İnsanlar,
Suriye’deki Kürtlerden bahsederken, genelde 2014’te IŞİD ile başlayan, SDG’nin terörle
mücadele eden, “dünyayı kurtaran kahraman güç” olarak tasvir edilmesiyle sona
eren bir hikâye anlatırlar. Bu hikâye, tamamen yanlış değil, ancak tehlikeli çıkarımlara
yol açacak ölçüde eksik. Üstelik bu eksiklik, tesadüfi değil. Gerçek trajediyi
gizlemek için hikâye, bilerek ve kasten eksik anlatılıyor:
Kürtler,
IŞİD’le savaştıkları için kaybetmediler. Liderleri, milletin kaderini Amerikan
stratejisine bağladığı için kaybettiler. Amerikan stratejisi ise hiçbir vakit
Kürtlere Suriye’de kalıcı bir siyasi gelecek sağlamak için tasarlanmamıştı.
Baştan
şunu açıkça belirtmek istiyorum. Kürt halkına, kültürlerine, sergiledikleri dirence
ve topluluk duygusuna her daim büyük saygı duydum. Kendi hayatımda Kürtler,
asla “düşmanım” olmadılar. On dört yıldır karşı çıktığım şey, Kürtlerin
liderliğinde hareket eden SDG’nin gayet meşru bir zemine sahip olan Kürt
meselesini dış güçlerin eski Suriye devletine karşı hazırladıkları proje için
önemli bir avantaj haline getiren politik yaklaşımıdır.
Esad’ın
devrilmesi sonrası bugün, bu trajedinin son perdesine tanıklık ediyoruz: ABD,
SDG’yi yüzüstü bırakıyor, Suriye Arap Ordusu dağıtılıyor, Cevlani’ye bağlı
Kaide ordusu, Rakka, Deyrizor ve petrol sahalarına girerek Haseke’ye doğru
ilerliyor. Kürtlerin eline, öngörülebilir, önlenebilir ve defalarca hakkında
uyarıların dillendirildiği acı derslerden başka bir şey geçmiyor.
Kürt
Meselesi Washington’la Başlamadı
Suriye’de
Kürt meselesi savaştan önce de vardı, ancak savaş, bu meseleye ivme kazandırdı.
Kürt meselesine dair hâkim söylem, şu gerçeğin üzerini örttü: çatışmaların ilk
aşamasında eski Suriye devleti, kuzeydeki Kürtlerle savaşmıyordu. Aksine,
savaşın ilk iki yılında Suriye Arap Ordusu ve devlet, Halep, Efrin, Kobani ve
Haseke’deki Kürt bölgelerine ve mahallelerine somut destek sundu, faaliyetleri koordine
etti.
Bu
gerçek bile, eski Suriye hükümetini tekdüze ve saplantılı bir şekilde “Kürt düşmanı”
olarak tasvir eden masalı yeniden düşünmeye sevk etmelidir. Kürtler, yabancı
işgalciler olarak görülmüyorlardı. Onlar, toplumsal dokunun bir parçasıydı ve
devlet, halen daha kuzeyi birleşik bir Suriye Cumhuriyeti’nin parçası olarak
görüyordu: ortada tek devlet ve birçok halk topluluğu vardı.
Ancak
her savaş gibi Suriye’deki savaş da evrim geçirdi. 2012-2013’ten sonra Suriye’deki
savaş, çok daha fazla beynelmilel, çok daha zehirli bir şeye dönüştü.
Türkiye,
farklı milletlere mensup mücahitlere sınırlarını açtı. Körfez ülkelerinden para
ve silah aktı. CIA’in para ve silah akıttığı Çınar Kerestesi Operasyonu denilen
kanal giderek genişledi. Şam, Humus, Halep ve ana koridor civarında varoluşsal
tehditlerle karşı karşıya kalan ve sayıları azalan Suriye Arap Ordusu, kuzey ve
doğunun bazı bölgelerinden geri çekilmeye başladı.
Kürtleri
“yüzüstü bırakmak istediği” için değil, aynı anda her cepheyi savunamayacağı
için geri çekildi. IŞİD’in yükselişi ve Türkiye'nin kuzey Suriye’yi yabancı
tekfirciler için bir geçiş yoluna dönüştürmesiyle birlikte, Haseke ve kuzeydoğu
sınır bölgeleri, boş alan haline geldi.
Kürtler,
aniden kendilerini yalnız ve acımasız bir gerçekle karşı karşıya buldular: Eğer
Suriye Arap Ordusu sizi koruyamıyorsa, kendinizi korumak zorundasınız.
Kürt
silahlı yapıları bu zeminde büyüdüler. Bu noktada, ben de dâhil olmak üzere her
dürüst Suriyelinin de kabul ettiği üzere, IŞİD ve mücahit dalgası karşısında
Kürtlerin öz savunması meşruydu.
Ancak
öz savunmanın meşruluğu ile bir devlet içinde vekil devlet haline gelmenin
meşruluğu bir tutulmamalıdır.
Amerika
Suriye’ye Önce Destek İçin Geldi Sonra Ülkeyi Ele Geçirdi
2013
ve 2015 yılları arasında ABD varolan boşluğu doldurdu. Kürt birliklerini
silahlandırmaya başladı. Bunu öncelikle Washington’ın Kürt haklarını aniden
keşfettiği için değil, Suriye’de güvenilir bir kara kuvvetine ve çok sayıda
Amerikalının ölümüne yol açmadan kontrol altına alabileceği, finanse
edebileceği ve yönlendirebileceği bir askeri birliğe ihtiyaç duyduğu için
yaptı.
Ardından
Eylül 2015’e, o önemli dönüm noktasına gelindi.
Rusya,
hava gücüyle müdahale etti. IŞİD, konvoyları bombalandı. İkmal hatları imha
edilmeye başlandı. Suriye Arap Ordusu, inisiyatifi tekrar ele geçirmeye
başladı. Peki bu noktada Washington ne yaptı?
Bu
durum planı değiştirdi.
Rus
müdahalesinin başlamasından bir ay sonra, ABD, Kürtlerin önderliğinde, Pentagon
tarafından finanse edilen ve dünyaya farklılıkları içeren, demokratik, yerel
bir güç olarak takdim edilen “Suriye Demokratik Güçleri”ni kurdu.
Her
zaman ettiğim lafı burada tekrarlamama izin verin lütfen: Evet SDG, IŞİD’le
savaştı. Evet, Kürtler kanlarıyla bedel ödediler. Evet, IŞİD’e karşı yürütülen
savaşlar konusunda SDG’nin hakkı tabii ki teslim edilmeli.
Ama
bütçeniz Pentagon’dan geliyorsa, o parayı ve silahı verenin belirlediği şartlar
uyarınca faaliyet yürütüyorsunuzdur.
Bu
faaliyet de sizin değil, Washington’ın çıkarlarına tabidir.
Vekil
gücün kendi geleceği olmaz. Geleceğine ona destek sunan güç sahiptir. Kürt
liderliği, işte tam da bu gerçeği kabule yanaşmadı.
IŞİD’in
çöl bölgelerindeki küçük gruplara ayrılmasıyla birlikte, Fırat Nehri boyunca Suriye
Arap Ordusu ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında somut bir temas hattı oluştu:
SDG doğu kıyısında, SAO batı kıyısında konuşlandı.
İşte
Suriye’ye yönelik gerçek stratejik ihanet de bu noktada başladı. Sadece Suriye
devletine değil, nihayetinde Kürt halkının kendisine de ihanet edildi.
Petrol,
Buğday, Yaptırımlar: Suriye Yavaş Yavaş Boğuluyor
Savaşın
en ağır aşamasından sonra Suriye, sadece çatışmalarla yıkılmadı. Yaptırımlar ve
ekonomik kuşatma ile boğuldu. Bu boğulma sürecinde SDG, bir araç olarak iş
gördü.
Suriye
Demokratik Güçleri (SDG) ile birlikte hareket eden Amerikan işgal güçleri,
Suriye’nin petrol ve doğal gaz yataklarının yaklaşık yarısını, önemli buğday
alanları ve sınır geçiş noktaları da dâhil olmak üzere tarımsal zenginliğin
büyük bir bölümünü ele geçirdi.
Suriye’nin
elektrik, ısıtma, ulaşım ve yeniden yapılanma için yakıta ihtiyacı vardı.
Suriye’nin halkının karnını doyurmak için buğday lazımdı. Ancak zaten
yaptırımlarla boğuşan Suriye hükümeti, kendi kaynaklarına erişim imkânlarından
mahrum bırakıldı.
Peki
bu gerçeğin altında kimin imzası vardı?
Amerikan
birlikleriyle birlikte hareket eden SDG, işgal projesinin koçbaşı olarak iş gördü.
Kürt
liderliğinin ve birçok Batılı yorumcunun hâlâ yüzleşmeyi reddettiği nokta şu:
SDG bunu amaçlamış olsun ya da olmasın, sonuçta Suriye’nin yoksullaşmasına,
bölünmesine ve toparlanma yeteneğinden mahrum kalmasına katkıda bulundu.
Bu
katkının sebebi, Kürtlerin “Suriyelilerden nefret etmesi” değil, Şam’ı belirli
avantajlardan mahrum bırakmak, devleti askeri olarak deviremezse bile ekonomik açıdan
çökertmek üzere tasarlanmış olan Amerikan stratejisiydi.
Ardından
Kürt liderleri, kaderlerini tayin edecek bir karar aldılar: Bu düzenlemeyi
geçici bir savaş mantığı olarak görmek yerine, kalıcı siyasi özerkliğe giden
yol olarak değerlendirdiler.
Şam
Bir Anlaşma Teklif Etti, SDG Daha Fazlası İçin Kumar Oynadı
İşte
tam da bu noktada temel stratejik hataya değinmek gerekiyor.
Esad’ın
başta olduğu Şam, Kürtlere idari âdem-i merkeziyetçilik teklif etti: yerelliklere
ait işleri onlar yönetecek, eğitim, dil hakkı, kültürel ifade ve idari kontrol
gibi alanlarda haklar verilecekti.
SDG
liderleri, bu teklifi geri çevirdi.
Siyasi
âdem-i merkeziyetçilik talep ettiler. Bu da fiilen devlet benzeri yetkilere
sahip anayasal bir siyasi yapıyı ifade ediyordu.
Bu
talebi, NATO üyesi ve ittifakın ikinci büyük ordusuna sahip, kendi sınırları
içinde yirmi milyon Kürt barındıran, komşusundaki herhangi bir Kürt siyasi
oluşumunu varoluşunu tehdit edecek bir hastalık olarak gören Türkiye’nin yanı
başında dile getirdiler.
Stratejik
cehaletin basit bir tanımını istiyorsanız, verelim: Suriye’nin kuzeydoğusunda
Kürtlere siyasi özerklik talep etmek ve Türkiye’nin bunu kabul edeceğini
varsaymak.
Türkiye,
bunu asla kabul etmez. Ne Erdoğan döneminde, ne de herhangi bir Türk hükümeti
döneminde.
Washington
bunu biliyordu. Washington’daki herkes biliyordu. Türkiye’nin kırmızı
çizgileri, SDG’den daha eski.
Dolayısıyla,
SDG liderliği Amerikalılara güvendi. Washington’ın onları koruyacağına ve
sonunda siyasi âdem-i merkeziyetçiliği sağlayacağına inandı.
Bir
yayında da belirttiğim gibi: SDG
liderleri, mevcut ortamı yanlış değerlendirdiler. Bölgesel iklimi yanlış
değerlendirdiler. Öncelik sıralamasını yanlış anladılar.
Çünkü
Washington’daki planlamacıların çıkarları değiştiğinde, vekil, görevden
alınabilir hale gelir.
Esad’ın
Uyarısı ve “Amerika’yı Kalkan Olarak Kullanma”nın Laneti
Esad,
SDG liderlerini yıllar önce uyarmıştı. Birçok analist de onları uyarmıştı. Arap
dünyasında eski bir söz vardır: “Eğer tek kalkanınız Amerika ise, çıplaksınız
demektir.”
Mesele,
Şam’ın melek ya da sütten çıkmış ak kaşık olması değil. Mesele, Şam’ın yerel
olması. Suriye, sizin vatanınız. Suriye, sizin toplumsal dokunuz. Şam ile ne
müzakere ederseniz edin, yarın aynı topraklarda yaşamak zorunda olan biriyle
müzakere ediyorsunuz demektir.
Peki
ya ABD? O gidebilir. Sizi başka bir şeyle takas edebilir. “Yeniden ayarlama”
yapabilir. Sizi bir rahatsızlık kaynağı olarak görebilir.
Tam
da bu oldu.
ABD’nin
SDG’ye verdiği destek, hiçbir zaman Kürtlerin kurtuluş projesiyle ilgili
değildi. Bu destek, Suriye’nin yıkım projesi içindi: Şam’ı tahıl ve
kaynaklardan mahrum bırakmak, yeniden yapılanmayı engellemek, Suriye’yi
bölünmüş halde tutmak ve SDG’yi bir koz olarak kullanmak. Suriye Arap Ordusu
dağıtıldıktan, harita yeni bir düzen uyarınca yeniden çizildikten sonra Kürt
projesi gereksiz hale geldi.
Esad’ın
Yıkılışı ve Kürtlerin Hayalinin Çöküşü
Şimdi
her şeyin hız kazandığı an geldi.
Esad
düştü. Suriye Arap Ordusu yok edildi. Her türden bir âdem-i merkeziyetçiliği
müzakere edebilecek ve güvence altına alabilecek ulusal çerçeve paramparça
oldu.
Peki
bundan sonra ne olacak?
Amerikalılar,
tam da tahmin edildiği üzere, SDG’yi yüzüstü bırakıyorlar, çünkü Washington’ın
önceliği, artık Suriye’de birden fazla güç merkezi bulundurmak değil.
Washington, artık tek bir adres, tek bir telefon görüşmesi, özellikle Türkiye,
Katar ve ABD yetkililerinin şekillendirdiği yeni bir Suriye’de anlaşmaları
imzalayabilecek ve bölgeyi yönetebilecek tek bir “şerif” istiyor.
Bu
arada, Türkiye'nin desteğini alan ve Batı tarafından hoşgörüyle karşılanan Cevlani’nin
ordusu ilerlemeye devam ediyor.
Rakka
düştü. Deyrizor düştü. Petrol ve sınır geçişleri ele geçirildi. Cevlani’nin güçleri
Haseke’ye doğru ilerledi.
Kürt
liderliği ise kendi oynadığı kumarın geride bıraktığı enkazla baş başa kaldı.
SDG,
siyasi âdem-i merkeziyetçiliği elde edemedi. Hatta idari âdem-i merkeziyetçiliğe
bile kavuşamadı. Elde ettiği şey, teslimiyet, yenilgi ve aşağılanma oldu.
Tahammül
edilemeyecek ölçüde acı bir ironiyle yüzleştiler: Yıllar önce
sağlayabilecekleri bir şey olan, Esad’ın Şam’ından idari âdem-i
merkeziyetçiliği alma imkânını ellerinin tersiyle ittiler, bugünse çoğulculuğa
saygı gösterme iddiasında bile bulunmayan, üstünlükçü ve mezhepçi bir Tekfirci
gücün yönetimi altında çok daha kötü bir gerçeklikle karşı karşıyalar.
Bir
yayında da dediğim gibi, şu anda IŞİD’e
karşı savaşırken ölen Kürt kadın savaşçılarının heykellerinin yeni yöneticiler
tarafından yıkılışını izliyoruz. Bu, basit bir sembolik müdahale değil, bu bir
mesaj: “Fedakârlıklarınız bizim anlattığımız hikâyenin parçasıdır ama yeri zamanı
geldiğinde onları silip atacağız.”
Son
Acı Ders: Birlik Tek Seçenekti
Bu
noktada, birçok kişinin işitince ciğerini dağlayacak, ama söylenmesi icap eden tespitimi
dillendirmenin vaktidir.
Henüz
vakit varken, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve Suriye Arap Ordusu, Cevlani’nin
Kaide ordularına karşı işbirliği yapmalıydı.
Kürtlerin
kimliklerinden vazgeçmelerine gerek yoktu. Şam’ın söylediği her şeye “güvenmeleri”ne
gerek yoktu. Ortada müşterek bir düşman vardı. Aynı topraklarda, aynı yabancı
destekli mücahit ordusuyla savaşılıyordu.
Kusurları
ne olursa olsun, birleşik bir Suriye devleti, ulusal egemenliği korurken Kürtlerin
kültürel haklarını güvence altına alabilecek tek yapıydı.
Bunun
yerine, Kürt liderliği, kendisini Suriye’nin geri kalanının boğazını sıkan el
olarak kullanılmasına izin verdi. ABD’nin işgalci mantığı uyarınca Şam’ın
petrol ve buğdaya erişimini engelledi, sonrasında da bu desteği üzerinden siyasi
bir ödül almayı umdu.
Ama
şimdi, zayıflattıkları o devlet ortadan kalktı, güvendikleri Amerikalı hamileri
çekip gidiyor.
Bu,
sadece Kürtlerin trajedisi değil, Suriye’nin de trajedisi. Çünkü Kaide
karşısında ihtiyaç duyulan şey, parçalı etnik siyaset değil, ulusal birlikti.
Dediğim gibi, herkes, dar görüşlülük üzerinden, mezhep, kabile, mahalle, etnik
köken esasına göre hareket etti. Bunun bedelini tüm ülke ödedi.
Bugün
Suriye Arap Ordusu dağıtıldı. Suriye Demokratik Güçleri püskürtülüyor. Cevlani
ilerliyor. Türkiye, kuzeyi şekillendiriyor. İsrail, güneyi bölüyor. Kumarda tüm
parasını Washington’a yatıran Kürt liderlerin elinde pazarlıkta kullanabilecekleri
bir şeyleri kalmadı.
Hayaller
jeopolitikanın duvarına işte bu şekilde toslayıp tuz buz oluyor.
Tarih,
Kürt halkını koruma istediği için suçlamayacak. Tarih, Kürt liderlerini,
Amerikan desteğini bir strateji haline getirdikleri, hâlâ önemli olduğu bir
dönemde masadaki tek gerçekçi anlaşmayı reddettikleri için suçlayacak.
Neticede
Suriye’nin acımasız gerçeği şu: Düşmanınız Kaide ordusuysa, Washington’ın sizi
kurtarmasını bekleyerek hayatta kalamazsınız.
Çok
geç olmadan ulusal bir cephe oluşturarak hayatta kalırsınız.
Kevork Elmasyan
20 Ocak 2026
Kaynak
[Kevork Elmasyan, Suriyeli bir jeopolitika analisti ve Syriana Analysis Youtube kanalının kurucusudur.]


0 Yorum:
Yorum Gönder