10 Ocak 2026

, ,

Çürüyen İmparatorluğun Gösterisi ve Psikolojik Operasyonları



Yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreği, hesaplı bir terör ve pedagoji eylemiyle, tek kutuplu egemenliğin ve sözde kurallara dayalı düzenin çağının çoktan ellerinden kayıp gittiğini en derin maddi düzeyde hisseden, çürüyen bir imparatorluğun özenle sahnelediği bir gösteriyle başladı.

Nicolas Maduro ve eşinin New York’a kaçırılıp orada halka açık bir şekilde teşhir edilmesi yasal bir eylem değildi, uyuşturucuyla mücadele operasyonu değildi, “adalet” meselesi de değildi. Bu, imparatorluk ölçeğinde yürütülmüş bir psikolojik operasyondu. Hukuk kitaplarına değil, egemen bir liderliğin bedenlerine ve onuruna yazılmış, her şeyden evvel Küresel Güney’e hitaben kaleme alınmış bir mesajdı: “Çok kutupluluk söylemlerine aldanmayın, tarihin sizin lehinize döndüğünü sanmayın, esaret halinden kurtulduğunuza inanmayın. Siz hâlâ bizim kölelerimizsiniz, size ibret olsun diye ceza vermeyi kararlaştıdığımız vakit sizi kurtarmak için kimse gelmeyecek.”

Bu gösteri, tam da Amerikan hegemonyasının içine girdiği kriz bağlamında ele alınmalıdır. On yıllarca süren finansallaşmanın, sanayisizleşmenin, bitmek bilmeyen emperyalist savaşların, ülkenin dayandığı maddi ve toplumsal temeli aşındırmasının ardından, Amerikan imparatorluğu, artık rıza, kalkınma veya ideolojik cazibe gibi yollara başvurarak yönetme imkânından yoksun. Sürekli başvurduğu liberal söylem, güvenilirliğini ve meşruiyetini yitirdi. Kendi halkı bile kurumlarına güvenmiyor.

Böyle bir durumda, emperyalizm en ilkel ve kendisini en yalın haliyle ifşa eden biçimine geri dönüyor: tiyatro oyunu gibi sahnelenen çıplak güç.

Kaçırma ve mahkeme salonundaki geçit töreni, dünyayı Amerikan gücüne ikna etmek için değil ki zaten çok fazla insan, bu gücün sınırlarının farkında, Küresel Güney’i demoralize etmek, tek kutuplulukta yaşanan, herkesin gördüğü aşınmanın ardından oluşmaya başlayan psikolojik ivmeyi kırmak içindi. Mesaj alabildiğine yalın ve basitti: Amerika’nın güç olmadığı bir dünyadan bahsetmek için henüz çok erken. Bu hedefe göre hareket edenler, bedel ödeyecekler.”

Dolayısıyla yapılan operasyon, öncelikle Venezuela devletine veya liderliğine yönelik değildi. Gerçek hedef kitlesi, Karakas’ın çok ötesindeydi. Operasyonun asıl hedefi, Afrika’ydı, Asya’ydı, Latin Amerika’ydı.

Bu operasyonda, Küresel Güney’de belirli bir temkinlilik ve dağınık düşünceler üzerinden, Amerika’nın tek kutuplu dünyada sahip olduğu gücün zayıflamasının özgürce kalkınma, stratejik manevralar ve emperyalist disiplinden kısmi kurtuluş konusunda tarihsel planda kısmi bir alan açabileceğine inanan toplumlar hedeflendi.

Görevdeki bir başkanı kendi şehrine kaçıran ABD, esasen dünyadaki hiyerarşi konusunda birilerine ders veriyordu. Bu ders de şu cümleyle ilgiliydi: Emperyalizmin onayı olmaksızın egemenlik bir seraptan ibarettir. Hukuk sahası güce tabidir, direnişe yalnızca yaptırımlar ve darbelerle değil, halkların kolektif moralini ortadan kaldırmak amacıyla tasarlanmış, liderleri kamuoyunun gözü önünde aşağılayan eylemlerle karşılık verilecektir.

Tarihe dönüp baktığımızda bu mantığın ne yeni ne de tesadüfi olduğunu görürüz. İlgili mantık, esas olarak gerilemekte olan, gücünü kaybeden imparatorlukların klasik repertuarına aittir. Bu anlamda, ABD’yle Roma İmparatorluğu arasında kurulan paralellik abartılı bir mecazi yaklaşımın değil, somut bir analizin ürünüdür.

Roma, artık yalnızca genişleme ve ilhak yoluyla hüküm süremez hale geldiğinde, giderek gösteriye yöneldi. Yenilmiş krallar, yabancı liderler ve isyancı generaller, zincirlenip Roma’da zafer alaylarıyla dolaştırıldılar. Bu, sadece onları cezalandırmak için değil, aynı zamanda imparatorluğun sahip olduğu üstünlüğü, hem merkezin hem de çevrenin bilincine kazımak içindi. Bu ritüeller, tek bir mesajı iletmek için tasarlanmış, öncü psikolojik operasyonlardı: “Direniş beyhude, hiyerarşi ebedidir. Roma, dünyanın ekseni olmaya devam etmektedir.” Modern imparatorluk, bu mantığı çağdaş biçimlerle yeniden üretir; forumlar yerini mahkeme salonlarına, mermer kemerler medyatik gösterilere bırakır, ancak işin özü aynı kalır. Tahakküm, bir tiyatro oyunu gibi sergilenir.

Bu gösteriyi özellikle dikkat çekici kılan şey, gerçekleştiği tarihsel momenttir. ABD, bu türden zor aygıtlarına başvurulan gösterilere, gücünün zirvesindeyken değil, hegemonyasının maddi temellerinin gözle görülür şekilde aşındığı bir anda başvuruyor. Başta Çin olmak üzere, Rusya ve daha geniş manada Güney’deki ülkeler arasında tesis edilen ittifaklar ile birlikte alternatif üretim, finans ve siyasi koordinasyon merkezleri ortaya çıkıyor. Ebedi zannedilen tek kutuplu düzen yanılsaması bu şekilde dağılıp gidiyor.

Öte yandan, emperyalizmin ağırbaşlı bir şekilde, süreci kabullenerek geri çekilmeyeceğini de biliyoruz. Yapısal gerilemeyle karşı karşıya kalan emperyalizm, bu gerileme sürecini, abartılı gösterilerle, gerçeklikte karşılığı olmasa bile, algı düzeyinde tarihsel hareketi durdurmayı amaçlayan ihtişamlı güç gösterileriyle örtbas etmeye çalışır. Bu anlamda psikolojik operasyon, hegemonyanın yerini alır: rızanın yetersiz kaldığı yerde, korku devreye girmelidir.

Daha da önemlisi, bu operasyon, Küresel Güney’in kendi içindeki yanılsamaları, özellikle de çok kutupluluğun doğalında koruma sağlayacağına dair yanılsamayı ortadan kaldırmak için tasarlanmıştı. Egemen bir ülkenin liderinin kaçırılması, yüksek sesle ve açıktan şunu söylemek içindi: “Çin veya Rusya’nın sizin için nükleer çatışma riskini göze almasını beklemeyin. İttifakın veya sözden ibaret kalan dostluğun sizi rejim değiştirme operasyonlarından koruyacağını düşünmeyin. Küresel dengedeki değişimleri güvenlik garantisi olarak algılamayın. Marksist-Leninistlerin de dediği gibi bu, maddi çıkarların duygusallığın önüne geçtiğine dair bir derstir.”

Anti-emperyalist olanlar da dâhil olmak üzere devletler, kendi stratejik hesaplamalarına göre hareket ederler. Hiçbir büyük güç, Küresel Güney için bir kurtarıcı görevi görmeyecektir. İmparatorluk bunu biliyor ve bu bilgiyi moral bozmak için silah olarak kullanıyor.

Ne var ki diyalektik, iki tarafı keskin kılıçtır. İki yönlü işler. Böyle bir gösterinin gerekliliği, imparatorluğun zayıflığını ortaya koymaktadır. Tarihsel rolünden emin olan bir sistem, önemini birilerine ispatlamak adına liderleri kaçırmaya ihtiyaç duymaz. Meşruiyetinden emin bir hegemon, bu kadar açıkça aşağılamaya ihtiyaç duymaz. Bunlar, altındaki zeminin kaydığını hisseden, sadece yurtdışındaki rakiplerinden değil, kaçınılmazlığına olan inancın yavaş yavaş buharlaşmasından da korkan bir gücün eylemleridir. Bu anlamda, sergilenen gösteri, gücün ispatı değil, çürümenin emaresidir. Roma’nın zaferleri, çelişkileri derinleştikçe çoğaldı. O zaferler, çöküşe mani olamadı, çöküşe iliştirilmiş birer süs olarak tarihe geçtiler.

Küresel Güney, sürece dair politik çıkarımını, vehimler ve yanılsamalardan uzak durduğu zeminde, net bir yaklaşımla dile dökebilmelidir. Egemenliği bahşeden, uluslararası hukuk değildir, onu diplomatik ittifaklar da güvence altına almaz. Egemenlik, sınıfın gücünü, devletin kapasitesini ve maddi caydırıcılığa dayanan güçler ilişkisidir.

Kitlelerin örgütlü gücü ve kompradorların kontrolünden kurtulmuş bir devlet aygıtı olmadan, emperyalist saldırganlığın omuzlarına gerçek bedeller yükleme becerisini edinmeden, egemenlik, kolaylıkla geri alınabilen, ihlal edilebilen, gösteriye dönüştürülebilen dekoratif bir kurgu olarak kalır. Çürüyen imparatorluğun psikolojik operasyonu, umudu öldürmeyi, direnişin anlamsız ve boyun eğmenin rasyonel olduğuna bizi ikna etmeyi amaçlar. Gözümüzün önüne çekilmiş son ideolojik perdeler, ancak emperyalist tahakkümün çıplak mantığı ifşa edilerek yırtılıp atılır.

Amerikan imparatorluğunun New York’ta sahnelediği şey, dünya düzeninin geleceği değil, yeni teknolojik koşullarda kendisini tekrar eden geçmişiydi. Burada, artık kendi evrenselliğine inanmayan ve bu nedenle korkuya bel bağlamak zorunda olan bir imparatorluğun dili konuşuyordu. Tarih, bize bu tür anların mücadelenin sona erdiği değil, netliğe kavuştuğu, durulandığı anlar olduğunu öğretir.

Hükmünü bu türden müsamerelerle, gösterilerle sürdürebilen imparatorluklar, esasında meşruiyet savaşını çoktan kaybetmişlerdir.

Küresel Güney’in önünde uzanan yol, uzun, engebeli ve maliyetli, ama artık şu gerçeğin net bir biçimde idrakindeyiz: aşağılanmanın tüm halkları kalıcı olarak demoralize edebileceği çağ, sona ermiştir. Gösteri, tarihi dondurmak için tasarlanmıştı. Bunun yerine, acımasız bir dürüstlükle, imparatorluğun kendisinin zamanının tükenmekte olduğunu ortaya koydu.

Bişarat Abbasi
7 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: