23 Ocak 2026

Sömürgecilik Dürtüsü


Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemle kıyaslandığında net biçimde görebildiğimiz çelişki, savaş sonrası emperyalizmin temelini teşkil eder.

Herhangi bir dönemde emperyalist dünyanın lideri, liderlik rolünü, genellikle kapitalizmin yayılmakta olduğu diğer büyük ülkelere kıyasla genel bir ödemeler dengesi açığı vererek, yerine getirir. Bunun birkaç nedeni vardır:

1. Bu ülke, kapitalizmin yayılmasına yardımcı olmak için sermaye ihracatı yapmak zorundadır;

2. Kapitalizmin yayılmakta olduğu, yeni sanayileşen ülkelerin ürettiği emtia için pazarlarını açık tutmak zorundadır;

3. Hegemonyasını sürdürmek için askeri harcamalar yapmak zorundadır;

4. Dönem dönem savaşlar yürütmeye mecburdur.

Dünya liderinin tüm bu nedenlerle ödemeler dengesi açığı vermesi, kapitalizmin neredeyse kaçınılmaz bir yasasıdır. Buna göre, Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemin önde gelen kapitalist ülkesi İngiltere, cari ve sermaye hesaplarını birlikte ele aldığımızda, o dönemin diğer yükselen kapitalist ülkeleri olan Kıta Avrupası, ABD, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika’ya kıyasla genel bir ödemeler dengesi açığına sahipti. Ancak İngiltere, bu bütçe açığını verirken dış borç batağına saplanmadı, bilâkis, bir bütün olarak dünyadan alacaklı konumundaydı.

İngiltere, bu imkâna ılıman bölgelerdeki sömürgelerden farklı olarak, fethettiği, tropikal bölgelerdeki sömürgeler sayesinde kavuşmuştu. Burada iki husus önemli rol oynadı:

1. İngiltere, elindeki sömürgelerde faal olan pazarlarda, yeni sanayileşen ülkelerdeki kapitalist üreticilerin rekabetiyle giderek daha fazla yerinden edilen malları satıyordu;

2. İngiltere, bu sömürgelerin net döviz gelirlerinin tümüne, yani bu yeni sanayileşen ülkelere olan mal ihracatı fazlasına karşılık gelen kısmına, karşılığında hiçbir şey vermeden el koyuyordu. (Hintli sömürgecilik karşıtı yazarların “servet sömürüsü” olarak adlandırdığı bu olguya Marx da 1881’de Rus Narodnik iktisatçı N. F. Danielson’a yazdığı bir mektubunda değinmektedir).

İngiltere, sömürgeci imparatorluğuna dayanarak, liderlik rolünü sürdürmeyi başardı ve bu sayede herhangi bir zorlukla karşılaşmadı. Örneğin, 1910 yılında İngiltere’nin Avrupa kıtası ve ABD üzerinden oluşmuş olan toplam ödemeler dengesi açığı (cari ve sermaye hesapları birlikte ele alındığında) 95 milyon sterlindi (İngiltere’nin tüm ülkelerle ilişkilerinde oluşan açıksa toplam 145 milyon sterlindi); bunun 60 milyon sterlini sadece bir sömürgeden, yani Hindistan kaynaklıydı [bkz.: S. B. Saul, Studies in British Overseas Trade]; ayrıca Batı Hint Adaları, Malaya ve diğer sömürgelerden de benzer miktarda gelir elde ediliyordu.

Savaş sonrası kapitalizmin temel çelişkisi, bu dönemin önde gelen emperyalist ülkesi olan ABD’nin bu türden bir sömürgeye sahip olmamasıyla ilgiliydi. S. B. Saul’un deyimiyle, “hazır pazarlar” meydana getiren sömürge pazarlarına erişemeyen ABD, sömürgeleri yağma kaynağı olarak kullanamıyordu. İngiliz tipi bir sömürgeci imparatorluğun yokluğunda ABD, liderlik rolünü yerine getirirken, giderek daha fazla borçlanmak zorunda kalıyordu. Böylece, dünyanın önde gelen kapitalist ülkesinin zamanla dünyanın en borçlu ülkesi haline geldiği mevcut tuhaf durum ortaya çıktı.

Bu durum, hemen önemli hale gelmedi, çünkü dünyanın geri kalanı, ABD’den çıkan borç senetlerine, yani Amerikan dolarlarına veya dolar cinsinden varlıklara, tamamen razıydı. Çünkü dolar, “altın kadar değerli” kabul ediliyordu.

Yetmişlerin başında telaşla doların altına çevrilmesiyle birlikte bu inanç, kısa süre zayıfladı: Bretton Woods sistemi uyarınca dolar, ons başına 35 dolardan altınla değiştirilebiliyordu ve bu, dünya genelinde enflasyonun yükseldiği bir dönemde insanların dolardan uzaklaşıp altına yönelmesine imkân sağladı. Ancak doların altınla dönüştürülme imkânı resmiyette ortadan kalktıktan, bu nedenle, Bretton Woods sistemi terk edildikten sonra, dolara olan güven yavaş yavaş arttı, varlık sahipleri, bir kez daha hiçbir şikâyette bulunmaksızın, Amerikan dolarlarını ellerinde tutmaya devam ettiler. Böylece ABD, kapitalist dünyadaki liderliğini, Bretton Woods sisteminin sona ermesinden sonra bile muhafaza etmeyi bildi.

Bu imkân üzerinden, sömürgeler olmadan işleyen düzenin temel çelişkisinden kaynaklanan her türden kriz önlenebilse de, bu çelişkinin kendisi devam ettiği için ileride bir krizin açığa çıkma ihtimali her daim mevcuttu. Dolara duyulan güven, diğer şeylerin yanı sıra, ABD içindeki enflasyon oranının, varlık sahiplerini dolardan başka bir emtiaya yönlendirecek kadar yüksek olmayacağına olan inançtan kaynaklanıyordu. Bu inanç da, yeterli düzeydeki işsizliğin varlığıyla iş gücünün dolar cinsinden fiyatının her daim belirli bir sınırı aşmayacağına, en önemli cari girdi olan petrolün fiyatının, ABD’nin petrol üreten dünya üzerindeki hegemonyasının dayatılmasıyla sınırlı kalacağına olan inancı temel alıyordu. Ancak bu koşulların zayıflama ihtimali her zaman mevcuttu.

ABD'nin petrol üreten dünya üzerindeki hegemonyası, İran, Rusya ve Venezuela gibi birçok petrol üreticisinin ABD ile çatışmasına, hatta ABD’nin yaptırımlarına maruz kalmasına neden oluyordu. Yaptırımlar nedeniyle bu ülkeler, petrollerini dolar dışında başka para birimleriyle satmak için diğer ülkelerle anlaşmalar yapmaya başladılar. Doların hâkimiyetini aşındırmaya başlayan bu durum, ileride oluşması muhtemel krizin habercisi niteliğindeydi.

Ayrıca, ABD’nin borç batağına daha da batma ihtimali mevcuttu. Bu borç yükünün altına kolayca girebiliyor olsa da bu, ABD’nin pek hoşuna giden bir şey değildi. Bu nedenle mevcut durum, ABD için giderek daha da kabul edilemez hale geldi.

En nihayetinde Trump yönetimi, ABD’nin ödemeler dengesi açığını tümüyle azaltmaya, dolayısıyla üstlendiği borcu asgari düzeye çekmeye karar verdi.

Trump’ın diğer ülkelere dayattığı gümrük vergisi uygulaması, ödemeler açığını azaltma arzusunun bir tezahürüydü. Daha önceleri ABD içinde depolanan Amerika kaynaklı enerjinin satılması kararı, işin başka bir yönüydü. Özellikle zengin madenlere sahip sömürgeler edinme çabası, bu kaynakların (daha önce tropikal bölgelerdeki sömürgelerde olduğu gibi “tahliye” yoluyla) ABD ödemeler dengesi açığını kapatmak için yağmalanması da önemli bir yoldu.

Elbette bu, bu kararların her birinin altında başka dürtülerin olmadığı anlamına gelmez. Burada sadece önem arz eden müşterek dürtüye işaret edilmektedir.

Liberal görüş, ABD’nin bugünkü aşırı saldırgan tutumundan Donald Trump’ı sorumlu tutma eğilimindedir. Trump ile diğer başkanlar arasında önemli bir farklılık olduğuna hiç şüphe yok. Zira Trump neo-faşisttir. Diğer başkanlarsa en kötü ihtimalle aşırı muhafazakâr olarak nitelendirilebilir.

Gelgelelim, Trump’ı tek suçlu olarak takdim edemeyiz. Bu yaklaşımın sahipleri, sistemin bütününde var olan zafiyetleri görmezden gelmektedirler.

Trump’ın Venezuela’ya yönelik eylemi, sadece ondaki saldırgan yönü değil, aynı zamanda kapitalizmin ancak doğrudan sömürgeler tarafından desteklendiğinde düzgün bir şekilde işlediğini ortaya koymaktadır. Trump, bu gerçeği sezgisel düzeyde idrak eden bir isimdir.

Neoliberalizm gibi emperyalist merkezin dünyadaki kaynakları kontrol etmek için bugüne dek kullandığı yöntemler, doğrudan sömürgeci idare kadar etkili değildir.

Oysa liberalizm, bunun tam tersine inanıyor. Liberalizm, geçmişte halkların sömürgeci baskı yoluyla boyun eğdirildiklerini ama bu durumun kapitalizmin özüne aykırı bir maraz olduğunu, kapitalizmin uluslararası işbirliği yoluyla barışçıl bir zeminde işleyebileceğini, aynı şekilde, merkez ülkelerde sınıflararası işbirliğini tesis edip refah devletini sürdürebileceğini savunur.

Trump’ın davranışı, kapitalizmi idealize eden bu yaklaşıma göre bir sapmadır. Esasında bunun nedeni, Trump’ın kötü bir insan olması değil, her şeyden evvel, bu kapitalizmi idealize eden yaklaşımın savunulmasının mümkün olmaması, Trump’taki kötülüğün kapitalizmin bugünkü ihtiyaçlarına denk düşmesidir.

Yani, insanlığı son derece tehlikeli bir duruma iten, Donald Trump değil, kapitalizmdir. Demokrasi, sömürgecilikten kurtulma ve refah devleti gibi tarihsel kazanımlar, işçi sınıfının sosyalist itiraz sebebiyle kırılganlaşan sisteme karşı yürüttüğü mücadeleyle elde edilmişti. Bugünse bu itirazın şiddeti dinmiş gibi göründüğünden, demokrasiyi halklardan geri almaya çalışıyorlar. Kapitalizmin saldırıları, halkların elde ettikleri tarihsel kazanımları geri alma çabası, sosyalizmin gerekliliğinin altını çizmektedir.

Donald Trump’ın emperyalizmi ayakta tutmak için ümitsizce çevirdiği üçkâğıtlar, Rosa Luxemburg’un insanlığın sosyalizm ve barbarlık arasında seçim yapma zorunluluğuyla karşı karşıya olduğu iddiasını doğrulamaktadır.

Prabhat Patnaik
18 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: