18 Ocak 2026

, ,

Amerika Kendi İçindeki Yıkımı Gizlemek Adına Dünyayı Ateşe Veriyor

ABD, bugün tarihinin en tehlikeli dönüm noktasında. Dünya meselelerini yönetemediği gibi, krizlerle boğuşan haliyle, kendi içindeki kitlesel patlamaları dışarıya ihraç etmeye çalışıyor.

Parıltılı büyük gücünün ardında, derinlere kök salmış yapısal krizlerle çevrili, kırılgan bir yapı bulunuyor. Washington, stratejik bir hamlesiyle içteki başarısızlıklarını dünya sahnesine taşımaya çalışıyor. Büyük bir ekonomik ve diplomatik gerilemenin ortasında, ekonomisini, toplumunu ve siyasi kurumlarını temelden vuran yapısal çöküşün sonuçlarından kaçınmaya çalışan Amerika, kaos yaratmak ve düşman edinmek amacıyla bir tür “operasyon odasına” dönüştü.

Ekonomiye dair verileri temel alan raporlar, Washington’ın “dünyanın polisi” iken “kumarbaz” rolüne nasıl geçiş yaptığını, içteki hesaplaşma anını erteleme karşılığında küresel istikrarı nasıl riske attığını ele alıyor.

1. “Borç Tsunamisi”: Kendini Tüketmiş Bir Ekonomi

Bugün ABD medyası, ABD’nin rakiplerini şeytanlaştırmakla meşgul. Washington, dış politikasının yarattığı borçların ağırlığı altında ezilen, durgunluk aşamasına doğru ilerleyen bir ekonomiye ait rakamları gizleyemiyor. Rakamların ardında endişe verici bir gerçek yatıyor: ABD’nin (hükümet, şirket ve hane halkı borçları dâhil) tüm toplam borcu, 98 trilyon dolara ulaştı, bu da ülkenin gayri safi yurtiçi hâsılasının dört katına denk geliyor.

2026 yılının başında, artan faiz ödemelerinin devletin borcunu 38,4 trilyon dolara çıkardığı söyleniyor. Daha da çarpıcı olanı ise, bu borcun faiz ödemelerinin maliyetinin, mali yılın ilk ayında 170 milyar doları aşmış olması, devlet gelirlerini şimdiden tüketmesi. Üstelik devlet, vatandaşlarına henüz daha ödeme yapabilmiş değil.

Hane halkının iflası, 5,1 trilyon doları aşan tüketici borcu ve 1,2 trilyon doları aşan kredi kartı borcuyla uçurumun kenarında yaşayan ortalama bir Amerikan vatandaşının durumu üzerinden tasvir ediliyor. Bu baskı, “Amerikan Rüyası”nı yükselen fiyatlar üzerinden, her gün görülen bir kâbusa dönüştürdü. Konut maliyetleri, pandemi öncesi seviyelere göre yüzde 35,2 arttı.

Trump yönetiminin, başkanlığının başında körüklediği ticaret savaşları yoluyla uydurma çıkış yolları aramaktan başka bir çıkış yolu bulamadığı mali kıskaç koşullarında bu kriz daha da derinleşti. Bu savaşlar, ülke içinde olumsuz sonuçlar doğurdu, emtia fiyatlarını yükseltti, ABD’nin üretim imkânlarını vurdu. Sonuç olarak bugün yönetimin, bu başarısızlığın sorumlusu olarak bir “dış düşman” aradığından, bu düşmanın kaynaklarını kafi düzeyde yağmalamak suretiyle açığı kapatmayı ve ekonomisindeki kanamayı durdurmayı hedeflediğinden söz ediliyor.

2. “Düşman İmalatı”: Beyaz Saray’da Pierre Conesa Doktrini

Washington, Fransız strateji uzmanı Pierre Conesa’nın ortaya koyduğu “düşman yaratma” mekanizmasını açıktan benimsiyor. Amaç, krizi çözmek değil, “içteki öfkeyi millileştirmek” ve onu dış düşmana yönlendirmek.

ABD’de kurumlar felç oluyor, iki parti arasındaki ayrışma parçalanma sürecini körüklüyor, bu arada ara seçim yaklaşıyor. Bu süreçte dış düşman, nesnel bir tehditten, dikkatlice üretilmiş ve büyütülmüş bir siyasi araca dönüştürülüyor. Bu araç, içteki hoşnutsuz kitleleri korkutmak, dikkatlerini başka yöne çekmek, hoşnutsuzluğun sonuçlarını Washington’daki karar alma merkezlerinden uzaklaştırıp uydurma dış düşmanlara yönlendirmek için kullanılıyor.

Halkın başkana verdiği onayın oranının yüzde 36’ya düşmüş olması, Cumhuriyetçi Parti içindeki bölünmeler ve Beyaz Saray ile “derin devlet” (Pentagon ve istihbarat teşkilatları) arasındaki çatışma nedeniyle yaşanan siyasi felç, giderek şiddetleniyor. Seçenekleri azalan başkan, parçalanmış haldeki iç cepheyi birleştirmek için krizler yaratma yoluna başvuruyor. Gözlemciler, bunu “jeopolitik kaçış” olarak tanımlıyorlar. Burada hükümet, düşmanları (Rusya, Çin, Venezuela, İran’ı) siyasi araçlara dönüştüren eski Amerikan mirasını yeniden diriltiyor. Bu düşmanlar, ekonomik başarısızlığı haklı çıkarmak ve sosyal refahın eksilmesi pahasına, devasa askeri bütçeleri kongreye kabul ettirmek için gerektiğinde bilerek büyükmüş gibi takdim ediliyor.

3. “Stratejik Yağma” Haritası: Neden Özellikle Bu Hedefler?

Amerika denilen “zebella”, ülkeleri demokratik standartlara, özgürlük sloganlarına veya eskiden beri komploları gizlemek için kullanılan diğer propaganda yöntemleri üzerinden hedef almıyor. Bu kez Washington, yaptırımlar kılıfına bürünmüş bir tür uluslararası yağma yoluyla kasasını doldurma niyetini açıktan ortaya koyuyor. Kaynaklara olan açlığın güdümünde hareket eden Amerika, mevcut uluslararası düzenin geri kalanını yok etmenin ve kaba kuvvetle dayatılan yeni bir sistemi kurmanın zeminini hazırlamak istiyor.

* Venezuela (Enerji Korsanlığı): Başkan Nicolás Maduro’nun kaçırılması ve tahmini 303 milyar varil olan Venezuela petrol rezervleriyle ilgili yapılan işlemler, ABD’nin kaynak kıtlığını telafi etmek için diğer ülkelerin zenginliklerini yağmalama çabalarının çarpıcı bir örneğidir.

* Ukrayna (Bir Maden Deposu): Özgürlük sloganlarının ötesinde, Washington’ın Ukrayna’da bulunan 500.000 ton lityum rezervini, bunun yanında, Avrupa’daki titanyum rezervlerinin yüzde 20’sini, zayıflayan askeri sanayii için yakıt olarak kullanmak üzere ele geçirmeye çalıştığı belirtiliyor.

* Grönland ve Panama: Grönland’ı “satın alma” veya kontrol etme girişimleri, Rusya ve Çin’in Kuzey Kutup Bölgesi’nde üstünlük kurma korkusunun yansıması. Öte yandan, küresel ticaretin yüzde 6’sının geçtiği Panama Kanalı, tedarik zincirlerini güvence altına almak için Amerikan baskısı altında kalmaya devam ediyor.

Bu arada İran, örnek teşkil eden İslami sistemi, merkezi enerji ve coğrafi konumu nedeniyle, özel olarak hedefe konuluyor. Tahran’ın sistematik olarak hedef alınmasının nedeni, nükleer programı değil. Nükleer programı daha çok bir bahaneden ibarettir. İran, Çin’in İpek Yolu üzerinde bir köşe taşı, Hürmüz Boğazı üzerinden akan dünya petrol ticaretinin yüzde 30’unu kontrol eden bir ülkedir.

4. “Sessiz Baskı”: Lityum ve Kobaltın Sömürgeleştirilmesi

Washington, Çin’in nadir toprak minerallerinin yüzde 90’ını kontrol etmesinin endüstriyel geleceği için tehdit teşkil ettiğinin farkında. Sonuç olarak, Bolivya ve Şili’deki lityum sahaları konusunda “sessiz baskı” uygulama aşamasına geçen ABD, dünya lityum rezervlerinin yüzde 60’ını kontrol altına almak amacıyla istihbarat savaşları ve ekonomik savaşlar yürütüyor.

Amerika, Kongo ve Nijerya’daki petrolü bu ülkelerin Çinli ortaklarından almak için gerilimi iyice tırmandırıyor. Tüm Afrika kıtasını istikrarsızlaştırma pahasına bu riski alıyor. Beyaz Saray’daki siyasetçiler, Amerika tarafı, kendi payını güvence altına aldığı sürece bu tür sonuçları kabul edilebilir buluyorlar.

Korku İmparatorluğu ve Çöküşün Kaçınılmazlığı

Washington’ın bugün uyguladığı şey, “güç politikası” değil, “stratejik panik politikası”dır. Kalkış yapan her uçak, fırlatılan her füze, uygulanan her yaptırım ve yurtdışında düzenlenen her darbe, Amerikan emperyalizminin Washington’da borç ve toplumsal bölünme kazanının patlamasından önce ek zaman kazanma girişimidir.

Tarihsel deneyimler, krizleri ihraç etmenin onları çözmediğini, aksine, çöküşün maliyetini daha da artırdığını doğrulasa da, ABD, son bir kumar oynamakta ısrar ediyor. Bir zamanlar koyduğu uluslararası yasaları çiğniyor, savunduğu, başka yerlere dayatmak için savaşlar yürüttüğü sloganları hükümsüz kılıyor, müttefiklerini kaybediyor, konumunu ve merkeziliğini koruma mücadelesinde kaynaklarını tüketiyor. Washington, artık dünyayı yönetmiyor, sadece tek başına boğulmamaya çalışıyor.

Ensarullah
17 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: