ABD,
bugün tarihinin en tehlikeli dönüm noktasında. Dünya meselelerini yönetemediği
gibi, krizlerle boğuşan haliyle, kendi içindeki kitlesel patlamaları dışarıya
ihraç etmeye çalışıyor.
Parıltılı
büyük gücünün ardında, derinlere kök salmış yapısal krizlerle çevrili, kırılgan
bir yapı bulunuyor. Washington, stratejik bir hamlesiyle içteki
başarısızlıklarını dünya sahnesine taşımaya çalışıyor. Büyük bir ekonomik ve
diplomatik gerilemenin ortasında, ekonomisini, toplumunu ve siyasi kurumlarını
temelden vuran yapısal çöküşün sonuçlarından kaçınmaya çalışan Amerika, kaos
yaratmak ve düşman edinmek amacıyla bir tür “operasyon odasına” dönüştü.
Ekonomiye
dair verileri temel alan raporlar, Washington’ın “dünyanın polisi” iken “kumarbaz”
rolüne nasıl geçiş yaptığını, içteki hesaplaşma anını erteleme karşılığında
küresel istikrarı nasıl riske attığını ele alıyor.
1.
“Borç Tsunamisi”: Kendini Tüketmiş Bir Ekonomi
Bugün
ABD medyası, ABD’nin rakiplerini şeytanlaştırmakla meşgul. Washington, dış
politikasının yarattığı borçların ağırlığı altında ezilen, durgunluk aşamasına
doğru ilerleyen bir ekonomiye ait rakamları gizleyemiyor. Rakamların ardında
endişe verici bir gerçek yatıyor: ABD’nin (hükümet, şirket ve hane halkı
borçları dâhil) tüm toplam borcu, 98 trilyon dolara ulaştı, bu da ülkenin gayri
safi yurtiçi hâsılasının dört katına denk geliyor.
2026
yılının başında, artan faiz ödemelerinin devletin borcunu 38,4 trilyon dolara
çıkardığı söyleniyor. Daha da çarpıcı olanı ise, bu borcun faiz ödemelerinin
maliyetinin, mali yılın ilk ayında 170 milyar doları aşmış olması, devlet
gelirlerini şimdiden tüketmesi. Üstelik devlet, vatandaşlarına henüz daha ödeme
yapabilmiş değil.
Hane
halkının iflası, 5,1 trilyon doları aşan tüketici borcu ve 1,2 trilyon doları
aşan kredi kartı borcuyla uçurumun kenarında yaşayan ortalama bir Amerikan
vatandaşının durumu üzerinden tasvir ediliyor. Bu baskı, “Amerikan Rüyası”nı
yükselen fiyatlar üzerinden, her gün görülen bir kâbusa dönüştürdü. Konut
maliyetleri, pandemi öncesi seviyelere göre yüzde 35,2 arttı.
Trump
yönetiminin, başkanlığının başında körüklediği ticaret savaşları yoluyla
uydurma çıkış yolları aramaktan başka bir çıkış yolu bulamadığı mali kıskaç
koşullarında bu kriz daha da derinleşti. Bu savaşlar, ülke içinde olumsuz
sonuçlar doğurdu, emtia fiyatlarını yükseltti, ABD’nin üretim imkânlarını
vurdu. Sonuç olarak bugün yönetimin, bu başarısızlığın sorumlusu olarak bir “dış
düşman” aradığından, bu düşmanın kaynaklarını kafi düzeyde yağmalamak suretiyle
açığı kapatmayı ve ekonomisindeki kanamayı durdurmayı hedeflediğinden söz
ediliyor.
2.
“Düşman İmalatı”: Beyaz Saray’da Pierre Conesa Doktrini
Washington,
Fransız strateji uzmanı Pierre Conesa’nın ortaya koyduğu “düşman yaratma” mekanizmasını
açıktan benimsiyor. Amaç, krizi çözmek değil, “içteki öfkeyi millileştirmek” ve
onu dış düşmana yönlendirmek.
ABD’de
kurumlar felç oluyor, iki parti arasındaki ayrışma parçalanma sürecini
körüklüyor, bu arada ara seçim yaklaşıyor. Bu süreçte dış düşman, nesnel bir
tehditten, dikkatlice üretilmiş ve büyütülmüş bir siyasi araca dönüştürülüyor.
Bu araç, içteki hoşnutsuz kitleleri korkutmak, dikkatlerini başka yöne çekmek, hoşnutsuzluğun
sonuçlarını Washington’daki karar alma merkezlerinden uzaklaştırıp uydurma dış
düşmanlara yönlendirmek için kullanılıyor.
Halkın
başkana verdiği onayın oranının yüzde 36’ya düşmüş olması, Cumhuriyetçi Parti
içindeki bölünmeler ve Beyaz Saray ile “derin devlet” (Pentagon ve istihbarat
teşkilatları) arasındaki çatışma nedeniyle yaşanan siyasi felç, giderek
şiddetleniyor. Seçenekleri azalan başkan, parçalanmış haldeki iç cepheyi
birleştirmek için krizler yaratma yoluna başvuruyor. Gözlemciler, bunu “jeopolitik
kaçış” olarak tanımlıyorlar. Burada hükümet, düşmanları (Rusya, Çin, Venezuela,
İran’ı) siyasi araçlara dönüştüren eski Amerikan mirasını yeniden diriltiyor. Bu
düşmanlar, ekonomik başarısızlığı haklı çıkarmak ve sosyal refahın eksilmesi
pahasına, devasa askeri bütçeleri kongreye kabul ettirmek için gerektiğinde
bilerek büyükmüş gibi takdim ediliyor.
3.
“Stratejik Yağma” Haritası: Neden Özellikle Bu Hedefler?
Amerika
denilen “zebella”, ülkeleri demokratik standartlara, özgürlük sloganlarına veya
eskiden beri komploları gizlemek için kullanılan diğer propaganda yöntemleri
üzerinden hedef almıyor. Bu kez Washington, yaptırımlar kılıfına bürünmüş bir
tür uluslararası yağma yoluyla kasasını doldurma niyetini açıktan ortaya
koyuyor. Kaynaklara olan açlığın güdümünde hareket eden Amerika, mevcut
uluslararası düzenin geri kalanını yok etmenin ve kaba kuvvetle dayatılan yeni
bir sistemi kurmanın zeminini hazırlamak istiyor.
*
Venezuela (Enerji Korsanlığı): Başkan Nicolás Maduro’nun
kaçırılması ve tahmini 303 milyar varil olan Venezuela petrol rezervleriyle
ilgili yapılan işlemler, ABD’nin kaynak kıtlığını telafi etmek için diğer
ülkelerin zenginliklerini yağmalama çabalarının çarpıcı bir örneğidir.
*
Ukrayna (Bir Maden Deposu): Özgürlük sloganlarının ötesinde, Washington’ın
Ukrayna’da bulunan 500.000 ton lityum rezervini, bunun yanında, Avrupa’daki
titanyum rezervlerinin yüzde 20’sini, zayıflayan askeri sanayii için yakıt
olarak kullanmak üzere ele geçirmeye çalıştığı belirtiliyor.
*
Grönland ve Panama: Grönland’ı “satın alma” veya kontrol etme
girişimleri, Rusya ve Çin’in Kuzey Kutup Bölgesi’nde üstünlük kurma korkusunun
yansıması. Öte yandan, küresel ticaretin yüzde 6’sının geçtiği Panama Kanalı,
tedarik zincirlerini güvence altına almak için Amerikan baskısı altında kalmaya
devam ediyor.
Bu
arada İran, örnek teşkil eden İslami sistemi, merkezi enerji ve coğrafi konumu
nedeniyle, özel olarak hedefe konuluyor. Tahran’ın sistematik olarak hedef
alınmasının nedeni, nükleer programı değil. Nükleer programı daha çok bir
bahaneden ibarettir. İran, Çin’in İpek Yolu üzerinde bir köşe taşı, Hürmüz
Boğazı üzerinden akan dünya petrol ticaretinin yüzde 30’unu kontrol eden bir
ülkedir.
4.
“Sessiz Baskı”: Lityum ve Kobaltın Sömürgeleştirilmesi
Washington,
Çin’in nadir toprak minerallerinin yüzde 90’ını kontrol etmesinin endüstriyel
geleceği için tehdit teşkil ettiğinin farkında. Sonuç olarak, Bolivya ve Şili’deki
lityum sahaları konusunda “sessiz baskı” uygulama aşamasına geçen ABD, dünya
lityum rezervlerinin yüzde 60’ını kontrol altına almak amacıyla istihbarat savaşları
ve ekonomik savaşlar yürütüyor.
Amerika,
Kongo ve Nijerya’daki petrolü bu ülkelerin Çinli ortaklarından almak için gerilimi
iyice tırmandırıyor. Tüm Afrika kıtasını istikrarsızlaştırma pahasına bu riski
alıyor. Beyaz Saray’daki siyasetçiler, Amerika tarafı, kendi payını güvence
altına aldığı sürece bu tür sonuçları kabul edilebilir buluyorlar.
Korku
İmparatorluğu ve Çöküşün Kaçınılmazlığı
Washington’ın
bugün uyguladığı şey, “güç politikası” değil, “stratejik panik politikası”dır.
Kalkış yapan her uçak, fırlatılan her füze, uygulanan her yaptırım ve
yurtdışında düzenlenen her darbe, Amerikan emperyalizminin Washington’da borç
ve toplumsal bölünme kazanının patlamasından önce ek zaman kazanma girişimidir.
Tarihsel
deneyimler, krizleri ihraç etmenin onları çözmediğini, aksine, çöküşün
maliyetini daha da artırdığını doğrulasa da, ABD, son bir kumar oynamakta ısrar
ediyor. Bir zamanlar koyduğu uluslararası yasaları çiğniyor, savunduğu, başka
yerlere dayatmak için savaşlar yürüttüğü sloganları hükümsüz kılıyor,
müttefiklerini kaybediyor, konumunu ve merkeziliğini koruma mücadelesinde
kaynaklarını tüketiyor. Washington, artık dünyayı yönetmiyor, sadece tek başına
boğulmamaya çalışıyor.
Ensarullah
17 Ocak 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder