24 Ocak 2026

,

Arjantin’den Lübnan’a: Ancak Birlikte Kazanabiliriz


Corç İbrahim Abdullah, 1951 yılında Lübnan’da doğmuş bir komünist, anti-emperyalist, anti-Siyonist ve enternasyonalist militandır. Corç, bugün bile kapitalist dünya sisteminin asla affetmediği, sarsılmaz direnişe olan bağlılığıyla bir fedai ve bir özgürlük savaşçısı vasfını halen daha muhafaza etmektedir. Fransa’daki emperyalist zindanda geçen kırk bir yıla, tecrite, işkencelere ve direncini kırmaya yönelik saldırılara, burjuva “hukuk”unun ağırlığına rağmen ayakta kalan Corç Abdullah, Temmuz 2025’te serbest bırakıldı, ardından Lübnan’a sınır dışı edildi. Ülkesinden ayrıldığında neyse şimdi de o: disiplinli bir militan olma vasfını korudu. Kendi ifadesiyle: “Ben, esir edilmiş bir militandım. Hiçbir zaman militan faaliyetlerle kendimi meşgul etmek isteyen bir mahkûm olmadım. Ben zaten bir militanım, bu sebeple, bu istisnai halin, yani hapis cezasının dayattığı sınırlar içinde dahi mücadeleye devam ediyorum.”

Corç İbrahim Abdullah'ın hayatı, çok genç yaşta Filistin ve küresel devrimin ön saflarına katılan genç bir Lübnanlı adamın somut hikâyesidir. Onun yolculuğu, Lübnan’daki Filistin devriminin, 1967’den sonra alevlenen ve barışçıl bir siyasi liderlik tarafından ihanete uğramasına rağmen ölmeyi reddeden hareketin canlı hafızasıdır. Bu hareket, Gazze, Batı Şeria, Kudüs, 1948 Filistin’i ve diasporadaki yeni nesil yoksullar eliyle yeniden üretilip radikalleştirildi.

Corç’un politik yolculuğu 1984’te tutuklanmasıyla başlamadı, bilâkis, altmışlı ve yetmişli yıllarda tanık olunan enternasyonalist hücumun ateşi içinde şekillendi. Politik bilinci, Vietnam’da ABD’ye karşı verilen, küresel bir niteliğe kavuşan mücadele, 1968’deki öğrenci-işçi ayaklanmaları ve Che Guevara’nın 1967’deki Üç Kıta Toplantısı çağrısıyla şekillendi. Bu güçler bir araya gelerek, sınıfsal görüşleriyle yarım yüzyıldan fazla bir süredir emperyalist projenin karşısına dikilmeyi bilmiş bir militan yarattı.

Küresel jeopolitik manzara değişti, ancak sermayenin yapısal krizi ve Corç Abdullah’taki devrimci azim değişmedi. O, Arapların kurtuluşu projesine bağlılığını muhafaza ediyor, Filistin mücadelesinin bölgeyi özgürleştirmek için çözülmesi gereken temel çelişki olduğunu kabul ediyor: “Filistin’in kurtuluşunun tarihsel ve stratejik bir değeri var: O, Arap coğrafyasındaki devrimci sürecin tarihsel kaldıraç noktasıdır.”

18 Aralık 2025’te Lübnan’ın Beyrut kentinde, Masar Bedil’den (Filistin Alternatif Devrimci Yol Hareketi) yoldaşlarla bir araya gelip Corç Abdullah ile bir röportaj gerçekleştirdik.

* * *

 

Kırk yılın ardından ilkeleriniz ve inançlarınız zayıfladı mı? Kırk yıllık esarete nasıl katlandınız?

Ben, esir edilmiş bir militandım. Hiçbir zaman militan faaliyetlerle kendimi meşgul etmek isteyen bir mahkûm olmadım. Ben zaten bir militanım, bu sebeple, bu istisnai halin, yani hapis cezasının dayattığı sınırlar içinde dahi mücadeleye devam ediyorum. Dolayısıyla, temel kaygım mücadelenin kendisidir ve şahsen içinde bulunduğum durum ikinci plandadır. Kişisel şartlarım, devrimci sürece imkân verdiği sürece içim rahat. Kırk yıl bu bilinçle geçti.

Buna göre, ilkelerim bu 41 yıl boyunca beni sürekli ziyaret eden yoldaşlarım aracılığıyla günlük hayata tatbik edildi. Onlar için benimle dayanışmak, Filistin halkı ve onu destekleyen kitlelerle birlikte mücadeleye katılmanın sadece bir bahanesiydi. Aynı zamanda Filistinli halk kitlelerinin Fransa’daki sınıf mücadelesi içindeki konumunun da bir ifadesiydi. İşçiler, daha iyi koşullar veya siyasi talepler için seferber olduklarında, benimle dayanışma içinde olanlar, doğrudan CGT (Fransa Genel İşçi Konfederasyonu) ve diğer sendikaların gösterilerine katıldılar. Her 20 veya 25 günde bir yazı da yazıyordum. Gösteriler sırasında bir yoldaş, benim adıma bir konuşma yapma görevini üstlenirdi: “Parmaklıklar ardındaki bir Filistinli ve Arap militanın açıklaması diye başlayıp yazımı okurdu. Böylece, bir militan olarak tüm vaktim, mücadelenin dışında değil, içinde geçti.

Tahliye koşullarıma gelince, hâkimin kararı, temel bir hukuki önermeye dayanıyordu: Hâkim, “Corç Abdullah hapisteyken, hapis dışında olduğundan daha büyük bir ulusal güvenlik tehlikesi teşkil ediyor” dedi. Bu temelde serbest bırakıldım. Dolayısıyla, hapisteki varlığım militan bir varlıktı. Esarete, kendi başına bir amaç olarak değil, mücadele mantığıyla yaklaştım. Yani, hapiste geçirdiğim zamanı daha iyi koşullar talep ederek, serbest bırakılmayı veya masumiyetimin kanıtlanmasını isteyerek geçirmedim. Bunlar, benim kabul edeceğim şeyler değil.

Yargı önüne çıktığımda, Fransa ve Avrupa’da yürütülmüş militan eylemler meselesine dair görüşlerimi dile getirdim. Ellerinde beni suçlayacak hiçbir kanıt yoktu. Beni “suçlu” çıkartacak bir şey varsa o da politik duruşumdu. Bu askeri operasyonların doğru olduğunu, bu eylemlere, sadece Fransa’da değil, tüm dünyada, özellikle de seksenlerden beri halkımıza karşı savaş yürüten emperyalist sistemin egemen olduğu, merkezini teşkil eden bölgelerde devam edilmesi gerektiğini savundum. Üstelik bugünkü durum daha da kötü.

Esaretiniz sırasında dış dünyayla ilişkiniz nasıldı. Gelişen haberler ve olaylarla nasıl başa çıktınız?

İlk cevabımda da belirttiğim gibi, ben esir bir militandım. Beni ziyaret edenlerin hepsi de militandı. Öncelikli görevleri benim bakış açımı dışarıya iletmek, ikinci görevleri ise militan olarak konumumu güçlendirmekti. Bu amaçla, yoldaşlar bana gazetecilik, kültür ve militanlık eğitimim için gerekli tüm materyalleri sağladılar. Aslında, okumam gereken her şeyi okumak için yeterli vaktim yoktu. Çok fazla zamanım yoktu, aksine zamanım azdı. Bunu söylerken, şiirsel olmak veya abartmak niyetinde değilim. Gerçek bu.

Her hafta yoldaşlar, bana sadece basın kupürlerinden oluşan beş dosya veriyorlardı: Lübnan, Filistin ve Mısır ile ilgili Arapça, Fransızca veya İngilizce olarak yayınlanan her şey. Her dosya yaklaşık 90 sayfaydı: Sadece Lübnan’daki Filistin mücadelesi, direnişin durumu ve Mısır’daki halk hareketiyle ilgili haberler için haftada 450 sayfa. Ayrıca tüm Fransız basınına da erişimim vardı: hem Le Monde ve L’Humanité gibi burjuva basınına hem de özellikle küçük sol partilerin yayınlarına ulaşabiliyordum. Böylece, mevcut tüm bilgi ve kültürel materyale kapsamlı bir görüşe sahip olabiliyordum.

Teorik çalışmalar konusunda ise zamanımı son derece disiplinli bir şekilde yönetiyordum. Günüm, hapishane hücremden çıktığım sabah 8:30’da başlıyor, 10:45’te geri dönüyordum; bu zamanı, tabiri caizse, vücudumu “savaş için zinde” tutmak için fiziksel egzersiz yaparak geçiriyordum. 10:45’ten 11:00’a kadar: yıkanma ve duş alma. 11:00’dan 16:00’a kadar: yoldaşlardan gelen mektupları ve notları okuma, bu da oldukça zaman alıyordu. 16:00’dan 19:00’a kadar: teorik okumalar. Akşamları, teorik notlarla ilgileniyordum: ne yapılmalı, ne yapılmamalı meselelerini tartışıyordum. Sadece dört saat uyuyor, sabah 4:00’da kalkıyordum. Sabah 4:00’dan 7:00’a kadar, insanlığımı korumak için “küçük yazışmalar” yapıyordum. Yani, kızıma, kardeşime veya başkalarına mektup yazıyordum. Basit sözler ve selamlaşmalar, bir çocuğu görünce gülümseyen, bir çiçeğin güzelliğini gören ve sıradan hayatın basit zevklerini yaşayan sıradan bir insan olarak kendimi korumama imkân sağladı. Sabah 7:00’da gardiyan gelir, hapishane günü başlardı. Böylece günüm tamamen dolu dolu geçerdi.

Filistinli mültecilerin ve Lübnan’daki kampların koşulları hakkında bilgi verebilir misiniz? Genel olarak mevcut Lübnan gerçekliği hakkındaki görüşünüz nedir?

Lübnan’daki Filistinliler, Lübnan’daki tarihsel Arap kimliğinin organik bir bileşenidir. Lübnan’da uzun ve ortak bir mücadele tarihini paylaşıyoruz. On yıllar boyunca Filistin ve Lübnan arasında yaşanan kanlı çatışmalar, militan kimliğimizin temelini oluşturmaktadır. Benim kuşağımın devrimci karakteri, Filistin devrimi ve direniş hareketinin etkileriyle şekillenmiştir. Lübnan ve Filistin direniş partilerimiz arasında derin bir tarihsel sinerji mevcuttur.

Kamplarda gördüklerim, Filistin’in Arap Devrimi’nin tarihsel katalizörü olmaya devam ettiğini doğrulayan bir gerçekliktir. Size de söylediğim gibi, ben Filistinliyim, Lübnanlıyım ve Arap’ım, ama her şeyden önce bir komünistim. Bu nedenle, tüm bu hareketleri, topyekûn sömürü sistemini ortadan kaldırma perspektifinden görüyorum. Filistin’in kurtuluşu tarihsel ve stratejik bir değere sahiptir: Arap dünyasındaki devrimci sürecinin tarihsel kaldıraç noktasıdır. Birini diğerinden ayıramazsınız.

Antropolojik açıdan bakıldığında, kamp, Filistin kimliğinin en samimi şekline büründüğü mekândır. Bir anlamda, Filistin’in tamamı bir dizi mülteci kampından oluşmaktadır. Gazze’de gördüğünüz de bir kamp kümesidir. Bunu anlamak için, bu barınaklardan birinde kısa bir süre yaşamanız, günlük yaşamın nasıl yeniden üretildiğine tanık olmanız kâfi gelecektir. Bu yaşamın 1948’den beri, hatta daha öncesinden beri devam ettiğini fark ettiğinizde, emperyalist-Siyonist-gerici güçlerin kampları yok etme konusunda neden bu kadar kararlı olduklarını anlamaya başlayabilirsiniz: kampı yok etmek, Filistin kimliğini yok etmeye çalışmaktır.

Ancak kamp, militanlığın ve devrimin yıkılmaz bir kalesi olarak kalmaya devam ediyor. Buradaki bir kampı yıkabilirler, ancak Filistinliler, başka bir yere taşınıp yeni bir kamp kuracaklardır. Mülteci kampları, “çölleşme” veya yoksulluk nedeniyle var olmuyor; kamplar, bu insanların yaşadığı toprakları bir varlığın işgal etmesi nedeniyle var. Filistin’de defalarca yıkılıp yeniden inşa edilmemiş tek bir kamp bile yok.

Lübnan’da kamp, ülkenin yoksulları için başlıca sığınak haline geldi. Artık sadece “Filistinli” değil. Şatila gibi bir yerde belki de sadece yüzde 20’si Filistinli; geri kalanı Lübnan’ın yoksulları: Suriyeliler, Iraklılar ve Lübnanlılar. Emperyalist ve Siyonist stratejiyle doğrudan çelişmesi sonucu ortaya çıkan nesnel devrimci sürecin odak noktası haline geldi.

Tüm zorluklara rağmen dimdik duran insanları gördüm. Biz de yeryüzündeki diğer insanlar gibiyiz; boynuzlarımız veya kanatlarımız yok. Uzlaşmaya ve teslim olmaya meyilli sosyal sınıflarımız var. Ama İsrail askerlerinin ağladığını görünce sevinçten coşan, Arap rejimleri ve orduları ile olan biteni sadece seyretmekle yetinen büyük bir çoğunluğumuz, kitlelerimiz var. Bu kitleler, bu devrimci anın taleplerini karşılayacak bir liderlik arayışında. Mevcut liderler bu göreve uygun olmayabilir, ancak sonunda kitleler kendi etkili liderliklerini oluşturacak, tüm Arap dünyasını dönüştürecek devrimci kıvılcımı ateşleyeceklerdir.

Mevcut duruma gelince, Lübnan, Arap ulusunda devrimci bir iradenin ve “kontrolsüz” bir tüfeğin var olduğu tek yerdir. Sonuç olarak, muazzam bir baskıyla karşı karşıya kalacağız. Tüm emperyalist sistem, İsrail’e bağlı güçler ve özellikle Arap gericileri, teslim olmamızı sağlamak için biriktirdikleri tüm nefreti ve gerici kini ortaya dökecekler. Ama halkımız teslim olmayacak.

Bu tüfeği koruyacağız. Mısır, Ürdün ve Körfez himayelerindeki kitleleri boğan rejimleri patlatacak kıvılcım biz olacağız. Lübnan’da bulduğum şey buydu: yaşayan bir devrimci güç. Bir militan için beklenen sıcaklıkla karşılandım ve bunun için son derece minnettarım. Gördüklerim bana huzur verdi: kitlelerde gördüğüm sonsuz fedakârlığa hazır olma hali beni fazlasıyla mutlu etti.

Halkımız, kitlelerin direniş kapasitesinin tüm hesaplamaları aştığını kanıtlamıştır. İşgale karşı direniş söz konusu olduğunda, özellikle Filistin ve Lübnan’daki Arap kitlelerimiz, en yüksek bilinç seviyesindedir. Tarihsel düzlemde Siyonist yerleşime karşı koyma yükünü omuzlayan Filistin halkı gibi onlar da bu baskıya dayanarak tarihsel rollerini yerine getireceklerdir. Bunu büyük ölçüde tek başlarına yaptılar. Şimdi, Filistin ve Lübnan’daki halk kitleleri bu aşamanın ağırlığını taşımalıdır ki, Arap kitleleri sonunda isyan edebilsin ve böylece çıkarları küresel sermayenin hareketine organik olarak bağlı olan müstebitlerden, zalimlerden kurtulabilelim.

7 Ekim operasyonuna tepkiniz ne oldu? Olay gerçekleştiğinde haberi nasıl karşıladınız? O zamanki izlenimleriniz nelerdi ve şimdi ne düşünüyorsunuz?

Ben Arabım, Lübnanlıyım ve Filistinliyim; bu meseleye Arap vatanındaki herkesi ilgilendiren bir konu olarak yaklaşıyorum. Ben bir komünistim ve bu nedenle bu olayı küresel etkileri yanında Arap ve uluslararası devrimci hareketler üzerindeki etkisi temelinde analiz ediyorum.

Askeri bir operasyon olarak sahip olduğu nitelik konusunda şunları söyleyebilirim: 7 Ekim operasyonu büyük ölçekli değil, nispeten sınırlı bir operasyondu. Filistin devrimi, kırk yılı aşkın bir süredir devam ediyor. Bin kadar savaşçıdan oluşan bir gücü seferber etmesi, uzun süren mücadelesinin doğal bir sonucudur. Benzer operasyonların tekrarlanması beklenirken, 7 Ekim operasyonu, farklı ve geniş kapsamlı etkiler yarattı.

Sosyo-politik düzeyde, yani kitlelerin anlık tepkisi düzeyinde, Arap halkının çoğu gibi, bir fedainin bir Siyonist askeri tanktan başından çekerek çıkardığını gördüğümüzde hepimiz alkışladık, çok sevindik. Elbette bu, fedailerin tam da fedai gibi davrandığını gördüğümüzde sergilediğimiz, kendiliğinden bir tepkiydi.

Operasyonu detaylı olarak analiz ettiğimizde, şu ya da bu daha iyi olabilirdi diyebiliriz, ancak gene de herkesin göremediği bir gerçeği ortaya çıkaran son derece başarılı bir operasyon olduğunu söylemeliyiz. İsrail, Filistin’in şiddetiyle karşı karşıya kaldığında, karakterine özgü bir barbarlıkla karşılık verdi. Ancak, sermayenin bakış açısından, bu karşılık tüm bölgeyi güvensiz bir bölgeye dönüştürdü ki bu da meselenin özüdür.

İsrail devletinin doğasını anlamamız gerekiyor. Yetmişlere kadar İsrail’in finans kurumları yoktu. Bankalar, sigorta şirketleri ve büyük finans kuruluşları kamu malıydı. Seksenlerin sonlarında, Sovyetler Birliği’nden yaklaşık bir milyon yerleşimci Filistin’e geldi ve milyonlarca dolarlık büyük bir sermaye akışının gerçekleşmesini sağladı. Bu milyonlar, kapitalist standartlara göre bile “yasa dışı” sayılan yollarla, yani kapitalist üretim biçiminin yasal çerçevesinin dışında, fuhuş, kaçakçılık ve yasa dışı ticaret yoluyla geldi. Bu büyük sermaye, Sovyet döneminde edinilen bilimsel yeteneklere sahip yerleşimci nüfusuyla birleşerek, İsrail’in “Silikon Vadisi”ni inşa etmesine imkân sağlayan niteliksel bir sıçrama yarattı.

7 Ekim, bu “Silikon Vadisi”ni ve yetmişlerden beri inşa edilen kurumları tamamen vurdu: fiziksel olarak yok etmedi belki ama sermayenin silahlı çatışma ortamında güvenli bir şekilde akamamasını sağladı. Bu, öngörülemeyen bir durumdu. İsrail’in şimdi hikâyesinin son bölümlerini yaşamasının nedeni de bu. “Silikon Vadisi” olmadan Netanyahu’nun “Büyük İsrail” vizyonu gerçek zeminini yitirir. Bu teknoloji merkezi, sadece klasik bir askeri işgale değil, aynı zamanda Körfez ülkeleri üzerinde uygulananlara benzer şekilde tüm bölgenin ekonomik ve idari egemenliğine de zemin hazırlıyor. Plan, tüm Arap bölgesinin batı yakasının İsrail hegemonyası altına girmesi üzerineydi. 7 Ekim, bu özel boyutun bilincinde olmadan bu projeyi tasfiye etti. Bu, 7 Ekim operasyonunun temel boyutudur.

Elbette 7 Ekim, Suudi Arabistan’ın İsrail ile normalleşmesini de engelledi. Gazze’nin devasa bir hapishane olduğunu unutmamalıyız. O dönemdeki plan, bu hapishaneyi genişletmekti, ancak 7 Ekim, bu hapishanenin duvarlarını yıktı, Siyonistlerin tüm bölgeye yönelik planlarını değiştirdi. Emperyalist Batı, barbarlık ve suç çıkınında ne varsa orta yere serdi, ancak Filistin halkı, yaralarına rağmen dimdik durdu, teslim olmadı. İnsanlığın daha önce hiç görmediği türden bir direniş modeli sundu: Ne Dien Bien Phu’da, ne Stalingrad’da, ne de başka hiçbir yerde bir halk, Gazze kahramanları gibi varoluşu için savaştı.

Ayrıca, bugün gördüğümüz küresel dayanışma hareketi, Gazze’deki direnişin doğrudan bir sonucudur. Kitleler, mutlaka belirli bir fraksiyonu savunmak için ayaklanmıyor, bilâkis, onlar, barbarlığın somutlaşmış halini gördüler. Tarihte ilk kez bir soykırım canlı yayınlanıyor, olaylar tüm ayrıntılarıyla her an takip ediliyor. Batı kapitalist egemenliğinin tüm tarihi soykırım savaşlarının tarihi olsa da, bir Arjantinli, bir Bolivyalı veya bir Pakistanlı, ilk kez bu soykırıma gerçek zamanlı olarak tanık oluyor. Gençleri isyana iten de bu oldu. İnsani bir dürtü olarak başladı, ancak yükselen küresel faşizm dalgasına karşı siyasi bir ayaklanmaya dönüştü. Bunu, kriz içindeki küresel kapitalist düzen bağlamında ele almalıyız. Emperyalistler arası çelişkilerle beslenen bir başka dünya savaşının eşiğindeyiz. Faşist güçler, şu anda Avrupa ve emperyalist Batı’da iktidara yükselme sürecindeler.

Bu bağlamda, Filistin kefiyesi ve Filistin bayrağı ulusal sembollerden çok daha fazlası haline geldi. Bir yandan İsrail faşizmine karşı direnişin evrensel göstergeleri, diğer yandan da Avrupa ve dünyada yayılmakta olan faşizme karşı öncü güç haline geldiler. Başlangıçta, protestolar patlak verdiğinde, yetkililer, bunları suç olarak değerlendirdi. Kefiye takmak tutuklanmayla sonuçlanıyordu, bayrağı kaldırmak ise antisemitizm olarak damgalanıyordu. Bugün Filistin bayrağı, dünyanın her yerindeki gösterilerde dalgalanıyor: sadece halkla dayanışma amacıyla değil, kendi ülkelerindeki faşizme karşı bir duruş olarak.

İsrail devleti, emperyalist Batı’nın organik bir uzantısıdır. Tarihsel olarak, bu Batı, bir dizi soykırım savaşıyla oluşmuştur. ABD nasıl kuruldu? Kuzey Amerika’da yerli halklar yaşıyordu. Avrupalılar geldi, topyekûn bir soykırım gerçekleştirdi: “Amerika Birleşik Devletleri”ni yaratmak için 25 milyondan fazla insan yok edildi. Her zaman böyle adlandırılmıyordu, orası Kuzey Amerika’ydı. Onu Avrupa kökenli bir “Amerika Birleşik Devletleri”ne dönüştürmek için 25 milyon yerli insanın hayatı sona erdirildi.

Aynı süreç, Orta ve Güney Amerika’yı, yani “Latin” Amerika’yı da yarattı. Peki bu “Latinlik” nereden geldi? Ne Mayalar, ne İnkalar, ne de Quechualar Latin. Milyonlarca insan, sermayenin onları “Latin Amerikalılar”a dönüştürebilmesi için yok edildi. Avustralya da yeryüzündeki en eski insanlara ev sahipliği yapıyordu. Avustralya’nın “Avustralya” olabilmesi için onlar da yok edildi. Dolayısıyla, emperyalist Batı’nı meydana getiren tarihsel süreç bir dizi soykırımın ürünüdür. İsrail, bu Batı’nın en son tezahürü, organik bir uzantısıdır.

Filistin halkı, tarihsel olarak bu soykırım sürecine direndi. Bu süreç Gazze’de başlamadı. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında başladı, 1948 sadece dönüm noktalarından biriydi. 1948’de Filistinlilerin sayısı bir milyondan azdı. Bugün ise 14 milyonu aşmış durumda. Tarihi Filistin topraklarında bugün yaklaşık 7,32 milyon Filistinli ve 7,2 milyon İsrailli yerleşimci yaşıyor. Her açıdan bakıldığında, bu soykırım, büyük bir başarısızlıkla neticelenmiştir. Bu, İsrail’in şu anda içinde bulunduğu krizdir. 7 Ekim, bu İsrail’e şunu söylemek için gerçekleştirildi: “Kendi sınırlarınıza dayandınız. Bu, sizin hikâyenizin son bölümü.” Bugün Lübnan ve Gazze’de gördüğümüz “eşkiyalık”, bu son bölümün alametifarikasıdır. İsrail, artık Batı kitlelerinin gözünde “demokrasi vahası” veya “insani yardım” karakolu olarak poz kesemez. Artık o, barbarlığın nihai sembolüdür. Meşruiyet kaynağı olarak bu imaj olmadan, İsrail başarısızlığa mahkûmdur. Belki bir süreliğine ek silahlar sağlayabilirler, ancak bu tarihsel denklemleri temelden değiştirmeyecektir. Bu gezegenin geleceğini insanlar şekillendirir. Filistin halkı, ilkel silahlarıyla dünyanın en gelişmiş cephaneliklerinden daha güçlü olduğunu kanıtlamıştır. Bu halk ki Arap bölgesinin tüm batı yakası adına soykırıma direndi. Batı tarafından inşa edilen yerleşimci savaşı sadece Filistin’i değil, “Büyük İsrail” dedikleri tüm bölgeyi hedef aldı. Ancak batı yakasının öncüsü olan Filistin halkı, çocuklarının canlarıyla bedel ödedi ve kazandı. Kitleler şimdi onlara şunu diyor: “Başardınız ve biz sizinleyiz.” Kitleler, Filistin’in yanında sadece ülkenin parçası oldukları için değil, kendi topraklarına sızan faşizme karşı mücadeleyi başlatacak güç oldukları için duruyorlar. 7 Ekim’in gerçek sonuçları bunlardır.

Sosyo-ekonomik durum her zamankinden daha kötü, ancak mücadelenin kesinlikle barışçıl kalması gerektiğini savunan sesler işitiyoruz. Bu konudaki görüşünüz nedir?

Küresel düzeyde şunu belirtmeliyiz: Mevcut durum, istikrarsız ve her an patlamalarla başka bir yöne evrilme potansiyeli taşıyor. Sermayenin hareketi ve kapitalist sistem, farklı ülkelerin burjuvazilerini birbirleriyle şiddetli çatışmalara sürükleyen, iyileşmesi mümkün olmayan yapısal bir krizin içinde sıkışıp kalmıştır. Bir asırdan kısa bir süre içinde üçüncü kez, kapitalist krizin doğrudan bir sonucu olan Üçüncü Dünya Savaşı’nın eşiğindeyiz. Bu çıplak gerçeği artık herkes görüyor.

Bu süreç neyi doğuracak peki? Kitleler, giderek daha fazla faşizmle karşı karşıya kalacak. Kapitalist sistem bir dönüşüm geçiriyor, bir zamanlar “temsili demokrasi” olarak adlandırdığı alanı terk ediyor. Bugün Arjantin ve İtalya’da faşistlerin iktidara geldiğini, Fransa, Almanya ve ABD’de ise iktidarın kapısında durduklarını görüyoruz. Bu sürecin tamamı kitlelerin büyük ölçüde yoksullaşmasına yol açıyor, üstelik bu sefalet daha da derinleşecek.

Acilen cevaplamamız gereken soru şu: Faşizmle mücadele etmek için gerekli güçleri başarıyla bir araya getirecek devrimci öncüler nasıl teşkil edilecek? Bu soruyu cevaplamaya başlamak için, günümüz işçi sınıfının yapısının yirminci yüzyıldakinden farklı olduğunu kabul etmeliyiz. “Yoksul” sınıf, artık gezegen nüfusunun çoğunluğunu oluşturuyor. Bu halk gücü, Arjantin’den Peru’ya, oradan Fransa’ya kadar faşizmle mücadele edebilecek bir siyasi program çerçevesinde kendini nasıl örgütleyecek?

Devrimci güçlerin, devrimci değişimde maddi çıkarı olanların toplumsal bileşiminin, mülksüzleştirilmiş kesimlerin, geleneksel işçi sınıfının ve diğerlerinin bir karışımı olduğunu savunuyoruz. Bu “halk bloğu”, günlük pratiklerle inşa edilir. Çağımızın tarihsel, ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel çelişkileri içinde şekillenir.

Kazanacaksak bunu ancak birlikte, yalnızca bir araya gelerek başarabiliriz. Birlikte ve yalnızca birlikte ilerleyeceğiz. Her yerde, birlikte zafer kazanacağız: Arjantin’de olduğu gibi Beyrut’ta da. Ortak noktalarımızı bulmalı, kolektif bir devrimci kimlik inşa etmek için hareketimizi güçlendirmeliyiz. Bugün Venezuela ile dayanışma, Filistin ile, Kanaki halkıyla veya Karayip halkıyla dayanışmayla aynı düzlemdedir. Bu dayanışma, küresel kapitalizmle, barbarlıktan başka bir şeye yol açmayan bir sistemle mücadelesinde halk bloğunun tarihsel karakterini oluşturan şeydir.

Sermayenin sunabileceği tek şey, barbarlıktır. Başka hiçbir şeyi yoktur. Bu barbarlığı Gazze ve Batı Şeria’da, Arjantin’de, açlıktan kırılanların yaşadıkları gecekondu mahallelerinde, Afrika ile Güneydoğu Asya’nın her yerinde görüyoruz. Ortak hedefler için kolektif bir çalışma yürütebildiğimiz ölçüde, bu tarihi halk bloğunun kimliğini inşa etmeye katkıda bulunuruz. Bu, devrimci değişimde çıkarı olan güçtür ve bu güç, mücadelenin dışında değil, mücadelenin içinde oluşur.

Mücadele süreciyle, kitleleri pasifleştiren burjuva güçleri elenecektir. Kitleler, kendi çıkarlarını anlayacaklardır. Dünyayı değiştirecek olanlar onlardır. Devrimci militanların görevi, bu halk bloğunu şu ilke doğrultusunda harekete geçirmektir: Kazanacaksak bunu ancak birlikte, yalnızca bir araya gelerek başarabiliriz.

Birlikte kazanmak istiyorsak, birlikte mücadele etmeli, devrimci bilincimizi birlikte şekillendirmeliyiz. Halk bloğunun bilinçli bir güç olarak var olması, hem acil hem de tarihsel çıkarlarını kavramasının ve böylece tarihin akışını anlamasının yolunu açar. Gerçek kurtuluş işte budur: bu sürecin içinde bulunur, dışında değil.

Son olarak, Latin Amerika’daki yoldaşlarımıza bir mesaj göndermek istiyoruz. Onlara ne söylemek istersiniz?

Latin Amerikalı militanlara mesajım açık: aynı savaşı veriyoruz.

Emperyalizmin en büyük korkusu, anti-emperyalist mücadelenin soyut bir slogan olmaktan çıkıp, kitleler tarafından benimsenen somut ve meşru bir gerçekliğe dönüşmesidir.

Emperyalizmin üstesinden ancak birlikte, bir olarak gelebiliriz. Tek başımıza kazanamayız. Parçalı halimizle yeniliriz. Latin Amerika’daki halk kitleleri Filistin bayrağı altında seferber olduğunda, bunu faşizme karşı küresel bir mücadelenin parçası olarak yaparlar. Bu, Filistinli tutsaklar ve her devrimci savaşçıyla en etkili dayanışma biçimidir. Bu ilke sadece bir slogan değil, bir zorunluluktur. Arjantin, Filistin ve Mısır’daki halk kitleleri, kapitalizmin barbarlığı karşısında ortak çıkarlara sahiptir. Arjantin’in toplumsal tabanı kendi faşizmine karşı seferber olduğunda, aynı zamanda Filistin’i de savunmaktadır. Oradaki her zafer burada da bir zaferdir. Gezegendeki emperyalizme karşı her zafer hepimiz için bir zaferdir. Dünyanın herhangi bir yerinde atılan her adım, küresel devrimci gücü güçlendirir. Arjantin halkı mücadelesinde bir mevzi kazandığında bu mevzi bizim de mevzimizdir. Aynı şekilde, Filistin’in elde ettiği her zafer, Arjantin, Peru ve diğer ülkelerdeki halkların da zaferidir.

Devrimci liderlik, mücadelelerimizin koordinasyona ihtiyaç duyduğunu görmelidir. Küresel ölçekte kapitalizm gibi birbirimizle ilişki kurmayı öğrenmeliyiz, ancak onun içsel çelişkilerini tekrarlamadan. Kapitalizminden üstesinden ancak birlikte, bir olarak gelebiliriz. Bu, bugün ve sonsuza dek sloganımız olmalıdır. Devrimci değişimde tarihsel çıkarı olan küresel hareketi ancak bu şekilde inşa ederiz. Bu dayanışma, devrimci bir enternasyonali kuracaktır. İster Venezuela’yı, ister Arjantin’i isterse başka bir ezilen halkı savunun, verdiğiniz mücadele bir ve aynıdır. Küba’da, Rusya’da veya başka bir yerde elde edilen her zafer, kolektif bir zaferdir. Devrimci liderler, önceliklerini belirlerken bunu göz önünde bulundurmalıdır. Düşmanımız küresel kapitalizm, müttefiklerimiz kitlelerdir. Hareketin kimliği bu koordinasyon sayesinde oluşur. Mücadelenin başarısı, liderliğinin kalitesini yansıtır: reformist veya gerici liderler galip geldiğinde, bu, tüm halk için bir yenilgidir. Ancak Filistin’de devrimci liderlik geliştiğinde, bu, Arjantin için bir zaferdir.

Bu etkileşim, sürekli kriz içinde olan kapitalist sistemi devirebilecek küresel bir güç oluşturmamızı sağlıyor. Sistem, soyut söylemlerle değil, birlik konusunda her gün ortaya konulan pratiklerle yıkılır. Düşmanla yüzleşmek, Filistin’de ve her yerde asli görevimizdir.

Filistin Alternatif Devrimci Yol Hareketi
14 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: