, “zalim” kategorisinin nihai somutlaşmış hali olarak gördüğü İsrail’e karşı yürüttüğü mücadeleyi hem ulusal hem de İslami açıdan bir yükümlülük olarak algıladığını belirtmek gerekiyor. İslami bir bakış açısıyla Hizbullah, bu mücadeleyi “savunma cihadı” olarak adlandırdığı paradigması üzerinden meşrulaştırıyor.

Örgütün bakış açısına göre cihat, geniş anlamda ezilenlerin kutsal olanı, yani İslam’ı ve örgütün “insanlık değerleri” olarak kabul ettiği değerleri savunması anlamına gelen Allah’ın davasını savunmayı içerir. Allah’ın davasını savunma fikri, savunmacı cihadı Hizbullah’ın şehadet anlayışının merkezine yerleştiren husustur.

Bu çerçevede, ilgili değerleri savunmak için yapılan her eylem, cihat olarak kabul edilir ve onları savunurken, savaş alanı dışında bile olsa, mücadele yürütürken ölen her kişi şehit sayılır.

Hizbullah, Allah’ın yolunda yürümek ve ahiret bilinciyle yaşamak için kişinin kendi arzularına karşı mücadele etmeyi içeren “büyük cihadın”, askeri mücadeleyi temsil eden “küçük cihaddan” çok daha önemli olduğunu savunur. Ancak bu iki kategori, birbiriyle çelişkili şeylermiş gibi görülmemelidir. Eylül 2024’te İsrail tarafından öldürülen eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah’ın konuşmalarına göre, aralarındaki fark neredeyse algılanamaz düzeydedir. Nasrallah, hem siyasi hem de kültürel olarak düşmana karşı direnişi “büyük cihat” kategorisine dâhil etmiştir.

“Savunma amaçlı cihat” kavramı, hem Sünni hem de Şii geleneklerinde mevcut olsa da, Şiiliği karakterize eden fedakârlık ve şehadetin tarihi, Şiiliği diğerlerinden ayırır. Bu bağlamda, Şii bir örgüt olarak Hizbullah, şehadet üzerine tüm söylemini 680 yılında (Hicri 61) Kerbela’da yaşanan tarihi olaylara dayandırır.

Özetle, Kerbela, Halife I. Yezid ile Hüseyin ibn Ali önderliğinde hareket eden Hz. Ali’nin destekçileri arasında yaşanan savaşa tanıklık etti. Hüseyin, Yezid’in otoritesini tanımayı reddetti, onun zulmünü ve baskısını kınadı. Birkaç gün susuz ve yiyeceksiz kaldıktan sonra, Hüseyin ve takipçileri vahşice katledildiler. Şii geleneğinde, Hüseyin’in şehadeti, sadece tarihi bir örneklik değil, aynı zamanda zulme karşı direnişin ontolojik ve politik bir paradigması haline geldi.

Hizbullah için her şehadet eylemi, Kerbela’da başlatılan bu siyasi geleneğin parçasıdır. Örgüt, bu tarihi mücadele ile İsrail’in “zalim” olarak gösterildiği mevcut mücadele arasında açık bir paralellik kurar. Neticede Hizbullah, İsrail devletiyle çatışma bağlamında hem taammüden hem de taammüden olmayan ölümleri şehitlik eylemi olarak değerlendirir.

Kendi anlatısına göre, şehadete hazır olma isteği, Hizbullah’ı düşman İsrail’den ayıran özelliktir. Kimi uzmanlar, İsrail askerlerinin gelişmiş silahlara sahip olsalar da, “savaşıyorlar ama ölmek istemiyorlar” diyerek, bu “iradeye” sahip olmadıklarını, bu nedenle Direniş Ekseni savaşçılarına göre “aşağı” konumda olduklarını dile getiriyorlar. Nasrallah, “savaşçının gücü ve üstünlüğü, taşıdığı silahtan değil, iradesinden [...] ve ölüme hazır oluşundan kaynaklanır” diyordu.

Bu algılanan üstünlük, Allah ile özel bir ilişkiye ve varoluşsal anlamda “zulüm” olarak tanımlanan şeye karşı sürekli bir mücadeleye dayanmaktadır. Hem “zulme karşı mücadele” hem de “adaletin tesis edilmesi”nin Kur’an dilinin temel temaları olduğunu hatırlamak önemlidir. Örneğin, Musa ve Firavun kıssası, Firavun’u adalet ilkelerini ihlal eden her türlü tahakkümün sembolik bir referansı haline getirir (bkz. Kur’an 28:4). Hizbullah böylece Firavun, Yezid ve İsrail arasında adaletsizliğin sembolleri olarak ontolojik bir bağlantı kurar.

Şehadet ve İsrail’e Karşı Mücadele

Hizbullah’ın İsrail’den ayıran bir diğer unsur ise, üyelerinin sonuna kadar savaşmak veya hayatı korumak arasında seçim yapmak zorunda kaldıklarında, ilkini tercih etmeleridir. Bu şehadet odaklı tercih, dünyaya yalnızca maddi terimlerle değil, ahiret için bir hazırlık olarak bakıldığında daha iyi kavranabilir.

Bu bakış açısını, dünyevi hayata basit bir reddiye veya ahirete aşırı değer verme olarak gören kaba ve indirgemeci yaklaşıma teslim olmamak gerekmektedir. Genellikle “ölüm kültürü” olarak tanımlanan bu basitleştirilmiş görüş, şehadeti intiharla karıştırma eğilimindedir ve ikisi arasındaki derin farklılıkları göz ardı eder.

İslam’da açıktan yasaklanan intihar, zulme karşı direnme normlarına uymayan bir özveriyi içerir. Buna karşılık, şehadet, ezilenlerin elindeki bir araç olarak anlaşılır. Ayrıca, intiharda bulunmayan bir boyut olan, Allah’ın Partisi (Hizbullah) ile Şeytan’ın Partisi (Hizbü’l-Şeytan) arasındaki varoluşsal bir mücadele çerçevesinde ele alınır.

Dahası, Hizbullah, şehadet eylemleri üzerinde kontrol kurmayı amaçlayarak, söylemine pragmatik bir boyut katar. Örgütün lideri Naim Kasım, herhangi birinin kendini feda etmeye karar vermeden önce dini bir otoriteden izin alması gerektiğini belirtiyordu. Karar, ancak siyasi liderlik, böyle bir eylemin askeri ve siyasi avantajlarını değerlendirdikten sonra veriliyor.

Bu durum, Hizbullah’ın hem baskıyla mücadele aracı olarak şehadeti yüceltmesinin hem de şehadetin etkisiz veya gereksiz olduğu durumlarda yaşamın korunmasına öncelik vermesinin düşünsel açıdan tutarsız olmadığını göstermektedir. Bu pragmatik boyut, ahiret ile yaşayan dünya, şiddet ile siyaset arasında varsayılan ayrımı sorgular.

Roxanne Euben’in de dediği gibi, şiddet ve siyaset arasında net bir ayrım yapma fikri, bunların arasındaki tarihsel bağı gizleyen Batı’ya özgü bir kurgudur. Batı’nın siyasi tarihi, kadınların ve yabancıların dışlanması üzerine kurulan Atina demokrasisi gibi, derinden şiddet içeren temel momentlerin izini taşır.

Euben, ayrıca cihadın salt şiddet olarak tasnif edilemeyeceğini, zira, yeryüzünde ilahi egemenliğin kurulması gibi aleni bir siyasi boyuta sahip olduğunu söyler. Bu bakış açısıyla, şehadetin yaşayan dünyaya karşı bir kayıtsızlığı yansıttığı düşüncesi, yeniden gözden geçirilmelidir.

İslam çerçevesinde direniş ve şehadet, kendi başlarına bir amaç değil, ahirete götüren kutsal davranışlardır, ancak bu, yaşayan dünyaya karşı kayıtsızlık anlamına gelmez. Şehadet eylemleri, aynı zamanda dünyayı Kur’an’ın adalet ilkelerine göre yeniden şekillendirmeyi amaçlar.

Başka bir deyişle, savaşçılar, ahiretin ödüllerine özlem duyabilirler, ancak cihat ve şehadet, aynı zamanda bu dünyada ilahi egemenliği yansıtan “adil bir toplum” kurmak için verilen siyasi bir mücadeleyi de teşkil eder.

Sonuç

Buradan, Batılı analistlerin çoğunun, özellikle Hizbullah’ın şehit olma isteğini anlamak için gerekli olan temel anlayışları idrak edemedikleri oldukları sonucuna varılabilir. Örgüt bu eğilimi İsrail’in temsil ettiği zulme karşı mücadele olarak tarif etmektedir.

Bu bakış açısı üzerinden Hizbullah, İsrailli yetkililerin kayıpların mutlak manada yenilgi demek olmadığını idrak edemediğini düşünür. Zira, örgüte göre yaşanacak kayıplar konusunda aynı rahatsızlığı duymaz. Hizbullah, en büyük silahının bu “şehit olma isteği” olduğunu, bunun asimetrik savaşta stratejik bir avantaj haline geldiğini düşünmektedir.

Bunun çarpıcı bir örneği, Nasrallah’ın 1987’de İsrail güçlerince katledilen oğlunun ölümüne verdiği tepkidir. Nasrallah, ölüm haberini aldıktan kısa bir süre sonra şunları söylemiştir: “Oğlum, bu yolu kendi özgür iradesiyle seçti. İsrail, genel sekreterin oğlunu öldürerek zafer kazandığını düşünebilir. Ancak o öldürüldüğünde sokakta yürümüyordu; yoldaşlarıyla birlikte cephedeydi.”

Hizbullah uzmanı Emel Saad’ın da dile getirdiği üzere, “İsrail, esasen hiçbir zaman tam olarak idrak edemeyeceği bir düşmanla karşı karşıya; bu düşman, savaşçılarının ölümünü şehadet olarak yüceltiyor, ‘gelin bizi öldürün’ diyen bir doktrini temel alıyor.”

Hizbullah için İsrail’le savaşma yükümlülüğü, öncelikle Lübnan topraklarının savunmasına dayanmıyor. Toprak bütünlüğü siyasi bir kaygı olsa da, temel mesele, bu değil. Aksine, mücadele, varoluşsal terimlerle tarif ediliyor. Mücadele, toprakla ilgili düşünceleri aşan, “adalet” ve “zulüm” arasında cereyan eden bir cenk olarak ele alınıyor.

Bu varoluşa dair fikriyat, örneğin Naim Kasım’ın 2017’de Hamas’ı eleştirmesinde açıkça görülüyor. Hamas, tüzüğünü 1967 sınırları içinde bir Filistin devletinin olasılığını kabul edecek şekilde revize etmişti, bu da dolaylı olarak İsrail’i tanımak anlamına geliyordu. Hizbullah için bu, direnişin temel varoluşsal niteliğini ortadan kaldıran bir adım.

Xavier Villar
7 Nisan 2026
Kaynak