06 Ocak 2026

,

Venezuela Devrimi Hâlâ Ayakta



Son 72 saatte yaşanan olaylar, ABD hükümetinin Venezuela’daki Bolivarcı devrime karşı 25 yıldır sürdürdüğü rejim değişikliği operasyonlarında niteliksel bir tırmanışı temsil etmektedir. ABD’nin “Mutlak Kararlılık Operasyonu” adı altında gerçekleştirdiği saldırı, Başkan Nicolás Maduro’nun yasadışı bir müdahaleyle kaçırılması, derin bir kriz anının oluşmasına yol açmış ama aynı zamanda her şeyin belirli bir netlikte görülmesini sağlamıştır. Küresel devrimci güçler için, dezenformasyonu aşmak, güç dengesini nesnel olarak anlamak ve ileriye dönük bir yol haritası çizmek için somut bir analize ihtiyaç vardır.

ABD Askeri Müdahalesinin Nesnel Koşulları

Operasyonun ardından, ABD İmparatorluğu’nun eşi benzeri olmayan askeri yetenekleri konusunda çok laf edildi. Ancak Marksistler, işe güçler arası siyasi ilişkiyi anlamakla başlamalıdırlar. Daha yakından incelendiğinde, Trump yönetiminin bu şekilde bir operasyon yürütmek zorunda kalması, emperyalizmin Venezuela’da, uluslararası zeminde ve kendi ülkesi dâhilinde siyasi açıdan belirli zafiyetlere sahip olduğunun kanıtıdır.

Trump yönetiminin tam ölçekli bir işgal yerine böylesi bir operasyonu yürütme konusunda aldığı karar, örgütlü halk direnişinin gücünün bir kanıtıdır. ABD’nin elindeki seçenekleri esasen iki temel faktör kısıtlıyordu:

1. Venezuela’daki kitlesel seferberlik: Başkan Maduro’nun Bolivarcı milislerin sayısını artırma çağrısı neticesinde sekiz milyondan fazla vatandaş silahlandı. Parçalanmamış olan Venezuela’nın profesyonel ordusuyla birleştiğinde, bu durum, herhangi bir kara işgalinin uzun süreli bir halk savaşına dönüşeceği, ABD’nin kabul edemeyeceği politik ve maddi maliyetlere yol açacağı bir senaryonun oluşmasını sağladı. Trump yönetiminin "gerçekçi hareket etmek gerek” derken zımnen kabul ettiği üzere, Çavezcilik ve Bolivarcı devrimin ardında halen daha güçlü bir kitle desteği mevcut. Zaten Venezuela sağının ülkeyi yönetme konusunda yeterli desteğe sahip olmadığını Amerika da kabul ediyor.

2. ABD İçi Muhalefet: Siyasi yelpazenin her kesiminde , Trump’ın kendi kitle tabanının önemli bir bölümü de dâhil olmak üzere kamuoyu, askeri müdahaleyi reddediyor, bu da Venezuela’ya çok sayıda askerin konuşlandırılmasına dönük pratiğin sürdürülmesini politik zeminde imkânsızlaştırıyor.

Bu caydırıcı unsurlarla karşı karşıya kalan Beyaz Saray, bir bataklığa saplanmaktan kaçınırken, devrimci devletin başını kesmek için teknoloji ve askeri imkânlar alanında sahip olduğu ezici üstünlüğünü kullanma stratejisine başvurdu. Venezuela devletini yok edecek bir savaşı yürütmek yerine, 150’den fazla uçak ve seçkin Delta Force birimlerini içeren saldırı yöntemini kullanmak zorunda kalan Amerika, zımnen devletin kalıcı olduğunu kabul ediyor. ABD, Irak ve Afganistan’da gerçekleştirdiği, ikisi de başarısızlıkla neticelenen ve epey maliyete yol açan askeri müdahalenin ardından, en az dirençle karşılaşacağı yolun arayışına girdi, bu yol dâhilinde, siyasi “ganimet” olarak iş görecek bombalı saldırıları ve insan kaçırma eylemini tercih etti. Aslında Trump’ın aşırı duygusal tarzının ve aşırı agresif askeri taktikleri, Latin Amerika’da önceden de yürütülmüş olan güç diplomasisini anımsatan, rejim değişikliği amaçlı savaş yürütme konusundaki isteksizliğin bir sonucuydu. Bu hamlesiyle ABD, silah zoruyla tavizler elde etmeyi amaçlayan on dokuzuncu yüzyıl gangster emperyalizmine geri döndü. Trump’ın “Venezuela’yı biz yöneteceğiz” derken kastettiği şey tam da bu.

Güç Asimetrisi ve “İhanet” Meselesi

Venezuela halkı, partisi ve devleti, merkezi olmayan bir halk direnişiyle tam kapsamlı bir ABD işgaline karşı koymaya hazır olsa da, şu anda gezegendeki hiçbir ülke, gerçekleştirilen özel operasyonda başvurulan yoğun ve ağır güce mani olacak hazırlığa veya kapasiteye sahip değil. Ahlaki açıdan ne kadar haklı olursa olsun, halkın büyük bölümünü seferber etmiş bile olsa ya da askeri yeteneklere sahip de olsa hiçbir ulus, şu an ABD’nin elindeki savaş mekanizmasının yoğunlaştırılmış, yüksek teknolojiye dayalı ölümcül gücüyle boy ölçüşemez. Koordineli bombardıman, iletişim, elektrik ve hava savunmasının devre dışı bırakılması ardından Başkan Maduro’nun güvenli konutuna yapılan baskın, bu asimetrik gücün bir uygulamasıydı. Venezuela güçleri ve Kübalı enternasyonalistlerden oluşan güvenlik biriminin kahramanca direnişi neticesinde 50 savaşçı öldü, bu da önceki tüm iddialara rağmen, bunun bir “teslimiyet” değil, bir savaş eylemi olduğunu teyit ediyor.

Bu durum, çok kutupluluğun mevcut aşamada Küresel Güney’deki devletlerin egemenliğini koruma mekanizması olarak işlev görebileceği fikrini açıkça çürütmektedir. Dünyanın en büyük askeri bütçesine, en geniş askeri üs ağına ve teknolojik üstünlüğüne sahip olan ABD, askeri güç alanında tek kutuplu hegemonyasını yeniden tesis etmiştir.

Ardından gelen psikolojik savaş operasyonu, özellikle Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez’i hedef alarak, devrimci liderlik içerisinde “ihanet” veya “vatan hainliği” iddialarıyla bölünme yaratmayı amaçlamıştır. Bu anlatı her türden kanıttan yoksundur, görünüşe göre tümüyle yanlıştır, aynı zamanda ABD askeri stratejisi ve psikolojik operasyonlarında hep kullanılan bir taktiktir.

Rodríguez ailesinin devrimci geçmişi mücadeleyle yoğrulmuştur. Babaları Jorge Antonio Rodríguez, Marksist-Leninist bir örgüt olan Sosyalist Birlik’in lideriydi. 1976’da Punto Fijo rejimi tarafından işkenceye maruz bırakılarak öldürüldü. Hem Delcy hem de kardeşi Jorge (Ulusal Meclis Başkanı), gizlilikle yürütülen kitlesel sosyalizm mücadelesi geleneğinin yetiştirdiği isimlerdir. Başkan Maduro’nun kendisi de aynı örgütün bir üyesiydi. İhanetin içlerinde kol gezdiğini veya korkaklığın ya da oportünizmin ürettiği bir teslimiyet halinin oluştuğunu iddia edenler, kırk yıllık müşterek siyasi oluşumu, zulmü, ayrıca, amansız emperyalist saldırılar karşısında edinilmiş liderlik deneyimini ve devrimci liderliklerinin sınıfsal karakterini göz ardı ediyorlar.

Bolivarcı Devletin Direnci ve Ricat Taktiği

Olayların hemen ardından, Venezuela devleti, köklü ve istikrarlı bir yapı olduğunu ortaya koydu. On yıllarca süren ABD propagandasının Venezuela devletinin çöktüğünü söylemesine rağmen, ülke, politika ve anayasa temelli emir-komuta zincirini muhafaza etmeyi bildi. Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez; Diosdado Cabello (İçişleri Bakanı), Vladimir Padrino (Savunma Bakanı), Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nin (PSUV) ve silahlı kuvvetlerin merkezi liderliği ile birlikte, kurumları istikrara kavuşturmaya, kitleleri protesto için seferber ederek kamusal alanı geri kazanmaya ve Başkan Maduro’nun hayatta olduğuna dair kanıt elde etmeye çalıştı. Trump, başta ülkeyi ABD’nin yöneteceğini iddia etse de, Marco Rubio, bu söylemden geri adım atmak zorunda kaldı. PSUV liderliğinin işlevsel sürekliliği, bu söylemsel geri çekilmeyi zorunlu kıldı. Geçici lider olarak hareket eden Delcy Rodríguez, ABD’nin sözlerine karşı çıktı: “Bu ülkede sadece bir başkan var, onun adı da Nicolás Maduro Moros’tur. [...] Biz, bir daha asla herhangi bir imparatorluğun sömürgesi olmayacağız.” Alelacele sözünden dönen Rubio, bizzat seçtikleri muhalif figür María Corina Machado’yu kamuoyu önünde itibarsızlaştırarak, fiilen Bolivarcı devleti tek yönetici kuruluş olarak tanıdı.

Karakas’tan gelen, ABD ile diyalog ve müzakere çağrısında bulunan açıklamalar, teslimiyet olarak değil, baskı altında ricat olarak anlaşılmalıdır. Fiiliyatta ülke, ağır nesnel koşullarla karşı karşıyadır. Arjantin, Paraguay, Ekvador, El Salvador, Peru ve Bolivya’da başa sağcıların gelmesi, Brezilya, Kolombiya ve Meksika’daki ilerici hükümetlerin sergilediği kararsız tutum, Venezuela’nın Latin Amerika’da siyasi izolasyonla karşı karşıya kaldığı anlamına gelmektedir. Açık olan şu ki Venezuela’nın Rusya ve Çin’den aldığı maddi ve siyasi destek, ABD emperyalizmini başka bir saldırıdan caydırmaya yetmemektedir. Süregelen deniz ablukası ve ABD’nin askeri eylemlerini sürdürmesiyle oluşan varoluşsal tehdit, en önemli zorluklar olmaya devam etmektedir.

Trump, 3 Ocak’ta yaptığı ilk açıklamada Delcy Rodriguez’in ABD ile işbirliği yapmaya ve taleplerini karşılamaya istekli olduğu imasında bulunmuştu. Bazı solcular, ona inanarak, bunu Delcy’nin teslimiyetine dair bir işaret olarak yorumladılar. Aynı gün düzenlediği basın toplantısında Venezuela’nın egemenliğini koruduğunu söyleyen Delcy, Başkan Maduro’nun serbest bırakılması da dâhil olmak üzere kendi taleplerini tekrar dillendirdi. Ertesi gün Delcy, parti liderliği ve bakanların katıldığı, parti, halk ve ordunun birliği yeniden ortaya konulduğu toplantıya başkanlık ettikten sonra dünyaya, Trump’a ve ABD hükümetine hitap eden bir mesaj yayınladı. ABD hükümetini, egemenlik ve eşitlik şartlarının muhafaza edilmesi kaydıyla, barış ve kalkınma için Venezuela ile birlikte çalışmaya çağırdı.

Esasen bu açıklama, ne ihanet ne de teslimiyet olarak yorumlanmalıdır. Aslında bu açıklama, Maduro’nun son üç ayda ve ABD ile yaşanan gerilimle tanımlı yıllar boyunca yaptığı açıklamaların bir benzeri. Maduro, topyekûn bir savaştan kaçınmak için sürekli olarak diplomasi ve müzakere çağrısında bulunmuş, Venezuela’nın petrol ve maden kaynakları için ABD ile kapsamlı ekonomik anlaşmalar müzakere etmeyi teklif etmişti. Maduro’nun kaçırılmasının ardından Venezuela devletinin bu tür anlaşmaları imzalaması, vatana ihanet teşkil etmeyecektir.

1918’de Lenin ve Bolşevikler, yeni kurulan Sovyet Cumhuriyeti’ni yok olmaktan kurtarmak için emperyalist Almanya’ya geniş topraklar veren ünlü Brest-Litovsk Antlaşması’nı imzaladılar. Partisindeki “sol komünistler” tarafından devrimi satmakla suçlandı, ancak Lenin, bu uzlaşmayı canın bağışlanması karşılığında cüzdanın “silahlı haydut”a verilmesi örneğiyle kıyasladı. Bu taviz, onu "ihanetle" suçlayan Sol Sosyalist Devrimciler ile ittifakın bozulmasına yol açtı. Sol Sosyalist Devrimciler, Bolşevik hükümetine karşı silahlı mücadeleye giriştiler. Eylül 1918’de Lenin’e "devrime ihanet eden" biri olarak suikast girişiminde bulundular. Bu girişim neticesinde Lenin ağır yaralandı. İki ay sonra Almanya teslim oldu ve Sovyet Cumhuriyeti, Brest-Litovsk’ta kaybettiği tüm toprakları geri aldı.

Bugün Venezuela, benzer bir “Brest-Litovsk momenti”yle karşı karşıya. Latin Amerika’daki sağcı hükümetlerin izole ettiği, neredeyse tümüyle abluka altına aldığı devrimci çekirdek, gelecekteki mücadele için bir savunma hattı olarak devletin varlığını öncelikli kılıyor. Bu bağlamda, PSUV ve Venezuela hükümetinin önceliği, devrimci devlet iktidarının korunmasıdır.

Merhum Komutan Hugo Chávez’in 1992 isyanının başarısızlığından sonra belirttiği gibi, “Yarın ilerlemek için bugün geri çekilmeliyiz.” Bu ricat, ABD hükümetiyle açıktan yürütülecek müzakereleri içerebilir; bu müzakereler, ABD şirketlerinin Venezuela’nın petrol üretiminde daha büyük paylara ve erişime sahip olmasını, ABD çıkarlarına büyük ölçüde fayda sağlayan koşullar altında, siyasi alanı güvence altına almak ve topyekûn yok oluşu önlemek için ekonomik alanda diğer geçici tavizler de dâhil olmak üzere çeşitli şartları kapsayabilir. Amaç, küresel Güney’deki sosyalist güçlerin geri çekildiği bir dönemde, Venezuela ve Küba’yı sosyalizm ve anti-emperyalizmin vazgeçilmesi mümkün olmayan savunma hattı, birer direniş üssü olarak muhafaza etmektir.

Trump, bugün zafer ilan ediyor, “biz kontrolü ele geçirdik” diyor. Bunu esasen kendi ülkesiyle alakalı siyasi amaçlar için yapıyor. Ama bu, gerçeği değiştirmez. Gerçek manada rejimi değiştiremediğinden, kelimeleri devreye sokup, yalan yanlış bir ifadeyle, “rejim değişti” diyor. New York Times gibi şirketlere ait medya kuruluşları, Trump’ın Delcy Rodriguez’i “itaatkâr isim” olarak “seçtiğini söyleyen sözlerini destekleyen yanıltıcı manşetler atıyor, makaleler yayınlıyor. Oysa hiçbir sosyalist, burjuva propagandasını kabul etmesiyle neticelenecek ani tepkiler vermemeli.

Devrim, ağır bir darbe aldı, ancak devlet iktidarı üzerindeki etkisi devam ediyor. Önümüzdeki dönem, birliğini ve stratejik yaratıcılığını sınayacak olsa da, devrim, büyük krizleri yönetme ve aşma konusundaki o olağanüstü kapasitesini sürekli sergilemeyi bildi.

ABD içerisinde yaşayan insanlar olarak bize düşense, imparatorluğun planlarına karşı içteki muhalefeti büyütmeye devam etmek, dezenformasyon kampanyalarına karşı koymak ve Küresel Güney’deki devrimcilerin tehdit ve baskıdan uzak, kendi yollarını çizebilecekleri bir alan yaratmak adına güç dengesini değiştirmek için elimizden geleni yapmaktır.

Neticede devrim dediğimiz şey bir şahıstan ibaret değil. O, toplumsal bir süreç ve kitlesel bir olgudur. Başkan Maduro, New York’ta bir hapishane hücresinde, ancak Bolivarcı proje, Karakas sokaklarında ve Miraflores Başkanlık Sarayı’nda varlığını sürdürüyor.

Manolo De Los Santos
5 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: