13 Ocak 2026

,

Gazze Soykırımı Dünyayı Radikalleştirdi


Giriş

7 Ekim 2023, Filistin’in tartışılma ve tasavvur edilme biçiminde yaşanan paradigmatik kopuşu ifade ediyor. O ana kadar Filistin konusunda beynelmilel düzeyde geliştirilmiş olan dil, devlet ve barış süreçlerinden müteşekkil kelime dağarcığına hapsolmuştu.

Teorik düzeyde Filistin sorunu, tahakküme dair, yıkılması gereken bir yapı olmaktan ziyade yönetilmesi gereken bir çatışma olarak anlaşılıyordu. Ancak 7 Ekim, dünyayı Filistinlilerin uzun zamandır “yerleşimci sömürgecilik”, “devam eden Nekbe”, “Siyonizm” ve “İsrail’e has ırk ayrımcılığı” olarak adlandırdığı gerçeklikle yüzleşmeye mecbur etti.

Bu kopuş, sadece dilde değil, küresel siyaset anlayışında yaşanan köklü değişime işaret ediyor. Sömürgecilikten arınma ve hesap verebilirlikle ilgili söylemler, artık bir vakitler iki devletli çözümün diplomatik diliyle sınırlı olan alanlara nüfuz ediyor. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları, onun şiddetinin dönemsel veya savunma amaçlı olduğu iddiasını paramparça ederek, soykırımın İsrail’in yerleşimci-sömürgeci projesinin yapısal bir özelliği olarak görülmesini sağladı.

Filistinliler için bu moment, uzun zamandır var olan bir gerçeği yeniden teyit ediyor: Özgürlük, adaletsiz bir sistem içerisinde müzakere yürüterek sağlanamaz, aksine özgürlük, Filistinlilerin mülksüzleştirilmelerine ve yok edilmelerine neden olan yapılarla yüzleşmeyi gerektirir.

Yukarıda dillendirilen yorum üzerinden şu söylenebilir: Soykırım, dünya genelinde geniş çaplı bir radikalleşme sürecini tetiklemiştir. Dünya başkentlerinde “Filistin’e özgürlük” talebiyle yürüyüş yapan kalabalıklar, aynı zamanda ırkçı kapitalizmin, sömürücü rejimlerin, iklim adaletsizliğinin ve çağdaş faşizmin tüm biçimlerinin ortadan kaldırılması taleplerini de dile getiriyorlar. Filistin, bu mücadeleleri birbirine bağlayan kavşak olarak görülüyor. İktidar yapılarına dair geliştirilmiş bu radikal anlayış, Filistin’i izole, başka alanlardan kopuk bir kriz değil, küresel tahakkümün geniş mimarisini görünür kılan bir mercek olarak ele alıyor.

7 Ekim Kopuşu

7 Ekim’e kadar geçen aylarda, sahadaki koşullar, zaten mevcut paradigmayı sürdürülemez kılmıştı. Haklardan veya adaletten mahrum bırakılan Filistinliler, yardım ve ekonomik teşviklerle yönetilir hale gelmişlerdi. Barış süreci, bağışçılar ve diplomatik dil üzerine kurulu tüm beynelmilel mimari, Filistinlilerin özlemlerini sınırlamak ve marjinalleştirmek, öte yandan, İsrail’i meşrulaştırmaktan gayrı bir iş görmüyordu.

7 Ekim’den önce dünya, İsrail’i uluslar ailesi içerisinde meşru bir devlet olarak görürken, Filistinliler, ya yardımlar yoluyla yönetilmesi gereken bir insani sorun ya da “Terörle Mücadele” çerçevesinde kontrol altına alınması gereken bir güvenlik tehdidi olarak değerlendiriliyordu. 1993’te başlayan Oslo süreci, bitmek bilmeyen müzakereleri ve konferanslarıyla ilerlemeye dair yanılsamayı baki kılarken, bir yandan da ırk ayrımcısı rejimi tahkim etti. Bu bağlamda, diplomasi, bir tür kontrol mekanizması işlevi gördü: “Barış süreci” denilen süreci, sömürgeci şiddeti teknokratik bir dile çevirerek yönetti.

Bu “yönetimsel” paradigma, tarihi silmeye esas alıyordu. Nekbe, kapanmış bir sayfa haline geldi ve devam eden sömürgeleştirme, bir “güvenlik sorunu” olarak yeniden yorumlandı. Ancak 6 Ekim 2023’e gelindiğinde, bu çerçeve, kendi şartlarında zaten başarısız olmuştu. Ne barış ne de istikrar üretmiş olan bu çerçeve, sadece tahakkümü derinleştirdi, umutsuzluğa yol açtı.

Hamas’ın yürüttüğü operasyonu önceleyen yıl, Filistinlilerin, bilhassa çocukların en fazla öldüğü yıl olmuştu. Dünya ise Filistin taleplerini, devam eden bir siyasi kurtuluş mücadelesi yerine, yatıştırılması gereken tali bir mesele olarak ele almaya devam ediyordu. 7 Ekim, onlarca yıl “yönetimin” düzen yaratmadığını, aksine direnişi beslediğini gösterdi.

Ayrıca, 7 Ekim, Siyonizmin temel bir çelişkisini açığa çıkarttı: Siyonistler, yerleşimlerin ve toprak genişletme pratiklerinin, Filistin’deki Yahudi halkın güvenliğini yerli halkın yerinden edilmesi veya ezilmesiyle hiç uğraşmadan kalıcı hale getirebileceğine inanıyorlardı. Siyonizm, sömürgeleştirmeyi kurtuluş, yerinden edilmeyi ise güvenlik olarak takdim ediyordu. Onlarca yıl bu yanılsamaya iman edildi, çünkü Batılı güçler, ilgili yanılsamayı korudular. Filistinliler, Yahudilerin yurda dönüşü üzerine kurulu anlatıda görünmez kılındılar.

7 Ekim, başkalarının silinmesi üzerine kalıcı bir güvenlik inşa edilemeyeceğini ortaya koydu. Gerçekten de, güvenliği vaat eden mantık, sürekli bir güvensizlik üretiyordu.

Bugün Yahudilerin güvenliği sorunu, Filistin’in özgürlüğü sorunundan ayrılamaz. Egemenliğe ve sömürgeciliğe olan bağlılığıyla Siyonizm varlığını sürdürdüğü sürece, insanları bitmek bilmeyen bir şiddet pratiğine mahkûm eder, böylece kendi temellerine yönelik direnişin sürmesini sağlar. Bu çelişkiyi açığa çıkartmak suretiyle 7 Ekim, adaletin parametrelerini yeniden tanımladı: Yerleşimci-sömürgeci düzeni muhafaza eden hiçbir çözüm, asla adil olamaz.

Esasında birlikte yaşama ihtimali, Filistinlileri yönetmekle değil, onların mülksüzleştirilmesini mümkün kılan sistemi ortadan kaldırmakla ilgili bir meseledir.

Eski Düzeni Yeniden Kurma Telaşı

Süregelen bir soykırımın ortasında, hükümetler ve uluslararası kurumlar, 7 Ekim öncesi dünyanın tanıdık dilini yeniden tesis etmek için çabalayıp durdular. Ateşkesler, yeniden yapılanmaya dair taahhütler, devleti tanıma girişimleri ve “iki devletli çözüm”e yönelik destek açıklamaları, zaten sarsılmış olan bir düzene güvence vermeye yönelik jestler olarak yeniden gündeme geldi. Ancak bu önlemler, eski normalin sorun olduğu gerçeğiyle yüzleşmek yerine, normalliği yeniden tesis etmeye yönelik nafile girişimlerdi. Bu tür adımlar, özünde, bir yandan İsrail’in meşruiyetini yeniden tesis etmeye çalışırken, bir yandan da küresel öfkeyi yatıştırmak, inkârı ve adaletsizliği sürdürmek için birer araç olarak iş gördüler.

Bugün ırk ayrımcılığı ve soykırımla tanımlı gerçeğin üzerindeki maske düştü. Bu sebeple, İsrail devletini yeniden meşru kılmak için her türlü çaba ortaya konuluyor. Milyonlarca insan, dünya başkentlerinin sokaklarında “Filistin’e özgürlük” talebiyle yürürken, dünya liderleri bizden bir soykırımı görmezden gelmemizi ve geçmişteki yanılsamalara geri dönmemizi istiyor.

Ateşkes, tabii ki gerekli; hayat kurtaran bir adım olarak ateşkes, insani yardım çalışmalarına imkân sağlıyor. Ancak ateşkes ilan edildi diye adaletin tecelli ettiği düşünülmemeli.

Birçok Filistinli uzmanın sürekli vurguladığı üzere, yeniden yapılanma süreci egemenlik tesis edilmeden işletilirse, sadece bağımlılığı derinleştirir. Toprakları ve sınırları üzerinde kontrolü olmayan, iyice ufaltılmış bir Filistin “devlet”inin tanınması, özgürlük yerine bölünme sürecini besler. Bunlar, Filistinlileri yatıştırmayı amaçlayan boş önlemlerden başka bir şey değildir. Bu önlemlerin hiçbirisinin, Filistinlilere karşı uygulanan şiddetin sona ermesi için bir önkoşul olarak, soykırım faillerinin savaş suçlarından sorumlu tutulmasının aciliyetini dikkate almaması, bunun kanıtıdır. Bu adımların her biri, cinin şişeden çıkmasını engellemeye, dünyayı ırk ayrımcılığının hoş görüldüğü, Nekbe’nin görmezden gelindiği 6 Ekim gününe geri döndürmeye çalışmaktadır. Ancak zihinler, yanılsamalara yeniden teslim olamazlar. Dünya, şiddete yol açan yapının unutulduğunu çok açık biçimde gördü.

Hamas ve Dikkat Dağıtma Politikası

Eski düzeni yeniden kurma girişiminin merkezinde Hamas’a olan takıntı duruyor. “Hamas’ı yok etme” talebi, soykırım için bir tür bahane işlevi görüyor. Bu, İsrail ve müttefiklerinin Filistinlilere karşı yürüttüğü topyekûn savaşı terörle mücadele olarak takdim etmelerine, direnişi ise suç olarak nitelendirmelerine imkân sağlıyor. İsrail’in sömürgeci mantığına göre, silahlı, yasal, kültürel veya diplomatik her türlü direniş, boyun eğmeyi reddettiği için gayrimeşrudur.

Hamas’a odaklananlar, yanılıyorlar, yanıltıyorlar. İsrail rejimi, Hamas’ı ortadan kaldırmaktan bahsettiğinde, aslında tüm Filistinlileri yok etmekten bahsediyor.

Hamas’ın önemli kayıplar verdiğini kimse inkâr edemez. Liderleri, askeri kadroları ve altyapısının büyük bir kısmı ortadan kaldırıldı. Ancak Hamas, sadece üyelerinden ibaret değil. O, direnişten neşet etmiş bir fikir, bir ideoloji.

Hamas’a odaklananlar, semptomla yapıyı karıştırıyorlar. Hamas yarın ortadan kaldırılsa bile, soykırım ve Gazze’deki kuşatma, ırk ayrımcısı sistem ve geri dönüşün önündeki engeller varlığını sürdüreceklerdir. Aynı zamanda, direniş, kendisini yeni biçimlerde yeniden teşkil edecektir. Çünkü direnişi doğuran koşul olarak sömürgeci hâkimiyet, varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla, Hamas’ı ortadan kaldırma talebi, barışa hizmet edecek bir strateji değil, Filistin’in siyasi iradesinin her türlü ifadesini ezmeye dair bir niyet beyanıdır.

Bu anlamda Hamas, İsrail’in kendisini savunma kisvesi altında kitlesel şiddet uygulamasına ve direnişi doğuran sistemden sorumlu tutulmaktan kaçmasına imkân tanıyan uygun bir dikkat dağıtıcı unsur haline gelmektedir.

Filistinliler için içinde bulunduğumuz moment, bağrında hem bir tehlikeyi hem de umudu taşıyor. Tarih, bize sömürgeleştirilmiş halkların zaferinin asla garanti olmadığını öğretiyor: Sömürge rejimleri, bazı yerli halkları yok ederken, diğerleri, ancak nesiller arası travmanın kalıcı yükleri sayesinde hayatta kalıyorlar. Gerçekten de, Filistin’in kurtuluşu kaçınılmaz değil, ancak kesinlikle mümkün. Bu kurtuluşu güvence altına almaksa Filistinlilerin elinde.

İçinde bulunduğumuz moment, bizi kritik bir tarihsel yol ayrımıyla baş başa bırakıyor. Siyonizm, elindeki propaganda aygıtının büyük bir kısmını kaybetti. Dil ve söylem alanındaki hâkimiyeti aşındı. Bu gelişme, İsrail rejimindeki kırık ve çatlakları açığa çıkarttı.

Bugün asıl soru şu: Filistinliler, bu küresel dayanışma dalgasından, her şeyin berraklaştığı momentten istifade ederek, Siyonizmin tümüyle yanlış olan, şiddet yüklü vaatlerini temelsiz bırakıp Özgür Filistin mücadelesini ilerletebilecekler mi?

Batı’nın Sömürgeci Zihniyeti İfşa Oldu

Sömürgeleştirilmiş bir halk olarak Filistinlilerin, Gazze’de ve tüm coğrafyada, kendilerini mülksüz kılan ve ezen güçlere karşı sergiledikleri direnişi sürdüreceklerine hiç şüphe yok. Filistin’in kurtuluşu, artık yerel veya bölgesel bir dava olarak görülmüyor. Artık bu dava, açığa çıkan küresel bilincin ahlaki ve siyasi mihenk taşıdır.

Diaspora, bu dönüşümde çok önemli bir rol oynuyor. Farklı kıtalara dağılmış olan Filistinliler, üniversitelerde, parlamentolarda ve sokaklarda söylemi şekillendiriyorlar. Mücadeleleri, iklim adaleti, ırksal eşitlik ve geniş kapsamlı sömürgecilikten arınma için dünya çapındaki hareketlerle bağlantı kuruyor. Yaptırımlar, sansür ve karalama kampanyaları yoluyla Filistinlilerin sözünü kriminalize etme girişimleri, etkilerini artırarak devam ediyor. Kurtuluşun terim ve kelimelerini savunmak suretiyle, sürgündeki Filistinler ve onlarla dayanışma içerisinde olanlar, imparatorluğun söylemsel temellerini tahrip ediyorlar.

Neticede 7 Ekim, küresel düzenin sömürgeci payandalarını açığa çıkarttı. Batılı hükümetlerin İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısına verdikleri, askeri yardım, diplomatik destek ve dayanışmanın ezilmesi üzerine kurulu cevap, sömürgeci zihniyetin liberalizm kisvesi altında sürdüğünü ortaya koydu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra evrensel hakları güvence altına almak için kurulan kurumlar, hegemonyayı koruyan mekanizmalara dönüştüler. Uluslararası hukuk seçici bir şekilde uygulandığında, hukuk olmaktan çıkar ve tahakkümün dili haline gelir.

Gazze’deki soykırım, dünyanın kendisini görmesini sağlayan, onun yüzüne tutulmuş bir ayna işlevi gördü. Soykırım, Filistinlilerin mülksüzleştirilmesini, kaynak hırsızlığından sınır militarizasyonuna ve göçmenlerin polis kontrolüne kadar uzanan kapsamlı sömürü ve kontrol sistemlerine bağlayan küresel gücün ırksallaştırılmış yapısının yansıması.

Filistin, izole bir kriz değil, imparatorluk ile küresel adalet arasındaki mücadelenin ön cephesidir. Filistin için özgürlük talep etmek, her yerde sömürüyü sürdüren sömürge düzenine son verilmesini talep etmektir.

Sömürgecilikten kurtulmak, sadece sınırlarla değil, emperyal kapitalizmin, militarizmin ve bunları sürdüren küresel hiyerarşilerin ortadan kaldırılmasıyla ilgilidir. Filistinliler, ortak bir küresel gündemin parçası olarak özgürleşmeyi dile getirmeye devam etmelidirler. Nehirden denize kadar özgürlükten bahsetmek, evrensel bir adalet ufkunu dile getirmektir.

7 Ekim'i takip eden küresel hesaplaşma, böylesi bir ihtimalin hayal edilebileceğini ortaya koydu, artık bugün bunu kalıcı kılmak için mücadele edilmelidir.

Sonuç

7 Ekim, yeni bir siyaset icat etmedi, eski siyasetin gerçeğini ortaya çıkardı. Kendisini “liberal” olarak adlandıran ama soykırımı destekleyen bir dünya düzeninin yüzleştiği ahlaken iflas ettiğini ortaya koydu. Barışın, halkı mülksüzleştirme ve yeryüzünden silme üzerine kurulu yapıyla yüzleşmeden sağlanabileceği efsanesini hükümsüz kıldı. “Barış süreci”ni yeniden canlandırma girişimi, bu netliği diplomasi diliyle örtbas etme çabasıdır.

Sonuç olarak, bu soykırım, dünyayı radikalleştirdi. İnsanlar, liberal demokrasi bayrağı altında savunulan, canlı yayınlanan, bir halkın imha ve yok edilme sürecini artık görmezden gelemezler. Dünya, İsrail’in bir ırk ayrımcısı rejim olarak var olamayacağının farkına vardı. Özgür bir Filistin, tam da bu ırk ayrımcılığını ortadan kaldırmayı, Filistin’i geri kazanmayı, nehir ile deniz arasında özgürlük ve adalet dolu bir gelecek kurmayı ifade ediyor.

Filistinliler, bu yoldan dönemezler. Paradigma değişti, adalet, artık mülksüzleştirmeyi mümkün kılan yapıların ortadan kaldırılmasını gerektiriyor. Stratejik olarak, önümüzdeki görev, bu kopuşu tutarlı bir sömürgecilikten arınma projesine dönüştürmektir. Adalet, işgal altındaki devletle sınırlı kalamaz. Geri dönüş, eşitlik ve egemenlik gibi Filistinlilerin tüm hakları gündemde tutulmalıdır. Bu da, Filistin’deki siyasi kurumları bağışçılara yönelik bağımlılık yerine, özgürleşme temelinde yeniden inşa etmek ve onların her yerdeki Filistinlilerin kolektif özlemlerini dile dökmelerini sağlamayı gerekli kılıyor.

Tarık Baconi
21 Aralık 2025
Kaynak

0 Yorum: