Naked
Capitalism [“Çıplak Kapitalizm”] adlı blogun bağlantılar
sekmesinde New Left Review (NLR) dergisinin blog sayfası Sidecar’ın
yayınladığı, İran’la ilgili yazıya yer verildi.
Ne
NLR’ı ne de Sidecar’ı okuyorum. Sadece birkaç yazıya bağlantı
verdiğimi anımsıyorum.
Sitenin
“Hakkımızda” sekmesinde şunlar söyleniyor: “Sidecar’da yazı yayınlamanın
ölçütü, kişiler, süreçler, olaylar, yapılar konusunda başka hiçbir yerde
söylenmeyen, ancak söylenmeyi hak eden bir şeyler söylemektir”.
Naked
Capitalism aracılığıyla bağlantı verilen Sidecar adlı sitede İskender
Sadıki Burucerdi imzasıyla çıkan “Aşağı Tükürsen Sakal, Yukarı Tükürsen Bıyık”
isimli yazının bu ölçüte uymadığını söylemek gerekiyor.
Makale,
İran’da gerçekleşen, rejim değişikliği amaçlı son protestoları ve hükümetin
buna verdiği tepkileri ele alıyor. Her iki tarafın da izlediği yolla ilgili
görüşü, CIA kontrolündeki bir medya kuruluşundan doğrudan kopyalanmış gibi
duruyor.
Metinde
isyancılardan veya şiddet içeren protestolardan neredeyse hiç bahsedilmiyor:
“28 Aralık’ta Tahran’da
başlayan protestolar, Hamedan, Meşhed, Tebriz, İzeh, Kum, Mervdaş, Abdanan, Kirman,
Arak, İsfahan ve Melikşahi gibi taşradaki şehirlere ve kasabalara dikkat çekici
bir hızla yayıldı. [...]
Görüntülerin ve
tanıklıkların dijital ortamda yayılması, ülkedeki şikâyetlerin senkronize bir
şekilde dillendirilmesine katkıda bulundu, ancak protestoların tüm ülkeyi
etkileyecek düzeye ulaşmasına ekonomideki hasar ve derin toplumsal tükenmişlik
sebep oldu. İlam ve Mervdaş gibi şehirlerde güvenlik güçlerinin protestoculara
karşı uyguladığı şiddet, kamuoyundaki öfkeyi daha da alevlendirdi. Tahran,
başlangıçta nispeten sakin kalsa bile, başka yerlerdeki gösteriler, açıktan
rejim karşıtı bir karakter kazanmaya başlamıştı.
Devlet, başlangıçta
tırmanma tehlikesini fark etmiş gibi görünüyordu. Yetkililer, protestocuların
ekonomiye dair şikâyetlerini kabul ettiler. Bu şikâyetler üzerine merkez
bankası başkanı değiştirildi. [...]
Pezeşkiyan hükümetinin
sınırlı hoşgörülü duruşu, etkin kontrolün güvenlik aygıtına, yani İslam Devrim
Muhafızları’nın çeşitli kollarına, orduya, yargıya ve istihbarat servislerine
geçmesiyle birkaç gün içinde ortadan kalktı. 8 ve 10 Ocak tarihleri arasında tam olarak ne olup bittiğini yeniden kurgulamak, tarihçilerin görevi
olacak. İnternetin tümüyle kesildiği, bol miktarda yanlış bilginin dolaşıma
sokulduğu ortamda net bir kronoloji çıkartmak zor. Bununla birlikte, olayların
ana hatları yavaş yavaş belirginleşmeye başlıyor.
İlk çarşı protestolarının
ve bunların birçok ile yayılmasının ardından, İran’ın devrik hükümdarının oğlu
Rıza Pehlevi, İranlıları sokaklara dökülmeye ve rejimi devirmeye çağırdı. Çok
sayıda görgü tanığı ifadesine göre, 8 Ocak’taki gösteriler, son derece büyük ve
çoğunlukla barışçıldı. […] Gece gösterilerinin ardından devletin mesajı
sertleşti. Güvenlik güçleri, milyonlarca cep telefonuna uyarı mesajları
gönderdi. Baş Yargıç Gulamrıza Muhsini Eceyi, ‘bundan sonra eylemlere katılmak
herkes için ciddi sonuçlar doğuracaktır’ tehdidini içeren bir dizi sert
açıklama yaptı. Bu taktik, ertesi gün bazı katılımları engellemiş gibi
görünüyor. Buna rağmen, 9 Ocak’ta önemli ve son derece kararlı bir protestocu
grubu tekrar sokaklara döndü.
Daha önce görülmemiş bir
şiddetle karşılaştılar. Güvenlik güçlerinin doğrudan kalabalığa ateş açtığını,
hastanelere baskın düzenlediğini, yaralı protestoculara ve sağlık personeline
saldırdığını, göstericileri daha önce bir dereceye kadar gayri resmi
dokunulmazlığa sahip olan alanlara kadar kovaladığını gösteren videolar
dolaşmaya başladı.”
Yazarın
anlattıklarının “Batılı” ana akım medyanın yazdıklarından hiçbir farkı yok.
Hükümet güçleri, birdenbire, “çoğunlukla barışçıl” seyreden eylemlere şiddet
kullanarak saldırmıştı. “Olayların seyrini aktarmak tarihçilerin işi”ydi, çünkü
elimizde yeterince bilgi yoktu!
Yazının
yazarı Sadıki Burucerdi, bir sürü sosyolojik, güya solcu gevezeliğin ardından,
nihayet protesto alanında yaygın şiddet olaylarının yaşandığını kabul ediyor.
Ancak bunu hemen “yıllarca süren baskıdan” kaynaklandığını söyleyerek, mazur
gösteriyor:
“Aynı zamanda, silahlı
protestocuların güvenlik güçleriyle bıçak, pala ve bazı durumlarda ateşli
silahlarla karşı karşıya geldiğine dair video kanıtları da mevcut. Bu da
yıllarca süren baskının muhalefetin bazı kesimlerini nasıl radikalleştirdiğinin
bir delili. Ayrıca, hükümet binalarına, camilere, devlete ait televizyon ve
radyo binalarına yönelik kundaklama amaçlı saldırılara dair çok sayıda haber de
yapıldı. Bu da protestonun bazı bölgelerde daha açık bir isyan niteliğine kavuştuğunu
ortaya koyuyor.
Ardından gelen baskı,
farklı yerlerde farklı biçimlere büründü. Bazı bölgelerde, kısa ama şiddetli
baskılar, saatler içinde düzinelerce insanın ölümüne yol açarken, bazılarında
uzun süren çatışmalar geceler boyunca devam etti. Ancak bu farklılıklar, genel seyri
değiştirmiyor. Yaşananlar, birbirinden kopuk aşırılıklar veya disiplinsizlikler
dizisinin değil, devletin sivil protestoculara karşı sistematik olarak ölümcül
güç kullanmasının neticesiydi.”
Yazar,
gereğinden uzun yazısının ilerleyen bölümlerinde nihayet CIA ve Mossad
ajanlarının tüm bu eylemlerde rol oynadıklarını kabul ediyor. Ancak rollerinin
sadece küçük olduğunu ısrarla vurguluyor:
“Bu gerçeği kabul etmek,
rejimin bu hareketliliğin yabancı güçler tarafından planlandığı iddiasını doğru
bulmak anlamına gelmez. Yıllarca süren toplumsal ve ekonomik gerilemeden
kaynaklanan, ülke genelini kuşatan bir ayaklanma, İsrail ve ABD’ye ait
istihbarat teşkilâtlarının protestoları ele geçirmeye çalıştığına dair ortada
bir şüphe dahi olsa, dış istihbarat servislerinin çevirdikleri dolaplara
indirgenemez.”
Bir
yazar çıkıyor, emperyalizmin açıktan yürüttüğü rejim değişikliği operasyonunun “yıllarca
süren toplumsal ve ekonomik gerilemeye dayandığını” söylüyor, o “toplumsal ve
ekonomik gerileme”nin rejim değişikliği planlarının aktif bir parçası olduğunu dile
getirmiyor. Bu gerçeğin üzerini örten cümleler, ya yazarın dolgun ücret
aldığını ya da aptal olduğunu söylüyor.
Kafası
karışık birinin kaleminden dökülmüş olan yukarıdaki yazıyı bir de John
Mearsheimer’in gerçekleri ortaya koyduğu yazısıyla kıyaslamak gerekiyor:
“İran’da yaşananlar,
İsrail ve Amerika’nın Tahran hükümetini devirmek ve İran’ı parçalamak için ortaya
koyduğu bir girişimdir. Aynı girişim, Suriye’de bizzat ABD, Türkiye ve İsrail
eliyle ortaya konulmuştur. İran’daki senaryo, daha önce gördüğümüz bir
senaryodur ve bu senaryonun dört ana bileşeni mevcuttur:
1. ABD, uzun zamandır
yaptırımlarla İran ekonomisini çökertmek için gayret ediyor. [...]
2. ABD ve İsrail,
hükümetin şiddetle cevap vermesini sağlayacak şiddet eylemlerini başlatmak için
Aralık 2025’in sonlarında harekete geçti. [...]
3. İsrail ve ABD ile
birlikte hareket eden Batı medyası, protestoların esas olarak Tahran’daki kötü hükümetin
politikalarına yönelik bir tepkinin neticesi olduğunu, dış müdahaleden
kaynaklanmadığını söyleyen hikâyenin yayılmasını sağladı. Dahası, bu medya
kuruluşlarına göre eylemler barışçıldı, şiddeti asıl başlatan hükümetti. [...]
4. ABD ordusu (ve belki de
İsrail ordusu), protestolar kritik bir noktaya ulaştığında İran’a saldıracak,
rejimi devirecek, İran’da ülkeyi parçalayacak bir kaos ortamı yaratmaya çalışacaktı.
Gelgelelim, bu strateji
başarısız oldu, çünkü İran hükümeti, protestoları hızlı ve kararlı bir şekilde
bastırmayı bildi.”
Başarısızlıkla
sonuçlanan rejim değişikliği girişimi, yaklaşık 3.200 cana mal oldu.
“İran’daki
son çatışmalarda yaşanan kayıplara ilişkin resmi istatistikler açıklandı: Terör
saldırılarında güvenlik güçleri ve sıradan vatandaşlar da dâhil olmak üzere,
2.427 masum kişi şehit oldu, 690 silahlı terörist öldürüldü.”
Toplamda
3.117 kişi hayatını kaybetti.
Maddi
hasar epey ağırdı.
NLR ve Sidecar’ın
ülke dışından tahrik edilen, ciddi kayıplara yol açan rejim değişikliği amaçlı
ayaklanmaları “çoğunlukla barışçıl protestolar” ve “yıllarca süren baskının ardından
yaşanan gelişmelerle birlikte gerçekleşen olaylar” olarak takdim edip küçümseyen,
gerçekleri gizleyen bir yazı yayınlaması, “akademik sol”un odağını ne ölçüde
yitirdiğinin bir kanıtıdır.
Orta
büyüklükteki bir ülkedeki sınıf politikalarını analiz etmek, büyük bir gücün o
ülkeyi yok etmeye çalıştığı durumlarda pek bir anlam ifade etmez. Yereldeki şikâyetleri
tartışırken büyük resmi akılda tutmak gerekir.
ABD
ve İngiltere’deki emperyalist güçler 47 yıldır İslam Cumhuriyeti’ni yok etmeye,
İran halkını yeniden köleleştirmeye çalışıyor. İran tam da bu çerçeve üzerinden
analiz edilmelidir. Yerele ait diğer sorunlar, talidir.
Moon of Alabama
23 Ocak 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder