Birinci
Dünya Savaşı öncesi dönemle kıyaslandığında net biçimde görebildiğimiz çelişki,
savaş sonrası emperyalizmin temelini teşkil eder.
Herhangi
bir dönemde emperyalist dünyanın lideri, liderlik rolünü, genellikle
kapitalizmin yayılmakta olduğu diğer büyük ülkelere kıyasla genel bir ödemeler
dengesi açığı vererek, yerine getirir. Bunun birkaç nedeni vardır:
1.
Bu ülke, kapitalizmin yayılmasına yardımcı olmak için sermaye ihracatı yapmak
zorundadır;
2.
Kapitalizmin yayılmakta olduğu, yeni sanayileşen ülkelerin ürettiği emtia için
pazarlarını açık tutmak zorundadır;
3.
Hegemonyasını sürdürmek için askeri harcamalar yapmak zorundadır;
4.
Dönem dönem savaşlar yürütmeye mecburdur.
Dünya
liderinin tüm bu nedenlerle ödemeler dengesi açığı vermesi, kapitalizmin
neredeyse kaçınılmaz bir yasasıdır. Buna göre, Birinci Dünya Savaşı öncesi
dönemin önde gelen kapitalist ülkesi İngiltere, cari ve sermaye hesaplarını
birlikte ele aldığımızda, o dönemin diğer yükselen kapitalist ülkeleri olan
Kıta Avrupası, ABD, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika’ya kıyasla
genel bir ödemeler dengesi açığına sahipti. Ancak İngiltere, bu bütçe açığını
verirken dış borç batağına saplanmadı, bilâkis, bir bütün olarak dünyadan
alacaklı konumundaydı.
İngiltere,
bu imkâna ılıman bölgelerdeki sömürgelerden farklı olarak, fethettiği, tropikal
bölgelerdeki sömürgeler sayesinde kavuşmuştu. Burada iki husus önemli rol
oynadı:
1.
İngiltere, elindeki sömürgelerde faal olan pazarlarda, yeni sanayileşen
ülkelerdeki kapitalist üreticilerin rekabetiyle giderek daha fazla yerinden
edilen malları satıyordu;
2.
İngiltere, bu sömürgelerin net döviz gelirlerinin tümüne, yani bu yeni
sanayileşen ülkelere olan mal ihracatı fazlasına karşılık gelen kısmına, karşılığında
hiçbir şey vermeden el koyuyordu. (Hintli sömürgecilik karşıtı yazarların “servet
sömürüsü” olarak adlandırdığı bu olguya Marx da 1881’de Rus Narodnik iktisatçı
N. F. Danielson’a yazdığı bir mektubunda değinmektedir).
İngiltere,
sömürgeci imparatorluğuna dayanarak, liderlik rolünü sürdürmeyi başardı ve bu
sayede herhangi bir zorlukla karşılaşmadı. Örneğin, 1910 yılında İngiltere’nin Avrupa
kıtası ve ABD üzerinden oluşmuş olan toplam ödemeler dengesi açığı (cari ve
sermaye hesapları birlikte ele alındığında) 95 milyon sterlindi (İngiltere’nin tüm
ülkelerle ilişkilerinde oluşan açıksa toplam 145 milyon sterlindi); bunun 60
milyon sterlini sadece bir sömürgeden, yani Hindistan kaynaklıydı [bkz.: S. B. Saul,
Studies in British Overseas Trade]; ayrıca Batı Hint Adaları, Malaya ve diğer
sömürgelerden de benzer miktarda gelir elde ediliyordu.
Savaş
sonrası kapitalizmin temel çelişkisi, bu dönemin önde gelen emperyalist ülkesi
olan ABD’nin bu türden bir sömürgeye sahip olmamasıyla ilgiliydi. S. B. Saul’un
deyimiyle, “hazır pazarlar” meydana getiren sömürge pazarlarına erişemeyen ABD,
sömürgeleri yağma kaynağı olarak kullanamıyordu. İngiliz tipi bir sömürgeci
imparatorluğun yokluğunda ABD, liderlik rolünü yerine getirirken, giderek daha
fazla borçlanmak zorunda kalıyordu. Böylece, dünyanın önde gelen kapitalist
ülkesinin zamanla dünyanın en borçlu ülkesi haline geldiği mevcut tuhaf durum
ortaya çıktı.
Bu
durum, hemen önemli hale gelmedi, çünkü dünyanın geri kalanı, ABD’den çıkan
borç senetlerine, yani Amerikan dolarlarına veya dolar cinsinden varlıklara, tamamen
razıydı. Çünkü dolar, “altın kadar değerli” kabul ediliyordu.
Yetmişlerin
başında telaşla doların altına çevrilmesiyle birlikte bu inanç, kısa süre
zayıfladı: Bretton Woods sistemi uyarınca dolar, ons başına 35 dolardan altınla
değiştirilebiliyordu ve bu, dünya genelinde enflasyonun yükseldiği bir dönemde
insanların dolardan uzaklaşıp altına yönelmesine imkân sağladı. Ancak doların
altınla dönüştürülme imkânı resmiyette ortadan kalktıktan, bu nedenle, Bretton
Woods sistemi terk edildikten sonra, dolara olan güven yavaş yavaş arttı,
varlık sahipleri, bir kez daha hiçbir şikâyette bulunmaksızın, Amerikan
dolarlarını ellerinde tutmaya devam ettiler. Böylece ABD, kapitalist dünyadaki
liderliğini, Bretton Woods sisteminin sona ermesinden sonra bile muhafaza
etmeyi bildi.
Bu
imkân üzerinden, sömürgeler olmadan işleyen düzenin temel çelişkisinden
kaynaklanan her türden kriz önlenebilse de, bu çelişkinin kendisi devam ettiği
için ileride bir krizin açığa çıkma ihtimali her daim mevcuttu. Dolara duyulan
güven, diğer şeylerin yanı sıra, ABD içindeki enflasyon oranının, varlık
sahiplerini dolardan başka bir emtiaya yönlendirecek kadar yüksek olmayacağına
olan inançtan kaynaklanıyordu. Bu inanç da, yeterli düzeydeki işsizliğin
varlığıyla iş gücünün dolar cinsinden fiyatının her daim belirli bir sınırı
aşmayacağına, en önemli cari girdi olan petrolün fiyatının, ABD’nin petrol
üreten dünya üzerindeki hegemonyasının dayatılmasıyla sınırlı kalacağına olan
inancı temel alıyordu. Ancak bu koşulların zayıflama ihtimali her zaman
mevcuttu.
ABD'nin
petrol üreten dünya üzerindeki hegemonyası, İran, Rusya ve Venezuela gibi
birçok petrol üreticisinin ABD ile çatışmasına, hatta ABD’nin yaptırımlarına maruz
kalmasına neden oluyordu. Yaptırımlar nedeniyle bu ülkeler, petrollerini dolar
dışında başka para birimleriyle satmak için diğer ülkelerle anlaşmalar yapmaya
başladılar. Doların hâkimiyetini aşındırmaya başlayan bu durum, ileride
oluşması muhtemel krizin habercisi niteliğindeydi.
Ayrıca,
ABD’nin borç batağına daha da batma ihtimali mevcuttu. Bu borç yükünün altına
kolayca girebiliyor olsa da bu, ABD’nin pek hoşuna giden bir şey değildi. Bu
nedenle mevcut durum, ABD için giderek daha da kabul edilemez hale geldi.
En
nihayetinde Trump yönetimi, ABD’nin ödemeler dengesi açığını tümüyle azaltmaya,
dolayısıyla üstlendiği borcu asgari düzeye çekmeye karar verdi.
Trump’ın
diğer ülkelere dayattığı gümrük vergisi uygulaması, ödemeler açığını azaltma
arzusunun bir tezahürüydü. Daha önceleri ABD içinde depolanan Amerika kaynaklı
enerjinin satılması kararı, işin başka bir yönüydü. Özellikle zengin madenlere
sahip sömürgeler edinme çabası, bu kaynakların (daha önce tropikal bölgelerdeki
sömürgelerde olduğu gibi “tahliye” yoluyla) ABD ödemeler dengesi açığını
kapatmak için yağmalanması da önemli bir yoldu.
Elbette
bu, bu kararların her birinin altında başka dürtülerin olmadığı anlamına gelmez.
Burada sadece önem arz eden müşterek dürtüye işaret edilmektedir.
Liberal
görüş, ABD’nin bugünkü aşırı saldırgan tutumundan Donald Trump’ı sorumlu tutma
eğilimindedir. Trump ile diğer başkanlar arasında önemli bir farklılık olduğuna
hiç şüphe yok. Zira Trump neo-faşisttir. Diğer başkanlarsa en kötü ihtimalle
aşırı muhafazakâr olarak nitelendirilebilir.
Gelgelelim,
Trump’ı tek suçlu olarak takdim edemeyiz. Bu yaklaşımın sahipleri, sistemin
bütününde var olan zafiyetleri görmezden gelmektedirler.
Trump’ın
Venezuela’ya yönelik eylemi, sadece ondaki saldırgan yönü değil, aynı zamanda
kapitalizmin ancak doğrudan sömürgeler tarafından desteklendiğinde düzgün bir
şekilde işlediğini ortaya koymaktadır. Trump, bu gerçeği sezgisel düzeyde idrak
eden bir isimdir.
Neoliberalizm
gibi emperyalist merkezin dünyadaki kaynakları kontrol etmek için bugüne dek kullandığı
yöntemler, doğrudan sömürgeci idare kadar etkili değildir.
Oysa
liberalizm, bunun tam tersine inanıyor. Liberalizm, geçmişte halkların sömürgeci
baskı yoluyla boyun eğdirildiklerini ama bu durumun kapitalizmin özüne aykırı
bir maraz olduğunu, kapitalizmin uluslararası işbirliği yoluyla barışçıl bir
zeminde işleyebileceğini, aynı şekilde, merkez ülkelerde sınıflararası işbirliğini
tesis edip refah devletini sürdürebileceğini savunur.
Trump’ın
davranışı, kapitalizmi idealize eden bu yaklaşıma göre bir sapmadır. Esasında bunun
nedeni, Trump’ın kötü bir insan olması değil, her şeyden evvel, bu kapitalizmi
idealize eden yaklaşımın savunulmasının mümkün olmaması, Trump’taki kötülüğün
kapitalizmin bugünkü ihtiyaçlarına denk düşmesidir.
Yani,
insanlığı son derece tehlikeli bir duruma iten, Donald Trump değil, kapitalizmdir.
Demokrasi, sömürgecilikten kurtulma ve refah devleti gibi tarihsel kazanımlar, işçi sınıfının sosyalist itiraz sebebiyle kırılganlaşan sisteme karşı yürüttüğü mücadeleyle elde edilmişti. Bugünse bu itirazın şiddeti dinmiş
gibi göründüğünden, demokrasiyi halklardan geri almaya çalışıyorlar. Kapitalizmin
saldırıları, halkların elde ettikleri tarihsel kazanımları geri alma çabası, sosyalizmin
gerekliliğinin altını çizmektedir.
Donald
Trump’ın emperyalizmi ayakta tutmak için ümitsizce çevirdiği üçkâğıtlar, Rosa
Luxemburg’un insanlığın sosyalizm ve barbarlık arasında seçim yapma
zorunluluğuyla karşı karşıya olduğu iddiasını doğrulamaktadır.
Prabhat Patnaik
18 Ocak 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder