22 Ocak 2026

, ,

Dişleri Sökülmüş Gramsci


Emperyalizm, Komünist Stratejisti Kültürel Simgeye Nasıl Dönüştürdü?

 

Gramsci, Emperyalizmin Seminer Salonunda

Emperyalizme bağlı akademide Antonio Gramsci, hem her yerde hem de hiçbir yerde. Alıntılarda, ders programlarında, konferans başlıklarında ve kültür teorisi dipnotlarında onun adına rastlamak mümkün. Gelgelelim, iktidara karşı gerçek bir mücadelenin yürütüldüğü yerlerde, örgütlerin kurulduğu, kadroların eğitildiği, stratejinin zulüm koşullarında biçimlendirildiği, “dünyayı nasıl yorumlayacağız?” değil, “dünyayı sahiplerinden nasıl alacağız?” sorusunun sorulduğu yerlerde, onun adı hiç anılmıyor. Bu çelişki, önemsiz bir akademik merak konusu değil. Bu, bizim yaramızdır ve bu yara, Hapishane Defterleri’ni okumazdan evvel, Gramsci’nin başına bir şeyler geldiğini söyler.

Egemen sınıf, kurumları düşmanlarına silah dağıtmak için finanse etmez. O, düşmanları yönetmek için kurumları finanse eder. Emperyalizm, sadece toprak fethetmekle kalmaz, aynı zamanda insanların içinde yaşadığı zihinsel tertibatı da üretir. Size neyin düşünülebilir, neyin saygın, neyin “karmaşık” ve neyin “aşırı” olduğunu öğretir. Dolayısıyla, devrimci bir komünist, emperyalizmin meşruiyetini yeniden üretmekle görevli kurumların gözdesi haline geldiğinde, doğru soru, “Ona neden hayranlar?” değildir. Doğru soru şudur: “Onun hangi versiyonunun dolaşıma girmesine izin verdiler?”

Çoğu akademik ortamda Gramsci, dişleri sökülmüş bir halde takdim edilir. “Sivil toplum” teorisyeni, “hegemonya” analisti, kültürel eleştirinin koruyucu azizi olarak tanıtılır. Kopuş nedir bilmeyen bir Marksizmin imal edilmesinde kullanılan Gramsci, devletle yüzleşmeyi, disiplinli örgütlenmeyi veya iktidarı ele geçirmeyi gerektirmeyen, tahakkümden bahsedip duran bir dile indirgenir. Seminer salonları bu Gramsci’ye bayılır, çünkü bu Gramsci, seminer salonunun temellerini tehdit etmez. O, profesyonel-yönetici solun güvenliğine halel getirmeyen bir “uzman”dır: havayı koklamak için faydalı, savaş kazanmak içinse işe yaramazdır.

Dolayısıyla, Gramsci’nin hep yanlış anlaşıldığını söylemenin bir anlamı yoktur. O, hep bir konuma hapsedilmiş, o konum üzerinden kullanılmıştır. Düşüncesi, birçok devrimci gelenekte olduğu gibi, emperyalist bilgi mekanizması aracılığıyla işlenir: bağlılıklarından arındırılır, devrimci amacından kopartılır, kavramları elemenin ardından namluya sürülür, bu sayede özgürce dolaşma imkânı bulur.

Emperyalizm, bir düşünürü kirlerinden, çapaklarından arındırabiliyorsa onu yasaklamaya gerek duymaz. Gramsci’nin ünlü olmasına izin vermek daha hayırlıdır, yeter ki ünleri insanları silahsız bıraksın.

Öyleyse bilimsel sorgulama, zevk veya yorum meselesi değil, siyasi ekonomi ve ideolojik işlev meselesidir. Faşizmin hapsettiği, siyasi çalışmalardan uzaklaştırdığı bir komünist örgütçüyü liberal kurumlar, nasıl bir kültür teorisyeni olarak ambalajlayabilmiştir? İktidar sorununu kendisine dert edinen bir Leninist, iktidardan korkan bir solun maskotu haline nasıl gelebilir? Mücadele içinde şekillenen bir teori, muhalefeti yönetmek için nasıl bir araç haline gelir?

Bu makale, işte bu soruyu ciddiye alıyor, çünkü mesele, sadece Gramsci ile ilgili değil. Düşünce alanında süren daha geniş bir dünya savaşıyla ilgili. Bizim örgütlü yapı olarak emperyalizmin merkezinde neden inşa edildiğimizle ilgili. Tarihin yüzeyiyle ilgilenen tarafsız “okumalarla” uğraşmıyoruz. Karşımızda, fikirlerin ya silaha ya da terapiye dönüştürüldüğü bir savaş alanı var. Gramsci, bu alandaki en büyük ödüllerden biridir, çünkü geliştirdiği görüşler, devrimci amaçlarına yeniden kavuştuklarında, kapitalist yönetimin nasıl istikrar kazandığını ve nasıl ortadan kaldırılabileceğini açıklamaya katkıda bulunacaklardır. Akademi, onu kültür teorisyeni olarak görmeyi tercih ediyor çünkü bu hali zafer kazanamaz. Buradaki görev, zafere yazgılı Gramsci’yi yeniden kazanmaktır.

Zincirlenmiş Düşünme Pratiği: Baskı Altında Üretilen Teori

Antonio Gramsci, bir kafede, bir burs programında veya sonuçlarından izole edilmiş sessiz bir üniversite ofisinde kalem oynatmadı. Gözetim, sansür, fiziksel yıpranma ve kasıtlı izolasyon altında yazdı. Bu gerçek, biyografik bir süs değil, teorisinin maddi koşuludur. Gramsci’yi bilimsel olarak anlamak için, faşist devletin onun nefesini kesmek istediği yerden başlamalıyız: hapishaneden, siyasi çalışmalardan kopuk, kitaplardan, mektuplardan, hatta temel sağlık hizmetlerinden mahrum halde yaşadığı, her sözü gardiyanları tarafından denetlendiği yerden.

İtalyan faşistleri, Gramsci’yi kültürel eleştirisinden korktukları için hapse atmadılar. Onu, işçileri örgütleyebilen, strateji geliştirebilen, Marksizmi İtalya koşullarında canlı bir siyasi güce dönüştürebilen bir komünist lider olduğu için hapse attılar. “Bu beynin çalışmasını durdurun” şeklindeki ünlü emir, mecazi bir ifade değildi. Burada, devrimci bir zihne uygulanan kontrgerilla mantığı devredeydi. Hapishane, mücadeleden geri çekilme değil, mücadelenin başka yollarla devam ettirilmesiydi.

Gramsci’nin en ünlü yazılarının parça parça, defter sayfalarına yazılmış olması, felsefi bir tercih değildi. Esasında bu hal, yüzleştiği baskının bir tezahürüydü. Gramsci, devrim, parti veya devletle ilgili görüşlerini açıktan dile getiremezdi, aksi takdirde, daha fazla cezayla yüzleşir veya yazılarına el konulurdu. Düşüncelerini şifreli ifadelerle aktardı, bazılarını dolambaçlı yollardan aktarmak zorunda kaldı, bazı düşüncelerine geri döndü ve onları revize etti. Onları okuyanların belirsizlik dediği şey, esasında kısıtlamanın bıraktığı izdi. Hapishane Defterleri’ni özgürce yazılmış denemelermiş gibi okumak, onları şekillendiren şiddeti siler.

Devrimci teori, her zaman baskı altında şekillenmiştir. Lenin, sürgünde, polis tacizi ve sürekli yer değiştirme zorunluluğunun hüküm sürdüğü koşullarda yazdı. Mao, o uzun soluklu mücadele teorisini, kuşatma altında, düşmanın nefesini ensesinde hissettiği koşullarda, maddi yoksunluk içindeyken geliştirdi. Cabral, kültür ve özgürleşme meselesiyle ilgili analizlerini sömürgeci güce karşı silahlı mücadele yürütürken kaleme aldı. Bu vakaların hiçbirinde baskı, geri çekilmeye yol açmadı. Aksine, zorunlulukla keskinleşen stratejik bir düşünceye yol açtı. Gramsci, bu çizgiye aittir. Hapishane yazıları, devrimci politikadan uzaklaşma çabası değil, devrimin emperyalizmin merkezde neden durakladığını ve nasıl mümkün kılınabileceğini anlamaya yönelik bir girişimdir.

Gramsci’nin mektupları, bu maddi gerçekliği şüphe götürmez bir şekilde ortaya koyuyor. Sağlığının bozulmasından, hapis hayatının monotonluğundan ve acımasızlığından, konsantre olmanın zorluğundan, okuma-yazma imkânları konusunda getirilen sınırlamalardan bahsediyor. Burada romantik hiçbir şey yok. Bu, devletin siyasi bir düşmana karşı aheste aheste uyguladığı şiddettir. Hapishane Defterleri’ni bu koşullardan kopuk soyut düşünceler olarak ele alan her türden Gramsci yorumu tarafsız değildir, ideolojiktir. Böylesi yorumlar, zorla dayatılan sessizliği felsefi bir seçime dönüştürerek, faşist devletin nihai zaferini yeniden üretirler.

Öyleyse, ilk metodolojik düzeltme basit ama belirleyicidir: Parçalılık, teoriyi koşullayan ana husus değildir. Bu parçalılık, özünde baskının açtığı yaradır. Gramsci’nin düşüncesi, tıpkı baskı altında yazan her devrimci düşünürde olduğu gibi, üretildiği koşullara sürekli dikkat edilerek yeni bir yapıya kavuşturulmalıdır. Bu gerçeği göz ardı ettiğimizde, onu baştan yanlış anlarız, emperyalist kurumların onun eserini belirsiz, esnek ve asla Gramsci’nin kabul etmeyeceği projelere uyarlanabilir şeylermiş gibi takdim etmelerini sağlarız.

Bu somut temel oluşturulduktan sonra, soracağımız soru da değişir. Gramsci’yi yüzer gezer bir kültür teorisyeni olarak ele almayı bırakıp, onu zincirlenmiş bir komünist tefekkür olarak anladığımızda, ancak o noktada, şu soruyu sorarız: “Gramsci, aslında neyi çözmeye çalışıyordu?” Onun asli meselesi, soyut manada kültür değildi. İktidardı. Onun derdi, bilhassa Batı Avrupa’nın gelişmiş kapitalist toplumlarında iktidarı ele geçirmenin neden bu kadar zor olduğu sorusuna cevap bulmaktı. Teorisinin çıkış noktası, iktidardı.

İktidar Terk Edilmedi, Sadece Gecikti: Leninist Stratejist Olarak Gramsci

Gramsci’nin teorik çalışmasının gerçek içeriği, ancak özgürce konuşup duran bir kültür eleştirmeni değil de, zorla susturulmuş bir komünist örgütçü olarak anlaşıldığında netliğe kavuşturulur. Gramsci, devrimin arzu edilir olup olmadığını ya da Marksizmin güncel hassasiyetlere göre yumuşatılması gerekip gerekmediğini sormuyordu. Daha zor, daha tehlikeli bir soruyla boğuşuyordu: “Devrim, kapitalizmin çevresinde neden başarılı oldu da merkezinde tıkandı?”

Gramsci, Ekim Devrimi’nden hiç kopmadı. Onu ciddiye aldı. Bolşevik Devrimi, onun için açıklanması gereken bir anormallik ya da yas tutulması gereken bir trajedi değildi. Marksizmin iktidara gelebileceğinin kanıtıydı. Ancak Gramsci, İtalya’nın Rusya olmadığını da anlamıştı. Batı Avrupa, işçi sınıfını mevcut düzene, yalnızca kaba kuvvetle açıklanamayacak şekillerde bağlayan (parlamentolar, sendikalar, kiliseler, okullar, gazetelerden oluşan, sıkı bir şekilde dokunmuş) bir kurumlar ağı üzerine kuruluydu. Egemen sınıf, sadece güç değil, liderlik yoluyla da hüküm sürüyordu.

Gramsci, bu yaklaşımıyla Lenin’den ayrılmaktan ziyade, onun yolunu genişletiyordu. Lenin, zaten devrimci bilincin ekonomik mücadeleden kendiliğinden ortaya çıkmadığını, örgütlenmesi, eğitilmesi ve yönlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştı. Gramsci, bu görüşü alıp, kapitalizmin hem rıza hem de zor yoluyla istikrara kavuştuğu toplumlara uyguladı. Sorun, krizin yokluğu değil, krizi iktidar için fırsata çevirecek devrimci bir gücün yokluğuydu.

Gramsci’nin teorik çerçevesinde parti, merkezî konumunu korur. “Modern Prens” kavramı, edebi bir süs veya mecazi bir laf oyunu değil. O, yeni tarihsel koşullarda, Leninist partinin kolektif iradenin örgütleyicisi olarak kavuştuğu yeni ifade biçimidir. Disiplinli örgütlenme olmadan strateji olmaz. Strateji olmadan iktidar ele geçirilemez. Gramsci’nin tüm projesi bunu söyler. Partinin karşısına yeni alternatifler çıkartmaz. Tahakkümün yalnızca devlette yoğunlaşmak yerine toplumun her alanına yayıldığı durumlarda, partinin nasıl işlemesi gerektiği üzerine teorik çalışma yürütür.

Bu nedenle, Gramsci’yi iktidar sorusundan geri adım atan biri olarak okumak, temel bir çarpıtmadır. O, tam tersini yapar. Gelişmiş kapitalist toplumlarda iktidarın ele geçirilmesinin daha zor olduğunu, çünkü onun daha iyi gizlendiğini savunur. Egemen sınıf, sadece emretmekle kalmaz, kitlelere liderlik eder. Sağduyuyu şekillendirir. İttifaklar kurar. Çıkarlarını herkesin çıkarıymış gibi takdim eder. Böyle bir sistemi devirmek, cesaret veya kendiliğindenlikten daha fazlasına ihtiyaç duyar. Toplumsal yaşamın tamamında liderliğe meydan okuyabilecek örgütlü bir karşı gücün oluşması gerekir.

Gramsci’nin analizi, bu nedenle, kötümserlikten değil, stratejik ciddiyetten doğar. Kapitalizmin kendi çelişkileriyle çökeceğine dair o insanın içini rahatlatan hayali reddeder, salt iradenin kökleşmiş iktidarı alt edebileceğini söyleyen, aynı ölçüde konforlu olan hayali de çöpe atar. Gramsci’nin Marksizmi ölçülü, disiplinli ve duygusuzdur. Devrim gecikir ama imkânsız değildir. Teorinin görevi, bu gecikmeyi açıklamak, böylece bu durumun üstesinden gelinebilmesini sağlamaktır.

Bu ayrım önemlidir. Gramsci’yle, daha sonra Batı Marksizmi olarak bilinen akım arasındaki çizgi, bu ayrımda aranmalıdır. Batı Marksizmi, genellikle yenilgiyi nihai, iktidarı ise doğası gereği yozlaştırıcı olarak görürken, Gramsci, yenilgiyi incelenmesi gereken bir sorun, iktidarı ise fethedilmesi gereken bir zorunluluk olarak ele alır. Eseri, kesintisiz muhalefeti savunmaz. Onun eseri, muhalefetin iktidara dönüşebileceği koşulları inşa etme kılavuzudur.

Gramsci’nin o en ünlü görüşlerini kendi oluştuğu şartlar içerisinde değerlendirebilmek için Leninist yönelim tekrar devreye sokulmalıdır. Bu görüşler, siyasetten kopuk kültür eleştirisi araçları değil, burjuva iktidarının kendini nasıl koruduğunu, devrimci bir gücün onu nasıl ortadan kaldırabileceğini anlamaya yönelik araçlardır. Gramsci, bu probleme “hegemonya” adını verir. Şimdi sıra hegemonya konusunda doğru bir anlayışa sahip olmada.

Hegemonya Sözle Değil, Yönetimle İlgili Bir Mesele

Gramsci’nin elinde hegemonya, mesaj vermenin, söylem üretmenin veya kültürel etkilerin teorisi değil, bir yönetim teorisidir. Egemen sınıfın, egemenliğin yalnızca çıplak kuvvete dayanamadığı toplumlarda, iktidarını güvence altına alma ve istikrara kavuşturma biçimini tanımlar. Hegemonyayı devletten ayrı bir kültürel olgu olarak ele almak, yaratıcı bir yorum değil, siyasetin silahsızlandırılmasıdır.

Gramsci, fikrini duru ve yalın bir biçimde ortaya koyar: hegemonya, rıza ve cebrin birleşimidir. Hegemonya, kurumlar, hukuk, eğitim, din ve burjuva egemenliğini doğal, kaçınılmaz ve hatta faydalı gösteren günlük uygulamalar aracılığıyla tatbik edilir. Rıza, sivil toplumda serbestçe gezinen bir şey değildir. Devletin zor aygıtı tarafından organize edilir, dayatılır ve desteklenir. Devlet kavramını hegemonya kavramından kopartırsanız, kavramın etkisini de ortadan kaldırmış olursunuz.

Gramsci’ye göre sivil toplum, iktidardan kaçış yeri değil, iktidarın başlıca alanlarından biridir. Okullar, sendikalar, gazeteler, kültür örgütleri ve kiliseler, fikirlerin sadece rekabet ettiği tarafsız alanlar değildir. Bunlar, egemen sınıfın liderlik etme imkânlarını yeniden ürettiği, devrimci güçlerin başarılı olmak istiyorlarsa dövüşmek zorunda oldukları savaş alanlarıdır. Sivil toplumda devlet iktidarı hedefi olmaksızın yürütülen faaliyet, savaşın kazanmayı hedeflemeden sonsuza dek sürdürüldüğünün ispatıdır.

Gramsci’nin akademideki yanlış kullanımlarının en tehlikeli hale geldiği nokta burasıdır. Hegemonya, anlatı kontrolüne veya kültürel temsile indirgendiğinde, liberal çoğulculukla uyumlu hale gelir. Siyaset, söyleme, mücadele, sembolik çekişmeye, devrim, kesintisiz eleştiriye dönüşür. Gramsci’yi bu şekilde anlayanlar, mevcut güç ilişkilerini tehdit eden hiçbir talep dillendirmedikleri için yüceltilirler.

Oysa Gramsci’nin teorisi, böylesi bir kaçışa izin vermez. Rıza, kendi kendisini sürdürebilen bir şey değildir. Sürekli olarak yasa, polis, mahkemeler ve hapishaneler tarafından pekiştirilir. Egemen sınıfın liderlik edebilme becerisi, yönetilmeyi reddedenleri cezalandırabilme becerisine bağlıdır. Cebir yoksa hegemonya çöker, aynı şekilde, rıza yoksa cebir de istikrarsızlaşır. Burjuva iktidarını dirençli kılan da devrimci mücadeleyi bu denli zorlaştıran da rıza ile cebir arasındaki birliktir.

Gramsci’nin analizine göre, devrimci güçler, iktidarın karşısına onu burjuvazi kadar önemseyen bir hegemonya çıkartmalıdırlar. Bu, tek başına tartışmaları kazanmak anlamına gelmez. Bu, toplum genelinde burjuva egemenliğine karşı koyabilecek ve nihayetinde onu ortadan kaldırabilecek örgütsel kapasite, ideolojik tutarlılık ve kitlesel liderlik oluşturmak anlamına gelir. Kültür önemlidir, çünkü insanları otoriteyi kabul etmeye veya ona direnmeye hazırlar. Önemi, otoritenin yerini almasından kaynaklanmaz.

Bu anlayış, Gramsci’yi, ideolojiyi özerklikle karıştırmayan, onun merkezi önemini kavramış diğer devrimci düşünürlere bağlar. Mao'nun politik iktidarın mücadeleden neşet edeceği konusundaki, Cabral’ın kurtuluş hareketlerinde kültürü bir silah olarak vurgulaması ve Lenin’in liderliğe odaklanması bu hatta bir araya gelir. Bu isimlerin hiçbirisinin ağzından, kültürün insanları tek başına özgürleştirebileceğine dair bir laf dökülmedi. Hepsi de fikirlerin ancak örgütlenip namluya sürüldiklerinde somut bir güç haline geldiğini gördü.

Gramsci’yi farklı bir şekilde okuyanlar, onu yanlış anlamakla kalmazlar, teorisini acizliğin bir bahanesi haline getirirler. Devlete asla karşı çıkmayan bir hegemonya, hiçbir şekilde karşı-hegemonya değildir. Burada, yenilgi haline uyum sağlamış düşünsel pratik söz konusudur. Gramsci hegemonyayla ilgili görüşünü, burjuva iktidarının neden var olduğunu ve nasıl aşılabileceğini açıklamak için geliştirmiştir, hiçbir sonuca ulaşmayan, bitmek bilmeyen bir muhalefete dil temin etmek için değil.

Hegemonyanın asıl zeminine geri dönmesiyle stratejik soru daha da netleşiyor. Burjuva egemenliği, kurumlar ve rıza yoluyla yerleşmişse, devrimci mücadele, her zaman sadece doğrudan saldırı yoluyla ilerleyemez. Taktiklerini tarihsel koşullara uyarlamak zorundadır. Gramsci bu sorunu, mevzi savaşı ve manevra savaşı arasındaki ayrım yoluyla dile getiriyor. Bu ayrım, her daim kötüye kullanılmış ve nadiren anlaşılmıştır. Tartışmamızın bir sonraki aşamasında bu ayrım ele alınacak.

Tahkim Edilmiş Kapitalizm Koşullarında Strateji: Mevzi Savaşı Teslimiyet Değil

Gramsci’nin manevra savaşı ile mevzi savaşı arasındaki ayrımı, eserinin en çok alıntılanan, ancak en az anlaşılan unsurlarından biridir. İlgili ayrım, akademik solun elinde, kopuş pratiğini içermeyen, sonsuza dek sürecek kültürel emeğin gerekçesi, devrimin her zaman beklemesi gerektiğini kibarca söylemenin bir başka yolu haline gelmiştir. Gramsci’nin teorisinde ise bu ayrım, daha net ve daha tehlikeli bir anlama sahiptir.

Manevra savaşı, devlet gücünün açığa çıktığı, kırılganlaştığı ve doğrudan saldırıya karşı savunmasız kaldığı anları tanımlar. 1917’deki Rusya, böyle bir andı. Çarlık devleti, savaşın, ekonomik krizin ve halk ayaklanmasının ağırlığı altında çöktü. Bu koşullarda, hızlı hareket, kararlı eylemlilik ve merkezi liderlik, eski düzeni paramparça etme imkânına kavuştu. Gramsci, bu modeli asla reddetmedi. Bunun neden işe yaradığını ve nerede işe yaradığını anlamaya çalıştı.

Fakat Batılı kapitalist toplumlar farklı bir şekilde inşa edilmişlerdi. Bu toplumlar, şokları emen, devrimci açılımlara dönüşmeden önce krizleri etkisiz hale getiren kurumlarca korunuyordu. Parlamenter sistemler, devlete entegre olmuş sendikalar, kitle iletişim araçları, eğitim sistemleri ve dini kurumlar, burjuva iktidarını koruyan siperler gibi işlev görüyordu. Bu koşullarda cepheden bir saldırı girişiminde bulunmak, devrimci cesaret değil, stratejik körlüktü.

Burada ortaya çıkan mevzi savaşı, devrime bir alternatif olarak değil, tahkim edilmiş kapitalizme bir cevap olarak ortaya çıkıyor. Bu savaş, sivil toplum içerisindeki burjuva liderliğini aşındırmak, işçi sınıfının kapasitesini geliştirmek, alternatif bir ahlaki ve siyasi otorite oluşturmak için verilen uzun ve sabırlı mücadeleyi ifade ediyor. Bu, pasif bir bekleyiş değil, henüz iktidarın ele geçirilemeyeceği koşullarda yürütülen aktif bir hazırlık faaliyetidir.

Gramsci, stratejinin tarihsel olarak özgün olduğunu açıkça belirtir. Koşullardan bağımsız olarak geçerli olan ebedi bir yöntem, evrensel bir formül yoktur. Önemli olan, devrimci güçlerin araziyi okuyup hedeften sapmadan, uyum sağlayabilme yeteneğine sahip olup olmadıklarıdır. Hedef asla değişmez. İktidar ele geçirilmelidir. Değişen şey, bu hedefe nasıl ulaşılacağıdır.

Akademik çarpıtma, mevzi savaşı bu stratejik ufuktan koparıldığı vakit başlar. Akademik âlemde mevzi savaşı, aşamacılığı esas alan bir ahlaka, söylem, temsil ve reform üzerine kurulu bir yaşam tarzı politikasına dönüşür. Bu versiyonda manevra, otoriterlikle eş anlamlı hale gelir, kopuşsa ahlaki bir başarısızlık olarak ele alınır. Sonuçta ortaya zaferi sessizce reddeden, sabretmekle övünüp bir politika çıkar.

Gramsci, asla bu hamleyi yapmaz. Mevzi savaşı, manevra savaşının yerini almaz, ona yönelik hazırlıktır. Koşullar değiştiğinde kararlı bir şekilde hareket edebilecek devrimci bir güç inşa etme çalışmasıdır. Bu hazırlık yoksa, kriz anları heba edilir veya gerici güçler tarafından ele geçirilir. Bu hazırlıkla birlikte, kopuş felaket olmaktan ziyade mümkün hale gelir.

Bu anlayış, Gramsci’yi olumsuz koşullarda uzun soluklu mücadelelerle karşı karşıya kalan diğer devrimci stratejistlerle aynı çizgiye taşır. Mao’nun uzun soluklu halk savaşı anlayışı, iktidarı ele geçirmenin bir alternatifi değil, onu mümkün kılan yöntemdi. Cabral’ın silahlı mücadeleyle birlikte siyasi eğitime verdiği önem de aynı amaca hizmet ediyordu. Her durumda, sabır felsefi değil, taktikseldi.

Mevzi savaşını, örgütsel tahkimat olmaksızın sonsuza dek süren kültür çalışmaları için bir bahane olarak görmek, Gramsci’nin amacını tersyüz etmektir. Bu, stratejiyi teslimiyete dönüştürür. Gramsci’nin teorisi, bunun tam tersini yapar. Disiplin, duru bilinç ve koşulların sürekli değerlendirilmesini gerektirir. Devrimin ne yakın ne de imkânsız olduğunu, ancak devrimci güçlerin burjuva iktidarının en güvenli göründüğü yerde güç oluşturma yeteneğine bağlı olduğunu savunur.

Bu stratejik açıklama yapıldıktan sonra, başka bir sorun daha ortaya çıkıyor. Gramsci’nin görüşleri, örgütlenme ve iktidarla bu kadar sıkı bir şekilde bağlantılıysa, nasıl oldu da belirsiz, muğlak ve alabildiğine esnek görüşler okundular? Cevap, Gramsci’nin teorisinde değil, yazılarının nasıl üretildiği, düzenlendiği ve dolaşıma sokulduğunda yatıyor. Parçalara ayırma politikası, yüzleşmemiz gereken bir sonraki alandır.

Parçalar Koruma Altında: Belirsizlik Nasıl İmal Edildi?

Gramsci'nin “açık”, “muğlak” veya her şeye uyarlanabilir olduğu yönündeki yaygın iddianın hiç de masum olmadığını belirtmek gerekiyor. Bu, baskının siyasi yankısıdır. Gramsci, parçalılığı bir yöntem olarak seçmedi. Bu ona, devrimci düşünceyi kesintiye uğratmak için tasarlanmış bir hapishane rejimince dayatıldı. Hapishane Defterleri’ni bağımsız denemeler dizisi gibi ele almak, her sayfayı şekillendiren şiddeti yanlış anlamaktır.

Hapishanede yazmak, sansür, gözetim ve sürekli el konulma tehdidi altında yazmak demekti. Gramsci, düşmanlarının adını doğrudan söyleyemiyor, parti veya devlet hakkında açıkça konuşamıyor, argümanlarını tam olarak geliştirmek için gerekli kaynaklara erişemiyordu. Notlar alıyor, kavramlara tekrar tekrar dönüyor, sansürden kurtulmak için dilini şifreliyordu. Sonrasında okurlarına felsefi belirsizlikmiş gibi görünen şey, çoğu zaman bir kısıtlamanın geride bıraktığı bir izdi. Hayatta kalmak için teori, yan yollara sapmak zorunda kalıyordu.

Gramsci’nin vefatından sonra, bu mecburi parçalılık hali, ikinci bir operasyonun hammaddesi haline geldi: editör müdahalesi. Hapishane Defterleri, üretildikten çok sonra bir araya getirildi, tercüme edildi, düzenlendi. Konular gruplandırıldı, sıralandı ve politik açıdan sivri yanları törpülendi. Sonuçta Gramsci, baskı koşullarında düşünen bir komünist stratejistten ziyade, kültür üzerine düşünceler sunan, tefekkür eden bir teorisyene dönüştürüldü.

Bu yayın süreci tarafsız değildi. Sıralama, vurgu ve çeviri ile ilgili kararlar anlamı şekillendirdi. Leninizme, parti liderliğine veya devrimci kopuşa yapılan göndermeler önemsizleştirildiğinde, Gramsci’nin eseri, koşullar tarafından kısıtlanmış olmaktan ziyade, tasarım gereği belirsizliklerle malulmüş gibi görünmeye başladı. Belirsizlik bir yara değil, bir özellik haline geldi. Hapishane metinden silindi, onunla birlikte, parçaları ilk aşamada üreten devlet iktidarı da ortadan kayboldu.

Kitaba yönelik olarak gerçekleştirilen dizin analizi, bu süreci görünür kıldı. Defterler kronolojik olarak, mektuplarla ve hapis koşullarıyla bağlantısı dâhilinde okununca, tutarlı bir siyasi yönelim ortaya çıktı. Gramsci’nin kaygılarının ve dertlerinin birbirleriyle tutarlı oldukları görüldü: liderlik, örgütlenme, kolektif iradenin oluşumu ve gelişmiş kapitalist toplumlardaki iktidar sorunu arasındaki düşünsel bağlar açığa çıktı. Değişen şey, onun çizgisi değil, herhangi bir anda kullanabileceği diliydi.

Gramsci’nin belirsiz metinler ortaya koyduğuna dair efsane, ideolojik bir işlev görür. Tamamlanmamış ve sonsuz derecede esnek görünen bir düşünür, neredeyse her projeye uyarlanabilir biriymiş gibi takdim edilir. Baskının ve düşünce sürecinin işlediği koşullar nisyana gömüldüğü vakit Gramsci, siyasi görüşlerine bağlı kalmadan belirli görüşlerin devşirilebileceği bir kaynakmış gibi görülür. Böylelikle devrimci bir komünist, sıradan bir kültür teorisyenine dönüşür.

Hapishane Defterleri’nin yazıldığı maddi koşullara yönelik vurgu, yorum yapma imkânını ortadan kaldırmaz, bilâkis, yorum pratiğini disipline eder. Okurlar, belirsiz görünen şeyin sansürün kalıntısı, soyut görünen şeyin zorla susturulmanın ürünü olabileceği gerçeğiyle yüzleşirler. Hapishane gerçeği metne yeniden dâhil edildiğinde, Gramsci’nin düşüncesi yumuşamaz, aksine daha sertleşir.

Bu yapay belirsizlik ortaya çıktığında, Gramsci’nin tutsak edilmesine giden yol daha da netleşir. Parçalara ayrılmış bir düşünürü benimsemek daha kolaydır. Stratejiden kopuk görüşler daha rahat yayılırlar. Bu nedenle, bir sonraki adımda, Gramsci’nin fikirlerinin devrimci bağlamından nasıl kopartıldığına, Batı Marksizmi denilen geleneğe güvenli, uzmanlığın konusu kılınmış bir eleştiri olarak nasıl entegre edildiğine bakılacak. Bu süreç, ne tesadüfi ne de bir sırdır. Emperyalizmin bilgi üretiminin mantığı uyarınca işler.

Devrimci Cephanelikten Akademideki Taş Ocağına

Gramsci’nin düşüncesi parça pinçik edildi, belirsiz hükümler ortaya koyduğu söylendi. Üretildiği koşullardan kopartılıp güvenli bir alana kapatıldı. Böylelikle Gramsci’nin düşüncesi ele geçirilecek kıvama getirildi. Bu noktada devreye, Gramsci’nin ait olmadığı, onu yutup etkisiz kılan düşünsel teşekkül olarak Batı Marksizmi girdi. Süreç, hepimizin aşina olduğu emperyalist model uyarınca işledi: emperyalizmin işine gelen alındı, tehlikeli yönler budandı, geriye kalan, mevcut iktidarla uyumlu bir biçimde yeniden kullanıma sokuldu.

Batı Marksizmi, Gramsci’yi yoldaşı değil, bir kaynak olarak gördü. Onun kavram ve görüşleri, örgütlenme ve devlet iktidarı alanından alınıp, her ikisini de reddeden bir siyasetin emrine verildi. Artık hegemonya, cebir olmadan tartışılabilirdi. Sivil toplum, devrim olmadan analiz edilebilirdi. Aydınlar, disiplin olmadan teoriyle meşgul olabilirlerdi. Geriye, kendisine güç katan stratejiden kopmuş eleştiri pratiğine ait kelimeler yığını kaldı.

Bu tutsak etme, el koyma pratiği, politik ekonomiye yönelik devrimci eleştirisi felsefi bir sisteme dönüştürülen Marx’ın ve kurtuluş teorisi silahlı mücadeleden arındırılıp kimlik söylemine dönüştürülen Fanon’un da yüzleştiği bir meseleydi. Her iki durumda da, emperyalist kurumlar düşünürü yasaklama yoluna gitmediler. Güvenle dolaşıma sokabilecekleri versiyonunu kutsallaştırdılar. Düşünür, hayatta kaldı, ama tehdit, etkisiz hale getirildi. Onun dişleri birbir söküldü.

Bu operasyonun anahtarı, eksiltme işlemidir. İşlem dâhilinde parti de, devlet de, devrim de silinir. Geriye, tahakkümü nasıl devireceğine dair soru sormadan, tahakkümü ebediyete dek teşhis edebilen bir dil kalır. Gramsci’nin liderlikle ilgili tartışması, yerini örgütlenme pratiğinden kopuk “organik aydın” tartışmasına bırakır. Rıza teorisi, güç meselesinden kopuk, kültürel nüfuzla ilgili değerlendirmelere dönüşür. Strateji analizi ise sabrı esas alan ahlaka evrilir.

Gabriel Rockhill’in sunduğu teori, bu dönüşümü daha da anlaşılır kılıyor. Emperyalist bilgi üretimi, teşviklerden istifade ettiği sürece sansüre ihtiyaç duymaz. Akademisyenler, kurumsal normlarla uyumlu okumalar için ödüllendirilirken, devrimci süreklilikte ısrar ettiklerinde dışlanırlar. Zamanla, Gramsci’nin ele geçirilmiş versiyonu, sağduyu haline gelir. Onu farklı şekilde okumak, tuhaf, ideolojik veya naif görünmeye başlar.

Bu nedenle, Gramsci’yi “Batılı Marksist” olarak tanımlamak yanıltıcıdır. Bu yafta, kopuşun olduğu yerde süreklilik, sahiplenmenin olduğu yerde ise soy bağı imasında bulunur. Batı Marksizminin kapısını çalan Gramsci değildi; faşizmin onu mücadele alanından uzaklaştırmasından çok sonra Gramsci’nin kapısını Batı Marksizmi çaldı. O, Batı Marksizminin kurucularından biri değil, ama en değerli ganimetlerinden biridir.

Bu el koyma ve tutsak etme pratiğini anlamak, akademik bir hesaplaşma talimi değildir. Bu anlama çabası, devrimci teorinin emperyalist merkezde nasıl etkisiz hale getirildiğini açıklığa kavuşturur. Politik görüşler, örgütlenmeden ve iktidardan koparıldığında daha da karmaşıklaşmazlar. Karşı çıktıklarını iddia ettikleri sistem için kullanışlı hale gelirler. Gramsci’nin kaderi, bu süreci alışılmadık bir netlikle göstermektedir, çünkü o, asıl amacı apaçık ortada olan bir devrimciydi.

Gramsci’nin Batı Marksizmine entegre olduğu sürecin izini sürdükten sonra, şimdi de emperyalist kurumların onu neden bu kadar büyük bir istek ve hevesle benimsedikleri sorusunu ele alalım. Bu soruya yalnızca fikirler düzeyinde cevap verilemez. Bu noktada, bazı teorilerin sınırlılıklarına rağmen değil, tam da sınırlılıkları nedeniyle yüceltildikleri akademi alanının politik ekonomisini incelemek gerekmektedir.

Emperyalizm Gramsci’ye Neden Hoşgörü Gösteriyor?

Gramsci’nin emperyalizmin akademisinde sahip olduğu önem, çoğu zaman onun güncelliğinin veya düşünsel olgunluğunun kanıtı olarak ele alınır. Gerçekte ise bu, başarılı bir tarafsızlaştırmanın kanıtıdır. Emperyalizm, kendi kurumları içerisinde serbestçe dolaşan teoriden korkmaz, kendisine karşı örgütlenen teoriden korkar. Gramsci, parti, devlet ve devrimci kopuşlardan arındırıldığında, sadece hoşgörülebilir değil, aynı zamanda faydalı hale gelir.

Günümüzde üniversite, hakikat arayışı dâhilinde tarafsız olan bir alan değildir. Mevcut düzenin yeniden üretilmesinde çıkarı olan vakıflar, devlet fonları ve şirket sermayesi tarafından finanse edilen, emperyalizmin politik ekonomisinin ürünü olan bir ideoloji fabrikasıdır. Bu ortamda, teori, tahakkümü sona erdirme tehdidinde bulunmayıp onu açıklayabildiğinde ödüllendirilir. Gramsci’den çalınan kelimeler, bu ihtiyacı kusursuz bir şekilde karşılamaktadır.

Vakıflar ve STK’lar, Gramsci’nin evcilleştirilmiş yaklaşımını büyük bir hevesle kullanarak, aktivistleri “sivil topluma katılımı”, “anlatı stratejisi” ve “karşı hegemonya” konularında eğitiyorlar; ancak bu yaklaşımlar, asla iktidar meselesine değinmiyor.

Gramsci’nin kavramları, reform, kapsayıcılık ve muhalefeti yönetme araçları olarak yeniden ambalajlanıyor. Bu kullanımın mümkün olabilmesi için proletarya diktatörlüğü, disiplinli örgütlenme, devlet iktidarının ele geçirilmesinden müteşekkil devrimci özün silinmesi gerekiyor.

Bu durum, Gramsci’nin kültür çalışmaları, siyaset teorisi ve liberal demokratik düşüncenin her noktasında neden karşımıza çıktığını, buna karşın, ciddi devrimci strateji tartışmalarında neden boy göstermediğini izah ediyor. Devrimci şiddeti, sosyalist devletleri ve rızanın yanı sıra zorun gerekliliğini açıkça savunan bir Gramsci, kurumlardan hemen dışlanırdı. Akademik meşruiyetin zımni koşulunu, yani anti-komünizmi ihlal ederdi.

Rockhill’in emperyalist bilgi üretimine dair analizi, bu dinamiği açıklığa kavuşturuyor. Aydınlar, devrime ihanet etmeleri emredilmiyor, devrimi unutmaya teşvik ediliyorlar. Kariyer basamaklarını tırmanma, yayın ve prestij, emperyalist normlarla uyumlu okumaları koşulluyor. Zamanla, ele geçirilen, gasp edilen Gramsci, çoğu insanın karşılaştığı, emperyalist tornadan çıkmış Gramsci’ye dönüşüyor. Alternatif okumalar, sansür değil, ihmal etme yoluyla marjinalleştiriliyor.

Bu koşullarda popülerlik, tarafsız bir ölçüt değil, hastalığı teşhis etmemizi sağlayacak bir emaredir. Emperyalist kurumların sahiplendiği devrimci bir düşünür, her daim sağı solu budanarak sahiplenilir. Geriye kalan, tehdit oluşturmayan kısımdır. Bu nedenle Gramsci’nin kabul görmesi, bize onun fikirlerinden çok, emperyalizmin merkezindeki kabul edilebilir eleştirinin sınırları konusunda bilgi verir.

Bu, sadece Gramsci’ye özgü bir durum değil. Bu, ideolojik kontrolün genel bir mekanizmasıdır. Emperyalizm, sadece düşmanlarını ezmekle kalmaz, onları yeniden ambalajlar. Belirli kavramların dolaşmasına izin verirken onların stratejik etkilerini kırar, ihtimalleri kontrol altına alır, bir yandan da çoğulculuk yanılsaması yaratır.

Gramsci’nin akademik bir süs eşyasından öte bir şey olarak yeniden sahiplenilebilmesi için bu dinamiği anlamak şarttır. Mesele, onun fikirlerinin ilginç olup olmaması değil, tehlikeli olup olmamasıdır. Gramsci, emperyalizm için güvenli bir kişi olarak kaldığı sürece, kurtuluşun hiçbir yarasına merhem olmayacaktır. Devrimci gücünü yeniden kazanması için, akademinin ötesine, teorisinin hizmet ettiği mücadelelere bakılmalıdır.

Gramsci’yi gerçekten ait olduğu yere teslim edecek süreç, dersliklerde değil, anti-emperyalist mücadele alanında başlar. Bu alanda rıza, liderlik ve iktidar, birer teorik bilmece değil, beka sorunudur. Gramsci’nin düşüncesi, işte tam da orada sahip olduğu özgün netliğe yeniden kavuşur. Şimdi bu alana bakalım.

Merkezin Ötesinde Gramsci:
Hegemonya, Anti-Emperyalizm ve Çok Kutuplu Mücadele

Gramsci, emperyalist akademinin dışında, kariyer teşviklerinin, STK yapılanmalarının ve profesyonelleşmiş radikalizmin ötesinde okunduğunda, çalışmaları çok farklı bir görünüm kazanır. Küresel Güney’de, sosyalist ve anti-emperyalist hareketlerde Gramsci, öncelikle bir kültür teorisyeni değil, bir iktidar stratejistidir. Kavramları ve görüşleri, mücadeleyi yumuşattıkları için değil, kuşatma koşulları altında onu netleştirdikleri için yankı bulur.

Sömürgecilik karşıtı ve sosyalist hareketler, akademinin unutmayı tercih ettiği şeyi uzun zaman önce idrak etmiştir: Hâkimiyet, sadece güç kullanılarak sürdürülemez, kurtuluş da sadece güce dayanamaz. Mücadele, her zaman hem maddi hem de ideolojiktir. Gramsci’nin egemen sınıfların rızayı yönetimin bir koşulu olarak örgütlemesi gerektiği konusundaki ısrarı, emperyalist propaganda, STK nüfuzu ve “sivil toplum”un manipülasyonunun hedef aldığı toplumlara doğrudan hitap etmektedir. Burada hegemonya bir metafor değil, emperyalizmin günlük olarak kullandığı bir silahtır.

Bu bağlamda, Gramsci’nin analizi, siyasi eğitimi, kültürü ve ideolojiyi devrimci mücadelenin yerini alması gereken değil de onun ayrılmaz bir parçası olarak gören, Cabral, Mao ve Ho Chi Minh gibi figürlerin analiziyle doğal olarak örtüşür. Bu isimlere göre rıza imalatı, asla mevcut bir düzene dâhil olmakla değil, onu yok etmek için gerekli olan kolektif iradeyi oluşturmakla ilgiliydi. Gramsci’nin teorisi, bu alanı göz ardı eden devrimlerin neden sıklıkla çöktüğünü veya içeriden ele geçirildiğini açıklamaya yardımcı olur.

Bu durum, emperyalist iktidarın artık doğrudan egemen olamadığı devletleri zayıflatmak için giderek daha fazla yumuşak güç operasyonlarına başvurduğu mevcut çok kutuplu dönemde özellikle önem taşımaktadır. Yaptırımlar, bilgi savaşı, STK ağları ve elitlerin işbirliği, yukarıdan konuşlandırılan karşı hegemonyanın araçları olarak işlev görmektedir. Gramsci’nin teorisi, bu operasyonları insani sapmalar veya talihsiz yan etkiler değil, yönetim stratejileri olarak ortaya koymaktadır.

Bu şekilde okunduğunda, Gramsci, özellikle uzun süreli dış baskı koşullarında, devrimci projelerin iktidarın kullanımı için kitlesel rızayı neden güvence altına alması gerektiğini anlamak için vazgeçilmez hale gelir. Sosyalizm, kendisine düşman olan bir dünya sisteminde sadece baskıcı bir aygıt olarak varlığını sürdüremez. Kitlelere önderlik etmeli, onları eğitmeli ve örgütlemelidir, aksi takdirde düşman, onun içini kemirecektir. Bu, yirmi birinci yüzyılda anti-emperyalist devletlerinin yaşanmış gerçekliği haline gelmeden çok önce Gramsci’nin dert edindiği bir meseleydi.

Gramsci’yi akademide tersyüz eden yorumların hükümsüz kılınması önemlidir. Burada önerilen Gramsci okuması, sivil toplumu, hiçbir sonuca ulaşmayan, uçsuz bucaksız eleştiri sahası olarak görmek yerine, devrimci iktidarın varlığını sürdürebilmesi için emperyalist ideolojinin yenilgiye uğratılması gereken çatışmalı bir alan olarak ele alır. Gramsci’nin buradaki önemi soyut değil, pratiktir. Sivil toplum örgütleri tarafından yönlendirilen muhalefet hareketlerinin neden yenildiğini, güç kullanımının yetersiz kaldığı yerlerde, renkli devrim taktiklerinin neden başarı kazandığını, ideolojik netliğin neden beka sorunu olduğunu açıklamaya yardımcı olur.

Emperyalist hâkimiyete karşı savaşan hareketler Gramsci’yi kültürel Marksist olarak görmezler. O, bugünün koşullarında devrimci liderlik için bir rehberdir. Düşüncesi, emperyalist merkezin güvenli kucağından çıkartılıp, hizmet etmesi gereken mücadelelere iade edildiği vakit asıl işlevine tekrar kavuşur.

Bu yeniden sahiplenme işlemi tamama erdikten sonra, geriye bir tek hat oluşturma görevi kalır. Gramsci, hem devrimci bir komünist hem de liberal sivil toplum teorisinin sembolü olamaz. Hem emperyalizme hem de onun düşmanlarına hizmet edemez. Bu nedenle, son adım olarak, kopuş fikri üzerinde durulmalıdır. Gramsci’nin ne olmadığını, onu bugün yeniden sahiplenmenin ne anlama geldiğini net bir şekilde söylemek gerekmektedir.

Gramsci Kültürel Marksist Değildi

Antonio Gramsci, emperyalizmin muhalefeti yönetmesine yardımcı olmak için kalem oynatmadı. Emperyalizmin nasıl yönettiğini ve nasıl devrilebileceğini anlamak için yazdı. Adının günümüzde en rahat şekilde burjuva düzenini yeniden üretmeye adanmış kurumlarda gezinmesi, düşüncesinin esnekliğinin değil, emperyalizmin ele geçirme yönteminin etkili olduğunun kanıtıdır. Gramsci’yi tarih yumuşatmadı. Ama onun dişlerini yorumlayanlar, müfessirler söktü.

Batı Marksizmi, Gramsci’yi yaşayan bir mücadele geleneği olarak miras almadı. Onu yenilgiden, hapisten, ölümden sonra buldu, kendisindeki iktidardan kaçma eğilimiyle uyumlu şekilde onun fikirlerini yeniden bir araya getirdi. Bu süreçte kaybedilen şey, incelik ve küçük detaylar değil, yöndü. Parti, devlet ve devrim silinip gitti. Geriye, bir güç haline gelme tehdidi oluşturmadan, sürekli her yana dönen bir eleştiri dili kaldı.

Gramsci’yi yeniden sahiplenmek, yanlış okumaları düzeltmekten daha fazlasına ihtiyaç duyar. Taraf seçmeyi gerektirir. Gramsci, ya gelişmiş kapitalizm koşullarında devrimci yenilginin somut sorunuyla boğuşan bir Leninist komünist olarak okunur ya da çalışmalarıyla kopuş pratiğini içermeyen, bitmek bilmeyen hazırlık sürecini meşrulaştıran bir sivil toplum teorisyenine indirgenir. İki okuma bir arada var olamaz. Biri özgürlüğe götürür, diğeri, emperyalizmin güttüğü çoğulculuğa.

Bu seçim, Gramsci’nin kendisini de aşan sonuçlara yol açar. Böylesi bir seçim, Marksizmin emperyalizmin merkezinde kazanmasına izin verilen içeriğiyle aramızdaki tüm bağları kopartır. Örgütlenmeden, anti-emperyalizmden ve iktidardan yoksun bırakılmış bir Marksizm, daha güvenli bir Marksizm değildir. Ele geçirilmiş bir Marksizmdir. Böylesi bir Marksizm, dünyayı korumak için açıklar. Gramsci’nin kaderi, devrimci teori politik özünden arındırıldığında düşünsel bir süse ne kadar kolay dönüştürülebileceğinin kanıtıdır.

Weaponized Information [“Silahlandırılmış Bilgi”] sitesi, tam da bu kaderi reddetmek için var. Emperyalist merkezde, tarafsız bir zemin işgal ediyormuş gibi davranmıyoruz. Gramsci’nin anlamamıza yardımcı olduğu, düşünce alanında hüküm süren dünya savaşının içinden yazıyoruz. Görevimiz, teoriyi derlemek değil, onu keskinleştirmektir. Devrimci düşünürlere hayran olmak değil, onları kopartıldıkları mücadeleye yeniden ait kılmaktır.

Gramsci, seminer salonuna ait değildir. O, rıza, liderlik ve iktidar meselelerinin ölüm kalım meselesi haline geldiği, emperyalizme karşı uzun soluklu mücadeleye aittir. Gramsci’yi tekrar sahiplenmek, geçmişi yeniden yorumlamak değil, bugünü yeniden silahlandırmaktır. Artık mesele, Gramsci’nin nasıl okunması gerektiği değildir. Neticede bugün üzerinde durmamız gereken soru şudur: “Marksizm bir kurtuluş silahı olarak mı kalacak yoksa zaferden yoksun, kalıcı bir muhalefet diline dönüştürülmeye devam mı edecek?”

Prince Kapone
22 Aralık 2025
Kaynak

0 Yorum: