İran’da
28 Aralık 2025'ten beri protestolar yaşanıyor. Bu röportaj, protestoların ve
emperyalizme karşı direnişin ardındaki çeşitli iç ve dış faktörleri
açıklığa kavuşturuyor.
* * *
Mevcut
durumun ardındaki dinamikleri nasıl ele alırsınız? Son eylemleri tarihsel zeminde
nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu eylemler, İran’ın son yıllarda yaşadığı diğer
protestoların bir devamı mı? Yerel dinamikleri (misal, toplumsal cinsiyet
sorununu, halen daha varsa Tude’nin önemini) ülkeyi karıştıran küresel
faktörlerle birlikte ele alır mısınız?
İran’daki
protestolar, ulusal para birimi riyalin değerinde yüzde 30 ilâ yüzde 40’lık
ciddi bir düşüşün yaşanması ardından başladı. Bu düşüş, ABD ve Avrupa
liderliğindeki aktörlerin uyguladığı yaptırımlar ve kasıtlı para
manipülasyonundan kaynaklandı. Nitekim, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Davos’ta
ABD’nin İran’a karşı uyguladığı ve para manipülasyonunu da içeren, dış
politikada ekonomik araçların kullanılmasını öngören adımın atıldığını söyledi.
Riyalin
değer kaybının ardından, sayıları birkaç bini bulan tüccar ve esnaf, protesto
gösterileri düzenledi. Hükümet yetkilileri, hızla onlarla ve sendikalarla
görüşerek, endişeleri gidermek için bir plan oluşturdu. Protestocuların
endişelerinin giderilmesinin ardından, Mossad ve ABD, İranlıların ekonomiyle
ilgili taleplerini çarpıtıp yoldan çıkartmak amacıyla kent savaşı harekâtını
devreye soktu ve bu onun rejim değişikliği operasyonuna evrilmesini sağladı. Yabancı
ülkelere mensup ajanlar, tıpkı IŞİD ve Siyonistler gibi binlerce insanı
başlarını kopartarak, boğazlarını keserek katletti.
İran’da
toplumsal cinsiyet, önemli bir sorun. Batı medyası ve uleması, bu mevzuu büyük
ölçüde bağlamından kopuk, gerçek dışı bir olgu olarak ele alıyor. Oysa gerçekleri,
somut bilgileri kuşanmamız gerekiyor. Örneğin, İranlı kadınlar, üniversite
öğrencileri içerisinde ve bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik
bölümlerinde sayıca baskın konumdalar. Toplumun her kademesinde aktifler. Bu
durum, 1979 Devrimi’nden sonra oluştu. Kadınlar arasında okuryazarlık oranı
önemli ölçüde arttı. Kadın giyimini kadınların özgürleşmesinin bir ölçütü
olarak kullanmak istiyorsak, hükümet, artık başörtüsü kısıtlamalarını
uygulamıyor. Ancak şunu da söylemeliyim ki, özgürlüğün düzeyini belirleme
konusunda başvurulan bu yöntem, kadınların gerçek gelişimine ve topluma eksiksiz
insanlar olarak katılmalarına değil, metalaştırılmış kadın bedenini odağa
yerleştiren, alabildiğine kapitalist, bireyci ve açıkçası gerici bir yöntem.
Tude
denilen parti, şahlık döneminde ağır baskılara maruz kaldıktan sonra üyelerinin,
etkisinin ve gücünün büyük bir kısmını yitirdi. En parlak dönemi neredeyse bir
asır önceydi ve sonrasında yerini daha radikal sol güçlere bıraktı. 1979
Devrimi boyunca ve sonrasında, birkaç bin üyeyle nispeten küçük bir siyasi
parti olarak kaldı. Devrimden sonra İran solundan eleştiri aldı, çünkü İslam
Cumhuriyeti’nin kurulmasına açıktan destek verdi, ancak İran-Irak Savaşı
sırasında gizlice askeri bir ayaklanma organize etme girişimleriyle devleti istikrarlığa
sürüklemeye çalıştı. O dönemde İran solunun çoğu, ABD’nin vekil güçlerinin
işgaline karşı ülkenin egemenliğini savunmak için birleşti. Amerika’nın
saldırısını fırsat belleyen, bu noktada oportünist yola tevessül eden diğer bir
örgüt de Halkın Mücahitleri. Bu örgüt, bugün açıktan CIA ve Mossad için çalışıyor.
Bugün
pek fazla bir öneme, net bir stratejiye ve siyasi dürüstlüğe sahip olmayan Tude,
büyük ölçüde güvenilmez bir yapı. Bu haliyle göz ardı edilecek bir örgüt.
İran
İslam Cumhuriyeti’nin yıkılmasının işçiler, çiftçiler, kadınlar, gençler ve
yaşlılar için hayırlı olmayacağını söylemek gerek. Suriye ve Libya, bu konuda
öğretici örneklerdir, Sovyetler Birliği’nin yıkılışı da aynı şekilde. Bunu
röportajın ilerleyen bölümlerinde daha ayrıntılı olarak açıklayacağım.
Anti-emperyalizmin
günümüze dek uzanan seyrini ele alacak olursak, Batı’daki ana akım medyanın “rejim”,
“otoriter” ve “teokratik” gibi kavramlar üzerinden olguyu ve gerçeği anlama çabalarıyla
nasıl mücadele etmeliyiz? Bu teorik yaklaşımlar, İran İslam Cumhuriyeti’nin
kararlı anti-emperyalist duruşunu gayrimeşru kılmak için nasıl kullanılıyor?
Öncelikle,
İran’ın “dünyanın her yerinde” ezilen halkları desteklemeyi öngören tutumunu
anayasada kayıt altına aldığını belirtmek gerekiyor.
İslam Cumhuriyeti, varlığı boyunca bu tutumunu pratikte sergilemiştir. Tutumun en
belirgin yansıması, bugün kurduğu ittifaklardır.
İran,
Batı Asya bölgesinde hem devlet hem de devlet harici aktörlerle, ulusal
kurtuluşa ve anti-emperyalizme bağlı önemli ittifaklara sahiptir. Bu nedenle
İran, Hamas, Filistin İslami Cihadı ve diğer direniş örgütleri de dâhil olmak
üzere, Filistin direnişini kararlılıkla desteklemiştir. Nitekim, merhum
Filistinli aktivist Nizar Benet’in vurguladığı üzere, İran, Filistin Devrimi’ni
destekleyen kalıcı bir maddeyi ulusal bütçesine yerleştirmiş dünyadaki tek
ülkedir. İran’ın anti-emperyalist direnişe verdiği destek bölge genelinde
herkesin bizzat şahit olduğu bir olgudur. İran, Lübnan’daki Hizbullah’ı,
Yemen'deki Ensarullah’ı ve Irak’taki Halk Seferberlik Güçleri’ni destekliyor. Bunların
hepsi kendi topraklarında yabancı egemenliğine direniyor (İran, Yemen,
Filistin, Irak ve Lübnan’daki bu güçler birlikte Direniş Ekseni’ni oluşturuyorlar).
İran
ayrıca, Aralık 2024’te devrilene kadar Suriye hükümetinin ABD ve İsrail’in
saldırılarına karşı desteklenmesinde önemli bir rol oynadı. Bölgenin ötesinde
ise İran, çeşitli sektörlerde iş birliği yaptığı Venezuela, Küba, Kuzey Kore,
Sahel Devletleri İttifakı, elbette Çin ve Rusya ile dostane ilişkiler
geliştirdi. Tüm bu ülkelerin ortak noktası, ABD emperyalizmine karşı sergiledikleri
direniştir. Emperyalizm, yaptırımlar, abluka, vekalet savaşları, terör
saldırıları, bombalamalar, doğrudan işgal ve askeri işgaller gibi çeşitli
yollarla her ülkeyi hedef alıyor.
İran,
bölgedeki Siyonizmin ve emperyalizmin çıkarları karşısında en büyük tehdidi teşkil
ediyor. ABD ile İsrail’in İslam Cumhuriyeti’ni devirmek için seçenekleri
tükeniyor. Bu nedenle, Batı medyasının İslam Cumhuriyeti’ni “rejim” veya “otoriter”
kelimeleriyle nitelendirmesi tesadüf değil, çünkü bu medya kuruluşları, ABD
egemenliğine karşı çıkan her ülkeyi tam da bu şekilde tanımlıyorlar.
ABD,
anti-emperyalist direnişi önemsizleştirmeyi ve suç haline getirmeyi amaçlıyor,
bunu tarihsel olarak “özgürlük” ve “demokrasi” adına yapıyor. Ancak Trump
hükümeti, bu bahanelerden büyük ölçüde vazgeçti. Bu gerçeklik, liberalizmin
anti-emperyalist direnişi kontrol altına alma ve yatıştırma konusundaki
başarısız olduğunu ortaya koyuyor.
Emperyalist
sistem içinde kalkınma süreci üzerinden değerlendirdiğimizde, İran’ın ulusal
egemenliğine sahip bir ülke olarak işlettiği kalkınma sürecinin, yaptırımlar ve
ekonomik savaş üzerinden darbe aldığını görüyoruz. Bazı eleştirmenler, İran’ın
kapitalist bir ülke olduğunu bile iddia ediyor. Bu yaklaşım, sizce
emperyalizmin rolünü ve İran’daki işçi sınıfı üzerindeki etkisini nasıl göz
ardı ediyor?
İçinde
yaşadığımız çağın belirleyici özelliği, günümüz dünyasındaki temel çelişki olan
ABD öncülüğündeki emperyalizmdir. Emperyalizm, Küresel Kuzey ve Küresel Güney
arasındaki maddi sömürü ilişkileriyle tanımlıdır. Emperyalizmin temelini
oluşturan süreç olarak kapitalizm, sermaye birikimine ve değerin Küresel Güney
ülkelerinden ana emperyalist merkezlerine doğru hareketine dayanan bir dünya
sistemidir.
İran,
Küresel Güney’de yer almaktadır. 1979 devrimiyle ABD emperyalizmine karşı büyük
bir direniş sergileyen, ABD önderliğindeki emperyalizmden ulusal kurtuluşa
doğru ilerlemeye devam eden eski bir sömürge ülkesidir, ancak direnişi
nedeniyle hâlâ ABD emperyalizmi tarafından mağdur edilmekte ve suçlu ilan
edilmektedir. Bu suçlu ilan etme, yaptırımlar ve ablukalar, siyasi
liderliğinin, askeri aygıtlarının ve sanayilerinin terörist olarak
nitelendirilmesi ve küresel ekonomide tecrit edilmesi yoluyla
gerçekleşmektedir.
ABD
önderliğinde hareket eden emperyalizm, İran’ın ulusal kaynaklarını tankerlerine
el koyarak, yüksek enflasyona yol açan para birimi devalüasyonu ve küresel
piyasada kaynaklarının değer kaybına uğratılması yoluyla çalmaktadır. Özetle,
İran başkalarından kaynak çalmaz, değer transferinin gerçekleştiği yer hiçbir
zaman olmamıştır. Servet kaybı, beyin göçü, nüfusunun erken ölümü, askeri
müdahaleler vb. dâhil olmak üzere, kaynakların çalınması sürecinin mağdurudur.
İran’ın
kapitalist olduğunu söyleyenler, esasında bu ülkenin ulusötesi kapitalist sınıftan
bizzat yararlandığını veya onun parçası olduğunu iddia ediyorlar. Bu kesim,
ayrıca anti-emperyalist ulusal kurtuluşun en yaygın olarak uygulandığı
ulus-devlet sisteminin haricinde bir de ulusötesi işçi sınıfının varolduğunu
düşünüyor.
Ardından
sınıf, coğrafi, küresel ekonomik, ırksal ve siyasi dinamiklerin dışında bir
olgu olarak ele alınıyor. Aslında, Kuzey’in serveti ile Güney’in serveti
arasındaki uçurum, en azından yetmişlerden beri, azalmak şöyle dursun,
artmıştır. Dünyanın en zenginleri, sermaye sahipleri büyük ölçüde Kuzey’de,
beyaz ırkın yoğun olduğu bölgelerde bulunurken, sömürülenlerin ezici çoğunluğu
Güney’de, dünyanın koyu tenli bölgelerinde bulunmaya devam etmektedir.
“İran’ın
kapitalist olduğu” iddiasını, dikkatleri ABD liderliğinde hareket eden
emperyalizmden ve onun İran’a uyguladığı şiddetten başka yöne çekme çabası
olarak okumak gerek. Bu hamle, emperyalizmi İran’da ve dünyada soyut ve tali
bir güç olarak kenara itmek suretiyle, İran’ın terörist veya otoriter olduğu
yönündeki emperyalist görüşe destek sunuyor. Oysa bu tutum, enternasyonalizme
de diyalektiğe de materyalizme de aykırıdır, tümüyle yanlıştır.
Sözlerime
şunu ekleyerek bitireyim: İran’ın ulusal kaynakları büyük ölçüde İran hükümetine
bağlı kurumlarca kontrol ediliyor. Aslında burada milliyetçi bir ekonomi hüküm
sürüyor. Hükümetin bu kaynaklar üzerindeki kontrolüyle elde edilen zenginlik,
1979 Devrimi’nden bu yana okuryazarlığı, bebek ölüm oranını, yaşam beklentisini
iyileştiren, yoksulluğu azaltan sosyal kalkınma programlarını finanse etmek
için kullanılıyor. Ayrıca ülkede, Küba ile kurulan işbirliği ve ondan edinilen
bilgilerle desteklenen mükemmel bir ulusal sağlık sistemi geliştirildi. Bütün
bu başarılara, ABD, Avrupa ve BM dünya tarihindeki en ağır yaptırım
saldırılarından birini gerçekleştirmiş olmasına rağmen imza atıldı.
O
vakit petrol ve yaptırımlar meselesine geçelim: ABD’nin, son dönemde Venezuela’da
da görüldüğü üzere, petrol kaynakları üzerindeki kontrolü bir imparatorluk
silahı olarak kullandığına birçok kez şahit olduk. İran ekonomisi, bir tür
ekonomik savaş silahı olarak kullanılan yaptırımlarla boğuluyor. İran petrolü
üzerindeki mücadele ve yaptırımların kullanım biçimi, kaynak kontrolü ve
egemenlik için cezalandırma üzerine kurulu daha geniş bir yeni sömürgeci stratejinin
yansımasıdır diyebilir miyiz?
Burada,
direnişin emperyalizmin çelişkilerini nasıl ortaya çıkardığını ve onları nasıl
uzlaşmaz hale getirdiğini görüyoruz. Bir yandan, evet, yaptırımlar, emperyalist
bir kaynak kontrolü ve egemenlik için cezalandırma stratejisinin yansıması. Öte
yandan, yaptırımların uygulanması, ABD’nin İran’ın kendi kaderini tayin etme
hakkını gerçekten ortadan kaldıramadığını ortaya koyuyor. Çelişki, en belirgin
şekilde burada ortaya çıkıyor. Yaptırımlar, İran ekonomisini felç etmeyi ve
insanların günlük yaşamlarında zorluklar yaratmayı amaçlarken, aynı zamanda
İran’ı direnç ve yaratıcılığa dayalı ulusal bir özgüven kültürü geliştirmeye de
zorladı. İran’daki özgüven, yaptırımların amaçlanan etkiyi yaratmasını
engelliyor. İran’ın petrolü ve diğer kaynaklarından bahsedebiliriz, ancak
aslında söze, İran’ın egemenliğini savunma kapasitesiyle başlamak gerekiyor.
İran, güçlü balistik füze ve İHA programlarına sahiptir. Bu alanlarda dünya
lideri konumundadır. Bu yetenekler on yıllarca süren bir çalışmanın ürünüdür. Özgüvene
verilen güçlü önemin sonucudur. Dolayısıyla, yaptırımların her şeyden evvel
direniş ve özgüven üzerinden boşa düşürüldüğünü söylemek gerekmektedir.
Petrol
endüstrisi sebebiyle İran, ABD liderliğinde hareket eden emperyalizmin hedefi
olmaya devam ediyor. Bildiğimiz gibi, ABD’nin Venezuela’ya saldırısı ve Devlet
Başkanı Nicolás Maduro ile Cilia Flores’in yasa dışı yollarla, şiddet
kullanılarak kaçırılması, ABD’nin Venezuela petrolünü kontrol etme çabasının
yansıması. Ancak bu hamle, bir yandan da ABD’nin bugüne dek kullandığı diğer
tüm mekanizmaların başarısız olduğunu da ortaya koyuyor. Üstelik, kaçırma
eyleminin Venezuela’nın petrol endüstrisini kontrol altına alma çabaları dâhilinde
işe yarayıp yaramayacağı da henüz belli değil.
Bunun
haricinde, petrolü merkeze koyan söylemin kimi zaman yaptırımların gerçek
etkilerini gizlediğini söylemek gerekiyor. Yaptırımlar, kasıtlı olarak sıradan
insanları hedef alıyorlar. Örneğin, İran’daki insanlar, yaptırımlar nedeniyle
hayat kurtarıcı ilaçlara erişemiyorlar. Gene de İran, tıpkı Venezuela gibi ayakta
kalıyor, varlığını sürdürüyor.
Diasporanın
silah olarak kullanılması konusunda ne dersiniz? İlk sorunuza verdiğiniz cevapta,
halkın belirli kesimlerinin şikâyetleri olduğunu kabul ediyorsunuz. Batı
medyası ise büyük ölçüde diasporaya odaklanıyor, kürsüye onları çıkartıyor, sahadaki
gerçekleri bilen tek uzman olarak onları öne çıkartıyor. Emperyalist
müdahaleleri meşrulaştırma konusunda diasporanın emperyalist devletlerde
oynadığı rol konusunda ne dersiniz? “İran’ı bir İranlıdan dinleyelim” sözü bugün
bir silah haline getiriliyor. Bu noktada sahneye hep şarkiyatçılığın tornasından
çıkmış, yüzüne kimlik politikasının maskesini geçirmiş, alt sınıftan biriymiş
gibi poz kesen biri çıkartılıyor.
Diaspora,
ABD’nin İran’ı suçlu gösterme, tecrit etme ve sömürme çabalarında gerçekten
kopuk, soyut bir kategori olarak ele alınıyor. İran’da ve dünyada her telden
insan bulmak mümkün. İran siyaseti konusunda farklı görüşlere sahip insanlara
rastlayabilirsiniz. Ancak genelde İranlılar, ABD liderliğinde hareket eden
emperyalizme karşı İran hükümetini destekliyorlar. Bu destek, 12 Günlük Savaş
sırasında dünyanın dört bir yanındaki İranlıların, ABD destekli İsrail
saldırısına karşı devletin egemenliğini savunmasıyla ortaya konmuştur. Ocak
ayında ise milyonlarca İranlı, Siyonistlerin ve ABD’nin yürüttüğü kent savaşlarına
karşı protesto amacıyla birçok şehrin sokaklarında yürüyüşler düzenlemiştir.
“İran
diasporası” denilen şey, CIA’in Ulusal Demokrasi Vakfı eliyle oluşturduğu
ve/veya finanse ettiği küçük örgütleri içeriyor. Ayrıca, Paweł Wargan’ın
“Neoliberal Holokost” adlı makalesinde de belirtildiği gibi, Sovyetler Birliği’ne
dayatılan, nihayetinde Rus ve Doğu Avrupa ekonomilerinin Batı tarafından
yağmalanmasına, iç savaşa, balkanlaşmaya ve tahminen 17 milyon insanın ölümüne
yol açan Perestroyka’nın bir benzerini İran’da da uygulamayı hedefleyen kanaat
önderlerini kapsıyor.
Bu
bağlamda, “İran’ı bir İranlıdan dinleyelim" ve “iki şey aynı anda doğru
olabilir” türünden ifadeler, ABD emperyalizminin İran’a yönelik emellerinde
mevzi elde etmek için tasarlanmış klişelerdir. Bu türden ifadeler, bağlamı,
olasılığı, tarihi, diyalektik süreçleri ve maddi ilişkileri ortadan
kaldırırlar. Siyasi ve ekonomik analizin yerini kimlik ve hisler alır.
Emperyalizm,
Siyonizm ve gericilik bu süreçte nasıl bir rol oynuyor? Siyonistler, gerici
İran diasporası ve ABD, İran’ın istikrarsızlaştırılmasından neden fayda
sağlıyor? CIA, Mossad ve yereldeki ajanlarının (emperyalizmin ve Siyonizmin
çıkarları adına hareket eden paralı elemanlar veya bireysel aktörler) can ve
mal kaybını artırdığına dair belgelenmiş vakalar konusunda neler söylersiniz?
CIA’in
İran’da yapıp ettiklerinin hikâyesini anlatmaya kalkarsak, söze seçimle iş
başına gelmiş Başbakan Muhammed Musaddık’ı deviren 1953 darbesiyle başlamamız
gerekir. Petrol meselesi bu noktada önemliydi. Musaddık, İngiliz şirketi İngiltere-İran
Petrol Şirketi’nin arzusu hilafına ülke petrolünü millileştirmeyi amaçlıyordu.
Petrolü millileştirme kararı, İran halkının geniş desteğiyle karşılandı. Buna
karşılık, İngilizler başlangıçta ABD’nin yardımı olmadan Musaddık’ı devirmeye
çalıştılar, ancak Ağustos 1953’te CIA’in operasyonu düzenlemesiyle başarılı
oldular (ABD’nin ilk darbe girişiminin de başarısız olduğunu belirtmek gerekiyor).
Bu operasyonun bir parçası olarak, asker, Musaddık’ı kuşatırken CIA, dikkatleri
dağıtmak amacıyla, yereldeki elemanlarına isyan çıkarmaları için para verdi. Böylelikle,
2026’da gördüğümüz türden “isyanlar”a tanıklık edildi.
Darbe
sonrası Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin yeniden iktidara gelmesiyle ABD, İran’ın
petrol endüstrisinin kontrolünü fiilen ele geçirdi. Şah ise bu sırada gizli
polis gücü SAVAK tarafından desteklenen geniş bir polis devleti kurdu. Hem CIA
hem de Mossad, İranlı ajanları eğitmek de dâhil olmak üzere, SAVAK ile yakın
bir ilişki içindeydi. Bu nedenle, eski şahın oğlu Rıza Pehlevi’nin de ABD ve
İsrail ile yakınlaşması şaşırtıcı değil. Mossad’ın organize ettiği kent savaşı
(ayaklanmalar) başladığında, savaş çanlarını çalan, hatta ABD’yi İran’ı
bombalamaya davet eden, Rıza Pehlevi’ydi. Bu şahçı karşı devrimciler, kent
savaşı sırasında İran’da meydana gelen şiddet ve ölümlerden doğrudan
sorumludur. Şunu açıktan söylemek lazım: bunlar, emperyalizme sadık kuklalar
olarak, İran’ı ABD ve İsrail’e teslim etmeye hazır oportünistlerdir.
Yabancı
müdahalesine karşı çıkmak gerektiği açık. Bugün İran’a yönelik, ABD-Siyonizm eliyle
gerçekleştirilen müdahale, ne tür tehlikelere yol açabilir? Bu müdahale,
özellikle petrolün kontrolü konusunda, İran’ı bölgesel direnişin bir kutbundan bir
uydu devlete nasıl dönüştürür? Yurtdışındaki dayanışma ağları, emperyalist
askeri müdahaleye, yaptırımlara ve hibrit savaşa karşı net ve açık bir
muhalefeti nasıl dile getirebilir?
ABD
önderliğindeki emperyalizmin İran’daki asli amacı, Filistin direnişine verdiği
desteği ve Direniş Ekseni içinde oynadığı rolü sonlandırmak, İran’daki
kaynakların kontrolünü İran hükümetinden alıp, genellikle “Büyük Petrol Şirketleri”
olarak adlandırılan Küresel Kuzey’e ait petrol devlerinin eline teslim
etmektir. Mesele, bu kadar basit. Bu saldırı, sadece İran’da değil, tüm bölgede
sosyal ve siyasi yaşamın her alanında büyük bir geri kalmışlığa yol açacaktır.
Bu süreci anlamak için herkesin Walter Rodney’yi okumasını tavsiye ederim.
Dolayısıyla,
bu sorunun cevabı da oldukça basit. “İran’a yönelik yaptırımlara hayır”
denilmeli, “İran’a savaş açılmasın” talebi dillendirilmeli, ABD’nin ülkenin
içini karıştıran müdahalelerine ve yayılmacılığa son verilmesi çağrısı
yapılmalı, “Nehirden denize kadar özgür Filistin” şiarı dillerden eksik
edilmemeli. Aksi takdirde, Batı Asya’daki son bağımsız ve egemen devletin,
Filistin direnişini ve bölgesel direnişi desteklemek için bütçesi olan tek
devletin sonu gelecek.
ABD
emperyalizminin Batı Asya’yı ve birçok kaynağını tamamen ele geçirmesi
tehlikesiyle karşı karşıyayız. Siyonist soykırımın tüm bölgeye yayılması
tehlikesiyle karşı karşıyayız. Filistin, Suriye ve Libya örnekleri ne yazık ki,
ABD emperyalizmine karşı koymazsak, yaşamın devamlılığını riske attığımıza dair
somut ve gerçek delillerdir.
İran,
Direniş Ekseni ve çok kutupluluk konusunda neler söylersiniz? İran, neden
“terörist devlet” olarak nitelendiriliyor? Batı Asya’da (ve dünyanın büyük bir
bölümünde) emperyalizmle mücadelede ne gibi bir rolü var? İran, ABD
emperyalizminin gerilemesinde ve çok kutupluluğun yükselişinde nasıl bir öneme
sahip?
12
Günlük Savaş, İran’ın İsrail’e meydan okuma, en nihayetinde onu yenme konusunda
önemli bir rol oynadığının kanıtıdır. Geçen yıl Haziran ayında İran’a karşı
sebepsiz yere yapılan saldırıya rağmen, İslam Cumhuriyeti’nin hızla
toparlandığını, sonraki on iki gün içinde Siyonistlere stratejik bir yenilgi
yaşattığını açıkça belirtmeliyiz. Bu savaşın sonunda İsrail, ABD’den İran’ın
nükleer tesislerine saldırarak müdahale etmesini, ardından da ateşkes
çağrısında bulunmasını istedi. Şimdi, ABD’nin İran’a tekrar saldırıp
saldırmayacağını beklerken, İsrail medyasından Netanyahu’nun Trump’a İran’ın
karşılık vermesi durumunda İsrail’in kendini savunmaya hazır olmadığını
söylediğine dair haberler ortaya çıkıyor. Bu haberler, psikolojik savaşın bir
parçası olabilir, öyle olsa bile, İran’ın Siyonist teşekküle önemli ölçüde
zarar verdiği somut bir gerçek.
Bütün
bunların özeti şu ki, İsrail çökerse, ABD emperyalizminin Batı Asya bölgesinde
hiçbir şansı kalmaz. İran’ın ABD ve İsrail’e karşı zaferinin sonuçları
bunlardır. Siyonist-emperyalistlerin Filistin direnişi, İran ve Direniş Ekseni’nin
geri kalanı hakkında propaganda yürütmek için ayırdığı tüm kaynaklara rağmen,
dünya, artık gerçek terörist devletlerin kim olduğunu biliyor. Emperyalistler söylem
savaşını çoktan kaybettiler, bunu açıkça belirtmeliyiz.
Son
olarak, İran, kesinlikle hem bölgede hem de dünyada çok kutupluluğun yükselişine
dair bir emare. Ancak İran, çok kutupluluğun ulusal kurtuluş olmadan elde
edilemeyeceğini de gösteriyor.
Altmışlarda
Sovyetler Birliği, dünya genelinde ulusal kurtuluş hareketleriyle ittifak
kurdu. Bunu yaparak, ABD’nin emperyalist hegemonyasını da zayıflattı. Şimdi
benzer bir olguya tanık oluyoruz. Batı Asya, Batı Afrika ve çok yakında
dünyanın diğer bölgelerinde de ulusal kurtuluş lehine işleyen süreç, çok
kutupluluğu besliyor. Tersten, çok kutupluluk da ulusal kurtuluş hareketlerine
alan açıyor. Örneğin, Rusya’nın Ukrayna’da NATO’ya karşı yürüttüğü savunma
savaşı, Aksa Tufanı Operasyonu’na yol açan koşulların oluşmasına yardımcı oldu.
Rusya ve Çin’in Sahel Devletleri İttifakı’na verdiği destek, bu ülkelerin
bugüne kadar karşı devrimci güçlerin saldırılarına karşı gösterdikleri dirence
katkıda bulundu. Kısacası, çok kutupluluktan bahsedeceksek emperyalizmle
mücadelede ulusal kurtuluşa da onun kadar değer ve önem vermeliyiz.
Nevid Ferniya, Afrika-Amerika
Çalışmaları alanında çalışma yürüten akademisyendir. Araştırmalarında devrimci
hareketlere ve karşı devrimci tepkilere odaklanan yazar, ABD’deki ırksal baskı
ile ABD emperyalizmi arasındaki ilişkiyi kapsamlı bir mesele olarak ele alıyor.
Nevid’in National Liberation in an Imperialist World: Race,
Counterrevolution, and the United States [“Emperyalist Dünyada Ulusal
Kurtuluş: Irk, Karşı Devrim ve ABD”] başlığını taşıyan, ABD devletinin
ellilerden seksenlere dek yurt içinde ve dışında ulusal kurtuluş hareketlerine
nasıl cevap verdiğini inceleyen kitap çalışması, ABD’deki ulusal güvenlik
devletinin evrimini ele alıyor. Nevid ayrıca, ABD’nin Üçüncü Dünya ülkelerine
uyguladığı ekonomik yaptırımların etkisini, çok kutuplu bir dünya düzeninin
ortaya çıkışını, Güney Afrikalı kurtuluş hareketi lideri Chris Hani’yi ve devam
etmekte olan Filistin kurtuluş mücadelesinin bölgesel dinamiklerini ele alan
yazılar kaleme almıştır. Nevid, Anti-Emperyalist Akademisyenler Kolektifi’nin
üyesidir.
Nina Ferniya, ABD hukuku ve siyasetinde emperyalizmin rolünü ortaya koyan bir hukuk profesörü ve hukuk tarihçisidir. Yakında yayımlanacak olan kitabı Imperialism and Resistance [“Emperyalizm ve Direniş” -Stanford University Press, 2026] başlığını taşımakta olup, 2023 yılında Hukuk, Kültür ve Beşeri Bilimler Çalışmaları Derneği’nden Julien Mezey Doktora Tezi Ödülü’nü kazanan “ABD Hukukunun Oluşumunda Emperyalizm, 1940-2008” başlıklı doktora tezini temel almaktadır. Nina, Anti-Emperyalist Akademisyenler Kolektifi’nin üyesidir.


0 Yorum:
Yorum Gönder