12 Ocak 2026

, ,

Emperyalizmin Gangster Dönemi

SSCB çöktüğünde, liberal burjuva yazarlar, demokrasinin ve istikrarın dünya üzerinde ulaştığı zaferin damgasını vurduğu dönemin nihayet geldiğini duyurmuşlardı. Bu liberal burjuva yazarlara göre, sosyalizmin gerçekleştirdiği itiraz, gereksiz ve verimsizdi. 

Sömürgelerine siyasi bağımsızlık bahşetmiş, herkese oy hakkı vermiş, refah devleti temelli önlemleri özünde benimsemiş olan kapitalizmin, bu itirazın mevcut olmadığı koşullarda insanlık için barış, ekonomik güvenlik ve bireysel özgürlük sağlayacağına inanıyorlardı.

Öte yandan, kimi solcu yazarlarsa, sömürgeciliğin sona ermesini, herkese oy hakkı verilmesini ve refah devleti önlemlerinin uygulanmasını, sosyalist itiraz sebebiyle varoluşsal tehditle yüzleşen kapitalizmden koparılmış tavizler olarak görmüş, bu itirazın ortadan kalkmasıyla sistemin her daim sahip olduğu yağmacı karakterini sergilemesine ve bu tavizleri geri almasına yol açacağı öngörüsünde bulunmuşlardı. Solcu yazarlar haklı çıktılar.

Burada ele aldığımız konu başlığı olarak emperyalizm, bugün “gangster aşaması” olarak adlandırabileceğimiz aşamaya geçerek, o alenen saldırgan olan doğasını sergileme imkânı buldu.

ABD emperyalizminin yaptığı gibi, Venezuela’nın usulüne uygun olarak seçilmiş Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu ve eşini askeri bir operasyonla evlerinden kaçırıp, uydurma suçlamalarla yargılanmak üzere, kelepçeli olarak ABD’ye getirmek ve uygun bir kukla hükümet kurulana kadar ülkelerini doğrudan bir ABD sömürgesi olarak yönetmek, uluslararası davranışın tüm yasal ve ahlaki normlarını ihlal eden, emperyalizmin bu “gangster aşaması”nı örnekleyen, alabildiğine cüretkâr bir eylemdir.

Ancak bu, emperyalizmin gangster aşamasının tanık olduğumuz son eylemidir. Saddam Hüseyin’inin zor kullanılarak devrilmesi ve tamamen asılsız suçlamalarla idam edilmesi, Libya’nın Muammer Kaddafi’sinin vahşice öldürülmesi, Suriye’nin işgali, tek “suçu” emperyalizm destekli bir yerleşimci sömürgeci proje tarafından evlerinden çıkarılmamayı istemek olan Filistin halkına karşı işlenen soykırım, Gazze’nin Donald Trump tarafından seçilen bir “Vali” eliyle yönetilecek bir ABD sömürgesi olarak ele geçirilmesi ve değerli bir gayrimenkul parçasına dönüştürülmesi, bunların hepsi, emperyalizmin gangster aşamasının farklı kesitleridir.

Liberal görüş, gene Donald Trump’ı bir gangster gibi davrandığı için sorumlulukları onun sırtına yüklüyor, onu aykırı bir kişi olarak görüyor, son dönemdeki yağmacı eylemlerin tüm sorumluluğunu yalnızca ona yüklüyor. Oysa yukarıda bahsedilen olayların çoğu Donald Trump’ın iktidara gelmesinden önce gerçekleşti. Trump ile önceki ABD başkanları arasındaki tek fark, diğerlerinin gangster eylemlerini “medeni” bir söylem altında kamufle etmiş olmaları, Trump’ın ise yönetiminin niyetlerini hiçbir şeyden çekinmeden dile dökmesidir. Ayrıca, Filistinlilere yönelik soykırım da dâhil olmak üzere, yukarıda bahsedilen olayların her birine, “liberal” denilen ilkeleri sürekli savunduğunu söyleyen diğer emperyalist ülkeler tam destek vermişlerdir.

Nicolas Maduro’nun kaçırılması bile, Trump’ın gözüne girmek isteyen (maalesef Hindistan da dâhil olmak üzere) küresel güneydeki birkaç ülke haricinde, dünyanın her yerinde kınanırken, saldırı, Almanya, Fransa ve İngiltere’nin aktif veya örtük desteğini almıştır.

Özellikle ABD’nin Avrupalı müttefikleri, Nicolas Maduro’nun otoriter bir yönetici olduğu, bu nedenle görevden alınması için gözyaşı dökülmesine gerek olmadığı yönünde bir argüman öne sürüyorlar. Bu argümanın tamamen saçma olduğu aşikârdır.

Uluslararası hukuk, ABD’nin veya herhangi bir başka ülkenin, orada demokrasi kurmak için başka bir ülkenin işlerine askeri olarak müdahale etmesine izin vermez. Yöneticinin kim olacağına o ülkenin halkı karar verir. Dolayısıyla, Maduro’nun otoriter olup olmamasının ABD müdahalesiyle hiçbir alakası yoktur.

Ayrıca, Trump’ın kendisi de Venezuela’da Maduro'nun başlıca rakibi Maria Corina Machado’nun, Maduro tutuklandıktan sonra yönetimi devralacak kadar yeterli halk desteğine sahip olmadığını açıkça kabul etmiştir. İki ana siyasi platformun bulunduğu bir ülkede, eğer bir tanesi yeterli halk desteğine sahip değilse, diğerinin daha fazla desteğe sahip olması mantıklıdır. Böyle bir durumda, Trump’ın kendisinin ve birçok Avrupalı liderin yaptığı gibi, Maduro’nun siyasi meşruiyetten yoksun olduğunu iddia etmek tamamen saçmadır. Eğer Machado da Maduro da siyasi meşruiyetten yoksunsa, Trump, Venezuela’da kimin siyasi meşruiyete sahip olduğunu belirtmelidir.

Trump, Maduro’yu devirme nedeninin gerçek sebebini, 3 Ocak Cumartesi günü düzenlediği basın toplantısında kendine özgü açık sözlülüğüyle ortaya koydu: “Yer altından muazzam miktarda servet çıkaracağız.” Ona göre, elde edilecek para, sadece Venezuela halkına değil, aynı zamanda Amerikan petrol şirketlerine ve “o ülkenin bize verdiği zararların tazmini için ABD’ye” de gidecek. Bahsettiği “zararlar”sa görünüşe göre Venezuela’nın petrol kaynaklarını millileştirmesinden kaynaklanıyor.

Venezuela, dünyanın en fazla petrol rezervine sahip ülkesi olup, bu rezervler, dünya toplam rezervlerinin %17'sine kadar ulaşmaktadır. Trump’ın Venezuela’nın petrolünü yağmalama önerisi ise, o ülkeyi ele geçirme ve “yönetme” amacının açık bir itirafıdır. Bu, düpedüz gangsterlikten başka bir şey değildir: Bu gangster, şunu söylemektedir: “Sizde petrol var. Başkanınız onu almamıza mani olursa onu kaçırırız, ülkenizi ya bir sömürge gibi yönetiriz ya da onu yağlamamıza izin verecek kukla bir hükümet kurarız.”

Şüphesiz ki, yeraltı ve yerüstü zenginleri türünden bir ülkeye ait kaynakları yağmalamak, emperyalizmin her zaman yaptığı şeydir. Bu faaliyet, emperyalizmin ana omurgasını teşkil eder.

Sömürgeciliğin sona ermesinden sonra emperyalizm, yoluna çıkan hükümetleri devirerek ve yerlerine itaatkâr hükümetler getirerek yağmalama sürecini sürdürmeye çalıştı. Guatemala’da Arbenz’e, İran’da Musaddık’a, (o zamanki adıyla) Kongo’da Lumumba'ya ve Şili’de Allende’ye karşı CIA destekli darbeler, ilk akla gelen örneklerdir. Daha yakın zamanlarda, Doğu Avrupa ve eski Sovyet cumhuriyetlerinde gerçekleştirilen çeşitli renkli devrimler ve Amerika'nın Batı Asya’ya saldırısı da aynı türdendir. Tüm bu önceki vakalar ile Venezuela arasındaki fark, önceki vakalarda ABD’nin iç çatışmada bir tarafı destekliyormuş gibi görünürken, perde arkasında darbeler üzerinde çalışmasıdır; ancak Venezuela’da, iç çatışmada bir tarafı destekleme bahanesi olmadan, doğrudan askeri müdahale gerçekleştirmiştir.

Elbette emperyalizm, maden bakımından zengin olmasalar bile anti-emperyalist hükümetlere sahip ülkeleri de hedef alıyor. Trump, ünlü Monroe Doktrini’ni yeniden canlandırma girişiminin bir parçası olarak, Küba, Meksika ve Kolombiya’yı hedef alma planlarını zaten açıkladı. Ancak imparatorluğunun etki alanı sadece Latin Amerika ve Karayipler ile sınırlı değil. Bugün dünyada hiçbir ülke, ABD müdahalesi ihtimali karşısında güvende değil.

Sovyetler Birliği, ABD’nin Küba’ya saldırmakla tehdit ettiği Küba füze krizi sırasında, ABD ile nükleer bir çatışmaya girme riskini göze alarak Küba’yı savunmuştu, tıpkı daha önce Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesinin ardından İngiliz-Fransız işgaline karşı Mısır’ı savunduğu gibi. Her iki durumda da emperyalizm geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bugün mevcut olmayan Sovyetler Birliği, ABD önderliğindeki emperyalizm tarafından tehdit edilen tüm dünya ülkelerince büyük bir özlemle anılmaktadır.

Emperyalizmin bugüne kadarki en yüksek aşamasını oluşturan bu gangster aşamasının uzun sürmesi mümkün değil. Dünya halkları, özellikle de emperyalizmin kurbanı olmuş üçüncü dünya halkları, kendilerini bir kez daha emperyalist hâkimiyetin yol açtığı esarete teslim etmeyeceklerdir. Aslında, Arap dünyasındaki emperyalist gangsterliğin önceki örneklerinde bile, müdahalenin sonucu amaçlanandan oldukça farklı olmuştur.

Bu bağlamda, Trump’ın Maduro’nun yoldan çekilmesi sonrası onun yerini alan Venezuela Başkan Yardımcısı Delcy Rodriguez’in Amerikan diktasına uyacağına dair sığ varsayımının boşa düşmesi önemlidir: Rodriguez, ABD’nin eylemini kınadı ve Maduro’nun serbest bırakılmasını talep etti. Bunun üzerine Trump, onu “Maduro’dan daha kötü bir kaderle” tehdit etmeye başladı. Gerçekten de tüm ülke, bu ABD gangsterliğine karşı ayaklandı. Sovyetler Birliği’nin yokluğu, emperyalizmi dünyaya hükmetme arayışları konusunda cesaretlendirmiş olsa da, bu hâkimiyet bir hayal olarak kalacaktır.

Prabhat Patnaik
7 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: