26 Ocak 2026

,

Rejim Değişikliği ve Sol


Naked Capitalism [“Çıplak Kapitalizm”] adlı blogun bağlantılar sekmesinde New Left Review (NLR) dergisinin blog sayfası Sidecar’ın yayınladığı, İran’la ilgili yazıya yer verildi.

Ne NLR’ı ne de Sidecar’ı okuyorum. Sadece birkaç yazıya bağlantı verdiğimi anımsıyorum.

Sitenin “Hakkımızda” sekmesinde şunlar söyleniyor: “Sidecar’da yazı yayınlamanın ölçütü, kişiler, süreçler, olaylar, yapılar konusunda başka hiçbir yerde söylenmeyen, ancak söylenmeyi hak eden bir şeyler söylemektir”.

Naked Capitalism aracılığıyla bağlantı verilen Sidecar adlı sitede İskender Sadıki Burucerdi imzasıyla çıkan “Aşağı Tükürsen Sakal, Yukarı Tükürsen Bıyık” isimli yazının bu ölçüte uymadığını söylemek gerekiyor.

Makale, İran’da gerçekleşen, rejim değişikliği amaçlı son protestoları ve hükümetin buna verdiği tepkileri ele alıyor. Her iki tarafın da izlediği yolla ilgili görüşü, CIA kontrolündeki bir medya kuruluşundan doğrudan kopyalanmış gibi duruyor.

Metinde isyancılardan veya şiddet içeren protestolardan neredeyse hiç bahsedilmiyor:

“28 Aralık’ta Tahran’da başlayan protestolar, Hamedan, Meşhed, Tebriz, İzeh, Kum, Mervdaş, Abdanan, Kirman, Arak, İsfahan ve Melikşahi gibi taşradaki şehirlere ve kasabalara dikkat çekici bir hızla yayıldı. [...]

Görüntülerin ve tanıklıkların dijital ortamda yayılması, ülkedeki şikâyetlerin senkronize bir şekilde dillendirilmesine katkıda bulundu, ancak protestoların tüm ülkeyi etkileyecek düzeye ulaşmasına ekonomideki hasar ve derin toplumsal tükenmişlik sebep oldu. İlam ve Mervdaş gibi şehirlerde güvenlik güçlerinin protestoculara karşı uyguladığı şiddet, kamuoyundaki öfkeyi daha da alevlendirdi. Tahran, başlangıçta nispeten sakin kalsa bile, başka yerlerdeki gösteriler, açıktan rejim karşıtı bir karakter kazanmaya başlamıştı.

Devlet, başlangıçta tırmanma tehlikesini fark etmiş gibi görünüyordu. Yetkililer, protestocuların ekonomiye dair şikâyetlerini kabul ettiler. Bu şikâyetler üzerine merkez bankası başkanı değiştirildi. [...]

Pezeşkiyan hükümetinin sınırlı hoşgörülü duruşu, etkin kontrolün güvenlik aygıtına, yani İslam Devrim Muhafızları’nın çeşitli kollarına, orduya, yargıya ve istihbarat servislerine geçmesiyle birkaç gün içinde ortadan kalktı. 8 ve 10 Ocak tarihleri arasında tam olarak ne olup bittiğini yeniden kurgulamak, tarihçilerin görevi olacak. İnternetin tümüyle kesildiği, bol miktarda yanlış bilginin dolaşıma sokulduğu ortamda net bir kronoloji çıkartmak zor. Bununla birlikte, olayların ana hatları yavaş yavaş belirginleşmeye başlıyor.

İlk çarşı protestolarının ve bunların birçok ile yayılmasının ardından, İran’ın devrik hükümdarının oğlu Rıza Pehlevi, İranlıları sokaklara dökülmeye ve rejimi devirmeye çağırdı. Çok sayıda görgü tanığı ifadesine göre, 8 Ocak’taki gösteriler, son derece büyük ve çoğunlukla barışçıldı. […] Gece gösterilerinin ardından devletin mesajı sertleşti. Güvenlik güçleri, milyonlarca cep telefonuna uyarı mesajları gönderdi. Baş Yargıç Gulamrıza Muhsini Eceyi, ‘bundan sonra eylemlere katılmak herkes için ciddi sonuçlar doğuracaktır’ tehdidini içeren bir dizi sert açıklama yaptı. Bu taktik, ertesi gün bazı katılımları engellemiş gibi görünüyor. Buna rağmen, 9 Ocak’ta önemli ve son derece kararlı bir protestocu grubu tekrar sokaklara döndü.

Daha önce görülmemiş bir şiddetle karşılaştılar. Güvenlik güçlerinin doğrudan kalabalığa ateş açtığını, hastanelere baskın düzenlediğini, yaralı protestoculara ve sağlık personeline saldırdığını, göstericileri daha önce bir dereceye kadar gayri resmi dokunulmazlığa sahip olan alanlara kadar kovaladığını gösteren videolar dolaşmaya başladı.”

Yazarın anlattıklarının “Batılı” ana akım medyanın yazdıklarından hiçbir farkı yok. Hükümet güçleri, birdenbire, “çoğunlukla barışçıl” seyreden eylemlere şiddet kullanarak saldırmıştı. “Olayların seyrini aktarmak tarihçilerin işi”ydi, çünkü elimizde yeterince bilgi yoktu!

Yazının yazarı Sadıki Burucerdi, bir sürü sosyolojik, güya solcu gevezeliğin ardından, nihayet protesto alanında yaygın şiddet olaylarının yaşandığını kabul ediyor. Ancak bunu hemen “yıllarca süren baskıdan” kaynaklandığını söyleyerek, mazur gösteriyor:

“Aynı zamanda, silahlı protestocuların güvenlik güçleriyle bıçak, pala ve bazı durumlarda ateşli silahlarla karşı karşıya geldiğine dair video kanıtları da mevcut. Bu da yıllarca süren baskının muhalefetin bazı kesimlerini nasıl radikalleştirdiğinin bir delili. Ayrıca, hükümet binalarına, camilere, devlete ait televizyon ve radyo binalarına yönelik kundaklama amaçlı saldırılara dair çok sayıda haber de yapıldı. Bu da protestonun bazı bölgelerde daha açık bir isyan niteliğine kavuştuğunu ortaya koyuyor.

Ardından gelen baskı, farklı yerlerde farklı biçimlere büründü. Bazı bölgelerde, kısa ama şiddetli baskılar, saatler içinde düzinelerce insanın ölümüne yol açarken, bazılarında uzun süren çatışmalar geceler boyunca devam etti. Ancak bu farklılıklar, genel seyri değiştirmiyor. Yaşananlar, birbirinden kopuk aşırılıklar veya disiplinsizlikler dizisinin değil, devletin sivil protestoculara karşı sistematik olarak ölümcül güç kullanmasının neticesiydi.”

Yazar, gereğinden uzun yazısının ilerleyen bölümlerinde nihayet CIA ve Mossad ajanlarının tüm bu eylemlerde rol oynadıklarını kabul ediyor. Ancak rollerinin sadece küçük olduğunu ısrarla vurguluyor:

“Bu gerçeği kabul etmek, rejimin bu hareketliliğin yabancı güçler tarafından planlandığı iddiasını doğru bulmak anlamına gelmez. Yıllarca süren toplumsal ve ekonomik gerilemeden kaynaklanan, ülke genelini kuşatan bir ayaklanma, İsrail ve ABD’ye ait istihbarat teşkilâtlarının protestoları ele geçirmeye çalıştığına dair ortada bir şüphe dahi olsa, dış istihbarat servislerinin çevirdikleri dolaplara indirgenemez.”

Bir yazar çıkıyor, emperyalizmin açıktan yürüttüğü rejim değişikliği operasyonunun “yıllarca süren toplumsal ve ekonomik gerilemeye dayandığını” söylüyor, o “toplumsal ve ekonomik gerileme”nin rejim değişikliği planlarının aktif bir parçası olduğunu dile getirmiyor. Bu gerçeğin üzerini örten cümleler, ya yazarın dolgun ücret aldığını ya da aptal olduğunu söylüyor.

Kafası karışık birinin kaleminden dökülmüş olan yukarıdaki yazıyı bir de John Mearsheimer’in gerçekleri ortaya koyduğu yazısıyla kıyaslamak gerekiyor:

“İran’da yaşananlar, İsrail ve Amerika’nın Tahran hükümetini devirmek ve İran’ı parçalamak için ortaya koyduğu bir girişimdir. Aynı girişim, Suriye’de bizzat ABD, Türkiye ve İsrail eliyle ortaya konulmuştur. İran’daki senaryo, daha önce gördüğümüz bir senaryodur ve bu senaryonun dört ana bileşeni mevcuttur:

1. ABD, uzun zamandır yaptırımlarla İran ekonomisini çökertmek için gayret ediyor. [...]

2. ABD ve İsrail, hükümetin şiddetle cevap vermesini sağlayacak şiddet eylemlerini başlatmak için Aralık 2025’in sonlarında harekete geçti. [...]

3. İsrail ve ABD ile birlikte hareket eden Batı medyası, protestoların esas olarak Tahran’daki kötü hükümetin politikalarına yönelik bir tepkinin neticesi olduğunu, dış müdahaleden kaynaklanmadığını söyleyen hikâyenin yayılmasını sağladı. Dahası, bu medya kuruluşlarına göre eylemler barışçıldı, şiddeti asıl başlatan hükümetti. [...]

4. ABD ordusu (ve belki de İsrail ordusu), protestolar kritik bir noktaya ulaştığında İran’a saldıracak, rejimi devirecek, İran’da ülkeyi parçalayacak bir kaos ortamı yaratmaya çalışacaktı.

Gelgelelim, bu strateji başarısız oldu, çünkü İran hükümeti, protestoları hızlı ve kararlı bir şekilde bastırmayı bildi.”

Başarısızlıkla sonuçlanan rejim değişikliği girişimi, yaklaşık 3.200 cana mal oldu.

“İran’daki son çatışmalarda yaşanan kayıplara ilişkin resmi istatistikler açıklandı: Terör saldırılarında güvenlik güçleri ve sıradan vatandaşlar da dâhil olmak üzere, 2.427 masum kişi şehit oldu, 690 silahlı terörist öldürüldü.”

Toplamda 3.117 kişi hayatını kaybetti.

Maddi hasar epey ağırdı.

NLR ve Sidecar’ın ülke dışından tahrik edilen, ciddi kayıplara yol açan rejim değişikliği amaçlı ayaklanmaları “çoğunlukla barışçıl protestolar” ve “yıllarca süren baskının ardından yaşanan gelişmelerle birlikte gerçekleşen olaylar” olarak takdim edip küçümseyen, gerçekleri gizleyen bir yazı yayınlaması, “akademik sol”un odağını ne ölçüde yitirdiğinin bir kanıtıdır.

Orta büyüklükteki bir ülkedeki sınıf politikalarını analiz etmek, büyük bir gücün o ülkeyi yok etmeye çalıştığı durumlarda pek bir anlam ifade etmez. Yereldeki şikâyetleri tartışırken büyük resmi akılda tutmak gerekir.

ABD ve İngiltere’deki emperyalist güçler 47 yıldır İslam Cumhuriyeti’ni yok etmeye, İran halkını yeniden köleleştirmeye çalışıyor. İran tam da bu çerçeve üzerinden analiz edilmelidir. Yerele ait diğer sorunlar, talidir.

Moon of Alabama
23 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: