SSCB çöktüğünde, liberal burjuva yazarlar, demokrasinin ve istikrarın dünya üzerinde ulaştığı zaferin damgasını vurduğu dönemin nihayet geldiğini duyurmuşlardı. Bu liberal burjuva yazarlara göre, sosyalizmin gerçekleştirdiği itiraz, gereksiz ve verimsizdi.
Sömürgelerine siyasi bağımsızlık bahşetmiş, herkese oy
hakkı vermiş, refah devleti temelli önlemleri özünde benimsemiş olan
kapitalizmin, bu itirazın mevcut olmadığı koşullarda insanlık için barış,
ekonomik güvenlik ve bireysel özgürlük sağlayacağına inanıyorlardı.
Öte
yandan, kimi solcu yazarlarsa, sömürgeciliğin sona ermesini, herkese oy hakkı
verilmesini ve refah devleti önlemlerinin uygulanmasını, sosyalist itiraz
sebebiyle varoluşsal tehditle yüzleşen kapitalizmden koparılmış tavizler olarak
görmüş, bu itirazın ortadan kalkmasıyla sistemin her daim sahip olduğu yağmacı
karakterini sergilemesine ve bu tavizleri geri almasına yol açacağı öngörüsünde
bulunmuşlardı. Solcu yazarlar haklı çıktılar.
Burada
ele aldığımız konu başlığı olarak emperyalizm, bugün “gangster aşaması” olarak
adlandırabileceğimiz aşamaya geçerek, o alenen saldırgan olan doğasını sergileme
imkânı buldu.
ABD
emperyalizminin yaptığı gibi, Venezuela’nın usulüne uygun olarak seçilmiş
Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu ve eşini askeri bir operasyonla evlerinden
kaçırıp, uydurma suçlamalarla yargılanmak üzere, kelepçeli olarak ABD’ye
getirmek ve uygun bir kukla hükümet kurulana kadar ülkelerini doğrudan bir ABD sömürgesi
olarak yönetmek, uluslararası davranışın tüm yasal ve ahlaki normlarını ihlal
eden, emperyalizmin bu “gangster aşaması”nı örnekleyen, alabildiğine cüretkâr bir
eylemdir.
Ancak
bu, emperyalizmin gangster aşamasının tanık olduğumuz son eylemidir. Saddam
Hüseyin’inin zor kullanılarak devrilmesi ve tamamen asılsız suçlamalarla idam
edilmesi, Libya’nın Muammer Kaddafi’sinin vahşice öldürülmesi, Suriye’nin
işgali, tek “suçu” emperyalizm destekli bir yerleşimci sömürgeci proje
tarafından evlerinden çıkarılmamayı istemek olan Filistin halkına karşı işlenen
soykırım, Gazze’nin Donald Trump tarafından seçilen bir “Vali” eliyle
yönetilecek bir ABD sömürgesi olarak ele geçirilmesi ve değerli bir gayrimenkul
parçasına dönüştürülmesi, bunların hepsi, emperyalizmin gangster aşamasının
farklı kesitleridir.
Liberal
görüş, gene Donald Trump’ı bir gangster gibi davrandığı için sorumlulukları
onun sırtına yüklüyor, onu aykırı bir kişi olarak görüyor, son dönemdeki
yağmacı eylemlerin tüm sorumluluğunu yalnızca ona yüklüyor. Oysa yukarıda
bahsedilen olayların çoğu Donald Trump’ın iktidara gelmesinden önce gerçekleşti.
Trump ile önceki ABD başkanları arasındaki tek fark, diğerlerinin gangster
eylemlerini “medeni” bir söylem altında kamufle etmiş olmaları, Trump’ın ise
yönetiminin niyetlerini hiçbir şeyden çekinmeden dile dökmesidir. Ayrıca,
Filistinlilere yönelik soykırım da dâhil olmak üzere, yukarıda bahsedilen
olayların her birine, “liberal” denilen ilkeleri sürekli savunduğunu söyleyen
diğer emperyalist ülkeler tam destek vermişlerdir.
Nicolas
Maduro’nun kaçırılması bile, Trump’ın gözüne girmek isteyen (maalesef Hindistan
da dâhil olmak üzere) küresel güneydeki birkaç ülke haricinde, dünyanın her
yerinde kınanırken, saldırı, Almanya, Fransa ve İngiltere’nin aktif veya örtük
desteğini almıştır.
Özellikle
ABD’nin Avrupalı müttefikleri,
Nicolas Maduro’nun otoriter bir yönetici
olduğu, bu nedenle görevden alınması için gözyaşı dökülmesine gerek olmadığı yönünde bir argüman öne sürüyorlar. Bu argümanın tamamen saçma olduğu aşikârdır.
Uluslararası hukuk, ABD’nin veya herhangi bir başka ülkenin,
orada demokrasi kurmak için başka bir ülkenin işlerine askeri olarak müdahale etmesine izin vermez. Yöneticinin kim olacağına o ülkenin
halkı karar verir. Dolayısıyla,
Maduro’nun otoriter olup olmamasının ABD müdahalesiyle hiçbir alakası yoktur.
Ayrıca,
Trump’ın kendisi de Venezuela’da Maduro'nun başlıca rakibi Maria Corina Machado’nun,
Maduro tutuklandıktan sonra yönetimi devralacak kadar yeterli halk desteğine
sahip olmadığını açıkça kabul etmiştir. İki ana siyasi platformun bulunduğu bir
ülkede, eğer bir tanesi yeterli halk desteğine sahip değilse, diğerinin daha
fazla desteğe sahip olması mantıklıdır. Böyle bir durumda, Trump’ın kendisinin
ve birçok Avrupalı liderin yaptığı gibi,
Maduro’nun siyasi meşruiyetten
yoksun olduğunu iddia etmek tamamen
saçmadır. Eğer Machado da Maduro da siyasi meşruiyetten yoksunsa, Trump,
Venezuela’da kimin siyasi meşruiyete sahip olduğunu belirtmelidir.
Trump,
Maduro’yu devirme nedeninin gerçek sebebini, 3 Ocak Cumartesi günü düzenlediği
basın toplantısında kendine özgü açık sözlülüğüyle ortaya koydu: “Yer altından
muazzam miktarda servet çıkaracağız.” Ona göre, elde edilecek para, sadece
Venezuela halkına değil, aynı zamanda Amerikan petrol şirketlerine ve “o
ülkenin bize verdiği zararların tazmini için ABD’ye” de gidecek. Bahsettiği “zararlar”sa
görünüşe göre Venezuela’nın petrol kaynaklarını millileştirmesinden
kaynaklanıyor.
Venezuela,
dünyanın en fazla petrol rezervine sahip ülkesi olup, bu rezervler, dünya
toplam rezervlerinin %17'sine kadar ulaşmaktadır. Trump’ın Venezuela’nın
petrolünü yağmalama önerisi ise, o ülkeyi ele geçirme ve “yönetme” amacının
açık bir itirafıdır. Bu, düpedüz gangsterlikten başka bir şey değildir: Bu
gangster, şunu söylemektedir: “Sizde petrol var. Başkanınız onu almamıza mani
olursa onu kaçırırız, ülkenizi ya bir sömürge gibi yönetiriz ya da onu
yağlamamıza izin verecek kukla bir hükümet kurarız.”
Şüphesiz
ki, yeraltı ve yerüstü zenginleri türünden bir ülkeye ait kaynakları
yağmalamak, emperyalizmin her zaman yaptığı şeydir. Bu faaliyet, emperyalizmin ana
omurgasını teşkil eder.
Sömürgeciliğin
sona ermesinden sonra emperyalizm, yoluna çıkan hükümetleri devirerek ve
yerlerine itaatkâr hükümetler getirerek yağmalama sürecini sürdürmeye çalıştı.
Guatemala’da Arbenz’e, İran’da Musaddık’a, (o zamanki adıyla) Kongo’da
Lumumba'ya ve Şili’de Allende’ye karşı CIA destekli darbeler, ilk akla gelen örneklerdir.
Daha yakın zamanlarda, Doğu Avrupa ve eski Sovyet cumhuriyetlerinde
gerçekleştirilen çeşitli renkli devrimler ve Amerika'nın Batı Asya’ya saldırısı
da aynı türdendir. Tüm bu önceki vakalar ile Venezuela arasındaki fark, önceki
vakalarda ABD’nin iç çatışmada bir tarafı destekliyormuş gibi görünürken, perde
arkasında darbeler üzerinde çalışmasıdır; ancak Venezuela’da, iç çatışmada bir
tarafı destekleme bahanesi olmadan, doğrudan askeri müdahale
gerçekleştirmiştir.
Elbette
emperyalizm, maden bakımından zengin olmasalar bile anti-emperyalist
hükümetlere sahip ülkeleri de hedef alıyor. Trump, ünlü Monroe Doktrini’ni
yeniden canlandırma girişiminin bir parçası olarak, Küba, Meksika ve Kolombiya’yı
hedef alma planlarını zaten açıkladı. Ancak imparatorluğunun etki alanı sadece
Latin Amerika ve Karayipler ile sınırlı değil. Bugün dünyada hiçbir ülke, ABD
müdahalesi ihtimali karşısında güvende değil.
Sovyetler
Birliği, ABD’nin Küba’ya saldırmakla tehdit ettiği Küba füze krizi sırasında,
ABD ile nükleer bir çatışmaya girme riskini göze alarak Küba’yı savunmuştu,
tıpkı daha önce Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesinin ardından
İngiliz-Fransız işgaline karşı Mısır’ı savunduğu gibi. Her iki durumda da
emperyalizm geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bugün mevcut olmayan Sovyetler
Birliği, ABD önderliğindeki emperyalizm tarafından tehdit edilen tüm dünya
ülkelerince büyük bir özlemle anılmaktadır.
Emperyalizmin
bugüne kadarki en yüksek aşamasını oluşturan bu gangster aşamasının uzun
sürmesi mümkün değil. Dünya halkları, özellikle de emperyalizmin kurbanı olmuş
üçüncü dünya halkları, kendilerini bir kez daha emperyalist hâkimiyetin yol
açtığı esarete teslim etmeyeceklerdir. Aslında, Arap dünyasındaki emperyalist
gangsterliğin önceki örneklerinde bile, müdahalenin sonucu amaçlanandan oldukça
farklı olmuştur.
Bu
bağlamda, Trump’ın Maduro’nun yoldan çekilmesi sonrası onun yerini alan
Venezuela Başkan Yardımcısı Delcy Rodriguez’in Amerikan diktasına uyacağına
dair sığ varsayımının boşa düşmesi önemlidir: Rodriguez, ABD’nin eylemini
kınadı ve Maduro’nun serbest bırakılmasını talep etti. Bunun üzerine Trump, onu
“Maduro’dan daha kötü bir kaderle” tehdit etmeye başladı. Gerçekten de tüm ülke,
bu ABD gangsterliğine karşı ayaklandı. Sovyetler Birliği’nin yokluğu,
emperyalizmi dünyaya hükmetme arayışları konusunda cesaretlendirmiş olsa da, bu
hâkimiyet bir hayal olarak kalacaktır.
Prabhat Patnaik
7
Ocak 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder