Emperyalizm, Komünist Stratejisti Kültürel Simgeye Nasıl
Dönüştürdü?
Gramsci,
Emperyalizmin Seminer Salonunda
Emperyalizme
bağlı akademide Antonio Gramsci, hem her yerde hem de hiçbir yerde.
Alıntılarda, ders programlarında, konferans başlıklarında ve kültür teorisi
dipnotlarında onun adına rastlamak mümkün. Gelgelelim, iktidara karşı gerçek
bir mücadelenin yürütüldüğü yerlerde, örgütlerin kurulduğu, kadroların
eğitildiği, stratejinin zulüm koşullarında biçimlendirildiği, “dünyayı nasıl
yorumlayacağız?” değil, “dünyayı sahiplerinden nasıl alacağız?” sorusunun
sorulduğu yerlerde, onun adı hiç anılmıyor. Bu çelişki, önemsiz bir akademik
merak konusu değil. Bu, bizim yaramızdır ve bu yara, Hapishane Defterleri’ni
okumazdan evvel, Gramsci’nin başına bir şeyler geldiğini söyler.
Egemen
sınıf, kurumları düşmanlarına silah dağıtmak için finanse etmez. O, düşmanları
yönetmek için kurumları finanse eder. Emperyalizm, sadece toprak fethetmekle
kalmaz, aynı zamanda insanların içinde yaşadığı zihinsel tertibatı da üretir.
Size neyin düşünülebilir, neyin saygın, neyin “karmaşık” ve neyin “aşırı”
olduğunu öğretir. Dolayısıyla, devrimci bir komünist, emperyalizmin meşruiyetini
yeniden üretmekle görevli kurumların gözdesi haline geldiğinde, doğru soru, “Ona
neden hayranlar?” değildir. Doğru soru şudur: “Onun hangi versiyonunun dolaşıma
girmesine izin verdiler?”
Çoğu
akademik ortamda Gramsci, dişleri sökülmüş bir halde takdim edilir. “Sivil
toplum” teorisyeni, “hegemonya” analisti, kültürel eleştirinin koruyucu azizi
olarak tanıtılır. Kopuş nedir bilmeyen bir Marksizmin imal edilmesinde
kullanılan Gramsci, devletle yüzleşmeyi, disiplinli örgütlenmeyi veya iktidarı
ele geçirmeyi gerektirmeyen, tahakkümden bahsedip duran bir dile indirgenir.
Seminer salonları bu Gramsci’ye bayılır, çünkü bu Gramsci, seminer salonunun
temellerini tehdit etmez. O, profesyonel-yönetici solun güvenliğine halel
getirmeyen bir “uzman”dır: havayı koklamak için faydalı, savaş kazanmak içinse
işe yaramazdır.
Dolayısıyla,
Gramsci’nin hep yanlış anlaşıldığını söylemenin bir anlamı yoktur. O, hep bir
konuma hapsedilmiş, o konum üzerinden kullanılmıştır. Düşüncesi, birçok
devrimci gelenekte olduğu gibi, emperyalist bilgi mekanizması aracılığıyla
işlenir: bağlılıklarından arındırılır, devrimci amacından kopartılır,
kavramları elemenin ardından namluya sürülür, bu sayede özgürce dolaşma imkânı
bulur.
Emperyalizm,
bir düşünürü kirlerinden, çapaklarından arındırabiliyorsa onu yasaklamaya gerek
duymaz. Gramsci’nin ünlü olmasına izin vermek daha hayırlıdır, yeter ki ünleri
insanları silahsız bıraksın.
Öyleyse
bilimsel sorgulama, zevk veya yorum meselesi değil, siyasi ekonomi ve ideolojik
işlev meselesidir. Faşizmin hapsettiği, siyasi çalışmalardan uzaklaştırdığı bir
komünist örgütçüyü liberal kurumlar, nasıl bir kültür teorisyeni olarak ambalajlayabilmiştir?
İktidar sorununu kendisine dert edinen bir Leninist, iktidardan korkan bir
solun maskotu haline nasıl gelebilir? Mücadele içinde şekillenen bir teori,
muhalefeti yönetmek için nasıl bir araç haline gelir?
Bu
makale, işte bu soruyu ciddiye alıyor, çünkü mesele, sadece Gramsci ile ilgili
değil. Düşünce alanında süren daha geniş bir dünya savaşıyla ilgili. Bizim
örgütlü yapı olarak emperyalizmin merkezinde neden inşa edildiğimizle ilgili.
Tarihin yüzeyiyle ilgilenen tarafsız “okumalarla” uğraşmıyoruz. Karşımızda, fikirlerin
ya silaha ya da terapiye dönüştürüldüğü bir savaş alanı var. Gramsci, bu
alandaki en büyük ödüllerden biridir, çünkü geliştirdiği görüşler, devrimci
amaçlarına yeniden kavuştuklarında, kapitalist yönetimin nasıl istikrar
kazandığını ve nasıl ortadan kaldırılabileceğini açıklamaya katkıda
bulunacaklardır. Akademi, onu kültür teorisyeni olarak görmeyi tercih ediyor
çünkü bu hali zafer kazanamaz. Buradaki görev, zafere yazgılı Gramsci’yi yeniden
kazanmaktır.
Zincirlenmiş
Düşünme Pratiği: Baskı Altında Üretilen Teori
Antonio
Gramsci, bir kafede, bir burs programında veya sonuçlarından izole edilmiş
sessiz bir üniversite ofisinde kalem oynatmadı. Gözetim, sansür, fiziksel
yıpranma ve kasıtlı izolasyon altında yazdı. Bu gerçek, biyografik bir süs
değil, teorisinin maddi koşuludur. Gramsci’yi bilimsel olarak anlamak için,
faşist devletin onun nefesini kesmek istediği yerden başlamalıyız: hapishaneden,
siyasi çalışmalardan kopuk, kitaplardan, mektuplardan, hatta temel sağlık
hizmetlerinden mahrum halde yaşadığı, her sözü gardiyanları tarafından denetlendiği
yerden.
İtalyan
faşistleri, Gramsci’yi kültürel eleştirisinden korktukları için hapse
atmadılar. Onu, işçileri örgütleyebilen, strateji geliştirebilen, Marksizmi
İtalya koşullarında canlı bir siyasi güce dönüştürebilen bir komünist lider
olduğu için hapse attılar. “Bu beynin çalışmasını durdurun” şeklindeki ünlü
emir, mecazi bir ifade değildi. Burada, devrimci bir zihne uygulanan kontrgerilla
mantığı devredeydi. Hapishane, mücadeleden geri çekilme değil, mücadelenin
başka yollarla devam ettirilmesiydi.
Gramsci’nin
en ünlü yazılarının parça parça, defter sayfalarına yazılmış olması, felsefi
bir tercih değildi. Esasında bu hal, yüzleştiği baskının bir tezahürüydü.
Gramsci, devrim, parti veya devletle ilgili görüşlerini açıktan dile
getiremezdi, aksi takdirde, daha fazla cezayla yüzleşir veya yazılarına el
konulurdu. Düşüncelerini şifreli ifadelerle aktardı, bazılarını dolambaçlı
yollardan aktarmak zorunda kaldı, bazı düşüncelerine geri döndü ve onları
revize etti. Onları okuyanların belirsizlik dediği şey, esasında kısıtlamanın
bıraktığı izdi. Hapishane Defterleri’ni özgürce yazılmış denemelermiş
gibi okumak, onları şekillendiren şiddeti siler.
Devrimci
teori, her zaman baskı altında şekillenmiştir. Lenin, sürgünde, polis tacizi ve
sürekli yer değiştirme zorunluluğunun hüküm sürdüğü koşullarda yazdı. Mao, o
uzun soluklu mücadele teorisini, kuşatma altında, düşmanın nefesini ensesinde
hissettiği koşullarda, maddi yoksunluk içindeyken geliştirdi. Cabral, kültür ve
özgürleşme meselesiyle ilgili analizlerini sömürgeci güce karşı silahlı
mücadele yürütürken kaleme aldı. Bu vakaların hiçbirinde baskı, geri çekilmeye
yol açmadı. Aksine, zorunlulukla keskinleşen stratejik bir düşünceye yol açtı.
Gramsci, bu çizgiye aittir. Hapishane yazıları, devrimci politikadan uzaklaşma
çabası değil, devrimin emperyalizmin merkezde neden durakladığını ve nasıl
mümkün kılınabileceğini anlamaya yönelik bir girişimdir.
Gramsci’nin
mektupları, bu maddi gerçekliği şüphe götürmez bir şekilde ortaya koyuyor.
Sağlığının bozulmasından, hapis hayatının monotonluğundan ve acımasızlığından,
konsantre olmanın zorluğundan, okuma-yazma imkânları konusunda getirilen
sınırlamalardan bahsediyor. Burada romantik hiçbir şey yok. Bu, devletin siyasi
bir düşmana karşı aheste aheste uyguladığı şiddettir. Hapishane Defterleri’ni
bu koşullardan kopuk soyut düşünceler olarak ele alan her türden Gramsci yorumu
tarafsız değildir, ideolojiktir. Böylesi yorumlar, zorla dayatılan sessizliği
felsefi bir seçime dönüştürerek, faşist devletin nihai zaferini yeniden üretirler.
Öyleyse,
ilk metodolojik düzeltme basit ama belirleyicidir: Parçalılık, teoriyi koşullayan
ana husus değildir. Bu parçalılık, özünde baskının açtığı yaradır. Gramsci’nin
düşüncesi, tıpkı baskı altında yazan her devrimci düşünürde olduğu gibi,
üretildiği koşullara sürekli dikkat edilerek yeni bir yapıya kavuşturulmalıdır.
Bu gerçeği göz ardı ettiğimizde, onu baştan yanlış anlarız, emperyalist
kurumların onun eserini belirsiz, esnek ve asla Gramsci’nin kabul etmeyeceği
projelere uyarlanabilir şeylermiş gibi takdim etmelerini sağlarız.
Bu
somut temel oluşturulduktan sonra, soracağımız soru da değişir. Gramsci’yi yüzer
gezer bir kültür teorisyeni olarak ele almayı bırakıp, onu zincirlenmiş bir
komünist tefekkür olarak anladığımızda, ancak o noktada, şu soruyu sorarız:
“Gramsci, aslında neyi çözmeye çalışıyordu?” Onun asli meselesi, soyut manada
kültür değildi. İktidardı. Onun derdi, bilhassa Batı Avrupa’nın gelişmiş
kapitalist toplumlarında iktidarı ele geçirmenin neden bu kadar zor olduğu
sorusuna cevap bulmaktı. Teorisinin çıkış noktası, iktidardı.
İktidar
Terk Edilmedi, Sadece Gecikti: Leninist Stratejist Olarak Gramsci
Gramsci’nin
teorik çalışmasının gerçek içeriği, ancak özgürce konuşup duran bir kültür
eleştirmeni değil de, zorla susturulmuş bir komünist örgütçü olarak
anlaşıldığında netliğe kavuşturulur. Gramsci, devrimin arzu edilir olup
olmadığını ya da Marksizmin güncel hassasiyetlere göre yumuşatılması gerekip
gerekmediğini sormuyordu. Daha zor, daha tehlikeli bir soruyla boğuşuyordu: “Devrim,
kapitalizmin çevresinde neden başarılı oldu da merkezinde tıkandı?”
Gramsci,
Ekim Devrimi’nden hiç kopmadı. Onu ciddiye aldı. Bolşevik Devrimi, onun için
açıklanması gereken bir anormallik ya da yas tutulması gereken bir trajedi
değildi. Marksizmin iktidara gelebileceğinin kanıtıydı. Ancak Gramsci, İtalya’nın
Rusya olmadığını da anlamıştı. Batı Avrupa, işçi sınıfını mevcut düzene,
yalnızca kaba kuvvetle açıklanamayacak şekillerde bağlayan (parlamentolar,
sendikalar, kiliseler, okullar, gazetelerden oluşan, sıkı bir şekilde dokunmuş)
bir kurumlar ağı üzerine kuruluydu. Egemen sınıf, sadece güç değil, liderlik
yoluyla da hüküm sürüyordu.
Gramsci,
bu yaklaşımıyla Lenin’den ayrılmaktan ziyade, onun yolunu genişletiyordu. Lenin,
zaten devrimci bilincin ekonomik mücadeleden kendiliğinden ortaya çıkmadığını,
örgütlenmesi, eğitilmesi ve yönlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştı. Gramsci,
bu görüşü alıp, kapitalizmin hem rıza hem de zor yoluyla istikrara kavuştuğu
toplumlara uyguladı. Sorun, krizin yokluğu değil, krizi iktidar için fırsata
çevirecek devrimci bir gücün yokluğuydu.
Gramsci’nin
teorik çerçevesinde parti, merkezî konumunu korur. “Modern Prens” kavramı,
edebi bir süs veya mecazi bir laf oyunu değil. O, yeni tarihsel koşullarda,
Leninist partinin kolektif iradenin örgütleyicisi olarak kavuştuğu yeni ifade
biçimidir. Disiplinli örgütlenme olmadan strateji olmaz. Strateji olmadan
iktidar ele geçirilemez. Gramsci’nin tüm projesi bunu söyler. Partinin
karşısına yeni alternatifler çıkartmaz. Tahakkümün yalnızca devlette
yoğunlaşmak yerine toplumun her alanına yayıldığı durumlarda, partinin nasıl
işlemesi gerektiği üzerine teorik çalışma yürütür.
Bu
nedenle, Gramsci’yi iktidar sorusundan geri adım atan biri olarak okumak, temel
bir çarpıtmadır. O, tam tersini yapar. Gelişmiş kapitalist toplumlarda
iktidarın ele geçirilmesinin daha zor olduğunu, çünkü onun daha iyi
gizlendiğini savunur. Egemen sınıf, sadece emretmekle kalmaz, kitlelere
liderlik eder. Sağduyuyu şekillendirir. İttifaklar kurar. Çıkarlarını herkesin
çıkarıymış gibi takdim eder. Böyle bir sistemi devirmek, cesaret veya
kendiliğindenlikten daha fazlasına ihtiyaç duyar. Toplumsal yaşamın tamamında
liderliğe meydan okuyabilecek örgütlü bir karşı gücün oluşması gerekir.
Gramsci’nin
analizi, bu nedenle, kötümserlikten değil, stratejik ciddiyetten doğar.
Kapitalizmin kendi çelişkileriyle çökeceğine dair o insanın içini rahatlatan
hayali reddeder, salt iradenin kökleşmiş iktidarı alt edebileceğini söyleyen,
aynı ölçüde konforlu olan hayali de çöpe atar. Gramsci’nin Marksizmi ölçülü,
disiplinli ve duygusuzdur. Devrim gecikir ama imkânsız değildir. Teorinin
görevi, bu gecikmeyi açıklamak, böylece bu durumun üstesinden gelinebilmesini
sağlamaktır.
Bu
ayrım önemlidir. Gramsci’yle, daha sonra Batı Marksizmi olarak bilinen akım
arasındaki çizgi, bu ayrımda aranmalıdır. Batı Marksizmi, genellikle yenilgiyi
nihai, iktidarı ise doğası gereği yozlaştırıcı olarak görürken, Gramsci,
yenilgiyi incelenmesi gereken bir sorun, iktidarı ise fethedilmesi gereken bir
zorunluluk olarak ele alır. Eseri, kesintisiz muhalefeti savunmaz. Onun eseri,
muhalefetin iktidara dönüşebileceği koşulları inşa etme kılavuzudur.
Gramsci’nin
o en ünlü görüşlerini kendi oluştuğu şartlar içerisinde değerlendirebilmek için
Leninist yönelim tekrar devreye sokulmalıdır. Bu görüşler, siyasetten kopuk
kültür eleştirisi araçları değil, burjuva iktidarının kendini nasıl koruduğunu,
devrimci bir gücün onu nasıl ortadan kaldırabileceğini anlamaya yönelik
araçlardır. Gramsci, bu probleme “hegemonya” adını verir. Şimdi sıra hegemonya
konusunda doğru bir anlayışa sahip olmada.
Hegemonya
Sözle Değil, Yönetimle İlgili Bir Mesele
Gramsci’nin
elinde hegemonya, mesaj vermenin, söylem üretmenin veya kültürel etkilerin
teorisi değil, bir yönetim teorisidir. Egemen sınıfın, egemenliğin yalnızca
çıplak kuvvete dayanamadığı toplumlarda, iktidarını güvence altına alma ve
istikrara kavuşturma biçimini tanımlar. Hegemonyayı devletten ayrı bir kültürel
olgu olarak ele almak, yaratıcı bir yorum değil, siyasetin silahsızlandırılmasıdır.
Gramsci,
fikrini duru ve yalın bir biçimde ortaya koyar: hegemonya, rıza ve cebrin
birleşimidir. Hegemonya, kurumlar, hukuk, eğitim, din ve burjuva egemenliğini
doğal, kaçınılmaz ve hatta faydalı gösteren günlük uygulamalar aracılığıyla tatbik
edilir. Rıza, sivil toplumda serbestçe gezinen bir şey değildir. Devletin zor
aygıtı tarafından organize edilir, dayatılır ve desteklenir. Devlet kavramını
hegemonya kavramından kopartırsanız, kavramın etkisini de ortadan kaldırmış
olursunuz.
Gramsci’ye
göre sivil toplum, iktidardan kaçış yeri değil, iktidarın başlıca alanlarından
biridir. Okullar, sendikalar, gazeteler, kültür örgütleri ve kiliseler,
fikirlerin sadece rekabet ettiği tarafsız alanlar değildir. Bunlar, egemen
sınıfın liderlik etme imkânlarını yeniden ürettiği, devrimci güçlerin başarılı
olmak istiyorlarsa dövüşmek zorunda oldukları savaş alanlarıdır. Sivil toplumda
devlet iktidarı hedefi olmaksızın yürütülen faaliyet, savaşın kazanmayı
hedeflemeden sonsuza dek sürdürüldüğünün ispatıdır.
Gramsci’nin
akademideki yanlış kullanımlarının en tehlikeli hale geldiği nokta burasıdır.
Hegemonya, anlatı kontrolüne veya kültürel temsile indirgendiğinde, liberal
çoğulculukla uyumlu hale gelir. Siyaset, söyleme, mücadele, sembolik çekişmeye,
devrim, kesintisiz eleştiriye dönüşür. Gramsci’yi bu şekilde anlayanlar, mevcut
güç ilişkilerini tehdit eden hiçbir talep dillendirmedikleri için
yüceltilirler.
Oysa
Gramsci’nin teorisi, böylesi bir kaçışa izin vermez. Rıza, kendi kendisini
sürdürebilen bir şey değildir. Sürekli olarak yasa, polis, mahkemeler ve
hapishaneler tarafından pekiştirilir. Egemen sınıfın liderlik edebilme
becerisi, yönetilmeyi reddedenleri cezalandırabilme becerisine bağlıdır. Cebir
yoksa hegemonya çöker, aynı şekilde, rıza yoksa cebir de istikrarsızlaşır. Burjuva
iktidarını dirençli kılan da devrimci mücadeleyi bu denli zorlaştıran da rıza
ile cebir arasındaki birliktir.
Gramsci’nin
analizine göre, devrimci güçler, iktidarın karşısına onu burjuvazi kadar
önemseyen bir hegemonya çıkartmalıdırlar. Bu, tek başına tartışmaları kazanmak
anlamına gelmez. Bu, toplum genelinde burjuva egemenliğine karşı koyabilecek ve
nihayetinde onu ortadan kaldırabilecek örgütsel kapasite, ideolojik tutarlılık
ve kitlesel liderlik oluşturmak anlamına gelir. Kültür önemlidir, çünkü
insanları otoriteyi kabul etmeye veya ona direnmeye hazırlar. Önemi, otoritenin
yerini almasından kaynaklanmaz.
Bu
anlayış, Gramsci’yi, ideolojiyi özerklikle karıştırmayan, onun merkezi önemini
kavramış diğer devrimci düşünürlere bağlar. Mao'nun politik iktidarın
mücadeleden neşet edeceği konusundaki, Cabral’ın kurtuluş hareketlerinde
kültürü bir silah olarak vurgulaması ve Lenin’in liderliğe odaklanması bu hatta
bir araya gelir. Bu isimlerin hiçbirisinin ağzından, kültürün insanları tek
başına özgürleştirebileceğine dair bir laf dökülmedi. Hepsi de fikirlerin ancak
örgütlenip namluya sürüldiklerinde somut bir güç haline geldiğini gördü.
Gramsci’yi
farklı bir şekilde okuyanlar, onu yanlış anlamakla kalmazlar, teorisini
acizliğin bir bahanesi haline getirirler. Devlete asla karşı çıkmayan bir
hegemonya, hiçbir şekilde karşı-hegemonya değildir. Burada, yenilgi haline uyum
sağlamış düşünsel pratik söz konusudur. Gramsci hegemonyayla ilgili görüşünü,
burjuva iktidarının neden var olduğunu ve nasıl aşılabileceğini açıklamak için geliştirmiştir,
hiçbir sonuca ulaşmayan, bitmek bilmeyen bir muhalefete dil temin etmek için
değil.
Hegemonyanın
asıl zeminine geri dönmesiyle stratejik soru daha da netleşiyor. Burjuva
egemenliği, kurumlar ve rıza yoluyla yerleşmişse, devrimci mücadele, her zaman sadece
doğrudan saldırı yoluyla ilerleyemez. Taktiklerini tarihsel koşullara uyarlamak
zorundadır. Gramsci bu sorunu, mevzi savaşı ve manevra savaşı arasındaki ayrım
yoluyla dile getiriyor. Bu ayrım, her daim kötüye kullanılmış ve nadiren
anlaşılmıştır. Tartışmamızın bir sonraki aşamasında bu ayrım ele alınacak.
Tahkim
Edilmiş Kapitalizm Koşullarında Strateji: Mevzi Savaşı Teslimiyet Değil
Gramsci’nin
manevra savaşı ile mevzi savaşı arasındaki ayrımı, eserinin en çok alıntılanan,
ancak en az anlaşılan unsurlarından biridir. İlgili ayrım, akademik solun
elinde, kopuş pratiğini içermeyen, sonsuza dek sürecek kültürel emeğin gerekçesi,
devrimin her zaman beklemesi gerektiğini kibarca söylemenin bir başka yolu
haline gelmiştir. Gramsci’nin teorisinde ise bu ayrım, daha net ve daha
tehlikeli bir anlama sahiptir.
Manevra
savaşı, devlet gücünün açığa çıktığı, kırılganlaştığı ve doğrudan saldırıya
karşı savunmasız kaldığı anları tanımlar. 1917’deki Rusya, böyle bir andı.
Çarlık devleti, savaşın, ekonomik krizin ve halk ayaklanmasının ağırlığı
altında çöktü. Bu koşullarda, hızlı hareket, kararlı eylemlilik ve merkezi
liderlik, eski düzeni paramparça etme imkânına kavuştu. Gramsci, bu modeli asla
reddetmedi. Bunun neden işe yaradığını ve nerede işe yaradığını anlamaya
çalıştı.
Fakat
Batılı kapitalist toplumlar farklı bir şekilde inşa edilmişlerdi. Bu toplumlar,
şokları emen, devrimci açılımlara dönüşmeden önce krizleri etkisiz hale getiren
kurumlarca korunuyordu. Parlamenter sistemler, devlete entegre olmuş
sendikalar, kitle iletişim araçları, eğitim sistemleri ve dini kurumlar,
burjuva iktidarını koruyan siperler gibi işlev görüyordu. Bu koşullarda
cepheden bir saldırı girişiminde bulunmak, devrimci cesaret değil, stratejik
körlüktü.
Burada
ortaya çıkan mevzi savaşı, devrime bir alternatif olarak değil, tahkim edilmiş
kapitalizme bir cevap olarak ortaya çıkıyor. Bu savaş, sivil toplum içerisindeki
burjuva liderliğini aşındırmak, işçi sınıfının kapasitesini geliştirmek,
alternatif bir ahlaki ve siyasi otorite oluşturmak için verilen uzun ve sabırlı
mücadeleyi ifade ediyor. Bu, pasif bir bekleyiş değil, henüz iktidarın ele
geçirilemeyeceği koşullarda yürütülen aktif bir hazırlık faaliyetidir.
Gramsci,
stratejinin tarihsel olarak özgün olduğunu açıkça belirtir. Koşullardan
bağımsız olarak geçerli olan ebedi bir yöntem, evrensel bir formül yoktur.
Önemli olan, devrimci güçlerin araziyi okuyup hedeften sapmadan, uyum
sağlayabilme yeteneğine sahip olup olmadıklarıdır. Hedef asla değişmez. İktidar
ele geçirilmelidir. Değişen şey, bu hedefe nasıl ulaşılacağıdır.
Akademik
çarpıtma, mevzi savaşı bu stratejik ufuktan koparıldığı vakit başlar. Akademik âlemde
mevzi savaşı, aşamacılığı esas alan bir ahlaka, söylem, temsil ve reform
üzerine kurulu bir yaşam tarzı politikasına dönüşür. Bu versiyonda manevra,
otoriterlikle eş anlamlı hale gelir, kopuşsa ahlaki bir başarısızlık olarak ele
alınır. Sonuçta ortaya zaferi sessizce reddeden, sabretmekle övünüp bir
politika çıkar.
Gramsci,
asla bu hamleyi yapmaz. Mevzi savaşı, manevra savaşının yerini almaz, ona
yönelik hazırlıktır. Koşullar değiştiğinde kararlı bir şekilde hareket
edebilecek devrimci bir güç inşa etme çalışmasıdır. Bu hazırlık yoksa, kriz
anları heba edilir veya gerici güçler tarafından ele geçirilir. Bu hazırlıkla
birlikte, kopuş felaket olmaktan ziyade mümkün hale gelir.
Bu
anlayış, Gramsci’yi olumsuz koşullarda uzun soluklu mücadelelerle karşı karşıya
kalan diğer devrimci stratejistlerle aynı çizgiye taşır. Mao’nun uzun soluklu
halk savaşı anlayışı, iktidarı ele geçirmenin bir alternatifi değil, onu mümkün
kılan yöntemdi. Cabral’ın silahlı mücadeleyle birlikte siyasi eğitime verdiği
önem de aynı amaca hizmet ediyordu. Her durumda, sabır felsefi değil,
taktikseldi.
Mevzi
savaşını, örgütsel tahkimat olmaksızın sonsuza dek süren kültür çalışmaları
için bir bahane olarak görmek, Gramsci’nin amacını tersyüz etmektir. Bu,
stratejiyi teslimiyete dönüştürür. Gramsci’nin teorisi, bunun tam tersini
yapar. Disiplin, duru bilinç ve koşulların sürekli değerlendirilmesini
gerektirir. Devrimin ne yakın ne de imkânsız olduğunu, ancak devrimci güçlerin
burjuva iktidarının en güvenli göründüğü yerde güç oluşturma yeteneğine bağlı
olduğunu savunur.
Bu
stratejik açıklama yapıldıktan sonra, başka bir sorun daha ortaya çıkıyor.
Gramsci’nin görüşleri, örgütlenme ve iktidarla bu kadar sıkı bir şekilde
bağlantılıysa, nasıl oldu da belirsiz, muğlak ve alabildiğine esnek görüşler okundular?
Cevap, Gramsci’nin teorisinde değil, yazılarının nasıl üretildiği, düzenlendiği
ve dolaşıma sokulduğunda yatıyor. Parçalara ayırma politikası, yüzleşmemiz
gereken bir sonraki alandır.
Parçalar
Koruma Altında: Belirsizlik Nasıl İmal Edildi?
Gramsci'nin
“açık”, “muğlak” veya her şeye uyarlanabilir olduğu yönündeki yaygın iddianın
hiç de masum olmadığını belirtmek gerekiyor. Bu, baskının siyasi yankısıdır.
Gramsci, parçalılığı bir yöntem olarak seçmedi. Bu ona, devrimci düşünceyi
kesintiye uğratmak için tasarlanmış bir hapishane rejimince dayatıldı. Hapishane
Defterleri’ni bağımsız denemeler dizisi gibi ele almak, her sayfayı
şekillendiren şiddeti yanlış anlamaktır.
Hapishanede
yazmak, sansür, gözetim ve sürekli el konulma tehdidi altında yazmak demekti.
Gramsci, düşmanlarının adını doğrudan söyleyemiyor, parti veya devlet hakkında
açıkça konuşamıyor, argümanlarını tam olarak geliştirmek için gerekli
kaynaklara erişemiyordu. Notlar alıyor, kavramlara tekrar tekrar dönüyor, sansürden
kurtulmak için dilini şifreliyordu. Sonrasında okurlarına felsefi belirsizlikmiş
gibi görünen şey, çoğu zaman bir kısıtlamanın geride bıraktığı bir izdi. Hayatta
kalmak için teori, yan yollara sapmak zorunda kalıyordu.
Gramsci’nin
vefatından sonra, bu mecburi parçalılık hali, ikinci bir operasyonun hammaddesi
haline geldi: editör müdahalesi. Hapishane Defterleri, üretildikten çok
sonra bir araya getirildi, tercüme edildi, düzenlendi. Konular gruplandırıldı,
sıralandı ve politik açıdan sivri yanları törpülendi. Sonuçta Gramsci, baskı koşullarında
düşünen bir komünist stratejistten ziyade, kültür üzerine düşünceler sunan,
tefekkür eden bir teorisyene dönüştürüldü.
Bu
yayın süreci tarafsız değildi. Sıralama, vurgu ve çeviri ile ilgili kararlar
anlamı şekillendirdi. Leninizme, parti liderliğine veya devrimci kopuşa yapılan
göndermeler önemsizleştirildiğinde, Gramsci’nin eseri, koşullar tarafından
kısıtlanmış olmaktan ziyade, tasarım gereği belirsizliklerle malulmüş gibi
görünmeye başladı. Belirsizlik bir yara değil, bir özellik haline geldi.
Hapishane metinden silindi, onunla birlikte, parçaları ilk aşamada üreten
devlet iktidarı da ortadan kayboldu.
Kitaba
yönelik olarak gerçekleştirilen dizin analizi, bu süreci görünür kıldı. Defterler
kronolojik olarak, mektuplarla ve hapis koşullarıyla bağlantısı dâhilinde okununca,
tutarlı bir siyasi yönelim ortaya çıktı. Gramsci’nin kaygılarının ve
dertlerinin birbirleriyle tutarlı oldukları görüldü: liderlik, örgütlenme,
kolektif iradenin oluşumu ve gelişmiş kapitalist toplumlardaki iktidar sorunu
arasındaki düşünsel bağlar açığa çıktı. Değişen şey, onun çizgisi değil,
herhangi bir anda kullanabileceği diliydi.
Gramsci’nin
belirsiz metinler ortaya koyduğuna dair efsane, ideolojik bir işlev görür.
Tamamlanmamış ve sonsuz derecede esnek görünen bir düşünür, neredeyse her
projeye uyarlanabilir biriymiş gibi takdim edilir. Baskının ve düşünce
sürecinin işlediği koşullar nisyana gömüldüğü vakit Gramsci, siyasi görüşlerine
bağlı kalmadan belirli görüşlerin devşirilebileceği bir kaynakmış gibi görülür.
Böylelikle devrimci bir komünist, sıradan bir kültür teorisyenine dönüşür.
Hapishane
Defterleri’nin yazıldığı maddi koşullara yönelik vurgu, yorum yapma
imkânını ortadan kaldırmaz, bilâkis, yorum pratiğini disipline eder. Okurlar,
belirsiz görünen şeyin sansürün kalıntısı, soyut görünen şeyin zorla
susturulmanın ürünü olabileceği gerçeğiyle yüzleşirler. Hapishane gerçeği metne
yeniden dâhil edildiğinde, Gramsci’nin düşüncesi yumuşamaz, aksine daha sertleşir.
Bu
yapay belirsizlik ortaya çıktığında, Gramsci’nin tutsak edilmesine giden yol
daha da netleşir. Parçalara ayrılmış bir düşünürü benimsemek daha kolaydır.
Stratejiden kopuk görüşler daha rahat yayılırlar. Bu nedenle, bir sonraki adımda,
Gramsci’nin fikirlerinin devrimci bağlamından nasıl kopartıldığına, Batı
Marksizmi denilen geleneğe güvenli, uzmanlığın konusu kılınmış bir eleştiri
olarak nasıl entegre edildiğine bakılacak. Bu süreç, ne tesadüfi ne de bir
sırdır. Emperyalizmin bilgi üretiminin mantığı uyarınca işler.
Devrimci
Cephanelikten Akademideki Taş Ocağına
Gramsci’nin
düşüncesi parça pinçik edildi, belirsiz hükümler ortaya koyduğu söylendi. Üretildiği
koşullardan kopartılıp güvenli bir alana kapatıldı. Böylelikle Gramsci’nin
düşüncesi ele geçirilecek kıvama getirildi. Bu noktada devreye, Gramsci’nin ait
olmadığı, onu yutup etkisiz kılan düşünsel teşekkül olarak Batı Marksizmi girdi.
Süreç, hepimizin aşina olduğu emperyalist model uyarınca işledi: emperyalizmin
işine gelen alındı, tehlikeli yönler budandı, geriye kalan, mevcut iktidarla
uyumlu bir biçimde yeniden kullanıma sokuldu.
Batı
Marksizmi, Gramsci’yi yoldaşı değil, bir kaynak olarak gördü. Onun kavram ve
görüşleri, örgütlenme ve devlet iktidarı alanından alınıp, her ikisini de
reddeden bir siyasetin emrine verildi. Artık hegemonya, cebir olmadan
tartışılabilirdi. Sivil toplum, devrim olmadan analiz edilebilirdi. Aydınlar,
disiplin olmadan teoriyle meşgul olabilirlerdi. Geriye, kendisine güç katan
stratejiden kopmuş eleştiri pratiğine ait kelimeler yığını kaldı.
Bu
tutsak etme, el koyma pratiği, politik ekonomiye yönelik devrimci eleştirisi
felsefi bir sisteme dönüştürülen Marx’ın ve kurtuluş teorisi silahlı
mücadeleden arındırılıp kimlik söylemine dönüştürülen Fanon’un da yüzleştiği
bir meseleydi. Her iki durumda da, emperyalist kurumlar düşünürü yasaklama
yoluna gitmediler. Güvenle dolaşıma sokabilecekleri versiyonunu
kutsallaştırdılar. Düşünür, hayatta kaldı, ama tehdit, etkisiz hale getirildi. Onun
dişleri birbir söküldü.
Bu
operasyonun anahtarı, eksiltme işlemidir. İşlem dâhilinde parti de, devlet de, devrim
de silinir. Geriye, tahakkümü nasıl devireceğine dair soru sormadan, tahakkümü ebediyete
dek teşhis edebilen bir dil kalır. Gramsci’nin liderlikle ilgili tartışması,
yerini örgütlenme pratiğinden kopuk “organik aydın” tartışmasına bırakır. Rıza
teorisi, güç meselesinden kopuk, kültürel nüfuzla ilgili değerlendirmelere dönüşür.
Strateji analizi ise sabrı esas alan ahlaka evrilir.
Gabriel
Rockhill’in sunduğu teori, bu dönüşümü daha da anlaşılır kılıyor. Emperyalist
bilgi üretimi, teşviklerden istifade ettiği sürece sansüre ihtiyaç duymaz.
Akademisyenler, kurumsal normlarla uyumlu okumalar için ödüllendirilirken,
devrimci süreklilikte ısrar ettiklerinde dışlanırlar. Zamanla, Gramsci’nin ele
geçirilmiş versiyonu, sağduyu haline gelir. Onu farklı şekilde okumak, tuhaf,
ideolojik veya naif görünmeye başlar.
Bu
nedenle, Gramsci’yi “Batılı Marksist” olarak tanımlamak yanıltıcıdır. Bu yafta,
kopuşun olduğu yerde süreklilik, sahiplenmenin olduğu yerde ise soy bağı imasında
bulunur. Batı Marksizminin kapısını çalan Gramsci değildi; faşizmin onu
mücadele alanından uzaklaştırmasından çok sonra Gramsci’nin kapısını Batı
Marksizmi çaldı. O, Batı Marksizminin kurucularından biri değil, ama en değerli
ganimetlerinden biridir.
Bu
el koyma ve tutsak etme pratiğini anlamak, akademik bir hesaplaşma talimi
değildir. Bu anlama çabası, devrimci teorinin emperyalist merkezde nasıl
etkisiz hale getirildiğini açıklığa kavuşturur. Politik görüşler, örgütlenmeden
ve iktidardan koparıldığında daha da karmaşıklaşmazlar. Karşı çıktıklarını
iddia ettikleri sistem için kullanışlı hale gelirler. Gramsci’nin kaderi, bu
süreci alışılmadık bir netlikle göstermektedir, çünkü o, asıl amacı apaçık
ortada olan bir devrimciydi.
Gramsci’nin
Batı Marksizmine entegre olduğu sürecin izini sürdükten sonra, şimdi de emperyalist
kurumların onu neden bu kadar büyük bir istek ve hevesle benimsedikleri
sorusunu ele alalım. Bu soruya yalnızca fikirler düzeyinde cevap verilemez. Bu
noktada, bazı teorilerin sınırlılıklarına rağmen değil, tam da sınırlılıkları
nedeniyle yüceltildikleri akademi alanının politik ekonomisini incelemek
gerekmektedir.
Emperyalizm
Gramsci’ye Neden Hoşgörü Gösteriyor?
Gramsci’nin
emperyalizmin akademisinde sahip olduğu önem, çoğu zaman onun güncelliğinin
veya düşünsel olgunluğunun kanıtı olarak ele alınır. Gerçekte ise bu, başarılı
bir tarafsızlaştırmanın kanıtıdır. Emperyalizm, kendi kurumları içerisinde
serbestçe dolaşan teoriden korkmaz, kendisine karşı örgütlenen teoriden korkar.
Gramsci, parti, devlet ve devrimci kopuşlardan arındırıldığında, sadece hoşgörülebilir
değil, aynı zamanda faydalı hale gelir.
Günümüzde
üniversite, hakikat arayışı dâhilinde tarafsız olan bir alan değildir. Mevcut
düzenin yeniden üretilmesinde çıkarı olan vakıflar, devlet fonları ve şirket
sermayesi tarafından finanse edilen, emperyalizmin politik ekonomisinin ürünü
olan bir ideoloji fabrikasıdır. Bu ortamda, teori, tahakkümü sona erdirme
tehdidinde bulunmayıp onu açıklayabildiğinde ödüllendirilir. Gramsci’den çalınan
kelimeler, bu ihtiyacı kusursuz bir şekilde karşılamaktadır.
Vakıflar
ve STK’lar, Gramsci’nin evcilleştirilmiş yaklaşımını büyük bir hevesle
kullanarak, aktivistleri “sivil topluma katılımı”, “anlatı stratejisi” ve “karşı
hegemonya” konularında eğitiyorlar; ancak bu yaklaşımlar, asla iktidar meselesine
değinmiyor.
Gramsci’nin
kavramları, reform, kapsayıcılık ve muhalefeti yönetme araçları olarak yeniden ambalajlanıyor.
Bu kullanımın mümkün olabilmesi için proletarya diktatörlüğü, disiplinli
örgütlenme, devlet iktidarının ele geçirilmesinden müteşekkil devrimci özün silinmesi
gerekiyor.
Bu
durum, Gramsci’nin kültür çalışmaları, siyaset teorisi ve liberal demokratik
düşüncenin her noktasında neden karşımıza çıktığını, buna karşın, ciddi devrimci
strateji tartışmalarında neden boy göstermediğini izah ediyor. Devrimci
şiddeti, sosyalist devletleri ve rızanın yanı sıra zorun gerekliliğini açıkça
savunan bir Gramsci, kurumlardan hemen dışlanırdı. Akademik meşruiyetin zımni
koşulunu, yani anti-komünizmi ihlal ederdi.
Rockhill’in
emperyalist bilgi üretimine dair analizi, bu dinamiği açıklığa kavuşturuyor.
Aydınlar, devrime ihanet etmeleri emredilmiyor, devrimi unutmaya teşvik ediliyorlar.
Kariyer basamaklarını tırmanma, yayın ve prestij, emperyalist normlarla uyumlu
okumaları koşulluyor. Zamanla, ele geçirilen, gasp edilen Gramsci, çoğu insanın
karşılaştığı, emperyalist tornadan çıkmış Gramsci’ye dönüşüyor. Alternatif
okumalar, sansür değil, ihmal etme yoluyla marjinalleştiriliyor.
Bu
koşullarda popülerlik, tarafsız bir ölçüt değil, hastalığı teşhis etmemizi
sağlayacak bir emaredir. Emperyalist kurumların sahiplendiği devrimci bir
düşünür, her daim sağı solu budanarak sahiplenilir. Geriye kalan, tehdit
oluşturmayan kısımdır. Bu nedenle Gramsci’nin kabul görmesi, bize onun
fikirlerinden çok, emperyalizmin merkezindeki kabul edilebilir eleştirinin
sınırları konusunda bilgi verir.
Bu,
sadece Gramsci’ye özgü bir durum değil. Bu, ideolojik kontrolün genel bir
mekanizmasıdır. Emperyalizm, sadece düşmanlarını ezmekle kalmaz, onları yeniden
ambalajlar. Belirli kavramların dolaşmasına izin verirken onların stratejik
etkilerini kırar, ihtimalleri kontrol altına alır, bir yandan da çoğulculuk
yanılsaması yaratır.
Gramsci’nin
akademik bir süs eşyasından öte bir şey olarak yeniden sahiplenilebilmesi için
bu dinamiği anlamak şarttır. Mesele, onun fikirlerinin ilginç olup olmaması
değil, tehlikeli olup olmamasıdır. Gramsci, emperyalizm için güvenli bir kişi
olarak kaldığı sürece, kurtuluşun hiçbir yarasına merhem olmayacaktır. Devrimci
gücünü yeniden kazanması için, akademinin ötesine, teorisinin hizmet ettiği
mücadelelere bakılmalıdır.
Gramsci’yi
gerçekten ait olduğu yere teslim edecek süreç, dersliklerde değil, anti-emperyalist
mücadele alanında başlar. Bu alanda rıza, liderlik ve iktidar, birer teorik
bilmece değil, beka sorunudur. Gramsci’nin düşüncesi, işte tam da orada sahip
olduğu özgün netliğe yeniden kavuşur. Şimdi bu alana bakalım.
Merkezin
Ötesinde Gramsci:
Hegemonya, Anti-Emperyalizm ve Çok Kutuplu Mücadele
Gramsci,
emperyalist akademinin dışında, kariyer teşviklerinin, STK yapılanmalarının ve
profesyonelleşmiş radikalizmin ötesinde okunduğunda, çalışmaları çok farklı bir
görünüm kazanır. Küresel Güney’de, sosyalist ve anti-emperyalist hareketlerde
Gramsci, öncelikle bir kültür teorisyeni değil, bir iktidar stratejistidir.
Kavramları ve görüşleri, mücadeleyi yumuşattıkları için değil, kuşatma
koşulları altında onu netleştirdikleri için yankı bulur.
Sömürgecilik
karşıtı ve sosyalist hareketler, akademinin unutmayı tercih ettiği şeyi uzun
zaman önce idrak etmiştir: Hâkimiyet, sadece güç kullanılarak sürdürülemez,
kurtuluş da sadece güce dayanamaz. Mücadele, her zaman hem maddi hem de
ideolojiktir. Gramsci’nin egemen sınıfların rızayı yönetimin bir koşulu olarak
örgütlemesi gerektiği konusundaki ısrarı, emperyalist propaganda, STK nüfuzu ve
“sivil toplum”un manipülasyonunun hedef aldığı toplumlara doğrudan hitap
etmektedir. Burada hegemonya bir metafor değil, emperyalizmin günlük olarak
kullandığı bir silahtır.
Bu
bağlamda, Gramsci’nin analizi, siyasi eğitimi, kültürü ve ideolojiyi devrimci
mücadelenin yerini alması gereken değil de onun ayrılmaz bir parçası olarak
gören, Cabral, Mao ve Ho Chi Minh gibi figürlerin analiziyle doğal olarak örtüşür.
Bu isimlere göre rıza imalatı, asla mevcut bir düzene dâhil olmakla değil, onu
yok etmek için gerekli olan kolektif iradeyi oluşturmakla ilgiliydi. Gramsci’nin
teorisi, bu alanı göz ardı eden devrimlerin neden sıklıkla çöktüğünü veya
içeriden ele geçirildiğini açıklamaya yardımcı olur.
Bu
durum, emperyalist iktidarın artık doğrudan egemen olamadığı devletleri
zayıflatmak için giderek daha fazla yumuşak güç operasyonlarına başvurduğu
mevcut çok kutuplu dönemde özellikle önem taşımaktadır. Yaptırımlar, bilgi
savaşı, STK ağları ve elitlerin işbirliği, yukarıdan konuşlandırılan karşı
hegemonyanın araçları olarak işlev görmektedir. Gramsci’nin teorisi, bu
operasyonları insani sapmalar veya talihsiz yan etkiler değil, yönetim
stratejileri olarak ortaya koymaktadır.
Bu
şekilde okunduğunda, Gramsci, özellikle uzun süreli dış baskı koşullarında,
devrimci projelerin iktidarın kullanımı için kitlesel rızayı neden güvence
altına alması gerektiğini anlamak için vazgeçilmez hale gelir. Sosyalizm, kendisine
düşman olan bir dünya sisteminde sadece baskıcı bir aygıt olarak varlığını
sürdüremez. Kitlelere önderlik etmeli, onları eğitmeli ve örgütlemelidir, aksi
takdirde düşman, onun içini kemirecektir. Bu, yirmi birinci yüzyılda
anti-emperyalist devletlerinin yaşanmış gerçekliği haline gelmeden çok önce
Gramsci’nin dert edindiği bir meseleydi.
Gramsci’yi
akademide tersyüz eden yorumların hükümsüz kılınması önemlidir. Burada önerilen
Gramsci okuması, sivil toplumu, hiçbir sonuca ulaşmayan, uçsuz bucaksız
eleştiri sahası olarak görmek yerine, devrimci iktidarın varlığını
sürdürebilmesi için emperyalist ideolojinin yenilgiye uğratılması gereken çatışmalı
bir alan olarak ele alır. Gramsci’nin buradaki önemi soyut değil, pratiktir.
Sivil toplum örgütleri tarafından yönlendirilen muhalefet hareketlerinin neden yenildiğini,
güç kullanımının yetersiz kaldığı yerlerde, renkli devrim taktiklerinin neden
başarı kazandığını, ideolojik netliğin neden beka sorunu olduğunu açıklamaya
yardımcı olur.
Emperyalist
hâkimiyete karşı savaşan hareketler Gramsci’yi kültürel Marksist olarak
görmezler. O, bugünün koşullarında devrimci liderlik için bir rehberdir.
Düşüncesi, emperyalist merkezin güvenli kucağından çıkartılıp, hizmet etmesi gereken
mücadelelere iade edildiği vakit asıl işlevine tekrar kavuşur.
Bu
yeniden sahiplenme işlemi tamama erdikten sonra, geriye bir tek hat oluşturma
görevi kalır. Gramsci, hem devrimci bir komünist hem de liberal sivil toplum
teorisinin sembolü olamaz. Hem emperyalizme hem de onun düşmanlarına hizmet
edemez. Bu nedenle, son adım olarak, kopuş fikri üzerinde durulmalıdır. Gramsci’nin
ne olmadığını, onu bugün yeniden sahiplenmenin ne anlama geldiğini net bir
şekilde söylemek gerekmektedir.
Gramsci
Kültürel Marksist Değildi
Antonio
Gramsci, emperyalizmin muhalefeti yönetmesine yardımcı olmak için kalem
oynatmadı. Emperyalizmin nasıl yönettiğini ve nasıl devrilebileceğini anlamak
için yazdı. Adının günümüzde en rahat şekilde burjuva düzenini yeniden üretmeye
adanmış kurumlarda gezinmesi, düşüncesinin esnekliğinin değil, emperyalizmin
ele geçirme yönteminin etkili olduğunun kanıtıdır. Gramsci’yi tarih
yumuşatmadı. Ama onun dişlerini yorumlayanlar, müfessirler söktü.
Batı
Marksizmi, Gramsci’yi yaşayan bir mücadele geleneği olarak miras almadı. Onu
yenilgiden, hapisten, ölümden sonra buldu, kendisindeki iktidardan kaçma eğilimiyle
uyumlu şekilde onun fikirlerini yeniden bir araya getirdi. Bu süreçte
kaybedilen şey, incelik ve küçük detaylar değil, yöndü. Parti, devlet ve devrim
silinip gitti. Geriye, bir güç haline gelme tehdidi oluşturmadan, sürekli her
yana dönen bir eleştiri dili kaldı.
Gramsci’yi
yeniden sahiplenmek, yanlış okumaları düzeltmekten daha fazlasına ihtiyaç duyar.
Taraf seçmeyi gerektirir. Gramsci, ya gelişmiş kapitalizm koşullarında devrimci
yenilginin somut sorunuyla boğuşan bir Leninist komünist olarak okunur ya da
çalışmalarıyla kopuş pratiğini içermeyen, bitmek bilmeyen hazırlık sürecini
meşrulaştıran bir sivil toplum teorisyenine indirgenir. İki okuma bir arada var
olamaz. Biri özgürlüğe götürür, diğeri, emperyalizmin güttüğü çoğulculuğa.
Bu
seçim, Gramsci’nin kendisini de aşan sonuçlara yol açar. Böylesi bir seçim, Marksizmin
emperyalizmin merkezinde kazanmasına izin verilen içeriğiyle aramızdaki tüm bağları
kopartır. Örgütlenmeden, anti-emperyalizmden ve iktidardan yoksun bırakılmış
bir Marksizm, daha güvenli bir Marksizm değildir. Ele geçirilmiş bir
Marksizmdir. Böylesi bir Marksizm, dünyayı korumak için açıklar. Gramsci’nin
kaderi, devrimci teori politik özünden arındırıldığında düşünsel bir süse ne
kadar kolay dönüştürülebileceğinin kanıtıdır.
Weaponized
Information [“Silahlandırılmış Bilgi”] sitesi, tam da bu
kaderi reddetmek için var. Emperyalist merkezde, tarafsız bir zemin işgal
ediyormuş gibi davranmıyoruz. Gramsci’nin anlamamıza yardımcı olduğu, düşünce
alanında hüküm süren dünya savaşının içinden yazıyoruz. Görevimiz, teoriyi
derlemek değil, onu keskinleştirmektir. Devrimci düşünürlere hayran olmak
değil, onları kopartıldıkları mücadeleye yeniden ait kılmaktır.
Gramsci,
seminer salonuna ait değildir. O, rıza, liderlik ve iktidar meselelerinin ölüm
kalım meselesi haline geldiği, emperyalizme karşı uzun soluklu mücadeleye
aittir. Gramsci’yi tekrar sahiplenmek, geçmişi yeniden yorumlamak değil, bugünü
yeniden silahlandırmaktır. Artık mesele, Gramsci’nin nasıl okunması gerektiği
değildir. Neticede bugün üzerinde durmamız gereken soru şudur: “Marksizm bir
kurtuluş silahı olarak mı kalacak yoksa zaferden yoksun, kalıcı bir muhalefet
diline dönüştürülmeye devam mı edecek?”
Prince Kapone
22 Aralık 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder