25 Ocak 2026

, ,

ABD Kürtleri Nasıl Yüzüstü Bıraktı?


İnsanlar, Suriye’deki Kürtlerden bahsederken, genelde 2014’te IŞİD ile başlayan, SDG’nin terörle mücadele eden, “dünyayı kurtaran kahraman güç” olarak tasvir edilmesiyle sona eren bir hikâye anlatırlar. Bu hikâye, tamamen yanlış değil, ancak tehlikeli çıkarımlara yol açacak ölçüde eksik. Üstelik bu eksiklik, tesadüfi değil. Gerçek trajediyi gizlemek için hikâye, bilerek ve kasten eksik anlatılıyor:

Kürtler, IŞİD’le savaştıkları için kaybetmediler. Liderleri, milletin kaderini Amerikan stratejisine bağladığı için kaybettiler. Amerikan stratejisi ise hiçbir vakit Kürtlere Suriye’de kalıcı bir siyasi gelecek sağlamak için tasarlanmamıştı.

Baştan şunu açıkça belirtmek istiyorum. Kürt halkına, kültürlerine, sergiledikleri dirence ve topluluk duygusuna her daim büyük saygı duydum. Kendi hayatımda Kürtler, asla “düşmanım” olmadılar. On dört yıldır karşı çıktığım şey, Kürtlerin liderliğinde hareket eden SDG’nin gayet meşru bir zemine sahip olan Kürt meselesini dış güçlerin eski Suriye devletine karşı hazırladıkları proje için önemli bir avantaj haline getiren politik yaklaşımıdır.

Esad’ın devrilmesi sonrası bugün, bu trajedinin son perdesine tanıklık ediyoruz: ABD, SDG’yi yüzüstü bırakıyor, Suriye Arap Ordusu dağıtılıyor, Cevlani’ye bağlı Kaide ordusu, Rakka, Deyrizor ve petrol sahalarına girerek Haseke’ye doğru ilerliyor. Kürtlerin eline, öngörülebilir, önlenebilir ve defalarca hakkında uyarıların dillendirildiği acı derslerden başka bir şey geçmiyor.

Kürt Meselesi Washington’la Başlamadı

Suriye’de Kürt meselesi savaştan önce de vardı, ancak savaş, bu meseleye ivme kazandırdı. Kürt meselesine dair hâkim söylem, şu gerçeğin üzerini örttü: çatışmaların ilk aşamasında eski Suriye devleti, kuzeydeki Kürtlerle savaşmıyordu. Aksine, savaşın ilk iki yılında Suriye Arap Ordusu ve devlet, Halep, Efrin, Kobani ve Haseke’deki Kürt bölgelerine ve mahallelerine somut destek sundu, faaliyetleri koordine etti.

Bu gerçek bile, eski Suriye hükümetini tekdüze ve saplantılı bir şekilde “Kürt düşmanı” olarak tasvir eden masalı yeniden düşünmeye sevk etmelidir. Kürtler, yabancı işgalciler olarak görülmüyorlardı. Onlar, toplumsal dokunun bir parçasıydı ve devlet, halen daha kuzeyi birleşik bir Suriye Cumhuriyeti’nin parçası olarak görüyordu: ortada tek devlet ve birçok halk topluluğu vardı.

Ancak her savaş gibi Suriye’deki savaş da evrim geçirdi. 2012-2013’ten sonra Suriye’deki savaş, çok daha fazla beynelmilel, çok daha zehirli bir şeye dönüştü.

Türkiye, farklı milletlere mensup mücahitlere sınırlarını açtı. Körfez ülkelerinden para ve silah aktı. CIA’in para ve silah akıttığı Çınar Kerestesi Operasyonu denilen kanal giderek genişledi. Şam, Humus, Halep ve ana koridor civarında varoluşsal tehditlerle karşı karşıya kalan ve sayıları azalan Suriye Arap Ordusu, kuzey ve doğunun bazı bölgelerinden geri çekilmeye başladı.

Kürtleri “yüzüstü bırakmak istediği” için değil, aynı anda her cepheyi savunamayacağı için geri çekildi. IŞİD’in yükselişi ve Türkiye'nin kuzey Suriye’yi yabancı tekfirciler için bir geçiş yoluna dönüştürmesiyle birlikte, Haseke ve kuzeydoğu sınır bölgeleri, boş alan haline geldi.

Kürtler, aniden kendilerini yalnız ve acımasız bir gerçekle karşı karşıya buldular: Eğer Suriye Arap Ordusu sizi koruyamıyorsa, kendinizi korumak zorundasınız.

Kürt silahlı yapıları bu zeminde büyüdüler. Bu noktada, ben de dâhil olmak üzere her dürüst Suriyelinin de kabul ettiği üzere, IŞİD ve mücahit dalgası karşısında Kürtlerin öz savunması meşruydu.

Ancak öz savunmanın meşruluğu ile bir devlet içinde vekil devlet haline gelmenin meşruluğu bir tutulmamalıdır.

Amerika Suriye’ye Önce Destek İçin Geldi Sonra Ülkeyi Ele Geçirdi

2013 ve 2015 yılları arasında ABD varolan boşluğu doldurdu. Kürt birliklerini silahlandırmaya başladı. Bunu öncelikle Washington’ın Kürt haklarını aniden keşfettiği için değil, Suriye’de güvenilir bir kara kuvvetine ve çok sayıda Amerikalının ölümüne yol açmadan kontrol altına alabileceği, finanse edebileceği ve yönlendirebileceği bir askeri birliğe ihtiyaç duyduğu için yaptı.

Ardından Eylül 2015’e, o önemli dönüm noktasına gelindi.

Rusya, hava gücüyle müdahale etti. IŞİD, konvoyları bombalandı. İkmal hatları imha edilmeye başlandı. Suriye Arap Ordusu, inisiyatifi tekrar ele geçirmeye başladı. Peki bu noktada Washington ne yaptı?

Bu durum planı değiştirdi.

Rus müdahalesinin başlamasından bir ay sonra, ABD, Kürtlerin önderliğinde, Pentagon tarafından finanse edilen ve dünyaya farklılıkları içeren, demokratik, yerel bir güç olarak takdim edilen “Suriye Demokratik Güçleri”ni kurdu.

Her zaman ettiğim lafı burada tekrarlamama izin verin lütfen: Evet SDG, IŞİD’le savaştı. Evet, Kürtler kanlarıyla bedel ödediler. Evet, IŞİD’e karşı yürütülen savaşlar konusunda SDG’nin hakkı tabii ki teslim edilmeli.

Ama bütçeniz Pentagon’dan geliyorsa, o parayı ve silahı verenin belirlediği şartlar uyarınca faaliyet yürütüyorsunuzdur.

Bu faaliyet de sizin değil, Washington’ın çıkarlarına tabidir.

Vekil gücün kendi geleceği olmaz. Geleceğine ona destek sunan güç sahiptir. Kürt liderliği, işte tam da bu gerçeği kabule yanaşmadı.

IŞİD’in çöl bölgelerindeki küçük gruplara ayrılmasıyla birlikte, Fırat Nehri boyunca Suriye Arap Ordusu ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında somut bir temas hattı oluştu: SDG doğu kıyısında, SAO batı kıyısında konuşlandı.

İşte Suriye’ye yönelik gerçek stratejik ihanet de bu noktada başladı. Sadece Suriye devletine değil, nihayetinde Kürt halkının kendisine de ihanet edildi.

Petrol, Buğday, Yaptırımlar: Suriye Yavaş Yavaş Boğuluyor

Savaşın en ağır aşamasından sonra Suriye, sadece çatışmalarla yıkılmadı. Yaptırımlar ve ekonomik kuşatma ile boğuldu. Bu boğulma sürecinde SDG, bir araç olarak iş gördü.

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile birlikte hareket eden Amerikan işgal güçleri, Suriye’nin petrol ve doğal gaz yataklarının yaklaşık yarısını, önemli buğday alanları ve sınır geçiş noktaları da dâhil olmak üzere tarımsal zenginliğin büyük bir bölümünü ele geçirdi.

Suriye’nin elektrik, ısıtma, ulaşım ve yeniden yapılanma için yakıta ihtiyacı vardı. Suriye’nin halkının karnını doyurmak için buğday lazımdı. Ancak zaten yaptırımlarla boğuşan Suriye hükümeti, kendi kaynaklarına erişim imkânlarından mahrum bırakıldı.

Peki bu gerçeğin altında kimin imzası vardı?

Amerikan birlikleriyle birlikte hareket eden SDG, işgal projesinin koçbaşı olarak iş gördü.

Kürt liderliğinin ve birçok Batılı yorumcunun hâlâ yüzleşmeyi reddettiği nokta şu: SDG bunu amaçlamış olsun ya da olmasın, sonuçta Suriye’nin yoksullaşmasına, bölünmesine ve toparlanma yeteneğinden mahrum kalmasına katkıda bulundu.

Bu katkının sebebi, Kürtlerin “Suriyelilerden nefret etmesi” değil, Şam’ı belirli avantajlardan mahrum bırakmak, devleti askeri olarak deviremezse bile ekonomik açıdan çökertmek üzere tasarlanmış olan Amerikan stratejisiydi.

Ardından Kürt liderleri, kaderlerini tayin edecek bir karar aldılar: Bu düzenlemeyi geçici bir savaş mantığı olarak görmek yerine, kalıcı siyasi özerkliğe giden yol olarak değerlendirdiler.

Şam Bir Anlaşma Teklif Etti, SDG Daha Fazlası İçin Kumar Oynadı

İşte tam da bu noktada temel stratejik hataya değinmek gerekiyor.

Esad’ın başta olduğu Şam, Kürtlere idari âdem-i merkeziyetçilik teklif etti: yerelliklere ait işleri onlar yönetecek, eğitim, dil hakkı, kültürel ifade ve idari kontrol gibi alanlarda haklar verilecekti.

SDG liderleri, bu teklifi geri çevirdi.

Siyasi âdem-i merkeziyetçilik talep ettiler. Bu da fiilen devlet benzeri yetkilere sahip anayasal bir siyasi yapıyı ifade ediyordu.

Bu talebi, NATO üyesi ve ittifakın ikinci büyük ordusuna sahip, kendi sınırları içinde yirmi milyon Kürt barındıran, komşusundaki herhangi bir Kürt siyasi oluşumunu varoluşunu tehdit edecek bir hastalık olarak gören Türkiye’nin yanı başında dile getirdiler.

Stratejik cehaletin basit bir tanımını istiyorsanız, verelim: Suriye’nin kuzeydoğusunda Kürtlere siyasi özerklik talep etmek ve Türkiye’nin bunu kabul edeceğini varsaymak.

Türkiye, bunu asla kabul etmez. Ne Erdoğan döneminde, ne de herhangi bir Türk hükümeti döneminde.

Washington bunu biliyordu. Washington’daki herkes biliyordu. Türkiye’nin kırmızı çizgileri, SDG’den daha eski.

Dolayısıyla, SDG liderliği Amerikalılara güvendi. Washington’ın onları koruyacağına ve sonunda siyasi âdem-i merkeziyetçiliği sağlayacağına inandı.

Bir yayında da belirttiğim gibi: SDG liderleri, mevcut ortamı yanlış değerlendirdiler. Bölgesel iklimi yanlış değerlendirdiler. Öncelik sıralamasını yanlış anladılar.

Çünkü Washington’daki planlamacıların çıkarları değiştiğinde, vekil, görevden alınabilir hale gelir.

Esad’ın Uyarısı ve “Amerika’yı Kalkan Olarak Kullanma”nın Laneti

Esad, SDG liderlerini yıllar önce uyarmıştı. Birçok analist de onları uyarmıştı. Arap dünyasında eski bir söz vardır: “Eğer tek kalkanınız Amerika ise, çıplaksınız demektir.”

Mesele, Şam’ın melek ya da sütten çıkmış ak kaşık olması değil. Mesele, Şam’ın yerel olması. Suriye, sizin vatanınız. Suriye, sizin toplumsal dokunuz. Şam ile ne müzakere ederseniz edin, yarın aynı topraklarda yaşamak zorunda olan biriyle müzakere ediyorsunuz demektir.

Peki ya ABD? O gidebilir. Sizi başka bir şeyle takas edebilir. “Yeniden ayarlama” yapabilir. Sizi bir rahatsızlık kaynağı olarak görebilir.

Tam da bu oldu.

ABD’nin SDG’ye verdiği destek, hiçbir zaman Kürtlerin kurtuluş projesiyle ilgili değildi. Bu destek, Suriye’nin yıkım projesi içindi: Şam’ı tahıl ve kaynaklardan mahrum bırakmak, yeniden yapılanmayı engellemek, Suriye’yi bölünmüş halde tutmak ve SDG’yi bir koz olarak kullanmak. Suriye Arap Ordusu dağıtıldıktan, harita yeni bir düzen uyarınca yeniden çizildikten sonra Kürt projesi gereksiz hale geldi.

Esad’ın Yıkılışı ve Kürtlerin Hayalinin Çöküşü

Şimdi her şeyin hız kazandığı an geldi.

Esad düştü. Suriye Arap Ordusu yok edildi. Her türden bir âdem-i merkeziyetçiliği müzakere edebilecek ve güvence altına alabilecek ulusal çerçeve paramparça oldu.

Peki bundan sonra ne olacak?

Amerikalılar, tam da tahmin edildiği üzere, SDG’yi yüzüstü bırakıyorlar, çünkü Washington’ın önceliği, artık Suriye’de birden fazla güç merkezi bulundurmak değil. Washington, artık tek bir adres, tek bir telefon görüşmesi, özellikle Türkiye, Katar ve ABD yetkililerinin şekillendirdiği yeni bir Suriye’de anlaşmaları imzalayabilecek ve bölgeyi yönetebilecek tek bir “şerif” istiyor.

Bu arada, Türkiye'nin desteğini alan ve Batı tarafından hoşgörüyle karşılanan Cevlani’nin ordusu ilerlemeye devam ediyor.

Rakka düştü. Deyrizor düştü. Petrol ve sınır geçişleri ele geçirildi. Cevlani’nin güçleri Haseke’ye doğru ilerledi.

Kürt liderliği ise kendi oynadığı kumarın geride bıraktığı enkazla baş başa kaldı.

SDG, siyasi âdem-i merkeziyetçiliği elde edemedi. Hatta idari âdem-i merkeziyetçiliğe bile kavuşamadı. Elde ettiği şey, teslimiyet, yenilgi ve aşağılanma oldu.

Tahammül edilemeyecek ölçüde acı bir ironiyle yüzleştiler: Yıllar önce sağlayabilecekleri bir şey olan, Esad’ın Şam’ından idari âdem-i merkeziyetçiliği alma imkânını ellerinin tersiyle ittiler, bugünse çoğulculuğa saygı gösterme iddiasında bile bulunmayan, üstünlükçü ve mezhepçi bir Tekfirci gücün yönetimi altında çok daha kötü bir gerçeklikle karşı karşıyalar.

Bir yayında da dediğim gibi, şu anda IŞİD’e karşı savaşırken ölen Kürt kadın savaşçılarının heykellerinin yeni yöneticiler tarafından yıkılışını izliyoruz. Bu, basit bir sembolik müdahale değil, bu bir mesaj: “Fedakârlıklarınız bizim anlattığımız hikâyenin parçasıdır ama yeri zamanı geldiğinde onları silip atacağız.”

Son Acı Ders: Birlik Tek Seçenekti

Bu noktada, birçok kişinin işitince ciğerini dağlayacak, ama söylenmesi icap eden tespitimi dillendirmenin vaktidir.

Henüz vakit varken, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve Suriye Arap Ordusu, Cevlani’nin Kaide ordularına karşı işbirliği yapmalıydı.

Kürtlerin kimliklerinden vazgeçmelerine gerek yoktu. Şam’ın söylediği her şeye “güvenmeleri”ne gerek yoktu. Ortada müşterek bir düşman vardı. Aynı topraklarda, aynı yabancı destekli mücahit ordusuyla savaşılıyordu.

Kusurları ne olursa olsun, birleşik bir Suriye devleti, ulusal egemenliği korurken Kürtlerin kültürel haklarını güvence altına alabilecek tek yapıydı.

Bunun yerine, Kürt liderliği, kendisini Suriye’nin geri kalanının boğazını sıkan el olarak kullanılmasına izin verdi. ABD’nin işgalci mantığı uyarınca Şam’ın petrol ve buğdaya erişimini engelledi, sonrasında da bu desteği üzerinden siyasi bir ödül almayı umdu.

Ama şimdi, zayıflattıkları o devlet ortadan kalktı, güvendikleri Amerikalı hamileri çekip gidiyor.

Bu, sadece Kürtlerin trajedisi değil, Suriye’nin de trajedisi. Çünkü Kaide karşısında ihtiyaç duyulan şey, parçalı etnik siyaset değil, ulusal birlikti. Dediğim gibi, herkes, dar görüşlülük üzerinden, mezhep, kabile, mahalle, etnik köken esasına göre hareket etti. Bunun bedelini tüm ülke ödedi.

Bugün Suriye Arap Ordusu dağıtıldı. Suriye Demokratik Güçleri püskürtülüyor. Cevlani ilerliyor. Türkiye, kuzeyi şekillendiriyor. İsrail, güneyi bölüyor. Kumarda tüm parasını Washington’a yatıran Kürt liderlerin elinde pazarlıkta kullanabilecekleri bir şeyleri kalmadı.

Hayaller jeopolitikanın duvarına işte bu şekilde toslayıp tuz buz oluyor.

Tarih, Kürt halkını koruma istediği için suçlamayacak. Tarih, Kürt liderlerini, Amerikan desteğini bir strateji haline getirdikleri, hâlâ önemli olduğu bir dönemde masadaki tek gerçekçi anlaşmayı reddettikleri için suçlayacak.

Neticede Suriye’nin acımasız gerçeği şu: Düşmanınız Kaide ordusuysa, Washington’ın sizi kurtarmasını bekleyerek hayatta kalamazsınız.

Çok geç olmadan ulusal bir cephe oluşturarak hayatta kalırsınız.

Kevork Elmasyan
20 Ocak 2026
Kaynak

[Kevork Elmasyan, Suriyeli bir jeopolitika analisti ve Syriana Analysis Youtube kanalının kurucusudur.]

0 Yorum: