17 Ocak 2026

, ,

Batı Marksizminde Saflık Fetişi ve Çin


Emperyalist Batı’nın Çin’e karşı yürüttüğü Yeni Soğuk Savaş’ın yol açtığı riskler giderek artıyor. Demek ki ideolojik planda saflık fetişini temel alan, kontrollü hegemonya karşıtlığı rolü üzerinden sosyalist devletleri gayrimeşru kılacak çalışmalara dâhil olan solun yol açacağı tehlikeler de çoğalıyor.

Mevcut jeopolitik ortamda, Batı’daki tüm ilerici güçler, ABD ve NATO’nun Çin karşıtı söylem ve eylemlerine karşı birleşmelidirler. Ne yazık ki bugün Batılı sol, radikal gibi görünen bir dille, ABD dışişleri bakanlığının Çin’e dair söylediği yalanları papağan gibi yinelemekten başka bir şey yapmıyor.

ABD’deki önde gelen “sosyalist” yayın organları, sıklıkla “Uygur soykırımı”, Sıfır Kovid otoriterliği, “Bir Kuşak Bir Yol” emperyalizmi, borç tuzağı ve diğer benzeri yalanlar türünden temelsiz, egemen sınıf eliyle yürüyen sınıfsal propagandanın sözlerini yinelemeyi iş haline getirmişlerdir.[129] Çin konusunda somutu esas alan diyalektik bir çalışmadan uzak duran sol, bu alanların birçoğunda egemen sınıfın iddialarını doğru kabul ediyor, onları sorgulamaya cesaret edenleri, gerçeği ortaya çıkartanları, “Şi Cinping ve ÇKP’nin kuklası” olarak yaftalıyor (Batı burjuvazisi de aynı şekilde bu “sosyalistler”i geçmişte SBKP’nin kuklası olarak görüyordu.)[130]

Bu taktiklerin çoğu, faşizmi komünizmle eşitlemek ve “demokrasiyi” Batılı liberal-burjuva standartlara göre yargılamak için kullanılan komünist “otoriterlik”, “totalitarizm” ve benzeri ifadelerle ilgili asırlık iddialar etrafında dönüyor. Çin’in sosyalist yönetimiyle ilgili bu varsayımlar ve saflık fetişi, Batı Marksistlerinin, Çin’in anti-emperyalist mücadelede, Covid mücadelesinde, çevresel sürdürülebilirlik mücadelesinde ve yüzyıllardır sömürgeci ve emperyalist talan, borç tuzakları ve aşırı sömürüye maruz bırakılan karanlık ülkelerle birlikte kalkınma mücadelesinde fiilen oynadığı jeopolitik rolü görmesini engelliyor.[131]

Çin’in “otoriterliği” ve “demokrasi eksikliği” ile ilgili sorgulanmamış, saflık fetişine dayalı, Çin düşmanı değerlendirmeler, Batı Marksistlerinin, Çin’deki sosyalist uygarlığın sosyalist demokrasiyi “yedi bütünleşik yapı veya kurumsal biçim ( tizhi) üzerine kurduğu gerçeğini idrak etmesine mani oluyor: seçime dayalı demokrasi, şura demokrasisi, taban demokrasisi, azınlık milliyetleri politikası, hukuk devleti, insan hakları ve Komünist Parti liderliği. içerisinde yaratıcı bir şekilde nasıl konumlandırabildiğini öğrenmelerini de engelliyor.[132] Bu sığ bakış, Batı Marksizminin Roland Boer gibi önyargısız araştırmacıların ulaştığı sonuca ulaşmaktan alıkoyuyor.

Boer, “Çin’deki sosyalist demokratik sistemin zaten oldukça olgun ve diğer tüm demokratik sistemlere üstün olduğunu” söylüyor. John Ross gibi Çin çalışan birçok akademisyen de benzer bir konum alıyorlar. John Ross, “mevcuttaki gerçek durum bize, Çin’de yürürlükte olan teorik çerçevenin ve insan hakları ile demokrasiyi esas alan usulün Batı’daki çerçeveden de usulden de çok üstün olduğunu söylüyor.”[133]

Batı’da saflığı takıntı haline getirmiş Marksistler, demokrasiyi soyut bir şey olarak tefekkür etmeyi, burjuva demokrasi anlayışından sadece niceliksel açıdan farklı olan saf bir demokrasi ülküsünü kutsallaştırmayı seviyorlar. Sonra aynı Marksistler, bu idealleştirdikleri burjuva demokrasi anlayışını, kendi egemen sınıflarının çizdikleri sosyalist devletlerle ilgili karikatürün karşısına çıkartıyorlar. Bu kıyasın neticesinde burjuva demokrasi anlayışını benimsiyorlar. Gerçekliğin karikatürü ideal ile aynı seviyeye ulaşamadığında, henüz ilişki kurmadıkları gerçeklik mahkûm ediliyor.

Batı Marksistleri, saflık fetişi ve sosyal şovenizm üzerinden şu hususu unutuyorlar: sınıf çatışmalarıyla bölünmüş toplumlarda “saf demokrasi” ya da genel olarak soyut demokrasi hakkında tek laf edemeyiz. Lenin gibi hep şu soruyu sormalıyız: “Demokrasi ama hangi sınıf için?”[134]

Kapitalistlerin demokrasisi de kapitalistlerin sömürme ve zulmetme özgürlükleri de her daim emekçi ve ezilen halklara zarar verir. Ancak işçi sınıfının, halk sınıflarının demokratik diktatörlüğü anlamında bir halk demokrasisi, gerçek manada demokratik olabilir. Çünkü “iktidar”, halk demokrasisinde artık gerçekten de “sıradan insanların” (demos) elindedir.

Amerikalı kapitalistlerin, onların kuklası olan siyasetçilerin, paçavra medyanın ve kontrol ettikleri hegemonya karşıtı “sosyalistler”in yaptığı gibi ABD’nin bir “demokrasi feneri”, Çin’inse “otoriter bir tek parti sistemi” olduğunu iddia edenler, gerçekliğe başaşağı bakan, hayal dünyalarının ürünü olan bir vehim üzerinden konuşuyorlar.[135] Demokrasi, kapitalistlerin topluma kendi isteklerini keyfi olarak, emekçiler ve gezegen hilafına dayatma becerileri üzerinden ele alındığında, ABD elbette ki “demokrasi feneri”, Çin de bu “özgürlüğün” önünde duran “otoriter” bir rejim olarak görünecektir. Ama eğer demokrasi, sıradan insanların günlük işlerde başarılı bir şekilde kendi güçlerini uygulama yetenekleri bağlamında ele alınırsa, yani demokrasi, kökeni itibarıyla ifade ettiği halk merkezli biçim üzerinden anlaşılırsa, o vakit Çin’in ABD’den (ve diğer her türden liberal-burjuva “demokrasisinden”) çok daha demokratik olduğu görülecektir.

Gelgelelim, bu kitabın amacı, Batılı solun, bilhassa Troçkistlerin ve Demokratik Sosyalistler’in Çin (veya başka herhangi bir sosyalist ülke) hakkında ortaya koydukları iddiaları ele alıp “çürütmek” değildir. İlk olarak, bu tür bir çaba için çok daha kapsamlı bir çalışmaya ihtiyaç vardır. İkinci olarak bu, zaten çok önceleri defalarca ifa edilmiş bir görevdir. Sosyalist Çin’in Dostları ve Qiao Kolektifi gibi projeler, Batı egemen sınıfının ve “sol”unun Çin konusunda yaptığı propagandayı çürütmek için sürekli uğraşan çalışmalardır. Bu kitapsa farklı bir amaca sahiptir: onun amacı, Batılı solun aldığı konumlardaki yanlışları göstermek, bir yandan da bunları sürekli olarak yeniden üreten dünya görüşünü anlamaya çalışmaktır. Ben, bu dünya görüşüne “saflık fetişi” adını verdim. Batı Marksistlerinin Çin konusunda aldığı konumların ideolojik köklerini bu görüşte bulmak mümkündür.

Batı Marksistlerinin Çin’i saflık fetişi çerçevesinde değerlendirmesinde, Çin’in kafalarındaki saf sosyalist ideale ulaşamadığı, Samir Amin’in belirttiği gibi, “yirmi üçüncü yüzyılın komünizmi”ne sahip olmadığı için aslında sosyalizm olmadığı ileri sürülmektedir. Demokrasi ve otoriterlik meselesi ise daha önceki bölümlerde değerlendirilmişti. Bunlar, Batı Marksistlerinin kınama faaliyetlerinde başvurdukları araç setinin klasik bir örneğidir.

Bu bölümde odaklanacağım konu, 1978’deki Reform ve Açılım dönemiyle birlikte özel mülkiyet ve piyasaların gelişimine izin verdiği için Çin’in “kapitalist” olduğunu iddia edenler olacak. Bu, saflık fetişinin bir biçimidir ve esas olarak, Çin sosyalizmi içerisinde piyasaların ve özel mülkiyetin nasıl işlediğini diyalektik bir şekilde anlayamamalarının bir sonucudur.

Bu Batı Marksistlerine göre Çin, 1978 yılında “kapitalist yol”a revan olmuştur. Roland Boer’in “Batı Marksizmi Çin Sosyalizmini Ötekileştirmekle Kalmıyor Onu Yanlış Yorumluyor” başlıklı makalesinde gösterdiği gibi, bu ilk tür kınayıcı yaklaşım dört temel biçimde sergileniyor: 1. Kapitalist sosyalizm; 2) Çin’e has neoliberalizm; 3) bürokratik kapitalizm; ve 4) devlet kapitalizmi. Çoğu zaman aynı eleştiri içerisinde bu dört başlığın farklı biçimlerine işaret edilebiliyor, çünkü eleştiri, hiçbiri titiz, ilkeli bir analizi temel almıyor.

ABD’nin ve Batılı emperyalist güçlerin Çin’e karşı yürüyen Yeni Soğuk Savaş’ın ateşini körükledikleri koşullarda, Batı Marksizminin Çin sosyalizmi konusunda geliştirdiği, saflık fetişi üzerine kurulu hatalı görüşü yakından incelemek gerekiyor.

Saflık Fetişi ve Kapitalist Yol Tezi

Çin Komünist Partisi, Deng Şiaoping öncülüğünde 1978’de Reform ve Açılım sürecine girdiği andan itibaren, özelde hegemonyacı güçler ve “sosyalist” eleştirmenler, genelde tüm Batı dünyası, Çin’in “kapitalist yol”a girdiğini ve devrimi ihanet ettiğini savunmuştu. Üretici güçleri geliştirmek ve modernleşmek amacıyla yabancı sermayeye alan açmak, sosyalizme ve işçi ile köylü davasına ihanet olarak görülüyordu. Dışarıdan bakan birinin böyle görmesi mazur görülebilir. Ama meseleye hâkimmiş gibi poz kesenlerin konuyla ilgili verdikleri hüküm, onların Reform ve Açılım sürecini şekillendiren tartışmalar, geçmişin sosyalizm deneyimlerinden (örneğin Lenin’in Yeni Ekonomik Politikası, Çin’in Yeni Demokrasisi ve Yugoslavya’daki sosyalist piyasa ekonomisinden) çıkartılan dersler konusunda cahil olduklarının kanıtı. Bu kişiler, saflık fetişi üzerine kurulu bakış açılarının diyalektikten mahrum olduğunu görmüyorlar.

Reform ve Açılım, o bomboş uzaydan nazil olmuş olgular değildi. Deng, bir gün ansızın uyanıp, kendi iradesiyle “haydi bunu yapalım!” demedi. Reform ve Açılım’ın Çin devrimi için en uygulanabilir yol olmasını sağlayan nesnel güçler mevcuttu. Yi Ven’in tespitiyle, “Otuz beş yıl önce Çin’in kişi başına düşen geliri, Sahra Altı Afrika’nın sadece üçte biriydi.”[137] Dünya Bankası’nın eski baş ekonomisti ve kıdemli başkan yardımcısı Justin Yifu Lin’in aktardığına göre, “tahminen kırsal nüfusun yüzde 30’u, yaklaşık 250 milyon kişi, yoksulluk sınırının altında yaşıyordu, bu insanlar, ağırlıklı olarak, üretim için küçük kredilere ve gıda için devlet yardımlarına bağımlıydı.[138] 1979’daki bir konuşmasında Deng şu tespiti yapıyordu:

“Çin, hâlâ dünyanın fakir ülkelerinden biri. Bilimsel ve teknolojik güçlerimiz yeterli değil. Genel olarak söylemek gerekirse, bilim ve teknoloji alanında gelişmiş ülkelerin 20 ila 30 yıl gerisindeyiz.”[139]

Kısacası Çin, hâlâ çok fakir bir ülkeydi ve emperyalist güçler tarafından dünyanın geri kalanındaki gelişmelerden dışlanmıştı. Carlos Martinez’in belirttiği gibi:

“1978’de Çin, birçok açıdan geri kalmış durumdaydı. [...] Nüfusun büyük çoğunluğu, alabildiğine güvencesiz bir yaşam sürüyordu, pek çoğunun modern enerjiye ve güvenli suya erişimi yoktu. [...] Çin’in kişi başına düşen geliri 210 dolardı, gıda üretimi, dolayısıyla ortalama gıda tüketimi, yeterli değildi.”[140]

Marksizmin Üretici Güçlerin Gelişimine Verdiği Önem

Bu koşullar, sosyalizmin inşasını giderek zorlaştırıyordu. Onların varlığını sürdürmesine izin verilmesi durumunda, devrim sürecinde ulusal hoşnutsuzluk için verimli bir zemin oluşabilirdi. Halkın yaşam standartları, dünyanın geri kalanıyla kıyaslandığında düşmeye devam ederse, Çinliler, tıpkı seksenleirn sonları ve doksanların başlarında birçok Rus’un yaptığı gibi, partilerine ve sosyalist inşa sürecine yönelik güvenlerini yitirebilirlerdi. Üretici güçlerin gelişmesini engelleyen zincirleri kırmak için bir değişikliğe ihtiyaç duyulduğu açıktı. Marksist gelenek, her zaman sosyalizmin sadece üretici güçlerin gelişiminde filizlenebileceğini söylüyordu. Örneğin, Marx, Kapital’in birinci cildinde şu tespiti yapıyordu:

“Tek başına daha yüksek bir toplum biçiminin, her bireyin tam ve özgür gelişiminin egemen ilke olduğu bir toplumun gerçek temelini oluşturabilecek üretime ait maddi koşulları toplumdaki üretici güçlerde yaşanacak gelişme yaratır.”[141]

Kapitalist yaşam biçiminde, “üretim sürecinin maddi koşullarının ve sosyal bileşiminin” gelişimi, “hem yeni bir toplumun oluşumu için gerekli unsurları hem de eskiyi yıkmaya yönelik güçleri olgunlaştırır.”[142] Marksistler, diğer yaşam biçimlerinde olduğu gibi kapitalizmde de, kapitalist üretim ilişkilerinin bir noktada “üretici güçlerdeki gelişimin bir biçimi” olarak iş gördüğünü ancak zamanla bu ilişkilerin üretici güçleri kısıtlayan birer zincire dönüştüğünü” çok önce idrak etmişlerdi.[143] Sosyalist üretim ilişkilerinin her zaman bu zincirleri kırma ve üretici güçleri serbest bırakma kapasitesine sahip olduğu görülmüştü. Marx, ünlü eseri Kapital’in birinci cildinde şunları söylüyordu:

“Sermayenin elindeki tekel, onunla birlikte ve onun emrinde gelişip zenginleşmiş üretim tarzı üzerinde bir engel haline gelir. Üretim araçlarının belirli ellerde merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması nihayetinde kendi kapitalist kabuklarıyla uyumsuz bir noktaya ulaşır. Böylece kabuk parçalanır. Çanlar kapitalist özel mülkiyet için çalmaya başlar. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilir.”[144]

Engels, ünlü eseri Bilimsel Sosyalizm ve Ütopik Sosyalizm’de benzer bir argüman öne sürer:

“Üretim araçlarının artan gücü, kapitalist üretim biçimi tarafından onlara dayatılan bağları parçalar. Bu bağlardan kurtuluşları, üretici güçlerin kesintisiz ve giderek hızlanan gelişimi, dolayısıyla, üretimin neredeyse sınırsız bir şekilde büyümesi için tek önkoşuldur.”[145]

Marx, Gotha Programı’nın Eleştirisi adlı eserinde, komünist toplumun en yüksek aşamasına dair kimi genel özellikleri ve önkoşulları açıklarken şunu söylüyordu:

“Komünist toplumun en yüksek aşamasında, bireyin işbölümüne yönelik kölece bağımlılığı, dolayısıyla, kafa ve kol emeği arasındaki karşıtlık ortadan kalktıktan, emek sadece yaşamın bir aracı değil, aynı zamanda yaşamın başlıca gereksinimi haline geldikten, üretici güçler, bireyin çok yönlü gelişimiyle birlikte artmış ve ortak servetin bütün kaynakları daha bollukla akmaya başladıktan sonra, ancak o vakit burjuva hukukunun dar ufku tümüyle aşılır ve toplum elindeki pankarta şu cümleyi yazar: ‘Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre!’[...]”[146]

Sermaye ile üretim ilişkileri, zamanla insanın ilerlemesi, hem üretici güçler, yani toplumun ekonomik temeli açısından, hem de kültür, siyaset, sanat, felsefe gibi toplumun üstyapısı açısından bir engel teşkil etmeye başlar. Avrupa’da kendisinden önce gelen feodal düzene göre daha ilerici olmasına rağmen kapitalizm, büyük bir israf üretir. Emek, insan potansiyeli, doğa ve bunlar arasındaki her şeyi israf eder. İngiliz sosyalist William Morris’in etkileyici bir şekilde belirttiği gibi, “Gerçek şu ki toplumsal sistemimiz, esasen bir israf sistemidir.”[147] Sosyalist üretim ilişkileri, sadece üretimin kâr amacı güttüğü bir toplumda yaratılan yapay zincirleri kaldırmakla kalmaz, aynı zamanda anarşik nitelikteki, kâr amaçlı üretimin yarattığı aşırı emek, yaşam ve eşya israfını da ortadan kaldırır. Engels’in tespitiyle:

“Üretim araçlarının toplumun mülkiyetine geçmesi, sadece mevcutta üretimi kısıtlayan hususları [yani kapitalist zincirleri] ortadan kaldırmakla kalmaz, aynı zamanda üretici güçlerin ve ürünlerin olumsuz israfına ve tahribatına da son verir. [...] Mevcuttaki egemen sınıfların ve onların siyasi temsilcilerinin anlamsız lüks ve aşırılıklarına son vermek suretiyle, tüm üretim araçları ve ürünler esaretten kurtulup en geniş manada toplumun emrine girerler. Böylelikle, toplumsal üretim üzerinden toplumun her ferdinin hayatı güvence altına alınır. Artık sadece maddi açıdan insanlara yeterli gelmekle kalmayan, her gün zenginleşen toplum, bir yandan da toplumun fertlerinin fiziki ve zihni melekelerinin özgürce gelişmesini ve kullanılmasını güvence altına alır.”[148]

Üretici güçlerin geliştirilmesine verilen önem, Marksizm eleştirmenlerinin sosyalizmin kapitalist toplumda görülen aynı “üretimciliği” yeniden koşullayacağını iddia etmelerine yol açtı. Bu, diyalektik düşünme pratiğinden yoksun olmanın bir sonucuydu. Evet, sosyalizm üretici güçleri açığa çıkarmayı ve insanlığın “zorunluluk âleminden özgürlük âlemine sıçrayacağı” bolluk ortamını yaratmayı amaçlar. Ancak bu büyüme, sermaye merkezli değil, insan merkezlidir. Üretici güçlerin geliştirilmesinde amaç, bir avuç insanın sonsuza dek kâr biriktirmesini sağlamak değildir. Doğa ve insan yaşamını göz ardı ederek büyüyen kapitalist amaçtan uzak duran sosyalist büyüme, insan refahını en üst seviyede üretecek koşulları oluşturmayı merkeze alır. Bu da zorunlu olarak, insanları doğadan yabancılaşmaktan kurtarmayı ve kapitalist üretimin yol açtığı metabolik yarıkları aşmayı gerektirir.[150]

Kapitalizmin yaptığı gibi üretimi çevre açısından sürdürülemez bir zemin üzerinden gerçekleştirmek yerine sosyalist üretim, hem üretici güçlerin gelişimini sağlar hem de verimliliği ve gereksiz atıkların ortadan kaldırılmasına yönelik çabası üzerinden, bu gelişmenin doğayla metabolik bir uyum içerisinde yürütülmesine imkân verir. Marx’ın Kapital’in üçüncü cildinde belirttiği gibi, komünist üretim,

“İnsani metabolizmayı makul bir yaklaşımla, doğayla birlikte yönetir, onu insana kör bir güç olarak doğanın hâkimiyetine değil de kolektif kontrole tabi kılar, bunu da en az enerji harcayarak ve insan doğasına en uygun koşullarda yapar.”[151]

Bu uyumlu metabolizma ya da denge anlayışı, Çin’in 2007’de Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) 17. Ulusal Kongresi’nde başlattığı sosyalist ekolojik uygarlık inşa etme çabalarında karşımıza çıkmaktadır. ÇKP’nin 2022’de düzenlediği 20. Ulusal Kongresi sonrasında ÇKP tüzüğünde yapılan son güncellemede de belirtildiği gibi, parti, insan ile doğa arasındaki ilişkileri dengelemeye çalışmalıdır. Tüzükte öne sürdüğüne göre, “insan ile doğa arasında uyum” sosyalist bir ekolojik uygarlık inşa etmenin temel bileşenidir ve bu uygarlık, “artan üretim, daha yüksek yaşam standartları ve sağlıklı ekosistemleri güvence altına alan olumlu bir kalkınma yolu”nu yaratma kapasitesine sahiptir. Sürdürülebilir kalkınma fikrinin dayandığı diyalektik anlayışı, Marx ve Engels’in sosyalizmi anlama biçiminde merkezi bir öneme sahiptir. Bu anlayış, günümüze dek en somut hâline Çin’in sosyalist ekolojik uygarlık inşa etme çabalarında kavuşmuştur. Marx ve Engels’in düşüncesinin ekolojik boyutlarını vurgulama yönündeki hareketi başlatan John Bellamy Foster’ın belirttiği gibi: Çin’deki “gelişmeler, uzun zaman önce Marksist teorinin parçası haline gelmiş olan alanda diyalektiğin kabul edildiğinin delilidir.” Bu bağlamda Foster, “Çin’in ekolojik medeniyeti, sosyalizmin gelişiminde bir aşama olarak sunma ve öne çıkarma konusunda oynadığı rol, mevcut durumda çevresel yönetim açısından dünyaya sunduğu en büyük armağan olarak görülebilir” demektedir.[155]

Deng, Reform ve Açılım

1976’da Kültür Devrimi durma noktasına gelmiş olsa da, benzer dogmatizm ve kitap tapıncı biçimleri bir süre daha devam etti. Örneğin, Hua Guofeng’in “Başkan Mao’nun aldığı politik karar ne olursa olsun onu kararlılıkla savunacağız, Başkan Mao’nun verdiği talimatları sapmadan takip edeceğiz” ifadelerinde karşılık bulan siyaseti, sadece Marksizm-Leninizm ve Mao Zedong Düşüncesi’nin canlı ruhunu sömürmekle kalmadı, aynı zamanda Çin’in karşı karşıya olduğu sorunlarla başa çıkma konusunda da yetersiz kaldı.[156]

Deng’in yerinde tespitiyle, “zihinlerin özgürleşmesi”, vazgeçilmesi mümkün olmayan bir hedefti. Tarihsel koşullar öyle bir noktaya gelmişti ki, özellikle birçok ileri kadro, sert düşünce tarzlarına ve kitap tapıncına bağlı kalmıştı. Mao’yu takip etme gerekçesi üzerinden bu kişiler, Mao’nun aşılması gerektiğini vurguladığı kitap tapıncına teslim oldular. Deng de tam da bu zeminde dönemin ihtiyaçlarını şu şekilde izah etme gereği duymuştu:

“Zihinlerimizi özgürleştirdiğimiz, gerçeğe olgular üzerinden ulaşmaya çalıştığımız, her konuda gerçeklerden hareket ettiğimiz ve teoriyi pratikle bütünleştirdiğimiz vakit, sosyalist modernleşme programımızı sorunsuz bir şekilde yürütebiliriz ve ancak o zaman partimiz, Marksizm-Leninizmi ve Mao Zedong Düşüncesi’ni daha da geliştirebilir.”[159]

Reform ve Açılım süreci, düşüncenin, eski düzeni muhafaza etmek isteyen dogmatizmden kurtarılmasına ihtiyaç duyuyordu. Cou Enlay’ın bahsini ettiği “Dört Modernizasyon” hedefine (ki başlangıçta üçüncü beş yıllık planın ikinci aşaması olarak teorize edilmişti) ulaşmak, yani “yüzyılın sonuna dek tarım, sanayi, ulusal savunma ve bilim-teknolojiyi kapsamlı biçimde modernize etmek, böylelikle, ulusal ekonominin dünyada ön sıralara çıkmasını sağlamak” için zihinlerin kitap tapınıcılığı ile dogmatizmden kurtarılması gerekiyordu. Dünyayı diyalektik olarak anlayabilmek ve gerçeğe olgular üzerinden ulaşabilmek için Çinlilerin zihinlerinin özgürleştirilmesi şarttı. Zihin özgürleştiğinde, Reform ve Açılım’ı reddeden o esneklik nedir bilmeyen sertlik ortadan kalkacak, Çin devriminde yeni bir gelişim aşaması ortaya çıkabilecekti.

Bu noktada şu tespiti yapmak gerek: 1978 öncesine ait hangi kusur ve yanlışları aştığından bağımsız olarak, Reform ve Açılım, Çin devriminin gelişiminde yeni bir aşamayı ifade ediyor, bunlar, 78 öncesi dönemden “kopmak” için atılmış adımlar olarak görülmüyorlardı. Carlos Martinez’in de belirttiği gibi, “iki dönem arasında Çin Seddi yoktu.”

“Çin Komünist Partisi (ÇKP), var olduğu her aşamada, Marksizmi mevcut somut koşullara uygun olarak, yaratıcı bir şekilde uygulamayı ve geliştirmeyi amaçlamıştır. Parti, her daim Çin’in egemenliğini korumayı, barışı sürdürmeyi ve halkın refahını inşa etmeyi hedeflemiştir. Birçok dönemece tanık olan süreçte ÇKP bu hedefi Çin Devrimi’nin yüz yılı boyunca bir sabite olarak kabul etmiştir.”[161]

1978 öncesi dönemde (en belirgin örneklerine Büyük İleri Atılım ve Kültür Devrimi’nde tanık olduğumuz) kimi başarısızlıkları ve aşırılıklarına rağmen, ÇKP birçok alanda başarılı olmuştur. Zaten bu başarılar ve başarısızlıklar olmasaydı, Reform ve Açılım gerçekleştirilemezdi. Çeng Enfu’nun belirttiği gibi, “Reform ve açılım sonrası tarihsel dönem, reform ve açılım öncesi tarihsel dönemi geçersiz kılmak için kullanılamaz, bunun tersi de geçerlidir.” Reform ve Açılım’ın başarıları, Samir Amin’in belirttiği gibi, “önceki dönemde inşa edilmiş ekonomik, siyasi ve toplumsal temeller olmadan mümkün olamazdı.” Hu Angang ise, “Çin, dünyanın yalnızca yüzde 7’si kadar tarım arazisi ve yüzde 6,5’i kadar suyla, dünyanın beşte birini beslemeyi başardı. [...] Çin’in 1978 öncesi tecrübe ettiği toplumsal ve ekonomik gelişim asla küçümsenemez” demektedir. [164]

Örneğin, “1949’da, ülke nüfusunun yüzde 80’i okur-yazar değildi”; 1978’de ise bu oran “kentlerde yüzde 16,4’e, köylerde yüzde 34,7’ye geriledi.”[165] Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilk otuz yılında, “okul çağındaki çocukların okula kayıt oranı yüzde 20’den 90’a çıktı; hastane sayısı ise üçe katlandı.”[166]

1978 öncesi dönemin başarıları, Hindistan ile kıyaslandığında, net bir biçimde görülmektedir. Carlos Martinez’in belirttiği gibi, “1947’de İngiliz İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazanan Hindistan, benzer şekilde zor bir durumdaydı ve ortalama yaşam süresi 32 idi. [...] Çin’de reform öncesi dönemin sonunda, yani 1978’de, Hindistan’da ortalama yaşam süresi 55’e çıkmışken, Çin’de bu süre 67’ye ulaşmıştı.”[167] John Ross, “bu hızla artan farkın Hindistan’ın kötü bir sicile sahip olmasından kaynaklanmadığını ki 31 yıllık dönemde yaşam beklentisinin 22 yıl artması bunu açıkça ortaya koyuyor, bunun nedeninin, sadece Çin’in performansındaki olağanüstü seviye olduğunu, yaşam beklentisinin 29 yıllık bir kronolojik dönemde 32 yıl arttığını, yıllık ortalama artışın yüzde 2,3 oranında gerçekleştiğini” söylüyor.[168] Ross’un aktardığına göre bu, dünya tarihinin gördüğü önemli bir başarıydı: “1949’ü takip eden otuz yıllık dönemde Çin’de yaşam beklentisindeki artış oranı, insanlık tarihinde herhangi bir büyük ülkede kaydedilmiş en hızlı artıştı.”[169] Bu nedenle, 1978 sonrası başarılar, 1978 öncesi başarıların devrimde sonraki aşamayı hazırlamadaki rolünden ayrı düşünülemez. Üç Kıta Enstitüsü’nün Çin’in yoksullukla mücadele raporunda gösterdiği gibi, “reform ve açılım döneminde derinleştirilecek olan temel, sosyalist inşanın ilk on yıllarında atılmıştır.”[170]

Tüm başarılarına rağmen, 1978’de Çin halen daha çok fakirdi. Batılı güçlerin oldukça gerisindeydi. Yetmişlerin sonlarına gelindiğinde, “Çin ekonomisinin teknoloji ve sermaye enjekte edilmesine ihtiyaç duyduğu ve dünya pazarından izole olmanın kırılması gerektiği” açıkça gözlemlenebiliyordu.[171] Çin, Sovyetler Birliği’nin son yıllarında yaşadığı türden sıkıntılar yaşamaya başlamıştı. Domenico Losurdo’nun belirttiği gibi,

“Kültür Devrimi’nden doğan Çin, varlığının son yıllarında Sovyetler Birliği’ne olağanüstü bir şekilde benziyordu: Sunulan işin miktarına ve kalitesine dayalı olarak uygulanan sosyalist maaş ilkesi büyük ölçüde ortadan kalkmıştı, işyerinde hoşnutsuzluk, ilgisizlik, devamsızlık ve anarşi hüküm sürüyordu.”[172]

“Üretimi artırmak için iradeciliğe ve ahlaki teşviklere gereğinden fazla bel bağlandı. Bu da kazançlardaki düşüşün çilesinin çekilmesine neden oldu.”[173] Tıpkı SSCB’de olduğu gibi halkı kaybetmemek için reformlara ihtiyaç duyulmaya başlandı.

Perestroyka ile Reform ve Açılım arasında kimi yüzeysel benzerlikler olsa da, aralarında farklı sonuçların doğmasına neden olan kimi temel farklılıklar söz konusudur. Carlos Martinez’in de belirttiği üzere, SSCB’deki reformlar, yukarıdan aşağıya, aceleyle yapılmıştı. Bu haliyle Sovyetler Birliği Komünist Partisi ve sosyalist deneyimin tarihi açısından meşruiyeti sarsacak nitelikteydi (yani partiyi ve tarihini karalamaya dönüktü ki tarihi karalamaya dönük girişimleri ve adımları Çinliler “tarihsel nihilizm” olarak nitelendiriyorlardı). Ekonomi düzleminde ise özelleştirme ve piyasalaşma adımları, dikkatli bir şekilde atılmadı. Devletin kontrolünde olması gereken önemli sanayi kolları özelleştirildi. Devlet, devrimi geliştirecek, onu zayıflatmayacak yolda ilerlerken ekonomiyi yönlendirme kapasitesini kaybetti.[174] Martinez’in ifadesiyle, “işin tuhaf yanı şu ki projenin ‘demokratikleşme’ye dair bir adım olarak takdim edildiği koşullarda o, alabildiğine gayri demokratik bir üslupla uygulandı. [...] Liderler, toplumda var olan, kendisini ispatlamış yapılar anlamında sovyetleri ve Komünist Parti’yi seferber etmek yerine, onları devre dışı bırakıp zayıflatma yoluna gittiler.”[175]

Öte yandan, Çin reformları, halkı temel alarak, pragmatik bir üslupla, kademeli olarak icra edildi. Bu süreçte parti hiçbir vakit karalanmadı, bilâkis, tarihsel nihilizmle mücadele edildi, önemli sanayi kolları Çin Komünist Partisi’nin kontrolü altında kaldı, gelişen piyasa faaliyetinin dizginleri, sosyalizmin amaçlarına hizmet etmek amacıyla, partinin eline teslim edildi.

Deng’in dediği gibi, “pratik, gerçeği sınamanın tek ölçütüdür.” O dönemde sosyalizm davasına yeni mevziler kazandıran her girişim sahiplenildi, ileriye taşındı, başarısız olanlarsa terk edildi. Tüm “Reform ve Açılım” süreci, hükümetin sıkı kontrolü altında yürütüldü, planlı bir ekonomi bağlamında gerçekleşti.”[177]

Arthur Kroeber’in de belirttiği gibi, “hükümet, fiyatları belirlemede piyasanın rolünü artıran reformları uyguladı, ancak piyasanın devlet varlıklarının kontrolünü özel sektöre devretmesine izin veren reformlardan kaçındı.”[178] Şi Cinping tarafından sıkça kullanılan bir metafora atıfla, görünmez elin (piyasanın) gelişimi, görünür eli (devleti) zayıflatmak yerine onu güçlendirdi.[179] Benzer bir olgu, kamu ve özel mülkiyetle de gözlemlenebiliyordu. Çeng Enfu, Çin Ekonomisinin Diyalektiği kitabında şunu söylüyor:

“Kamu mülkiyetinin baskın, özel mülkiyetin tamamlayıcı olduğu bir toplumda mülkiyet yapısını iyileştirmek için, iki mülkiyet biçiminin piyasa rekabeti ve devlet yönlendirmesi çerçevesinde simbiyotik ilişki içine girmesi ve eksik yanlarını tamamlamaları esastır.”[180]

Martinez’in de bahsini ettiği gibi, neticede ortaya, “1985-1991 döneminden itibaren Sovyetler Birliği’nde gerçekleştirilmiş olan ekonomik reform programından da 1991 sonrası Sovyetler’i geride bırakmış olan Rusya’da yürürlüğe konulmuş olan reform programından da daha etkili bir program çıktı.”[181]

Çin’de ekonomik liberalleşmenin siyasi liberalleşmeye dönüşmesine izin verilmemesinin önemine ne kadar değinsek azdır. Çeng Enfu ve Liu Zişu’nun belirttiği gibi, SSCB’de Sovyet sosyalizmi ideolojik, örgütsel ve politik nedenlere bağlı olarak çökmüştü.

İdeolojik Nedenler: “SBKP içerisinde ve dışında işleyen katı teorizasyon süreci dâhilinde demokratik ve etkili eğitim ile ideolojik çalışma eksik bırakıldı. Bu koşullarda Hruşçev’in Stalin’i kınaması ve Batı tarafından izlenen barışçıl evrim stratejisi, uzun vadede ideolojik kaosa yol açtı; bu da teorik temeli ve düşünsel öncülü teşkil etti.”

Örgütsel Nedenler: “SBKP’nin terfi ettirdiği ve önemli pozisyonlara yerleştirdiği çok sayıda Marksist olmayan kadro, sistemlerin ve mekanizmaların etkin ve zamanında düzeltilmesini engelleyecek ciddi arızalara yol açtı. SBKP’nin lider kadrosuna mensup üyeleri seçmek için kullanılan adaletsiz ve demokratik olmayan usuller, zamanla Marksist olmayan kadroların parti içerisinde lider pozisyonları ele geçirmesini sağladı. [...] Birkaç yıl içerisinde, genç kadroları terfi ettirme ve reform bahanesiyle, parti, bürokrasi ve ordu içerisinde lider konumda olan birçok kadronun yerini SBKP karşıtı, sosyalizm düşmanı ya da görüşleri belirsiz olan kadrolar aldı. Bu uygulama, örgütlenme ve kadro seçimi açısından politikada yaşanan “yön değişikliği” için gerekli zemini teşkil etti.

Siyasi Nedenler: “SBKP liderliği, Marksizme ve sosyalizme ihanet etti. Bu ihanet, geleneksel politik sisteme ve ona denk düşen, alabildiğine merkezileştirilmiş, kısıtlamalarla hiçbir vakit yüzleşmemiş mekanizmalara başvurarak aşılabilecek bir sorun değildi. Hâsılı, Gorbaçov ve Yeltsin’in önderliğinde hareket eden ekip, son derece merkeziyetçi ve yetersiz şekilde düzenlenmiş siyasi sistemi ve mekanizmalarını kullanarak Marksizme, sosyalizme ve halkın büyük çoğunluğunun temel çıkarlarına ihanet etti. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerindeki dramatik değişimlerin siyasi kökleri ve doğrudan nedeni burada bulunabilir.”[182]

Çin’deki reformlarla SSCB’deki reform arasındaki farkın ve Sovyetler’de Hruşçev dönemine kadar uzanan yozlaşma sürecinin sebebini, Mao’nun ortaya koyduğu, ekonomik ve politik sermaye arasındaki temel farkla ilgili bilincin eksikliğinde aramak gerekiyor. 1957’de, İl, Belediye ve Özerk Bölgeler Parti Komitesi Sekreterleri Konferansı’nda yaptığı konuşmada Mao, kapitalistleri satın alarak, devrimin “onların politik sermayelerini ellerinden aldığını” söylemişti.[183] Burada politik ve ekonomik sermaye arasında çok önemli bir ayrıma işaret ediliyordu. Mao, “Kapitalistleri politik sermayelerinin her zerresinden mahrum bırakmamız ve geriye hiçbir şey kalmayana kadar bu işlemi sürdürmemiz gerekiyor” diyordu.[184] Halkın demokratik diktatörlüğünde denetlemelere tabi olan sermayenin gelişimi, üretici güçleri geliştirme ve sosyalizmin gelişimi için daha geniş bir yol açma amacına hizmet ediyordu. Domenico Losurdo, bu süreci ustalıkla aktaran bir isim olarak, şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Bu nedenle, burjuvazinin mülküne ekonomi sahasında el koyma pratiği ile politika sahasında el koyma pratiği arasında ayrım yapılmalıdır. Politika sahasında ona ait ne varsa alınmalıdır, ama ekonomi sahasında bu el koyma işlemi belirli sınırlar içerisinde tutulmazsa bu pratik, üretici güçlerin gelişimini tehlikeye atma riski taşır. ‘Politik sermaye’nin aksine, burjuvazinin ekonomik sermayesi, en azından ulusal ekonominin gelişimine, buradan da dolaylı olarak, sosyalizmin davasına hizmet ettiği sürece, ona tümüyle el konulmamalıdır.”[186]

SBKP liderliği, “sosyalizmi, partiyi ve halkı” satarken, sermayeyi şoför koltuğuna oturturken, ÇKP, sermayeyi sosyalizmi, partiyi ve halkı geliştirmek ve güçlendirmek için kullandı (halen daha kullanıyor).[187] Reform ve Açılım, kapitalistlerden politik sermayenin alınması sürecini sonlandırmadı. Çin’de sermaye, ne kadar gelişmiş olursa olsun, politik sermaye açısından belirli sınırlara tabi kılındı. Çin’de politik sermaye, parti ve halkın tekelindedir. Burada halkın demokratik diktatörlüğü, sermayeyi kendi ihtiyaçları uyarınca kullanmaktadır. Tersi yönde bir işleyişe ise yani diktatörlüğün sermayenin ihtiyaçları uyarunca kullanılmasına hiçbir şekilde izin verilmemektedir. Çin, proletarya diktatörlüğünü (halkın demokratik diktatörlüğünü) sürdürerek, yalnızca çöken SSCB’nin kaderiyle yüzleşmemeyi güvence altına almakla kalmadı, aynı zamanda ABD/NATO’nun elindeki tek kutuplu hegemonyası karşısında dünya sosyalizminin halklara öncülük eden feneri haline geldi.

Bu ayrım, Çin’de burjuva liberalleşme sürecine izin verilmesi durumunda kaçınılmaz olarak kargaşanın yaşanacağını, hiçbir şeyi başaramayacağımızı, ilkelerimizin, politikalarımızın, çizgimizin ve üç aşamalı kalkınma stratejimizin hepsinin başarısızlığa mahkûm olacağını savunan Deng tarafından gayet iyi idrak edilmiş bir husustu. Reform ve Açılım dönemi boyunca, en zor zamanlarda bile (örneğin rüzgârların sert estiği doksanlarda) dört temel ilke korunmuştur:

1. Sosyalist yoldan sapmamalıyız;

2. Proletarya diktatörlüğünü savunmalıyız;

3. Komünist Parti liderliğini savunmalıyız;

4. Marksizm-Leninizm ve Mao Zedong Düşüncesi’ni savunmalıyız.[189]

Reform ve Açılım, Çin’deki devrim sürecinde zaruri olarak oluşmuş bir aşamaydı. Bu aşama süresince emperyalistlerin dayattığı, Çin’in dünyadan kopartılmasına dönük adımların eşlik ettiği aşırı merkezileşmiş ekonomi, kalkınma sürecini tıkadı. Bu da Çin’in üretici güçlerini geliştirmesini, Batı’dan gelen bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeleri özümsemesini, en nihayetinde devrimini korumasını sağlayacak reformların yapılmasını gerekli kıldı. Batı Marksistlerinin savunduğu gibi, Reform ve Açılım dönemi, “sosyalizme ihanet etmek” şöyle dursun, aslında ülkede sosyalizmin hayatını kurtardı. Üstelik bunu sadece Çin’de değil, Çin’in mevcut jeopolitik rolünün de açıklığa kavuşturduğu üzere, tüm dünyada yaptı.

Carlos L. Garrido

[Kaynak: The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism, Midwestern Marx Publishing Press, Bahar 2023.]

Dipnotlar:
[129] Birkaç örnek için bkz.: David Palumbo-Liu, “The Ongoing Persecution of China’s Uyghurs,” Jacobin (Haziran 2019): Jacobin; Ryan Zickgraf, “A Mask Off Moment for the Left,” Sublation Media (Mayıs 2022): Sublation; Ho Fung-Hong, “The US-China Rivalry Is About Capitalist Competition,” Jacobin (Temmuz 2020): Jacobin; Vincent Kolo, “Biden and Xi escalate U.S.-China conflict,” Socialist Alternative (Mayıs 2022): SA.

[130] Workers Liberty [“İşçilerin Özgürlüğü”] isimli Troçkist site “John Ross: Troçkizmden İktidar Tapıncına” başlıklı yazısında iktisatçı John Ross ile tarihçi Carlos Martinez’e Çin’e sundukları destek sebebiyle, “iktidara tapanlar” ve “otoriterliğe meftun kişiler” gibi ifadelerle hakaretler ediliyor: WL.

[131] Vijay Prashad, The Darker Nations (New York: The New Press, 2008).

[132] Roland Boer, “We need to talk more about China’s socialist democracy,” Friends of Socialist China (Eylül 2021): SC.

[133] John Ross, “Democracy and policies in China far greater than the west,” China Daily (Aralık 2021): GCD.

[134] V. I. Lenin, Collected Works, Cilt. 28 (Moskova: Progress Publishers, 1974), s. 249.

[135]Nectar Gan ve Steve George, “China claims its authoritarian one-party system is a democracy – and one that works better than the US,” CNN (Aralık 2021): CNN.

[136] Amin, Only People Make Their Own History, s. 110.

[137] Yi Wen, “China's Rapid Rise: From Backward Agrarian Society to Industrial Powerhouse in Just 35 Years,” Federal Reserve Bank of St. Louis (11 Nisan 2016): Louis.

[138] Justin Lifu Yin, Demystifying the Chinese Economy (Cambridge: Cambridge University Press, 2012), s. 6.

[139] Deng Xiaoping, “Uphold the Four Cardinal Principles (1979),” Selected Works of Deng Xiaoping: Deng.

[140] Carlos Martinez, No Great Wall: On the Continuities of the Chinese Revolution (Carbondale: Midwestern Marx Publishing Press), s. 25.

[141] Karl Marx, Capital, Cilt. 1 (Londra: Penguin, 1982), s. 739.

[142] Marx, Capital, Cilt. 1, s. 635.

[143] Karl Marx, A Contribution to the Critique of Political Economy (New York: International Publishers, 1999), s. 21.

[144] Marx, Capital, Cilt 1, s. 929.

[145] Friedrich Engels, Socialism: Utopian and Scientific (Şikago: Revolutionary Classics, 1993), s. 109.

[146] Marx ve Engels, MECW, Cilt. 24, s. 87.

[147] William Morris, “As to Bribing Excellence,” William Morris Archive: Morris.

[148] Engels, Socialism: Utopian and Scientific, s. 109.

[149] Engels, Socialism: Utopian and Scientific, s. 110.

[150] Kapitalizm, “hayata ait doğa kanunlarının belirlediği toplumsal metabolizmanın bileşenleri arasındaki karşılıklı bağımlılık üzerine kurulu ilişkide oluşan, giderilmesi imkânsız yarığın oluşmasını sağlayan koşulları üretir.” Karl Marx, Capital, Cilt. 3 (Londra: Penguin, 1991), 949. Daha fazla bilgi için John Bellamy Foster’ın eserlerine, bilhassa Marx’s Capital [“Marx’ın Kapital’i”] ile The Return of Nature [“Doğanın Geri Dönüşü”] kitaplarına, ayrıca Ian Agnus’un kitaplarına, bilhassa Facing the Anthropocene and The War against the Commons: Dispossession and Resistance in the Making of Capitalism [“Antroposenle ve Müştereklere Karşı Yürütülen Savaşla Yüzleşmek: Kapitalizmin Oluşum Sürecinde Mülksüzleştirme ve Direniş”] çalışmasına bakılabilir.

[151] Karl Marx, Capital, Cilt. 3, s. 958-9.

[152] “Çin Komünist Partisi Tüzüğünün Tam Metni” (22 Ekim 2022’de ÇKP’nin düzenlediği 20. Kongre’de gözden geçirilip kabul edildi), Qiushi (Ekim 2022): QST, s. 8.

[153] “Constitution of the Communist Party of China,” s. 10.

[154] John Bellamy Foster vd., “Why is the great project of Ecological Civilization specific to China?,” Monthly Review (Ekim 2022): MR.

[155] Foster vd., a.g.m.

[156] “Resolution on certain questions in the history of our party since the founding of the People’s Republic of China,” MIA.

[157] Deng Xiaoping, “Emancipate the Mind, Seek Truth From Facts and Unite As One In Looking to the Future (1978),” Selected Works of Deng Xiaoping: Deng.

[158] Mao Tse-Tung, “Oppose Book Worship (1930),” Selected Works of Mao Tse-Tung içinde, Cilt. 6 (Hindistan: Kranti Publications, 1990).

[159] Xiaoping, “Emancipate the Mind, Seek Truth From Facts and Unite As One In Looking to the Future.”

[160] Zhou Enlai, “Report on the Work of the Government (1975),” Zhou Enlai Internet Archive MIA.

[161] Martinez, No Great Wall, s. 33.

[162] Cheng Enfu ve Jun Zhang, “Five Hundred Years of World Socialism and Its Prospect: Interview with Professor Enfu Cheng,” International Critical Thought 11(1) (2021): TF, s. 17.

[163] Samir Amin, Beyond US Hegemony: Assessing the prospects for a Multipolar World (İngiltere: Zed Books, 2013), s. 23.

[164] Hu Angang, China in 2020: A New Type of Superpower (ABD: Brookings Institution Press, 2012), s. 27.

[165] “Serve the People: The Eradication of Extreme Poverty in China,” Tricontinental: Institute for Social Research (Temmuz 2021): Tri.

[166] “Serve the People: The Eradication of Extreme Poverty in China.”

[167] Martinez, No Great Wall, s. 32.

[168] John Ross, China’s Great Road: Lessons for Marxist Theory and Socialist Practice (New York: Praxis Press, 2021), s. 17.

[169] Ross, China’s Great Road, s. 17.

[170] “Serve the People: The Eradication of Extreme Poverty in China.”

[171] “Serve the People: The Eradication of Extreme Poverty in China.”

[172] Domenico Losurdo, “Has China Turned to Capitalism?—Reflections on the Transition from Capitalism to Socialism,” International Critical Thought 7(1) (2017), s. 19. TF.

[173] Martinez, No Great Wall, s. 46.

[174] Carlos Martinez’in No Great Wall kitabında yer alan “Çin Sovyetler Birliği’nin Kaderiyle mi Yüzleşecek?” başlıklı bölüme bakılabilir.

[175] Martinez, No Great Wall, s. 47.

[176] Deng Xiaoping, “Excerpts From Talks Given In Wuchang, Shenzhen, Zhuhai and Shanghai (1992),” Selected Works of Deng Xiaoping: Deng.

[177] Martinez, No Great Wall, s. 48.

[178] Arthur R. Kroeber, China's Economy: What Everyone Needs to Know (New York: Oxford University Press, 2016,), s. 225.

[179] Xi Jinping, The Governance of China, Cilt. 1 (Pekin: Foreign Language Press, 2014), s. 128-130.

[180] Cheng Enfu, China’s Economic Dialectic: The Original Aspiration of Reform (New York: International Publishers, 2019), s. 46.

[181] Martinez, No Great Wall, s. 49.

[182] Cheng Enfu ve Liu Zixu, “The Historical Contribution of the October Revolution to the Economic and Social Development of the Soviet Union—Analysis of the Soviet Economic Model and the Causes of Its Dramatic End,” International Critical Thought 7(3) (2017): TF, s. 304- 306. Cheng Enfu’nun Sovyetler’in çöküşüyle ilgili görüşleri konusunda bkz.: Cheng Enfu ve Jun Zhang, “Five Hundred Years of World Socialism and Its Prospect: Interview with Professor Enfu Cheng,International Critical Thought 11(1) (2021): TF.

[183] Mao Tse-Tung, “Talks at a Conference of Secretaries of Provincial, Municipal and Autonomous Regions Party Committees,” Selected Works of Mao Tse-Tung içinde, Cilt. 5 (Pekin: Foreign Language Press, 1977), s. 357.

[184] Mao, Selected Works, Cilt. 5, s. 357.

[185] Mao, Selected Works, Cilt. 5, s. 357.

[186] Losurdo, “Has China Turned to Capitalism?, s. 18-19.

[187] Enfu ve Zixu, “The Historical Contribution of the October Revolution,” s. 306.

[188] Deng Xiaoping, “We Must Adhere To Socialism and Prevent Peaceful Evolution Towards Capitalism (1989),” Selected Works of Deng Xiaoping: Deng.

[189] Deng Xiaoping, “Uphold Four Cardinal Principals (1979),” Selected Works of Deng Xiaoping: Deng.

0 Yorum: