Emperyalist
Batı’nın Çin’e karşı yürüttüğü Yeni Soğuk Savaş’ın yol açtığı riskler giderek
artıyor. Demek ki ideolojik planda saflık fetişini temel alan, kontrollü
hegemonya karşıtlığı rolü üzerinden sosyalist devletleri gayrimeşru kılacak
çalışmalara dâhil olan solun yol açacağı tehlikeler de çoğalıyor.
Mevcut
jeopolitik ortamda, Batı’daki tüm ilerici güçler, ABD ve NATO’nun Çin karşıtı
söylem ve eylemlerine karşı birleşmelidirler. Ne yazık ki bugün Batılı sol,
radikal gibi görünen bir dille, ABD dışişleri bakanlığının Çin’e dair söylediği
yalanları papağan gibi yinelemekten başka bir şey yapmıyor.
ABD’deki
önde gelen “sosyalist” yayın organları, sıklıkla “Uygur soykırımı”, Sıfır Kovid
otoriterliği, “Bir Kuşak Bir Yol” emperyalizmi, borç tuzağı ve diğer benzeri yalanlar
türünden temelsiz, egemen sınıf eliyle yürüyen sınıfsal propagandanın sözlerini
yinelemeyi iş haline getirmişlerdir.[129] Çin konusunda somutu esas alan diyalektik
bir çalışmadan uzak duran sol, bu alanların birçoğunda egemen sınıfın iddialarını
doğru kabul ediyor, onları sorgulamaya cesaret edenleri, gerçeği ortaya
çıkartanları, “Şi Cinping ve ÇKP’nin kuklası” olarak yaftalıyor (Batı
burjuvazisi de aynı şekilde bu “sosyalistler”i geçmişte SBKP’nin kuklası olarak
görüyordu.)[130]
Bu
taktiklerin çoğu, faşizmi komünizmle eşitlemek ve “demokrasiyi” Batılı
liberal-burjuva standartlara göre yargılamak için kullanılan komünist “otoriterlik”,
“totalitarizm” ve benzeri ifadelerle ilgili asırlık iddialar etrafında dönüyor.
Çin’in sosyalist yönetimiyle ilgili bu varsayımlar ve saflık fetişi, Batı
Marksistlerinin, Çin’in anti-emperyalist mücadelede, Covid mücadelesinde,
çevresel sürdürülebilirlik mücadelesinde ve yüzyıllardır sömürgeci ve
emperyalist talan, borç tuzakları ve aşırı sömürüye maruz bırakılan karanlık
ülkelerle birlikte kalkınma mücadelesinde fiilen oynadığı jeopolitik rolü
görmesini engelliyor.[131]
Çin’in
“otoriterliği” ve “demokrasi eksikliği” ile ilgili sorgulanmamış, saflık fetişine
dayalı, Çin düşmanı değerlendirmeler, Batı Marksistlerinin, Çin’deki sosyalist
uygarlığın sosyalist demokrasiyi “yedi bütünleşik yapı veya kurumsal biçim (体 制
tizhi) üzerine
kurduğu gerçeğini idrak etmesine mani oluyor: seçime dayalı demokrasi, şura
demokrasisi, taban demokrasisi, azınlık milliyetleri politikası, hukuk devleti,
insan hakları ve Komünist Parti liderliği. içerisinde yaratıcı bir şekilde
nasıl konumlandırabildiğini öğrenmelerini de engelliyor.[132] Bu sığ bakış,
Batı Marksizminin Roland Boer gibi önyargısız araştırmacıların ulaştığı sonuca
ulaşmaktan alıkoyuyor.
Boer,
“Çin’deki sosyalist demokratik sistemin zaten oldukça olgun ve diğer tüm
demokratik sistemlere üstün olduğunu” söylüyor. John Ross gibi Çin çalışan
birçok akademisyen de benzer bir konum alıyorlar. John Ross, “mevcuttaki gerçek
durum bize, Çin’de yürürlükte olan teorik çerçevenin ve insan hakları ile
demokrasiyi esas alan usulün Batı’daki çerçeveden de usulden de çok üstün
olduğunu söylüyor.”[133]
Batı’da
saflığı takıntı haline getirmiş Marksistler, demokrasiyi soyut bir şey olarak
tefekkür etmeyi, burjuva demokrasi anlayışından sadece niceliksel açıdan farklı
olan saf bir demokrasi ülküsünü kutsallaştırmayı seviyorlar. Sonra aynı
Marksistler, bu idealleştirdikleri burjuva demokrasi anlayışını, kendi egemen
sınıflarının çizdikleri sosyalist devletlerle ilgili karikatürün karşısına
çıkartıyorlar. Bu kıyasın neticesinde burjuva demokrasi anlayışını benimsiyorlar.
Gerçekliğin karikatürü ideal ile aynı seviyeye ulaşamadığında, henüz ilişki
kurmadıkları gerçeklik mahkûm ediliyor.
Batı
Marksistleri, saflık fetişi ve sosyal şovenizm üzerinden şu hususu unutuyorlar:
sınıf çatışmalarıyla bölünmüş toplumlarda “saf demokrasi” ya da genel olarak
soyut demokrasi hakkında tek laf edemeyiz. Lenin gibi hep şu soruyu sormalıyız:
“Demokrasi ama hangi sınıf için?”[134]
Kapitalistlerin
demokrasisi de kapitalistlerin sömürme ve zulmetme özgürlükleri de her daim
emekçi ve ezilen halklara zarar verir. Ancak işçi sınıfının, halk sınıflarının
demokratik diktatörlüğü anlamında bir halk demokrasisi, gerçek manada
demokratik olabilir. Çünkü “iktidar”, halk demokrasisinde artık gerçekten de
“sıradan insanların” (demos) elindedir.
Amerikalı
kapitalistlerin, onların kuklası olan siyasetçilerin, paçavra medyanın ve
kontrol ettikleri hegemonya karşıtı “sosyalistler”in yaptığı gibi ABD’nin bir “demokrasi
feneri”, Çin’inse “otoriter bir tek parti sistemi” olduğunu iddia edenler,
gerçekliğe başaşağı bakan, hayal dünyalarının ürünü olan bir vehim üzerinden
konuşuyorlar.[135] Demokrasi, kapitalistlerin topluma kendi isteklerini keyfi
olarak, emekçiler ve gezegen hilafına dayatma becerileri üzerinden ele
alındığında, ABD elbette ki “demokrasi feneri”, Çin de bu “özgürlüğün” önünde
duran “otoriter” bir rejim olarak görünecektir. Ama eğer demokrasi, sıradan
insanların günlük işlerde başarılı bir şekilde kendi güçlerini uygulama
yetenekleri bağlamında ele alınırsa, yani demokrasi, kökeni itibarıyla ifade
ettiği halk merkezli biçim üzerinden anlaşılırsa, o vakit Çin’in ABD’den (ve
diğer her türden liberal-burjuva “demokrasisinden”) çok daha demokratik olduğu
görülecektir.
Gelgelelim,
bu kitabın amacı, Batılı solun, bilhassa Troçkistlerin ve Demokratik
Sosyalistler’in Çin (veya başka herhangi bir sosyalist ülke) hakkında ortaya
koydukları iddiaları ele alıp “çürütmek” değildir. İlk olarak, bu tür bir çaba
için çok daha kapsamlı bir çalışmaya ihtiyaç vardır. İkinci olarak bu, zaten çok
önceleri defalarca ifa edilmiş bir görevdir. Sosyalist Çin’in Dostları
ve Qiao Kolektifi gibi projeler, Batı egemen sınıfının ve “sol”unun Çin
konusunda yaptığı propagandayı çürütmek için sürekli uğraşan çalışmalardır. Bu
kitapsa farklı bir amaca sahiptir: onun amacı, Batılı solun aldığı konumlardaki
yanlışları göstermek, bir yandan da bunları sürekli olarak yeniden üreten dünya
görüşünü anlamaya çalışmaktır. Ben, bu dünya görüşüne “saflık fetişi” adını
verdim. Batı Marksistlerinin Çin konusunda aldığı konumların ideolojik
köklerini bu görüşte bulmak mümkündür.
Batı
Marksistlerinin Çin’i saflık fetişi çerçevesinde değerlendirmesinde, Çin’in
kafalarındaki saf sosyalist ideale ulaşamadığı, Samir Amin’in belirttiği gibi, “yirmi
üçüncü yüzyılın komünizmi”ne sahip olmadığı için aslında sosyalizm olmadığı
ileri sürülmektedir. Demokrasi ve otoriterlik meselesi ise daha önceki
bölümlerde değerlendirilmişti. Bunlar, Batı Marksistlerinin kınama
faaliyetlerinde başvurdukları araç setinin klasik bir örneğidir.
Bu
bölümde odaklanacağım konu, 1978’deki Reform ve Açılım dönemiyle birlikte özel
mülkiyet ve piyasaların gelişimine izin verdiği için Çin’in “kapitalist”
olduğunu iddia edenler olacak. Bu, saflık fetişinin bir biçimidir ve esas
olarak, Çin sosyalizmi içerisinde piyasaların ve özel mülkiyetin nasıl
işlediğini diyalektik bir şekilde anlayamamalarının bir sonucudur.
Bu
Batı Marksistlerine göre Çin, 1978 yılında “kapitalist yol”a revan olmuştur.
Roland Boer’in “Batı Marksizmi Çin Sosyalizmini Ötekileştirmekle Kalmıyor Onu
Yanlış Yorumluyor” başlıklı makalesinde gösterdiği gibi, bu ilk tür kınayıcı
yaklaşım dört temel biçimde sergileniyor: 1. Kapitalist sosyalizm; 2) Çin’e has
neoliberalizm; 3) bürokratik kapitalizm; ve 4) devlet kapitalizmi. Çoğu zaman
aynı eleştiri içerisinde bu dört başlığın farklı biçimlerine işaret
edilebiliyor, çünkü eleştiri, hiçbiri titiz, ilkeli bir analizi temel almıyor.
ABD’nin
ve Batılı emperyalist güçlerin Çin’e karşı yürüyen Yeni Soğuk Savaş’ın ateşini
körükledikleri koşullarda, Batı Marksizminin Çin sosyalizmi konusunda
geliştirdiği, saflık fetişi üzerine kurulu hatalı görüşü yakından incelemek
gerekiyor.
Saflık
Fetişi ve Kapitalist Yol Tezi
Çin
Komünist Partisi, Deng Şiaoping öncülüğünde 1978’de Reform ve Açılım sürecine
girdiği andan itibaren, özelde hegemonyacı güçler ve “sosyalist” eleştirmenler,
genelde tüm Batı dünyası, Çin’in “kapitalist yol”a girdiğini ve devrimi ihanet
ettiğini savunmuştu. Üretici güçleri geliştirmek ve modernleşmek amacıyla
yabancı sermayeye alan açmak, sosyalizme ve işçi ile köylü davasına ihanet
olarak görülüyordu. Dışarıdan bakan birinin böyle görmesi mazur görülebilir.
Ama meseleye hâkimmiş gibi poz kesenlerin konuyla ilgili verdikleri hüküm,
onların Reform ve Açılım sürecini şekillendiren tartışmalar, geçmişin sosyalizm
deneyimlerinden (örneğin Lenin’in Yeni Ekonomik Politikası, Çin’in Yeni
Demokrasisi ve Yugoslavya’daki sosyalist piyasa ekonomisinden) çıkartılan
dersler konusunda cahil olduklarının kanıtı. Bu kişiler, saflık fetişi üzerine
kurulu bakış açılarının diyalektikten mahrum olduğunu görmüyorlar.
Reform
ve Açılım, o bomboş uzaydan nazil olmuş olgular değildi. Deng, bir gün ansızın
uyanıp, kendi iradesiyle “haydi bunu yapalım!” demedi. Reform ve Açılım’ın Çin
devrimi için en uygulanabilir yol olmasını sağlayan nesnel güçler mevcuttu. Yi Ven’in
tespitiyle, “Otuz beş yıl önce Çin’in kişi başına düşen geliri, Sahra Altı
Afrika’nın sadece üçte biriydi.”[137] Dünya Bankası’nın eski baş ekonomisti ve
kıdemli başkan yardımcısı Justin Yifu Lin’in aktardığına göre, “tahminen kırsal
nüfusun yüzde 30’u, yaklaşık 250 milyon kişi, yoksulluk sınırının altında
yaşıyordu, bu insanlar, ağırlıklı olarak, üretim için küçük kredilere ve gıda
için devlet yardımlarına bağımlıydı.[138] 1979’daki bir konuşmasında Deng şu
tespiti yapıyordu:
“Çin, hâlâ dünyanın fakir
ülkelerinden biri. Bilimsel ve teknolojik güçlerimiz yeterli değil. Genel
olarak söylemek gerekirse, bilim ve teknoloji alanında gelişmiş ülkelerin 20
ila 30 yıl gerisindeyiz.”[139]
Kısacası
Çin, hâlâ çok fakir bir ülkeydi ve emperyalist güçler tarafından dünyanın geri
kalanındaki gelişmelerden dışlanmıştı. Carlos Martinez’in belirttiği gibi:
“1978’de Çin, birçok
açıdan geri kalmış durumdaydı. [...] Nüfusun büyük çoğunluğu, alabildiğine
güvencesiz bir yaşam sürüyordu, pek çoğunun modern enerjiye ve güvenli suya
erişimi yoktu. [...] Çin’in kişi başına düşen geliri 210 dolardı, gıda üretimi,
dolayısıyla ortalama gıda tüketimi, yeterli değildi.”[140]
Marksizmin
Üretici Güçlerin Gelişimine Verdiği Önem
Bu
koşullar, sosyalizmin inşasını giderek zorlaştırıyordu. Onların varlığını
sürdürmesine izin verilmesi durumunda, devrim sürecinde ulusal hoşnutsuzluk
için verimli bir zemin oluşabilirdi. Halkın yaşam standartları, dünyanın geri
kalanıyla kıyaslandığında düşmeye devam ederse, Çinliler, tıpkı seksenleirn sonları
ve doksanların başlarında birçok Rus’un yaptığı gibi, partilerine ve sosyalist
inşa sürecine yönelik güvenlerini yitirebilirlerdi. Üretici güçlerin
gelişmesini engelleyen zincirleri kırmak için bir değişikliğe ihtiyaç duyulduğu
açıktı. Marksist gelenek, her zaman sosyalizmin sadece üretici güçlerin
gelişiminde filizlenebileceğini söylüyordu. Örneğin, Marx, Kapital’in
birinci cildinde şu tespiti yapıyordu:
“Tek başına daha yüksek
bir toplum biçiminin, her bireyin tam ve özgür gelişiminin egemen ilke olduğu
bir toplumun gerçek temelini oluşturabilecek üretime ait maddi koşulları
toplumdaki üretici güçlerde yaşanacak gelişme yaratır.”[141]
Kapitalist
yaşam biçiminde, “üretim sürecinin maddi koşullarının ve sosyal bileşiminin”
gelişimi, “hem yeni bir toplumun oluşumu için gerekli unsurları hem de eskiyi
yıkmaya yönelik güçleri olgunlaştırır.”[142] Marksistler, diğer yaşam
biçimlerinde olduğu gibi kapitalizmde de, kapitalist üretim ilişkilerinin bir
noktada “üretici güçlerdeki gelişimin bir biçimi” olarak iş gördüğünü ancak
zamanla bu ilişkilerin üretici güçleri kısıtlayan birer zincire dönüştüğünü”
çok önce idrak etmişlerdi.[143] Sosyalist üretim ilişkilerinin her zaman bu
zincirleri kırma ve üretici güçleri serbest bırakma kapasitesine sahip olduğu görülmüştü.
Marx, ünlü eseri Kapital’in birinci cildinde şunları söylüyordu:
“Sermayenin elindeki tekel,
onunla birlikte ve onun emrinde gelişip zenginleşmiş üretim tarzı üzerinde bir
engel haline gelir. Üretim araçlarının belirli ellerde merkezileşmesi ve emeğin
toplumsallaşması nihayetinde kendi kapitalist kabuklarıyla uyumsuz bir noktaya
ulaşır. Böylece kabuk parçalanır. Çanlar kapitalist özel mülkiyet için çalmaya
başlar. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilir.”[144]
Engels,
ünlü eseri Bilimsel Sosyalizm ve Ütopik Sosyalizm’de benzer bir argüman
öne sürer:
“Üretim araçlarının artan
gücü, kapitalist üretim biçimi tarafından onlara dayatılan bağları parçalar. Bu
bağlardan kurtuluşları, üretici güçlerin kesintisiz ve giderek hızlanan
gelişimi, dolayısıyla, üretimin neredeyse sınırsız bir şekilde büyümesi için
tek önkoşuldur.”[145]
Marx,
Gotha Programı’nın Eleştirisi adlı eserinde, komünist toplumun en yüksek
aşamasına dair kimi genel özellikleri ve önkoşulları açıklarken şunu
söylüyordu:
“Komünist toplumun en
yüksek aşamasında, bireyin işbölümüne yönelik kölece bağımlılığı, dolayısıyla, kafa
ve kol emeği arasındaki karşıtlık ortadan kalktıktan, emek sadece yaşamın bir
aracı değil, aynı zamanda yaşamın başlıca gereksinimi haline geldikten, üretici
güçler, bireyin çok yönlü gelişimiyle birlikte artmış ve ortak servetin bütün
kaynakları daha bollukla akmaya başladıktan sonra, ancak o vakit burjuva
hukukunun dar ufku tümüyle aşılır ve toplum elindeki pankarta şu cümleyi yazar:
‘Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre!’[...]”[146]
Sermaye
ile üretim ilişkileri, zamanla insanın ilerlemesi, hem üretici güçler, yani
toplumun ekonomik temeli açısından, hem de kültür, siyaset, sanat, felsefe gibi
toplumun üstyapısı açısından bir engel teşkil etmeye başlar. Avrupa’da
kendisinden önce gelen feodal düzene göre daha ilerici olmasına rağmen
kapitalizm, büyük bir israf üretir. Emek, insan potansiyeli, doğa ve bunlar
arasındaki her şeyi israf eder. İngiliz sosyalist William Morris’in etkileyici
bir şekilde belirttiği gibi, “Gerçek şu ki toplumsal sistemimiz, esasen bir
israf sistemidir.”[147] Sosyalist üretim ilişkileri, sadece üretimin kâr amacı
güttüğü bir toplumda yaratılan yapay zincirleri kaldırmakla kalmaz, aynı
zamanda anarşik nitelikteki, kâr amaçlı üretimin yarattığı aşırı emek, yaşam ve
eşya israfını da ortadan kaldırır. Engels’in tespitiyle:
“Üretim araçlarının toplumun
mülkiyetine geçmesi, sadece mevcutta üretimi kısıtlayan hususları [yani
kapitalist zincirleri] ortadan kaldırmakla kalmaz, aynı zamanda üretici
güçlerin ve ürünlerin olumsuz israfına ve tahribatına da son verir. [...] Mevcuttaki
egemen sınıfların ve onların siyasi temsilcilerinin anlamsız lüks ve
aşırılıklarına son vermek suretiyle, tüm üretim araçları ve ürünler esaretten
kurtulup en geniş manada toplumun emrine girerler. Böylelikle, toplumsal üretim
üzerinden toplumun her ferdinin hayatı güvence altına alınır. Artık sadece
maddi açıdan insanlara yeterli gelmekle kalmayan, her gün zenginleşen toplum,
bir yandan da toplumun fertlerinin fiziki ve zihni melekelerinin özgürce
gelişmesini ve kullanılmasını güvence altına alır.”[148]
Üretici
güçlerin geliştirilmesine verilen önem, Marksizm eleştirmenlerinin sosyalizmin
kapitalist toplumda görülen aynı “üretimciliği” yeniden koşullayacağını iddia
etmelerine yol açtı. Bu, diyalektik düşünme pratiğinden yoksun olmanın bir
sonucuydu. Evet, sosyalizm üretici güçleri açığa çıkarmayı ve insanlığın
“zorunluluk âleminden özgürlük âlemine sıçrayacağı” bolluk ortamını yaratmayı
amaçlar. Ancak bu büyüme, sermaye merkezli değil, insan merkezlidir. Üretici
güçlerin geliştirilmesinde amaç, bir avuç insanın sonsuza dek kâr
biriktirmesini sağlamak değildir. Doğa ve insan yaşamını göz ardı ederek
büyüyen kapitalist amaçtan uzak duran sosyalist büyüme, insan refahını en üst
seviyede üretecek koşulları oluşturmayı merkeze alır. Bu da zorunlu olarak,
insanları doğadan yabancılaşmaktan kurtarmayı ve kapitalist üretimin yol açtığı
metabolik yarıkları aşmayı gerektirir.[150]
Kapitalizmin
yaptığı gibi üretimi çevre açısından sürdürülemez bir zemin üzerinden gerçekleştirmek
yerine sosyalist üretim, hem üretici güçlerin gelişimini sağlar hem de
verimliliği ve gereksiz atıkların ortadan kaldırılmasına yönelik çabası
üzerinden, bu gelişmenin doğayla metabolik bir uyum içerisinde yürütülmesine
imkân verir. Marx’ın Kapital’in üçüncü cildinde belirttiği gibi,
komünist üretim,
“İnsani metabolizmayı
makul bir yaklaşımla, doğayla birlikte yönetir, onu insana kör bir güç olarak
doğanın hâkimiyetine değil de kolektif kontrole tabi kılar, bunu da en az
enerji harcayarak ve insan doğasına en uygun koşullarda yapar.”[151]
Bu
uyumlu metabolizma ya da denge anlayışı, Çin’in 2007’de Çin Komünist
Partisi’nin (ÇKP) 17. Ulusal Kongresi’nde başlattığı sosyalist ekolojik
uygarlık inşa etme çabalarında karşımıza çıkmaktadır. ÇKP’nin 2022’de
düzenlediği 20. Ulusal Kongresi sonrasında ÇKP tüzüğünde yapılan son güncellemede
de belirtildiği gibi, parti, insan ile doğa arasındaki ilişkileri dengelemeye
çalışmalıdır. Tüzükte öne sürdüğüne göre, “insan ile doğa arasında uyum”
sosyalist bir ekolojik uygarlık inşa etmenin temel bileşenidir ve bu uygarlık,
“artan üretim, daha yüksek yaşam standartları ve sağlıklı ekosistemleri güvence
altına alan olumlu bir kalkınma yolu”nu yaratma kapasitesine sahiptir.
Sürdürülebilir kalkınma fikrinin dayandığı diyalektik anlayışı, Marx ve
Engels’in sosyalizmi anlama biçiminde merkezi bir öneme sahiptir. Bu anlayış, günümüze
dek en somut hâline Çin’in sosyalist ekolojik uygarlık inşa etme çabalarında kavuşmuştur.
Marx ve Engels’in düşüncesinin ekolojik boyutlarını vurgulama yönündeki
hareketi başlatan John Bellamy Foster’ın belirttiği gibi: Çin’deki “gelişmeler,
uzun zaman önce Marksist teorinin parçası haline gelmiş olan alanda
diyalektiğin kabul edildiğinin delilidir.” Bu bağlamda Foster, “Çin’in ekolojik
medeniyeti, sosyalizmin gelişiminde bir aşama olarak sunma ve öne çıkarma
konusunda oynadığı rol, mevcut durumda çevresel yönetim açısından dünyaya
sunduğu en büyük armağan olarak görülebilir” demektedir.[155]
Deng,
Reform ve Açılım
1976’da
Kültür Devrimi durma noktasına gelmiş olsa da, benzer dogmatizm ve kitap tapıncı
biçimleri bir süre daha devam etti. Örneğin, Hua Guofeng’in “Başkan Mao’nun
aldığı politik karar ne olursa olsun onu kararlılıkla savunacağız, Başkan
Mao’nun verdiği talimatları sapmadan takip edeceğiz” ifadelerinde karşılık
bulan siyaseti, sadece Marksizm-Leninizm ve Mao Zedong Düşüncesi’nin canlı
ruhunu sömürmekle kalmadı, aynı zamanda Çin’in karşı karşıya olduğu sorunlarla
başa çıkma konusunda da yetersiz kaldı.[156]
Deng’in
yerinde tespitiyle, “zihinlerin özgürleşmesi”, vazgeçilmesi mümkün olmayan bir
hedefti. Tarihsel koşullar öyle bir noktaya gelmişti ki, özellikle birçok ileri
kadro, sert düşünce tarzlarına ve kitap tapıncına bağlı kalmıştı. Mao’yu takip
etme gerekçesi üzerinden bu kişiler, Mao’nun aşılması gerektiğini vurguladığı
kitap tapıncına teslim oldular. Deng de tam da bu zeminde dönemin ihtiyaçlarını
şu şekilde izah etme gereği duymuştu:
“Zihinlerimizi
özgürleştirdiğimiz, gerçeğe olgular üzerinden ulaşmaya çalıştığımız, her konuda
gerçeklerden hareket ettiğimiz ve teoriyi pratikle bütünleştirdiğimiz vakit,
sosyalist modernleşme programımızı sorunsuz bir şekilde yürütebiliriz ve ancak
o zaman partimiz, Marksizm-Leninizmi ve Mao Zedong Düşüncesi’ni daha da
geliştirebilir.”[159]
Reform
ve Açılım süreci, düşüncenin, eski düzeni muhafaza etmek isteyen dogmatizmden kurtarılmasına
ihtiyaç duyuyordu. Cou Enlay’ın bahsini ettiği “Dört Modernizasyon” hedefine (ki
başlangıçta üçüncü beş yıllık planın ikinci aşaması olarak teorize edilmişti)
ulaşmak, yani “yüzyılın sonuna dek tarım, sanayi, ulusal savunma ve bilim-teknolojiyi
kapsamlı biçimde modernize etmek, böylelikle, ulusal ekonominin dünyada ön
sıralara çıkmasını sağlamak” için zihinlerin kitap tapınıcılığı ile
dogmatizmden kurtarılması gerekiyordu. Dünyayı diyalektik olarak anlayabilmek
ve gerçeğe olgular üzerinden ulaşabilmek için Çinlilerin zihinlerinin
özgürleştirilmesi şarttı. Zihin özgürleştiğinde, Reform ve Açılım’ı reddeden o
esneklik nedir bilmeyen sertlik ortadan kalkacak, Çin devriminde yeni bir
gelişim aşaması ortaya çıkabilecekti.
Bu
noktada şu tespiti yapmak gerek: 1978 öncesine ait hangi kusur ve yanlışları
aştığından bağımsız olarak, Reform ve Açılım, Çin devriminin gelişiminde yeni
bir aşamayı ifade ediyor, bunlar, 78 öncesi dönemden “kopmak” için atılmış
adımlar olarak görülmüyorlardı. Carlos Martinez’in de belirttiği gibi, “iki
dönem arasında Çin Seddi yoktu.”
“Çin Komünist Partisi
(ÇKP), var olduğu her aşamada, Marksizmi mevcut somut koşullara uygun olarak,
yaratıcı bir şekilde uygulamayı ve geliştirmeyi amaçlamıştır. Parti, her daim
Çin’in egemenliğini korumayı, barışı sürdürmeyi ve halkın refahını inşa etmeyi
hedeflemiştir. Birçok dönemece tanık olan süreçte ÇKP bu hedefi Çin Devrimi’nin
yüz yılı boyunca bir sabite olarak kabul etmiştir.”[161]
1978
öncesi dönemde (en belirgin örneklerine Büyük İleri Atılım ve Kültür Devrimi’nde
tanık olduğumuz) kimi başarısızlıkları ve aşırılıklarına rağmen, ÇKP birçok
alanda başarılı olmuştur. Zaten bu başarılar ve başarısızlıklar olmasaydı,
Reform ve Açılım gerçekleştirilemezdi. Çeng Enfu’nun belirttiği gibi, “Reform
ve açılım sonrası tarihsel dönem, reform ve açılım öncesi tarihsel dönemi
geçersiz kılmak için kullanılamaz, bunun tersi de geçerlidir.” Reform ve Açılım’ın
başarıları, Samir Amin’in belirttiği gibi, “önceki dönemde inşa edilmiş
ekonomik, siyasi ve toplumsal temeller olmadan mümkün olamazdı.” Hu Angang ise,
“Çin, dünyanın yalnızca yüzde 7’si kadar tarım arazisi ve yüzde 6,5’i kadar
suyla, dünyanın beşte birini beslemeyi başardı. [...] Çin’in 1978 öncesi tecrübe
ettiği toplumsal ve ekonomik gelişim asla küçümsenemez” demektedir. [164]
Örneğin,
“1949’da, ülke nüfusunun yüzde 80’i okur-yazar değildi”; 1978’de ise bu oran
“kentlerde yüzde 16,4’e, köylerde yüzde 34,7’ye geriledi.”[165] Çin Halk
Cumhuriyeti’nin ilk otuz yılında, “okul çağındaki çocukların okula kayıt oranı yüzde
20’den 90’a çıktı; hastane sayısı ise üçe katlandı.”[166]
1978
öncesi dönemin başarıları, Hindistan ile kıyaslandığında, net bir biçimde
görülmektedir. Carlos Martinez’in belirttiği gibi, “1947’de İngiliz
İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazanan Hindistan, benzer şekilde zor bir
durumdaydı ve ortalama yaşam süresi 32 idi. [...] Çin’de reform öncesi dönemin
sonunda, yani 1978’de, Hindistan’da ortalama yaşam süresi 55’e çıkmışken,
Çin’de bu süre 67’ye ulaşmıştı.”[167] John Ross, “bu hızla artan farkın
Hindistan’ın kötü bir sicile sahip olmasından kaynaklanmadığını ki 31 yıllık dönemde
yaşam beklentisinin 22 yıl artması bunu açıkça ortaya koyuyor, bunun nedeninin,
sadece Çin’in performansındaki olağanüstü seviye olduğunu, yaşam beklentisinin
29 yıllık bir kronolojik dönemde 32 yıl arttığını, yıllık ortalama artışın
yüzde 2,3 oranında gerçekleştiğini” söylüyor.[168] Ross’un aktardığına göre bu,
dünya tarihinin gördüğü önemli bir başarıydı: “1949’ü takip eden otuz yıllık
dönemde Çin’de yaşam beklentisindeki artış oranı, insanlık tarihinde herhangi
bir büyük ülkede kaydedilmiş en hızlı artıştı.”[169] Bu nedenle, 1978 sonrası
başarılar, 1978 öncesi başarıların devrimde sonraki aşamayı hazırlamadaki
rolünden ayrı düşünülemez. Üç Kıta Enstitüsü’nün Çin’in yoksullukla mücadele
raporunda gösterdiği gibi, “reform ve açılım döneminde derinleştirilecek olan
temel, sosyalist inşanın ilk on yıllarında atılmıştır.”[170]
Tüm
başarılarına rağmen, 1978’de Çin halen daha çok fakirdi. Batılı güçlerin
oldukça gerisindeydi. Yetmişlerin sonlarına gelindiğinde, “Çin ekonomisinin
teknoloji ve sermaye enjekte edilmesine ihtiyaç duyduğu ve dünya pazarından
izole olmanın kırılması gerektiği” açıkça gözlemlenebiliyordu.[171] Çin,
Sovyetler Birliği’nin son yıllarında yaşadığı türden sıkıntılar yaşamaya
başlamıştı. Domenico Losurdo’nun belirttiği gibi,
“Kültür Devrimi’nden doğan
Çin, varlığının son yıllarında Sovyetler Birliği’ne olağanüstü bir şekilde
benziyordu: Sunulan işin miktarına ve kalitesine dayalı olarak uygulanan
sosyalist maaş ilkesi büyük ölçüde ortadan kalkmıştı, işyerinde hoşnutsuzluk,
ilgisizlik, devamsızlık ve anarşi hüküm sürüyordu.”[172]
“Üretimi
artırmak için iradeciliğe ve ahlaki teşviklere gereğinden fazla bel bağlandı. Bu
da kazançlardaki düşüşün çilesinin çekilmesine neden oldu.”[173] Tıpkı SSCB’de
olduğu gibi halkı kaybetmemek için reformlara ihtiyaç duyulmaya başlandı.
Perestroyka
ile Reform ve Açılım arasında kimi yüzeysel benzerlikler olsa da, aralarında farklı
sonuçların doğmasına neden olan kimi temel farklılıklar söz konusudur. Carlos
Martinez’in de belirttiği üzere, SSCB’deki reformlar, yukarıdan aşağıya,
aceleyle yapılmıştı. Bu haliyle Sovyetler Birliği Komünist Partisi ve sosyalist
deneyimin tarihi açısından meşruiyeti sarsacak nitelikteydi (yani partiyi ve
tarihini karalamaya dönüktü ki tarihi karalamaya dönük girişimleri ve adımları
Çinliler “tarihsel nihilizm” olarak nitelendiriyorlardı). Ekonomi düzleminde
ise özelleştirme ve piyasalaşma adımları, dikkatli bir şekilde atılmadı. Devletin
kontrolünde olması gereken önemli sanayi kolları özelleştirildi. Devlet, devrimi
geliştirecek, onu zayıflatmayacak yolda ilerlerken ekonomiyi yönlendirme
kapasitesini kaybetti.[174] Martinez’in ifadesiyle, “işin tuhaf yanı şu ki projenin
‘demokratikleşme’ye dair bir adım olarak takdim edildiği koşullarda o,
alabildiğine gayri demokratik bir üslupla uygulandı. [...] Liderler, toplumda
var olan, kendisini ispatlamış yapılar anlamında sovyetleri ve Komünist Parti’yi
seferber etmek yerine, onları devre dışı bırakıp zayıflatma yoluna gittiler.”[175]
Öte
yandan, Çin reformları, halkı temel alarak, pragmatik bir üslupla, kademeli
olarak icra edildi. Bu süreçte parti hiçbir vakit karalanmadı, bilâkis,
tarihsel nihilizmle mücadele edildi, önemli sanayi kolları Çin Komünist Partisi’nin
kontrolü altında kaldı, gelişen piyasa faaliyetinin dizginleri, sosyalizmin amaçlarına
hizmet etmek amacıyla, partinin eline teslim edildi.
Deng’in
dediği gibi, “pratik, gerçeği sınamanın tek ölçütüdür.” O dönemde sosyalizm
davasına yeni mevziler kazandıran her girişim sahiplenildi, ileriye taşındı,
başarısız olanlarsa terk edildi. Tüm “Reform ve Açılım” süreci, hükümetin sıkı
kontrolü altında yürütüldü, planlı bir ekonomi bağlamında gerçekleşti.”[177]
Arthur
Kroeber’in de belirttiği gibi, “hükümet, fiyatları belirlemede piyasanın rolünü
artıran reformları uyguladı, ancak piyasanın devlet varlıklarının kontrolünü
özel sektöre devretmesine izin veren reformlardan kaçındı.”[178] Şi Cinping
tarafından sıkça kullanılan bir metafora atıfla, görünmez elin (piyasanın)
gelişimi, görünür eli (devleti) zayıflatmak yerine onu güçlendirdi.[179] Benzer
bir olgu, kamu ve özel mülkiyetle de gözlemlenebiliyordu. Çeng Enfu, Çin
Ekonomisinin Diyalektiği kitabında şunu söylüyor:
“Kamu mülkiyetinin baskın,
özel mülkiyetin tamamlayıcı olduğu bir toplumda mülkiyet yapısını iyileştirmek
için, iki mülkiyet biçiminin piyasa rekabeti ve devlet yönlendirmesi
çerçevesinde simbiyotik ilişki içine girmesi ve eksik yanlarını tamamlamaları
esastır.”[180]
Martinez’in
de bahsini ettiği gibi, neticede ortaya, “1985-1991 döneminden itibaren Sovyetler
Birliği’nde gerçekleştirilmiş olan ekonomik reform programından da 1991 sonrası
Sovyetler’i geride bırakmış olan Rusya’da yürürlüğe konulmuş olan reform
programından da daha etkili bir program çıktı.”[181]
Çin’de
ekonomik liberalleşmenin siyasi liberalleşmeye dönüşmesine izin verilmemesinin
önemine ne kadar değinsek azdır. Çeng Enfu ve Liu Zişu’nun belirttiği gibi,
SSCB’de Sovyet sosyalizmi ideolojik, örgütsel ve politik nedenlere bağlı olarak
çökmüştü.
İdeolojik
Nedenler: “SBKP içerisinde ve dışında işleyen katı teorizasyon süreci
dâhilinde demokratik ve etkili eğitim ile ideolojik çalışma eksik bırakıldı. Bu
koşullarda Hruşçev’in Stalin’i kınaması ve Batı tarafından izlenen barışçıl
evrim stratejisi, uzun vadede ideolojik kaosa yol açtı; bu da teorik temeli ve
düşünsel öncülü teşkil etti.”
Örgütsel
Nedenler: “SBKP’nin terfi ettirdiği ve önemli pozisyonlara
yerleştirdiği çok sayıda Marksist olmayan kadro, sistemlerin ve mekanizmaların
etkin ve zamanında düzeltilmesini engelleyecek ciddi arızalara yol açtı. SBKP’nin
lider kadrosuna mensup üyeleri seçmek için kullanılan adaletsiz ve demokratik
olmayan usuller, zamanla Marksist olmayan kadroların parti içerisinde lider
pozisyonları ele geçirmesini sağladı. [...] Birkaç yıl içerisinde, genç
kadroları terfi ettirme ve reform bahanesiyle, parti, bürokrasi ve ordu
içerisinde lider konumda olan birçok kadronun yerini SBKP karşıtı, sosyalizm
düşmanı ya da görüşleri belirsiz olan kadrolar aldı. Bu uygulama, örgütlenme ve
kadro seçimi açısından politikada yaşanan “yön değişikliği” için gerekli zemini
teşkil etti.
Siyasi
Nedenler: “SBKP liderliği, Marksizme ve sosyalizme ihanet etti. Bu
ihanet, geleneksel politik sisteme ve ona denk düşen, alabildiğine
merkezileştirilmiş, kısıtlamalarla hiçbir vakit yüzleşmemiş mekanizmalara başvurarak
aşılabilecek bir sorun değildi. Hâsılı, Gorbaçov ve Yeltsin’in önderliğinde
hareket eden ekip, son derece merkeziyetçi ve yetersiz şekilde düzenlenmiş
siyasi sistemi ve mekanizmalarını kullanarak Marksizme, sosyalizme ve halkın
büyük çoğunluğunun temel çıkarlarına ihanet etti. Sovyetler Birliği ve Doğu
Avrupa ülkelerindeki dramatik değişimlerin siyasi kökleri ve doğrudan nedeni
burada bulunabilir.”[182]
Çin’deki
reformlarla SSCB’deki reform arasındaki farkın ve Sovyetler’de Hruşçev dönemine
kadar uzanan yozlaşma sürecinin sebebini, Mao’nun ortaya koyduğu, ekonomik ve
politik sermaye arasındaki temel farkla ilgili bilincin eksikliğinde aramak
gerekiyor. 1957’de, İl, Belediye ve Özerk Bölgeler Parti Komitesi Sekreterleri
Konferansı’nda yaptığı konuşmada Mao, kapitalistleri satın alarak, devrimin “onların
politik sermayelerini ellerinden aldığını” söylemişti.[183] Burada politik ve
ekonomik sermaye arasında çok önemli bir ayrıma işaret ediliyordu. Mao, “Kapitalistleri
politik sermayelerinin her zerresinden mahrum bırakmamız ve geriye hiçbir şey
kalmayana kadar bu işlemi sürdürmemiz gerekiyor” diyordu.[184] Halkın
demokratik diktatörlüğünde denetlemelere tabi olan sermayenin gelişimi, üretici
güçleri geliştirme ve sosyalizmin gelişimi için daha geniş bir yol açma amacına
hizmet ediyordu. Domenico Losurdo, bu süreci ustalıkla aktaran bir isim olarak,
şu değerlendirmeyi yapıyor:
“Bu nedenle, burjuvazinin
mülküne ekonomi sahasında el koyma pratiği ile politika sahasında el koyma
pratiği arasında ayrım yapılmalıdır. Politika sahasında ona ait ne varsa
alınmalıdır, ama ekonomi sahasında bu el koyma işlemi belirli sınırlar
içerisinde tutulmazsa bu pratik, üretici güçlerin gelişimini tehlikeye atma
riski taşır. ‘Politik sermaye’nin aksine, burjuvazinin ekonomik sermayesi, en
azından ulusal ekonominin gelişimine, buradan da dolaylı olarak, sosyalizmin
davasına hizmet ettiği sürece, ona tümüyle el konulmamalıdır.”[186]
SBKP
liderliği, “sosyalizmi, partiyi ve halkı” satarken, sermayeyi şoför koltuğuna
oturturken, ÇKP, sermayeyi sosyalizmi, partiyi ve halkı geliştirmek ve
güçlendirmek için kullandı (halen daha kullanıyor).[187] Reform ve Açılım,
kapitalistlerden politik sermayenin alınması sürecini sonlandırmadı. Çin’de sermaye,
ne kadar gelişmiş olursa olsun, politik sermaye açısından belirli sınırlara
tabi kılındı. Çin’de politik sermaye, parti ve halkın tekelindedir. Burada
halkın demokratik diktatörlüğü, sermayeyi kendi ihtiyaçları uyarınca
kullanmaktadır. Tersi yönde bir işleyişe ise yani diktatörlüğün sermayenin
ihtiyaçları uyarunca kullanılmasına hiçbir şekilde izin verilmemektedir. Çin,
proletarya diktatörlüğünü (halkın demokratik diktatörlüğünü) sürdürerek,
yalnızca çöken SSCB’nin kaderiyle yüzleşmemeyi güvence altına almakla kalmadı,
aynı zamanda ABD/NATO’nun elindeki tek kutuplu hegemonyası karşısında dünya
sosyalizminin halklara öncülük eden feneri haline geldi.
Bu
ayrım, Çin’de burjuva liberalleşme sürecine izin verilmesi durumunda kaçınılmaz
olarak kargaşanın yaşanacağını, hiçbir şeyi başaramayacağımızı, ilkelerimizin,
politikalarımızın, çizgimizin ve üç aşamalı kalkınma stratejimizin hepsinin
başarısızlığa mahkûm olacağını savunan Deng tarafından gayet iyi idrak edilmiş
bir husustu. Reform ve Açılım dönemi boyunca, en zor zamanlarda bile (örneğin rüzgârların
sert estiği doksanlarda) dört temel ilke korunmuştur:
1.
Sosyalist yoldan sapmamalıyız;
2.
Proletarya diktatörlüğünü savunmalıyız;
3.
Komünist Parti liderliğini savunmalıyız;
4.
Marksizm-Leninizm ve Mao Zedong Düşüncesi’ni savunmalıyız.[189]
Reform
ve Açılım, Çin’deki devrim sürecinde zaruri olarak oluşmuş bir aşamaydı. Bu aşama
süresince emperyalistlerin dayattığı, Çin’in dünyadan kopartılmasına dönük
adımların eşlik ettiği aşırı merkezileşmiş ekonomi, kalkınma sürecini tıkadı. Bu
da Çin’in üretici güçlerini geliştirmesini, Batı’dan gelen bilim ve teknoloji
alanındaki gelişmeleri özümsemesini, en nihayetinde devrimini korumasını
sağlayacak reformların yapılmasını gerekli kıldı. Batı Marksistlerinin
savunduğu gibi, Reform ve Açılım dönemi, “sosyalizme ihanet etmek” şöyle
dursun, aslında ülkede sosyalizmin hayatını kurtardı. Üstelik bunu sadece
Çin’de değil, Çin’in mevcut jeopolitik rolünün de açıklığa kavuşturduğu üzere,
tüm dünyada yaptı.
Carlos L. Garrido
[Kaynak:
The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism, Midwestern Marx
Publishing Press, Bahar 2023.]
Dipnotlar:
[129] Birkaç örnek için bkz.: David Palumbo-Liu, “The Ongoing Persecution of
China’s Uyghurs,” Jacobin (Haziran 2019): Jacobin; Ryan Zickgraf, “A Mask Off Moment for
the Left,” Sublation Media (Mayıs 2022): Sublation; Ho Fung-Hong, “The US-China Rivalry
Is About Capitalist Competition,” Jacobin (Temmuz 2020): Jacobin; Vincent Kolo, “Biden and Xi escalate
U.S.-China conflict,” Socialist Alternative (Mayıs 2022): SA.
[130]
Workers Liberty [“İşçilerin Özgürlüğü”] isimli Troçkist site “John Ross: Troçkizmden
İktidar Tapıncına” başlıklı yazısında iktisatçı John Ross ile tarihçi Carlos
Martinez’e Çin’e sundukları destek sebebiyle, “iktidara tapanlar” ve
“otoriterliğe meftun kişiler” gibi ifadelerle hakaretler ediliyor: WL.
[131]
Vijay Prashad, The Darker Nations (New York: The New Press, 2008).
[132]
Roland Boer, “We need to talk more about China’s socialist democracy,” Friends
of Socialist China (Eylül 2021): SC.
[133]
John Ross, “Democracy and policies in China far greater than the west,” China
Daily (Aralık 2021): GCD.
[134]
V. I. Lenin, Collected Works, Cilt. 28 (Moskova: Progress
Publishers, 1974), s. 249.
[135]Nectar
Gan ve Steve George, “China claims its authoritarian one-party system is a democracy
– and one that works better than the US,” CNN (Aralık 2021): CNN.
[136]
Amin, Only People Make Their Own History, s. 110.
[137]
Yi Wen, “China's Rapid Rise: From Backward Agrarian Society to Industrial Powerhouse
in Just 35 Years,” Federal Reserve Bank of St. Louis (11 Nisan 2016): Louis.
[138]
Justin Lifu Yin, Demystifying the Chinese Economy (Cambridge: Cambridge
University Press, 2012), s. 6.
[139]
Deng Xiaoping, “Uphold the Four Cardinal Principles (1979),” Selected Works
of Deng Xiaoping: Deng.
[140]
Carlos Martinez, No Great Wall: On the Continuities of the Chinese
Revolution (Carbondale: Midwestern Marx Publishing Press), s. 25.
[141]
Karl Marx, Capital, Cilt. 1 (Londra: Penguin, 1982), s. 739.
[142]
Marx, Capital, Cilt. 1, s. 635.
[143]
Karl Marx, A Contribution to the Critique of Political Economy (New
York: International Publishers, 1999), s. 21.
[144]
Marx, Capital, Cilt 1, s. 929.
[145]
Friedrich Engels, Socialism: Utopian and Scientific (Şikago:
Revolutionary Classics, 1993), s. 109.
[146]
Marx ve Engels, MECW, Cilt. 24, s. 87.
[147]
William Morris, “As to Bribing Excellence,” William Morris Archive: Morris.
[148]
Engels, Socialism: Utopian and Scientific, s. 109.
[149]
Engels, Socialism: Utopian and Scientific, s. 110.
[150]
Kapitalizm, “hayata ait doğa kanunlarının belirlediği toplumsal metabolizmanın
bileşenleri arasındaki karşılıklı bağımlılık üzerine kurulu ilişkide oluşan,
giderilmesi imkânsız yarığın oluşmasını sağlayan koşulları üretir.” Karl Marx, Capital,
Cilt. 3 (Londra: Penguin, 1991), 949. Daha fazla bilgi için John Bellamy
Foster’ın eserlerine, bilhassa Marx’s Capital [“Marx’ın Kapital’i”] ile
The Return of Nature [“Doğanın Geri Dönüşü”] kitaplarına, ayrıca Ian
Agnus’un kitaplarına, bilhassa Facing the Anthropocene and The War
against the Commons: Dispossession and Resistance in the Making of
Capitalism [“Antroposenle ve Müştereklere Karşı Yürütülen Savaşla
Yüzleşmek: Kapitalizmin Oluşum Sürecinde Mülksüzleştirme ve Direniş”]
çalışmasına bakılabilir.
[151]
Karl Marx, Capital, Cilt. 3, s. 958-9.
[152]
“Çin Komünist Partisi Tüzüğünün Tam Metni” (22 Ekim 2022’de ÇKP’nin düzenlediği
20. Kongre’de gözden geçirilip kabul edildi), Qiushi (Ekim 2022): QST,
s. 8.
[153]
“Constitution of the Communist Party of China,” s. 10.
[154]
John Bellamy Foster vd., “Why is the great project of Ecological Civilization
specific to China?,” Monthly Review (Ekim 2022): MR.
[155]
Foster vd., a.g.m.
[156]
“Resolution on certain questions in the history of our party since the founding
of the People’s Republic of China,” MIA.
[157]
Deng Xiaoping, “Emancipate the Mind, Seek Truth From Facts and Unite As One In Looking
to the Future (1978),” Selected Works of Deng Xiaoping: Deng.
[158]
Mao Tse-Tung, “Oppose Book Worship (1930),” Selected Works of Mao Tse-Tung
içinde, Cilt. 6 (Hindistan: Kranti Publications, 1990).
[159]
Xiaoping, “Emancipate the Mind, Seek Truth From Facts and Unite As One In
Looking to the Future.”
[160]
Zhou Enlai, “Report on the Work of the Government (1975),” Zhou Enlai
Internet Archive MIA.
[161]
Martinez, No Great Wall, s. 33.
[162]
Cheng Enfu ve Jun Zhang, “Five Hundred Years of World Socialism and Its
Prospect: Interview with Professor Enfu Cheng,” International Critical
Thought 11(1) (2021): TF,
s. 17.
[163]
Samir Amin, Beyond US Hegemony: Assessing the prospects for a Multipolar
World (İngiltere: Zed Books, 2013), s. 23.
[164]
Hu Angang, China in 2020: A New Type of Superpower (ABD: Brookings
Institution Press, 2012), s. 27.
[165]
“Serve the People: The Eradication of Extreme Poverty in China,” Tricontinental:
Institute for Social Research (Temmuz 2021): Tri.
[166]
“Serve the People: The Eradication of Extreme Poverty in China.”
[167]
Martinez, No Great Wall, s. 32.
[168]
John Ross, China’s Great Road: Lessons for Marxist Theory and Socialist
Practice (New York: Praxis Press, 2021), s. 17.
[169]
Ross, China’s Great Road, s. 17.
[170]
“Serve the People: The Eradication of Extreme Poverty in China.”
[171]
“Serve the People: The Eradication of Extreme Poverty in China.”
[172]
Domenico Losurdo, “Has China Turned to Capitalism?—Reflections on the
Transition from Capitalism to Socialism,” International Critical Thought 7(1)
(2017), s. 19. TF.
[173]
Martinez, No Great Wall, s. 46.
[174]
Carlos Martinez’in No Great Wall kitabında yer alan “Çin Sovyetler
Birliği’nin Kaderiyle mi Yüzleşecek?” başlıklı bölüme bakılabilir.
[175]
Martinez, No Great Wall, s. 47.
[176]
Deng Xiaoping, “Excerpts From Talks Given In Wuchang, Shenzhen, Zhuhai and Shanghai
(1992),” Selected Works of Deng Xiaoping: Deng.
[177]
Martinez, No Great Wall, s. 48.
[178]
Arthur R. Kroeber, China's Economy: What Everyone Needs to Know (New
York: Oxford University Press, 2016,), s. 225.
[179]
Xi Jinping, The Governance of China, Cilt. 1 (Pekin: Foreign
Language Press, 2014), s. 128-130.
[180]
Cheng Enfu, China’s Economic Dialectic: The Original Aspiration of Reform (New
York: International Publishers, 2019), s. 46.
[181]
Martinez, No Great Wall, s. 49.
[182]
Cheng Enfu ve Liu Zixu, “The Historical Contribution of the October Revolution
to the Economic and Social Development of the Soviet Union—Analysis of the
Soviet Economic Model and the Causes of Its Dramatic End,” International
Critical Thought 7(3) (2017): TF,
s. 304- 306. Cheng Enfu’nun Sovyetler’in çöküşüyle ilgili görüşleri konusunda
bkz.: Cheng Enfu ve Jun Zhang, “Five Hundred Years of World Socialism and Its
Prospect: Interview with Professor Enfu Cheng,” International
Critical Thought 11(1) (2021): TF.
[183]
Mao Tse-Tung, “Talks at a Conference of Secretaries of Provincial, Municipal
and Autonomous Regions Party Committees,” Selected Works of Mao Tse-Tung
içinde, Cilt. 5 (Pekin: Foreign Language Press, 1977), s. 357.
[184]
Mao, Selected Works, Cilt. 5, s. 357.
[185]
Mao, Selected Works, Cilt. 5, s. 357.
[186]
Losurdo, “Has China Turned to Capitalism?, s. 18-19.
[187]
Enfu ve Zixu, “The Historical Contribution of the October Revolution,” s. 306.
[188]
Deng Xiaoping, “We Must Adhere To Socialism and Prevent Peaceful Evolution Towards
Capitalism (1989),” Selected Works of Deng Xiaoping: Deng.
[189]
Deng Xiaoping, “Uphold Four Cardinal Principals (1979),” Selected Works of
Deng Xiaoping: Deng.


0 Yorum:
Yorum Gönder