27 Ocak 2026

, ,

İran ve Emperyalizm


İran’da 28 Aralık 2025'ten beri protestolar yaşanıyor. Bu röportaj, protestoların ve emperyalizme karşı direnişin ardındaki çeşitli iç ve dış faktörleri açıklığa kavuşturuyor.

* * *

 

Mevcut durumun ardındaki dinamikleri nasıl ele alırsınız? Son eylemleri tarihsel zeminde nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu eylemler, İran’ın son yıllarda yaşadığı diğer protestoların bir devamı mı? Yerel dinamikleri (misal, toplumsal cinsiyet sorununu, halen daha varsa Tude’nin önemini) ülkeyi karıştıran küresel faktörlerle birlikte ele alır mısınız?

İran’daki protestolar, ulusal para birimi riyalin değerinde yüzde 30 ilâ yüzde 40’lık ciddi bir düşüşün yaşanması ardından başladı. Bu düşüş, ABD ve Avrupa liderliğindeki aktörlerin uyguladığı yaptırımlar ve kasıtlı para manipülasyonundan kaynaklandı. Nitekim, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Davos’ta ABD’nin İran’a karşı uyguladığı ve para manipülasyonunu da içeren, dış politikada ekonomik araçların kullanılmasını öngören adımın atıldığını söyledi.

Riyalin değer kaybının ardından, sayıları birkaç bini bulan tüccar ve esnaf, protesto gösterileri düzenledi. Hükümet yetkilileri, hızla onlarla ve sendikalarla görüşerek, endişeleri gidermek için bir plan oluşturdu. Protestocuların endişelerinin giderilmesinin ardından, Mossad ve ABD, İranlıların ekonomiyle ilgili taleplerini çarpıtıp yoldan çıkartmak amacıyla kent savaşı harekâtını devreye soktu ve bu onun rejim değişikliği operasyonuna evrilmesini sağladı. Yabancı ülkelere mensup ajanlar, tıpkı IŞİD ve Siyonistler gibi binlerce insanı başlarını kopartarak, boğazlarını keserek katletti.

İran’da toplumsal cinsiyet, önemli bir sorun. Batı medyası ve uleması, bu mevzuu büyük ölçüde bağlamından kopuk, gerçek dışı bir olgu olarak ele alıyor. Oysa gerçekleri, somut bilgileri kuşanmamız gerekiyor. Örneğin, İranlı kadınlar, üniversite öğrencileri içerisinde ve bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik bölümlerinde sayıca baskın konumdalar. Toplumun her kademesinde aktifler. Bu durum, 1979 Devrimi’nden sonra oluştu. Kadınlar arasında okuryazarlık oranı önemli ölçüde arttı. Kadın giyimini kadınların özgürleşmesinin bir ölçütü olarak kullanmak istiyorsak, hükümet, artık başörtüsü kısıtlamalarını uygulamıyor. Ancak şunu da söylemeliyim ki, özgürlüğün düzeyini belirleme konusunda başvurulan bu yöntem, kadınların gerçek gelişimine ve topluma eksiksiz insanlar olarak katılmalarına değil, metalaştırılmış kadın bedenini odağa yerleştiren, alabildiğine kapitalist, bireyci ve açıkçası gerici bir yöntem.

Tude denilen parti, şahlık döneminde ağır baskılara maruz kaldıktan sonra üyelerinin, etkisinin ve gücünün büyük bir kısmını yitirdi. En parlak dönemi neredeyse bir asır önceydi ve sonrasında yerini daha radikal sol güçlere bıraktı. 1979 Devrimi boyunca ve sonrasında, birkaç bin üyeyle nispeten küçük bir siyasi parti olarak kaldı. Devrimden sonra İran solundan eleştiri aldı, çünkü İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasına açıktan destek verdi, ancak İran-Irak Savaşı sırasında gizlice askeri bir ayaklanma organize etme girişimleriyle devleti istikrarlığa sürüklemeye çalıştı. O dönemde İran solunun çoğu, ABD’nin vekil güçlerinin işgaline karşı ülkenin egemenliğini savunmak için birleşti. Amerika’nın saldırısını fırsat belleyen, bu noktada oportünist yola tevessül eden diğer bir örgüt de Halkın Mücahitleri. Bu örgüt, bugün açıktan CIA ve Mossad için çalışıyor.

Bugün pek fazla bir öneme, net bir stratejiye ve siyasi dürüstlüğe sahip olmayan Tude, büyük ölçüde güvenilmez bir yapı. Bu haliyle göz ardı edilecek bir örgüt.

İran İslam Cumhuriyeti’nin yıkılmasının işçiler, çiftçiler, kadınlar, gençler ve yaşlılar için hayırlı olmayacağını söylemek gerek. Suriye ve Libya, bu konuda öğretici örneklerdir, Sovyetler Birliği’nin yıkılışı da aynı şekilde. Bunu röportajın ilerleyen bölümlerinde daha ayrıntılı olarak açıklayacağım.

Anti-emperyalizmin günümüze dek uzanan seyrini ele alacak olursak, Batı’daki ana akım medyanın “rejim”, “otoriter” ve “teokratik” gibi kavramlar üzerinden olguyu ve gerçeği anlama çabalarıyla nasıl mücadele etmeliyiz? Bu teorik yaklaşımlar, İran İslam Cumhuriyeti’nin kararlı anti-emperyalist duruşunu gayrimeşru kılmak için nasıl kullanılıyor?

Öncelikle, İran’ın “dünyanın her yerinde” ezilen halkları desteklemeyi öngören tutumunu anayasada kayıt altına aldığını belirtmek gerekiyor. İslam Cumhuriyeti, varlığı boyunca bu tutumunu pratikte sergilemiştir. Tutumun en belirgin yansıması, bugün kurduğu ittifaklardır.

İran, Batı Asya bölgesinde hem devlet hem de devlet harici aktörlerle, ulusal kurtuluşa ve anti-emperyalizme bağlı önemli ittifaklara sahiptir. Bu nedenle İran, Hamas, Filistin İslami Cihadı ve diğer direniş örgütleri de dâhil olmak üzere, Filistin direnişini kararlılıkla desteklemiştir. Nitekim, merhum Filistinli aktivist Nizar Benet’in vurguladığı üzere, İran, Filistin Devrimi’ni destekleyen kalıcı bir maddeyi ulusal bütçesine yerleştirmiş dünyadaki tek ülkedir. İran’ın anti-emperyalist direnişe verdiği destek bölge genelinde herkesin bizzat şahit olduğu bir olgudur. İran, Lübnan’daki Hizbullah’ı, Yemen'deki Ensarullah’ı ve Irak’taki Halk Seferberlik Güçleri’ni destekliyor. Bunların hepsi kendi topraklarında yabancı egemenliğine direniyor (İran, Yemen, Filistin, Irak ve Lübnan’daki bu güçler birlikte Direniş Ekseni’ni oluşturuyorlar).

İran ayrıca, Aralık 2024’te devrilene kadar Suriye hükümetinin ABD ve İsrail’in saldırılarına karşı desteklenmesinde önemli bir rol oynadı. Bölgenin ötesinde ise İran, çeşitli sektörlerde iş birliği yaptığı Venezuela, Küba, Kuzey Kore, Sahel Devletleri İttifakı, elbette Çin ve Rusya ile dostane ilişkiler geliştirdi. Tüm bu ülkelerin ortak noktası, ABD emperyalizmine karşı sergiledikleri direniştir. Emperyalizm, yaptırımlar, abluka, vekalet savaşları, terör saldırıları, bombalamalar, doğrudan işgal ve askeri işgaller gibi çeşitli yollarla her ülkeyi hedef alıyor.

İran, bölgedeki Siyonizmin ve emperyalizmin çıkarları karşısında en büyük tehdidi teşkil ediyor. ABD ile İsrail’in İslam Cumhuriyeti’ni devirmek için seçenekleri tükeniyor. Bu nedenle, Batı medyasının İslam Cumhuriyeti’ni “rejim” veya “otoriter” kelimeleriyle nitelendirmesi tesadüf değil, çünkü bu medya kuruluşları, ABD egemenliğine karşı çıkan her ülkeyi tam da bu şekilde tanımlıyorlar.

ABD, anti-emperyalist direnişi önemsizleştirmeyi ve suç haline getirmeyi amaçlıyor, bunu tarihsel olarak “özgürlük” ve “demokrasi” adına yapıyor. Ancak Trump hükümeti, bu bahanelerden büyük ölçüde vazgeçti. Bu gerçeklik, liberalizmin anti-emperyalist direnişi kontrol altına alma ve yatıştırma konusundaki başarısız olduğunu ortaya koyuyor.

Emperyalist sistem içinde kalkınma süreci üzerinden değerlendirdiğimizde, İran’ın ulusal egemenliğine sahip bir ülke olarak işlettiği kalkınma sürecinin, yaptırımlar ve ekonomik savaş üzerinden darbe aldığını görüyoruz. Bazı eleştirmenler, İran’ın kapitalist bir ülke olduğunu bile iddia ediyor. Bu yaklaşım, sizce emperyalizmin rolünü ve İran’daki işçi sınıfı üzerindeki etkisini nasıl göz ardı ediyor?

İçinde yaşadığımız çağın belirleyici özelliği, günümüz dünyasındaki temel çelişki olan ABD öncülüğündeki emperyalizmdir. Emperyalizm, Küresel Kuzey ve Küresel Güney arasındaki maddi sömürü ilişkileriyle tanımlıdır. Emperyalizmin temelini oluşturan süreç olarak kapitalizm, sermaye birikimine ve değerin Küresel Güney ülkelerinden ana emperyalist merkezlerine doğru hareketine dayanan bir dünya sistemidir.

İran, Küresel Güney’de yer almaktadır. 1979 devrimiyle ABD emperyalizmine karşı büyük bir direniş sergileyen, ABD önderliğindeki emperyalizmden ulusal kurtuluşa doğru ilerlemeye devam eden eski bir sömürge ülkesidir, ancak direnişi nedeniyle hâlâ ABD emperyalizmi tarafından mağdur edilmekte ve suçlu ilan edilmektedir. Bu suçlu ilan etme, yaptırımlar ve ablukalar, siyasi liderliğinin, askeri aygıtlarının ve sanayilerinin terörist olarak nitelendirilmesi ve küresel ekonomide tecrit edilmesi yoluyla gerçekleşmektedir.

ABD önderliğinde hareket eden emperyalizm, İran’ın ulusal kaynaklarını tankerlerine el koyarak, yüksek enflasyona yol açan para birimi devalüasyonu ve küresel piyasada kaynaklarının değer kaybına uğratılması yoluyla çalmaktadır. Özetle, İran başkalarından kaynak çalmaz, değer transferinin gerçekleştiği yer hiçbir zaman olmamıştır. Servet kaybı, beyin göçü, nüfusunun erken ölümü, askeri müdahaleler vb. dâhil olmak üzere, kaynakların çalınması sürecinin mağdurudur.

İran’ın kapitalist olduğunu söyleyenler, esasında bu ülkenin ulusötesi kapitalist sınıftan bizzat yararlandığını veya onun parçası olduğunu iddia ediyorlar. Bu kesim, ayrıca anti-emperyalist ulusal kurtuluşun en yaygın olarak uygulandığı ulus-devlet sisteminin haricinde bir de ulusötesi işçi sınıfının varolduğunu düşünüyor.

Ardından sınıf, coğrafi, küresel ekonomik, ırksal ve siyasi dinamiklerin dışında bir olgu olarak ele alınıyor. Aslında, Kuzey’in serveti ile Güney’in serveti arasındaki uçurum, en azından yetmişlerden beri, azalmak şöyle dursun, artmıştır. Dünyanın en zenginleri, sermaye sahipleri büyük ölçüde Kuzey’de, beyaz ırkın yoğun olduğu bölgelerde bulunurken, sömürülenlerin ezici çoğunluğu Güney’de, dünyanın koyu tenli bölgelerinde bulunmaya devam etmektedir.

“İran’ın kapitalist olduğu” iddiasını, dikkatleri ABD liderliğinde hareket eden emperyalizmden ve onun İran’a uyguladığı şiddetten başka yöne çekme çabası olarak okumak gerek. Bu hamle, emperyalizmi İran’da ve dünyada soyut ve tali bir güç olarak kenara itmek suretiyle, İran’ın terörist veya otoriter olduğu yönündeki emperyalist görüşe destek sunuyor. Oysa bu tutum, enternasyonalizme de diyalektiğe de materyalizme de aykırıdır, tümüyle yanlıştır.

Sözlerime şunu ekleyerek bitireyim: İran’ın ulusal kaynakları büyük ölçüde İran hükümetine bağlı kurumlarca kontrol ediliyor. Aslında burada milliyetçi bir ekonomi hüküm sürüyor. Hükümetin bu kaynaklar üzerindeki kontrolüyle elde edilen zenginlik, 1979 Devrimi’nden bu yana okuryazarlığı, bebek ölüm oranını, yaşam beklentisini iyileştiren, yoksulluğu azaltan sosyal kalkınma programlarını finanse etmek için kullanılıyor. Ayrıca ülkede, Küba ile kurulan işbirliği ve ondan edinilen bilgilerle desteklenen mükemmel bir ulusal sağlık sistemi geliştirildi. Bütün bu başarılara, ABD, Avrupa ve BM dünya tarihindeki en ağır yaptırım saldırılarından birini gerçekleştirmiş olmasına rağmen imza atıldı.

O vakit petrol ve yaptırımlar meselesine geçelim: ABD’nin, son dönemde Venezuela’da da görüldüğü üzere, petrol kaynakları üzerindeki kontrolü bir imparatorluk silahı olarak kullandığına birçok kez şahit olduk. İran ekonomisi, bir tür ekonomik savaş silahı olarak kullanılan yaptırımlarla boğuluyor. İran petrolü üzerindeki mücadele ve yaptırımların kullanım biçimi, kaynak kontrolü ve egemenlik için cezalandırma üzerine kurulu daha geniş bir yeni sömürgeci stratejinin yansımasıdır diyebilir miyiz?

Burada, direnişin emperyalizmin çelişkilerini nasıl ortaya çıkardığını ve onları nasıl uzlaşmaz hale getirdiğini görüyoruz. Bir yandan, evet, yaptırımlar, emperyalist bir kaynak kontrolü ve egemenlik için cezalandırma stratejisinin yansıması. Öte yandan, yaptırımların uygulanması, ABD’nin İran’ın kendi kaderini tayin etme hakkını gerçekten ortadan kaldıramadığını ortaya koyuyor. Çelişki, en belirgin şekilde burada ortaya çıkıyor. Yaptırımlar, İran ekonomisini felç etmeyi ve insanların günlük yaşamlarında zorluklar yaratmayı amaçlarken, aynı zamanda İran’ı direnç ve yaratıcılığa dayalı ulusal bir özgüven kültürü geliştirmeye de zorladı. İran’daki özgüven, yaptırımların amaçlanan etkiyi yaratmasını engelliyor. İran’ın petrolü ve diğer kaynaklarından bahsedebiliriz, ancak aslında söze, İran’ın egemenliğini savunma kapasitesiyle başlamak gerekiyor. İran, güçlü balistik füze ve İHA programlarına sahiptir. Bu alanlarda dünya lideri konumundadır. Bu yetenekler on yıllarca süren bir çalışmanın ürünüdür. Özgüvene verilen güçlü önemin sonucudur. Dolayısıyla, yaptırımların her şeyden evvel direniş ve özgüven üzerinden boşa düşürüldüğünü söylemek gerekmektedir.

Petrol endüstrisi sebebiyle İran, ABD liderliğinde hareket eden emperyalizmin hedefi olmaya devam ediyor. Bildiğimiz gibi, ABD’nin Venezuela’ya saldırısı ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile Cilia Flores’in yasa dışı yollarla, şiddet kullanılarak kaçırılması, ABD’nin Venezuela petrolünü kontrol etme çabasının yansıması. Ancak bu hamle, bir yandan da ABD’nin bugüne dek kullandığı diğer tüm mekanizmaların başarısız olduğunu da ortaya koyuyor. Üstelik, kaçırma eyleminin Venezuela’nın petrol endüstrisini kontrol altına alma çabaları dâhilinde işe yarayıp yaramayacağı da henüz belli değil.

Bunun haricinde, petrolü merkeze koyan söylemin kimi zaman yaptırımların gerçek etkilerini gizlediğini söylemek gerekiyor. Yaptırımlar, kasıtlı olarak sıradan insanları hedef alıyorlar. Örneğin, İran’daki insanlar, yaptırımlar nedeniyle hayat kurtarıcı ilaçlara erişemiyorlar. Gene de İran, tıpkı Venezuela gibi ayakta kalıyor, varlığını sürdürüyor.

Diasporanın silah olarak kullanılması konusunda ne dersiniz? İlk sorunuza verdiğiniz cevapta, halkın belirli kesimlerinin şikâyetleri olduğunu kabul ediyorsunuz. Batı medyası ise büyük ölçüde diasporaya odaklanıyor, kürsüye onları çıkartıyor, sahadaki gerçekleri bilen tek uzman olarak onları öne çıkartıyor. Emperyalist müdahaleleri meşrulaştırma konusunda diasporanın emperyalist devletlerde oynadığı rol konusunda ne dersiniz? “İran’ı bir İranlıdan dinleyelim” sözü bugün bir silah haline getiriliyor. Bu noktada sahneye hep şarkiyatçılığın tornasından çıkmış, yüzüne kimlik politikasının maskesini geçirmiş, alt sınıftan biriymiş gibi poz kesen biri çıkartılıyor.

Diaspora, ABD’nin İran’ı suçlu gösterme, tecrit etme ve sömürme çabalarında gerçekten kopuk, soyut bir kategori olarak ele alınıyor. İran’da ve dünyada her telden insan bulmak mümkün. İran siyaseti konusunda farklı görüşlere sahip insanlara rastlayabilirsiniz. Ancak genelde İranlılar, ABD liderliğinde hareket eden emperyalizme karşı İran hükümetini destekliyorlar. Bu destek, 12 Günlük Savaş sırasında dünyanın dört bir yanındaki İranlıların, ABD destekli İsrail saldırısına karşı devletin egemenliğini savunmasıyla ortaya konmuştur. Ocak ayında ise milyonlarca İranlı, Siyonistlerin ve ABD’nin yürüttüğü kent savaşlarına karşı protesto amacıyla birçok şehrin sokaklarında yürüyüşler düzenlemiştir.

“İran diasporası” denilen şey, CIA’in Ulusal Demokrasi Vakfı eliyle oluşturduğu ve/veya finanse ettiği küçük örgütleri içeriyor. Ayrıca, Paweł Wargan’ın “Neoliberal Holokost” adlı makalesinde de belirtildiği gibi, Sovyetler Birliği’ne dayatılan, nihayetinde Rus ve Doğu Avrupa ekonomilerinin Batı tarafından yağmalanmasına, iç savaşa, balkanlaşmaya ve tahminen 17 milyon insanın ölümüne yol açan Perestroyka’nın bir benzerini İran’da da uygulamayı hedefleyen kanaat önderlerini kapsıyor.

Bu bağlamda, “İran’ı bir İranlıdan dinleyelim" ve “iki şey aynı anda doğru olabilir” türünden ifadeler, ABD emperyalizminin İran’a yönelik emellerinde mevzi elde etmek için tasarlanmış klişelerdir. Bu türden ifadeler, bağlamı, olasılığı, tarihi, diyalektik süreçleri ve maddi ilişkileri ortadan kaldırırlar. Siyasi ve ekonomik analizin yerini kimlik ve hisler alır.

Emperyalizm, Siyonizm ve gericilik bu süreçte nasıl bir rol oynuyor? Siyonistler, gerici İran diasporası ve ABD, İran’ın istikrarsızlaştırılmasından neden fayda sağlıyor? CIA, Mossad ve yereldeki ajanlarının (emperyalizmin ve Siyonizmin çıkarları adına hareket eden paralı elemanlar veya bireysel aktörler) can ve mal kaybını artırdığına dair belgelenmiş vakalar konusunda neler söylersiniz?

CIA’in İran’da yapıp ettiklerinin hikâyesini anlatmaya kalkarsak, söze seçimle iş başına gelmiş Başbakan Muhammed Musaddık’ı deviren 1953 darbesiyle başlamamız gerekir. Petrol meselesi bu noktada önemliydi. Musaddık, İngiliz şirketi İngiltere-İran Petrol Şirketi’nin arzusu hilafına ülke petrolünü millileştirmeyi amaçlıyordu. Petrolü millileştirme kararı, İran halkının geniş desteğiyle karşılandı. Buna karşılık, İngilizler başlangıçta ABD’nin yardımı olmadan Musaddık’ı devirmeye çalıştılar, ancak Ağustos 1953’te CIA’in operasyonu düzenlemesiyle başarılı oldular (ABD’nin ilk darbe girişiminin de başarısız olduğunu belirtmek gerekiyor). Bu operasyonun bir parçası olarak, asker, Musaddık’ı kuşatırken CIA, dikkatleri dağıtmak amacıyla, yereldeki elemanlarına isyan çıkarmaları için para verdi. Böylelikle, 2026’da gördüğümüz türden “isyanlar”a tanıklık edildi.

Darbe sonrası Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin yeniden iktidara gelmesiyle ABD, İran’ın petrol endüstrisinin kontrolünü fiilen ele geçirdi. Şah ise bu sırada gizli polis gücü SAVAK tarafından desteklenen geniş bir polis devleti kurdu. Hem CIA hem de Mossad, İranlı ajanları eğitmek de dâhil olmak üzere, SAVAK ile yakın bir ilişki içindeydi. Bu nedenle, eski şahın oğlu Rıza Pehlevi’nin de ABD ve İsrail ile yakınlaşması şaşırtıcı değil. Mossad’ın organize ettiği kent savaşı (ayaklanmalar) başladığında, savaş çanlarını çalan, hatta ABD’yi İran’ı bombalamaya davet eden, Rıza Pehlevi’ydi. Bu şahçı karşı devrimciler, kent savaşı sırasında İran’da meydana gelen şiddet ve ölümlerden doğrudan sorumludur. Şunu açıktan söylemek lazım: bunlar, emperyalizme sadık kuklalar olarak, İran’ı ABD ve İsrail’e teslim etmeye hazır oportünistlerdir.

Yabancı müdahalesine karşı çıkmak gerektiği açık. Bugün İran’a yönelik, ABD-Siyonizm eliyle gerçekleştirilen müdahale, ne tür tehlikelere yol açabilir? Bu müdahale, özellikle petrolün kontrolü konusunda, İran’ı bölgesel direnişin bir kutbundan bir uydu devlete nasıl dönüştürür? Yurtdışındaki dayanışma ağları, emperyalist askeri müdahaleye, yaptırımlara ve hibrit savaşa karşı net ve açık bir muhalefeti nasıl dile getirebilir?

ABD önderliğindeki emperyalizmin İran’daki asli amacı, Filistin direnişine verdiği desteği ve Direniş Ekseni içinde oynadığı rolü sonlandırmak, İran’daki kaynakların kontrolünü İran hükümetinden alıp, genellikle “Büyük Petrol Şirketleri” olarak adlandırılan Küresel Kuzey’e ait petrol devlerinin eline teslim etmektir. Mesele, bu kadar basit. Bu saldırı, sadece İran’da değil, tüm bölgede sosyal ve siyasi yaşamın her alanında büyük bir geri kalmışlığa yol açacaktır. Bu süreci anlamak için herkesin Walter Rodney’yi okumasını tavsiye ederim.

Dolayısıyla, bu sorunun cevabı da oldukça basit. “İran’a yönelik yaptırımlara hayır” denilmeli, “İran’a savaş açılmasın” talebi dillendirilmeli, ABD’nin ülkenin içini karıştıran müdahalelerine ve yayılmacılığa son verilmesi çağrısı yapılmalı, “Nehirden denize kadar özgür Filistin” şiarı dillerden eksik edilmemeli. Aksi takdirde, Batı Asya’daki son bağımsız ve egemen devletin, Filistin direnişini ve bölgesel direnişi desteklemek için bütçesi olan tek devletin sonu gelecek.

ABD emperyalizminin Batı Asya’yı ve birçok kaynağını tamamen ele geçirmesi tehlikesiyle karşı karşıyayız. Siyonist soykırımın tüm bölgeye yayılması tehlikesiyle karşı karşıyayız. Filistin, Suriye ve Libya örnekleri ne yazık ki, ABD emperyalizmine karşı koymazsak, yaşamın devamlılığını riske attığımıza dair somut ve gerçek delillerdir.

İran, Direniş Ekseni ve çok kutupluluk konusunda neler söylersiniz? İran, neden “terörist devlet” olarak nitelendiriliyor? Batı Asya’da (ve dünyanın büyük bir bölümünde) emperyalizmle mücadelede ne gibi bir rolü var? İran, ABD emperyalizminin gerilemesinde ve çok kutupluluğun yükselişinde nasıl bir öneme sahip?

12 Günlük Savaş, İran’ın İsrail’e meydan okuma, en nihayetinde onu yenme konusunda önemli bir rol oynadığının kanıtıdır. Geçen yıl Haziran ayında İran’a karşı sebepsiz yere yapılan saldırıya rağmen, İslam Cumhuriyeti’nin hızla toparlandığını, sonraki on iki gün içinde Siyonistlere stratejik bir yenilgi yaşattığını açıkça belirtmeliyiz. Bu savaşın sonunda İsrail, ABD’den İran’ın nükleer tesislerine saldırarak müdahale etmesini, ardından da ateşkes çağrısında bulunmasını istedi. Şimdi, ABD’nin İran’a tekrar saldırıp saldırmayacağını beklerken, İsrail medyasından Netanyahu’nun Trump’a İran’ın karşılık vermesi durumunda İsrail’in kendini savunmaya hazır olmadığını söylediğine dair haberler ortaya çıkıyor. Bu haberler, psikolojik savaşın bir parçası olabilir, öyle olsa bile, İran’ın Siyonist teşekküle önemli ölçüde zarar verdiği somut bir gerçek.

Bütün bunların özeti şu ki, İsrail çökerse, ABD emperyalizminin Batı Asya bölgesinde hiçbir şansı kalmaz. İran’ın ABD ve İsrail’e karşı zaferinin sonuçları bunlardır. Siyonist-emperyalistlerin Filistin direnişi, İran ve Direniş Ekseni’nin geri kalanı hakkında propaganda yürütmek için ayırdığı tüm kaynaklara rağmen, dünya, artık gerçek terörist devletlerin kim olduğunu biliyor. Emperyalistler söylem savaşını çoktan kaybettiler, bunu açıkça belirtmeliyiz.

Son olarak, İran, kesinlikle hem bölgede hem de dünyada çok kutupluluğun yükselişine dair bir emare. Ancak İran, çok kutupluluğun ulusal kurtuluş olmadan elde edilemeyeceğini de gösteriyor.

Altmışlarda Sovyetler Birliği, dünya genelinde ulusal kurtuluş hareketleriyle ittifak kurdu. Bunu yaparak, ABD’nin emperyalist hegemonyasını da zayıflattı. Şimdi benzer bir olguya tanık oluyoruz. Batı Asya, Batı Afrika ve çok yakında dünyanın diğer bölgelerinde de ulusal kurtuluş lehine işleyen süreç, çok kutupluluğu besliyor. Tersten, çok kutupluluk da ulusal kurtuluş hareketlerine alan açıyor. Örneğin, Rusya’nın Ukrayna’da NATO’ya karşı yürüttüğü savunma savaşı, Aksa Tufanı Operasyonu’na yol açan koşulların oluşmasına yardımcı oldu. Rusya ve Çin’in Sahel Devletleri İttifakı’na verdiği destek, bu ülkelerin bugüne kadar karşı devrimci güçlerin saldırılarına karşı gösterdikleri dirence katkıda bulundu. Kısacası, çok kutupluluktan bahsedeceksek emperyalizmle mücadelede ulusal kurtuluşa da onun kadar değer ve önem vermeliyiz.

Kaynak

Nevid Ferniya, Afrika-Amerika Çalışmaları alanında çalışma yürüten akademisyendir. Araştırmalarında devrimci hareketlere ve karşı devrimci tepkilere odaklanan yazar, ABD’deki ırksal baskı ile ABD emperyalizmi arasındaki ilişkiyi kapsamlı bir mesele olarak ele alıyor. Nevid’in National Liberation in an Imperialist World: Race, Counterrevolution, and the United States [“Emperyalist Dünyada Ulusal Kurtuluş: Irk, Karşı Devrim ve ABD”] başlığını taşıyan, ABD devletinin ellilerden seksenlere dek yurt içinde ve dışında ulusal kurtuluş hareketlerine nasıl cevap verdiğini inceleyen kitap çalışması, ABD’deki ulusal güvenlik devletinin evrimini ele alıyor. Nevid ayrıca, ABD’nin Üçüncü Dünya ülkelerine uyguladığı ekonomik yaptırımların etkisini, çok kutuplu bir dünya düzeninin ortaya çıkışını, Güney Afrikalı kurtuluş hareketi lideri Chris Hani’yi ve devam etmekte olan Filistin kurtuluş mücadelesinin bölgesel dinamiklerini ele alan yazılar kaleme almıştır. Nevid, Anti-Emperyalist Akademisyenler Kolektifi’nin üyesidir.

Nina Ferniya, ABD hukuku ve siyasetinde emperyalizmin rolünü ortaya koyan bir hukuk profesörü ve hukuk tarihçisidir. Yakında yayımlanacak olan kitabı Imperialism and Resistance [“Emperyalizm ve Direniş” -Stanford University Press, 2026] başlığını taşımakta olup, 2023 yılında Hukuk, Kültür ve Beşeri Bilimler Çalışmaları Derneği’nden Julien Mezey Doktora Tezi Ödülü’nü kazanan “ABD Hukukunun Oluşumunda Emperyalizm, 1940-2008” başlıklı doktora tezini temel almaktadır. Nina, Anti-Emperyalist Akademisyenler Kolektifi’nin üyesidir.

0 Yorum: