Giriş
7
Ekim 2023, Filistin’in tartışılma ve tasavvur edilme biçiminde yaşanan
paradigmatik kopuşu ifade ediyor. O ana kadar Filistin konusunda beynelmilel
düzeyde geliştirilmiş olan dil, devlet ve barış süreçlerinden müteşekkil kelime
dağarcığına hapsolmuştu.
Teorik
düzeyde Filistin sorunu, tahakküme dair, yıkılması gereken bir yapı olmaktan
ziyade yönetilmesi gereken bir çatışma olarak anlaşılıyordu. Ancak 7 Ekim,
dünyayı Filistinlilerin uzun zamandır “yerleşimci sömürgecilik”, “devam eden Nekbe”,
“Siyonizm” ve “İsrail’e has ırk ayrımcılığı” olarak adlandırdığı gerçeklikle
yüzleşmeye mecbur etti.
Bu
kopuş, sadece dilde değil, küresel siyaset anlayışında yaşanan köklü değişime
işaret ediyor. Sömürgecilikten arınma ve hesap verebilirlikle ilgili söylemler,
artık bir vakitler iki devletli çözümün diplomatik diliyle sınırlı olan
alanlara nüfuz ediyor. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları, onun şiddetinin dönemsel
veya savunma amaçlı olduğu iddiasını paramparça ederek, soykırımın İsrail’in yerleşimci-sömürgeci
projesinin yapısal bir özelliği olarak görülmesini sağladı.
Filistinliler
için bu moment, uzun zamandır var olan bir gerçeği yeniden teyit ediyor:
Özgürlük, adaletsiz bir sistem içerisinde müzakere yürüterek sağlanamaz, aksine
özgürlük, Filistinlilerin mülksüzleştirilmelerine ve yok edilmelerine neden
olan yapılarla yüzleşmeyi gerektirir.
Yukarıda
dillendirilen yorum üzerinden şu söylenebilir: Soykırım, dünya genelinde geniş
çaplı bir radikalleşme sürecini tetiklemiştir. Dünya başkentlerinde “Filistin’e
özgürlük” talebiyle yürüyüş yapan kalabalıklar, aynı zamanda ırkçı kapitalizmin,
sömürücü rejimlerin, iklim adaletsizliğinin ve çağdaş faşizmin tüm biçimlerinin
ortadan kaldırılması taleplerini de dile getiriyorlar. Filistin, bu
mücadeleleri birbirine bağlayan kavşak olarak görülüyor. İktidar yapılarına
dair geliştirilmiş bu radikal anlayış, Filistin’i izole, başka alanlardan kopuk
bir kriz değil, küresel tahakkümün geniş mimarisini görünür kılan bir mercek
olarak ele alıyor.
7
Ekim Kopuşu
7
Ekim’e kadar geçen aylarda, sahadaki koşullar, zaten mevcut paradigmayı
sürdürülemez kılmıştı. Haklardan veya adaletten mahrum bırakılan Filistinliler,
yardım ve ekonomik teşviklerle yönetilir hale gelmişlerdi. Barış süreci,
bağışçılar ve diplomatik dil üzerine kurulu tüm beynelmilel mimari,
Filistinlilerin özlemlerini sınırlamak ve marjinalleştirmek, öte yandan, İsrail’i
meşrulaştırmaktan gayrı bir iş görmüyordu.
7
Ekim’den önce dünya, İsrail’i uluslar ailesi içerisinde meşru bir devlet olarak
görürken, Filistinliler, ya yardımlar yoluyla yönetilmesi gereken bir insani
sorun ya da “Terörle Mücadele” çerçevesinde kontrol altına alınması gereken bir
güvenlik tehdidi olarak değerlendiriliyordu. 1993’te başlayan Oslo süreci,
bitmek bilmeyen müzakereleri ve konferanslarıyla ilerlemeye dair yanılsamayı
baki kılarken, bir yandan da ırk ayrımcısı rejimi tahkim etti. Bu bağlamda,
diplomasi, bir tür kontrol mekanizması işlevi gördü: “Barış süreci” denilen
süreci, sömürgeci şiddeti teknokratik bir dile çevirerek yönetti.
Bu
“yönetimsel” paradigma, tarihi silmeye esas alıyordu. Nekbe, kapanmış bir sayfa
haline geldi ve devam eden sömürgeleştirme, bir “güvenlik sorunu” olarak
yeniden yorumlandı. Ancak 6 Ekim 2023’e gelindiğinde, bu çerçeve, kendi
şartlarında zaten başarısız olmuştu. Ne barış ne de istikrar üretmiş olan bu
çerçeve, sadece tahakkümü derinleştirdi, umutsuzluğa yol açtı.
Hamas’ın
yürüttüğü operasyonu önceleyen yıl, Filistinlilerin, bilhassa çocukların en
fazla öldüğü yıl olmuştu. Dünya ise Filistin taleplerini, devam eden bir siyasi
kurtuluş mücadelesi yerine, yatıştırılması gereken tali bir mesele olarak ele
almaya devam ediyordu. 7 Ekim, onlarca yıl “yönetimin” düzen yaratmadığını,
aksine direnişi beslediğini gösterdi.
Ayrıca,
7 Ekim, Siyonizmin temel bir çelişkisini açığa çıkarttı: Siyonistler, yerleşimlerin
ve toprak genişletme pratiklerinin, Filistin’deki Yahudi halkın güvenliğini yerli
halkın yerinden edilmesi veya ezilmesiyle hiç uğraşmadan kalıcı hale
getirebileceğine inanıyorlardı. Siyonizm, sömürgeleştirmeyi kurtuluş, yerinden
edilmeyi ise güvenlik olarak takdim ediyordu. Onlarca yıl bu yanılsamaya iman
edildi, çünkü Batılı güçler, ilgili yanılsamayı korudular. Filistinliler,
Yahudilerin yurda dönüşü üzerine kurulu anlatıda görünmez kılındılar.
7
Ekim, başkalarının silinmesi üzerine kalıcı bir güvenlik inşa edilemeyeceğini
ortaya koydu. Gerçekten de, güvenliği vaat eden mantık, sürekli bir güvensizlik
üretiyordu.
Bugün
Yahudilerin güvenliği sorunu, Filistin’in özgürlüğü sorunundan ayrılamaz.
Egemenliğe ve sömürgeciliğe olan bağlılığıyla Siyonizm varlığını sürdürdüğü
sürece, insanları bitmek bilmeyen bir şiddet pratiğine mahkûm eder, böylece
kendi temellerine yönelik direnişin sürmesini sağlar. Bu çelişkiyi açığa
çıkartmak suretiyle 7 Ekim, adaletin parametrelerini yeniden tanımladı:
Yerleşimci-sömürgeci düzeni muhafaza eden hiçbir çözüm, asla adil olamaz.
Esasında
birlikte yaşama ihtimali, Filistinlileri yönetmekle değil, onların
mülksüzleştirilmesini mümkün kılan sistemi ortadan kaldırmakla ilgili bir
meseledir.
Eski
Düzeni Yeniden Kurma Telaşı
Süregelen
bir soykırımın ortasında, hükümetler ve uluslararası kurumlar, 7 Ekim öncesi
dünyanın tanıdık dilini yeniden tesis etmek için çabalayıp durdular. Ateşkesler,
yeniden yapılanmaya dair taahhütler, devleti tanıma girişimleri ve “iki
devletli çözüm”e yönelik destek açıklamaları, zaten sarsılmış olan bir düzene
güvence vermeye yönelik jestler olarak yeniden gündeme geldi. Ancak bu
önlemler, eski normalin sorun olduğu gerçeğiyle yüzleşmek yerine, normalliği
yeniden tesis etmeye yönelik nafile girişimlerdi. Bu tür adımlar, özünde, bir
yandan İsrail’in meşruiyetini yeniden tesis etmeye çalışırken, bir yandan da küresel
öfkeyi yatıştırmak, inkârı ve adaletsizliği sürdürmek için birer araç olarak iş
gördüler.
Bugün
ırk ayrımcılığı ve soykırımla tanımlı gerçeğin üzerindeki maske düştü. Bu sebeple,
İsrail devletini yeniden meşru kılmak için her türlü çaba ortaya konuluyor.
Milyonlarca insan, dünya başkentlerinin sokaklarında “Filistin’e özgürlük”
talebiyle yürürken, dünya liderleri bizden bir soykırımı görmezden gelmemizi ve
geçmişteki yanılsamalara geri dönmemizi istiyor.
Ateşkes,
tabii ki gerekli; hayat kurtaran bir adım olarak ateşkes, insani yardım
çalışmalarına imkân sağlıyor. Ancak ateşkes ilan edildi diye adaletin tecelli
ettiği düşünülmemeli.
Birçok
Filistinli uzmanın sürekli vurguladığı üzere, yeniden yapılanma süreci
egemenlik tesis edilmeden işletilirse, sadece bağımlılığı derinleştirir.
Toprakları ve sınırları üzerinde kontrolü olmayan, iyice ufaltılmış bir Filistin
“devlet”inin tanınması, özgürlük yerine bölünme sürecini besler. Bunlar,
Filistinlileri yatıştırmayı amaçlayan boş önlemlerden başka bir şey değildir. Bu
önlemlerin hiçbirisinin, Filistinlilere karşı uygulanan şiddetin sona ermesi
için bir önkoşul olarak, soykırım faillerinin savaş suçlarından sorumlu
tutulmasının aciliyetini dikkate almaması, bunun kanıtıdır. Bu adımların her
biri, cinin şişeden çıkmasını engellemeye, dünyayı ırk ayrımcılığının hoş
görüldüğü, Nekbe’nin görmezden gelindiği 6 Ekim gününe geri döndürmeye
çalışmaktadır. Ancak zihinler, yanılsamalara yeniden teslim olamazlar. Dünya,
şiddete yol açan yapının unutulduğunu çok açık biçimde gördü.
Hamas
ve Dikkat Dağıtma Politikası
Eski
düzeni yeniden kurma girişiminin merkezinde Hamas’a olan takıntı duruyor. “Hamas’ı
yok etme” talebi, soykırım için bir tür bahane işlevi görüyor. Bu, İsrail ve
müttefiklerinin Filistinlilere karşı yürüttüğü topyekûn savaşı terörle mücadele
olarak takdim etmelerine, direnişi ise suç olarak nitelendirmelerine imkân
sağlıyor. İsrail’in sömürgeci mantığına göre, silahlı, yasal, kültürel veya
diplomatik her türlü direniş, boyun eğmeyi reddettiği için gayrimeşrudur.
Hamas’a
odaklananlar, yanılıyorlar, yanıltıyorlar. İsrail rejimi, Hamas’ı ortadan
kaldırmaktan bahsettiğinde, aslında tüm Filistinlileri yok etmekten bahsediyor.
Hamas’ın
önemli kayıplar verdiğini kimse inkâr edemez. Liderleri, askeri kadroları ve
altyapısının büyük bir kısmı ortadan kaldırıldı. Ancak Hamas, sadece
üyelerinden ibaret değil. O, direnişten neşet etmiş bir fikir, bir ideoloji.
Hamas’a
odaklananlar, semptomla yapıyı karıştırıyorlar. Hamas yarın ortadan kaldırılsa
bile, soykırım ve Gazze’deki kuşatma, ırk ayrımcısı sistem ve geri dönüşün önündeki
engeller varlığını sürdüreceklerdir. Aynı zamanda, direniş, kendisini yeni
biçimlerde yeniden teşkil edecektir. Çünkü direnişi doğuran koşul olarak sömürgeci
hâkimiyet, varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla, Hamas’ı ortadan kaldırma
talebi, barışa hizmet edecek bir strateji değil, Filistin’in siyasi iradesinin
her türlü ifadesini ezmeye dair bir niyet beyanıdır.
Bu
anlamda Hamas, İsrail’in kendisini savunma kisvesi altında kitlesel şiddet
uygulamasına ve direnişi doğuran sistemden sorumlu tutulmaktan kaçmasına imkân
tanıyan uygun bir dikkat dağıtıcı unsur haline gelmektedir.
Filistinliler
için içinde bulunduğumuz moment, bağrında hem bir tehlikeyi hem de umudu taşıyor.
Tarih, bize sömürgeleştirilmiş halkların zaferinin asla garanti olmadığını
öğretiyor: Sömürge rejimleri, bazı yerli halkları yok ederken, diğerleri, ancak
nesiller arası travmanın kalıcı yükleri sayesinde hayatta kalıyorlar. Gerçekten
de, Filistin’in kurtuluşu kaçınılmaz değil, ancak kesinlikle mümkün. Bu kurtuluşu
güvence altına almaksa Filistinlilerin elinde.
İçinde
bulunduğumuz moment, bizi kritik bir tarihsel yol ayrımıyla baş başa bırakıyor.
Siyonizm, elindeki propaganda aygıtının büyük bir kısmını kaybetti. Dil ve
söylem alanındaki hâkimiyeti aşındı. Bu gelişme, İsrail rejimindeki kırık ve çatlakları
açığa çıkarttı.
Bugün
asıl soru şu: Filistinliler, bu küresel dayanışma dalgasından, her şeyin berraklaştığı
momentten istifade ederek, Siyonizmin tümüyle yanlış olan, şiddet yüklü vaatlerini
temelsiz bırakıp Özgür Filistin mücadelesini ilerletebilecekler mi?
Batı’nın
Sömürgeci Zihniyeti İfşa Oldu
Sömürgeleştirilmiş
bir halk olarak Filistinlilerin, Gazze’de ve tüm coğrafyada, kendilerini
mülksüz kılan ve ezen güçlere karşı sergiledikleri direnişi sürdüreceklerine
hiç şüphe yok. Filistin’in kurtuluşu, artık yerel veya bölgesel bir dava olarak
görülmüyor. Artık bu dava, açığa çıkan küresel bilincin ahlaki ve siyasi mihenk
taşıdır.
Diaspora,
bu dönüşümde çok önemli bir rol oynuyor. Farklı kıtalara dağılmış olan Filistinliler,
üniversitelerde, parlamentolarda ve sokaklarda söylemi şekillendiriyorlar.
Mücadeleleri, iklim adaleti, ırksal eşitlik ve geniş kapsamlı sömürgecilikten
arınma için dünya çapındaki hareketlerle bağlantı kuruyor. Yaptırımlar, sansür
ve karalama kampanyaları yoluyla Filistinlilerin sözünü kriminalize etme girişimleri,
etkilerini artırarak devam ediyor. Kurtuluşun terim ve kelimelerini savunmak
suretiyle, sürgündeki Filistinler ve onlarla dayanışma içerisinde olanlar,
imparatorluğun söylemsel temellerini tahrip ediyorlar.
Neticede
7 Ekim, küresel düzenin sömürgeci payandalarını açığa çıkarttı. Batılı
hükümetlerin İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısına verdikleri, askeri yardım,
diplomatik destek ve dayanışmanın ezilmesi üzerine kurulu cevap, sömürgeci
zihniyetin liberalizm kisvesi altında sürdüğünü ortaya koydu.
İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra evrensel hakları güvence altına almak için kurulan
kurumlar, hegemonyayı koruyan mekanizmalara dönüştüler. Uluslararası hukuk
seçici bir şekilde uygulandığında, hukuk olmaktan çıkar ve tahakkümün dili
haline gelir.
Gazze’deki
soykırım, dünyanın kendisini görmesini sağlayan, onun yüzüne tutulmuş bir ayna
işlevi gördü. Soykırım, Filistinlilerin mülksüzleştirilmesini, kaynak
hırsızlığından sınır militarizasyonuna ve göçmenlerin polis kontrolüne kadar
uzanan kapsamlı sömürü ve kontrol sistemlerine bağlayan küresel gücün
ırksallaştırılmış yapısının yansıması.
Filistin,
izole bir kriz değil, imparatorluk ile küresel adalet arasındaki mücadelenin ön
cephesidir. Filistin için özgürlük talep etmek, her yerde sömürüyü sürdüren
sömürge düzenine son verilmesini talep etmektir.
Sömürgecilikten
kurtulmak, sadece sınırlarla değil, emperyal kapitalizmin, militarizmin ve
bunları sürdüren küresel hiyerarşilerin ortadan kaldırılmasıyla ilgilidir.
Filistinliler, ortak bir küresel gündemin parçası olarak özgürleşmeyi dile
getirmeye devam etmelidirler. Nehirden denize kadar özgürlükten bahsetmek,
evrensel bir adalet ufkunu dile getirmektir.
7
Ekim'i takip eden küresel hesaplaşma, böylesi bir ihtimalin hayal
edilebileceğini ortaya koydu, artık bugün bunu kalıcı kılmak için mücadele
edilmelidir.
Sonuç
7
Ekim, yeni bir siyaset icat etmedi, eski siyasetin gerçeğini ortaya çıkardı.
Kendisini “liberal” olarak adlandıran ama soykırımı destekleyen bir dünya
düzeninin yüzleştiği ahlaken iflas ettiğini ortaya koydu. Barışın, halkı mülksüzleştirme
ve yeryüzünden silme üzerine kurulu yapıyla yüzleşmeden sağlanabileceği
efsanesini hükümsüz kıldı. “Barış süreci”ni yeniden canlandırma girişimi, bu netliği
diplomasi diliyle örtbas etme çabasıdır.
Sonuç
olarak, bu soykırım, dünyayı radikalleştirdi. İnsanlar, liberal demokrasi
bayrağı altında savunulan, canlı yayınlanan, bir halkın imha ve yok edilme sürecini
artık görmezden gelemezler. Dünya, İsrail’in bir ırk ayrımcısı rejim olarak var
olamayacağının farkına vardı. Özgür bir Filistin, tam da bu ırk ayrımcılığını
ortadan kaldırmayı, Filistin’i geri kazanmayı, nehir ile deniz arasında
özgürlük ve adalet dolu bir gelecek kurmayı ifade ediyor.
Filistinliler,
bu yoldan dönemezler. Paradigma değişti, adalet, artık mülksüzleştirmeyi mümkün
kılan yapıların ortadan kaldırılmasını gerektiriyor. Stratejik olarak,
önümüzdeki görev, bu kopuşu tutarlı bir sömürgecilikten arınma projesine
dönüştürmektir. Adalet, işgal altındaki devletle sınırlı kalamaz. Geri dönüş,
eşitlik ve egemenlik gibi Filistinlilerin tüm hakları gündemde tutulmalıdır. Bu
da, Filistin’deki siyasi kurumları bağışçılara yönelik bağımlılık yerine,
özgürleşme temelinde yeniden inşa etmek ve onların her yerdeki Filistinlilerin
kolektif özlemlerini dile dökmelerini sağlamayı gerekli kılıyor.
Tarık Baconi
21 Aralık 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder