18 Ocak 2026

, ,

Saflık Fetişi Yüzünden Batı Marksistlerinin Anlayamadıkları Gerçekler


İlk emperyalist dünya savaşının en kanlı döneminde, sosyal demokrasinin ve İkinci Enternasyonal’in temsilcisi Karl Kautsky, mevcut savaşın, kısmen işçi kitlelerinin, özellikle Sırpların, “ulusal” arzularını içerdiği için “tümüyle emperyalist” olmadığına dair laflar ediyordu. Böylelikle, “saf emperyalizm” eksikliğine vurgu yapan, Sırp ulusal burjuvazinin mücadelesini emperyalist savaşın bağlamından kopartarak onu yanlış ele alan Kautsky, savaşa sunacağı sosyal şovenist ve sağ oportünist desteğin altyapısını hazırlıyordu. Lenin, bu girişime şu muhteşem cevabı verdi:

“Mevcut savaşta ulus unsurunu sadece Sırbistan’ın Avusturya’ya karşı yürüttüğü savaş temsil etmiyor. Milyonları kucaklayan, ‘halk kitlelerini’ içine alan ve uzun süredir devam eden bir ulusal kurtuluş hareketine sadece Sırbistan’da ve Sırplar arasında rastlıyoruz. Özünde bu hareket, mevcut Sırbistan-Avusturya savaşının ‘devamıdır.’ Eğer bu savaş izole bir savaş olsaydı, yani genel Avrupa savaşıyla, İngiltere, Rusya vb. hevesli ve yağmacı amaçlarıyla bağlantılı olmayıp, sadece Sırbistan’daki burjuvazinin başarısı söz konusu olsaydı, tüm sosyalistlerin Sırp burjuvazisinin başarısını dilemekle yükümlü olmaları gerekirdi; çünkü bu, mevcut savaştaki ulus unsurundan çıkarılabilecek tek doğru ve mutlak kaçınılmaz sonuçtur.

Oysa bilimsel-evrimci yöntem dâhilinde edilmiş son söz olarak Marksist diyalektik, nesneyi başka şeylerden tecrit edilmiş bir olgu olarak incelemez. Yani Marksist diyalektik, nesneye tek taraflı ve alabildiğine bozuk bir açıdan bakmaz.”[190]

Kautsky’de diyalektik düşüncenin yokluğu, Sırp ulusal mücadelesini nesnelleştirilmiş bir şekilde değerlendirmesinde kendisini ele vermektedir. Ona göre bu ulusal mücadele, emperyalist savaşın saflığını kirlettiği için, ulusal kurtuluşu destekliyormuş gibi görünerek emperyalizmi desteklemenin zemini hazırlanır. Elbette gerçek şu ki, birinci emperyalist savaş, büyük emperyalist güçlerin dünyayı bölüşmek için yürüttükleri bir savaştı. Ulusal bir kurtuluş savaşı olmanın çok ötesinde, daha büyük ve daha büyük bölgeleri sömürgeleştirmek amacıyla imparatorluklar arasında cereyan eden bir savaştı. Kautsky’deki diyalektik düşünce eksikliği, onda sosyal şovenizme ve sağ oportünizme yol açıyordu. Bu eksiklik, onu savaşın gerçekte temsil ettiği şeyle tümüyle çelişkili nedenler üzerinden emperyalist savaşı desteklemeye sevk etti. Kölelik, Kautsky’nin yüzüne özgürlük maskesi takmış safsatalarında dil buldu.

“Saf” emperyalizm beklentisi içerisinde olan Kautsky’nin gözlemlediği “katışkılı hal”, ona emperyalizmi destekleme fırsatı sundu. Ama bir diyalektikçi için, hayattaki herhangi bir olgudan saflık beklemek, yanlışa sürüklenmek, dünyayı yanlış anlamaya razı olmak demekti. Lenin o önemli cevabında şunları söylüyordu:

“Ne doğada ne de toplumda ‘saf’ olgular vardır, olamaz da. İşte Marksist diyalektik bize bunu öğretir, çünkü diyalektik, saflık kavramının bile insan bilgisinin belli bir dar görüşlülüğünü, tek yanlılığını gösterdiğini ortaya koyar; bu da bir nesneyi tüm bütünlüğü ve karmaşıklığıyla kavrayamaz. Dünyada ‘saf’ kapitalizm yoktur, olamaz da. O karşımıza hep feodalizm ve cehalet gibi şeylerle birlikte çıkacaktır.”[191]

Doğada ve insan düşüncesinde görülen tüm olgular gibi, tarihsel olarak oluşmuş her üretim biçimi de heterojendir, yani asla tamamen tek bir baskın üretim biçiminden oluşmaz, her zaman geçmişten miras alınmış ve yeni koşullar ışığında dönüştürülmüş tali üretim biçimlerini içerir. Bu, yalnızca üretim biçimi (yani ekonomik yapı) için değil, aynı zamanda hukuki, felsefi ve siyasi üstyapılar için de geçerli olan, Marx’ın yazılarında çok net bir şekilde ortaya konan bir görüştür.

Marx, Grundrisse’de şunu söyler: “Toplumun tüm biçimlerinde, diğerleri üzerinde üstünlük sağlayan, onun bünyesinde gelişen ilişkilerin diğer tüm ilişkilerin etki düzeyini ve mertebesini tayin ettiği bir üretim türü mevcuttur.”[192] Marx, bu durumu kapitalizmde faiz getirisi sağlayan sermayenin, kapitalizm öncesi üretimdeki tefecilik sermayesi ile arasındaki farkta da gözlemler:

“Kapitalist üretim tarzının temel bir unsuru olduğu ölçüde, faiz getiren sermayeyi tefeci sermayesinden ayıran şey, bu sermayenin doğası veya karakteri değildir. Bu ayrım, esas olarak, sermayenin faaliyet yürüttüğü değişmiş koşullarla, dolayısıyla, borçlu ile para veren arasındaki tamamen dönüşmüş nitelikle ilgilidir.”[193]

Benzer bir etkinlik, farklı ve daha gelişmiş bir toplumsal bütünlük içine yerleştirildiğinde, içinde bulunduğu yeni toplumsal ilişkiler bütününe uygun olarak işler. Bu, yeni bir şey değildir. Burada temelde diyalektiğin, dolayısıyla tüm eşyanın hareketi ve birbirine bağlılığının bir yasası iş başındadır. Bu yasaya olgunun olumsuzlanmasının olumsuzlanması (ya da Almanca’da aufhebung kelimesinin ifade ettiği biçimiyle içerilip aşılması) denir. Bu anlamda, eski olanın hem ortadan kaldırıldığı hem de korunduğu ve yeni bir şeye yükseltildiği süreçleri tanımlar. Örneğin tefecinin sermayesi, özelde kapitalist üretim biçiminde faiz kazanan sermaye biçiminde yeniden somutlaştırıldığı genel bir olgudur. Başka bir deyişle, diyalektiği doğru anlamadan, yani dünyanın somut bir anlayışı olmadan, bağlam değişikliğinin yarattığı önemli farklılıklar gizlenir ve tek yönlü bir şekilde ele alınır.

Kautsky, emperyalizmin “katışıklılığını” ona sunduğu desteği meşrulaştırmak için öne çıkartırken, bugünün Batı Marksistleri, Çin’deki sosyalizmin “katışıklılığını” onu mahkûm etmek için kullanıyorlar. Çin ekonomisi, tümüyle kamu mülkiyetinin hâkimiyeti altında değil, dağıtım, devletin merkezi planlamasıyla kontrol edilmiyor; özel mülkiyet tali bir rol oynuyor, devletin merkezi planlaması sosyalist piyasa ekonomisiyle diyalektik olarak iç içe geçiyor. Bu “katışkılar”, Batı Marksistlerince Çin’in gerçekten sosyalist olmadığı, yani sosyalizmin neyi gerektirdiği konusundaki saflık fetişi anlayışıyla şekillendirdikleri fikirlerine uymadığı gerekçesiyle mahkûm etmek için kullanılıyor. Her iki durumda da saflık beklentisi, nihayetinde emperyalizmden yana konum almak için önemli bir sebep olarak iş görüyor. Başka bir ifadeyle, her iki durumda da saflık fetişi, küresel Güney’deki özgürleştirici hareketlerden yüz çeviren ve emperyalist merkeze taraf olan “Marksistler” için temel bir ideolojik bileşendir.

Lenin ve Marx’tan öğrendiğimiz gibi, hükümde bulunurken saflık denilen olguyu ana ölçüt olarak belirlemek yanlıştır. Bu tutum, insanı gerçeklikten kopartır, çoğu vakit dünyada yaşanan olaylara dair tek taraflı ve gerçeğe başaşağı bakan yorum üzerinden insanı sömürenlerin yanında sömürülenlere karşı konum almaya sürükler. Tarihsel planda İkinci Enternasyonal’deki eklektizmden, sağ oportünizmden ve saflık fetişinden kök alan Batı Marksistleri, bugün Çin’i değerlendirirken aynı hataları yapmaktadırlar.

Slavoj Žižek, David Harvey, Maurice Meisner gibi birçok önde gelen düşünür, 1978 sonrası Çin’ini, ikilikçi paradigma üzerinden tarif etmektedir. Bu paradigma, Çin ekonomisini  (özel mülkiyet ve piyasanın yardımcı rolü nedeniyle) “kapitalist”, devletini ise (liberal Batı’daki “demokrasi” standardına uymadığı için) “otoriter” olarak yaftalamaktadır. Bu teorik çerçeve üzerinden aynı düşünürler, Çin’i tasnif etmek ve eleştirmek için, “kapitalist sosyalizm”, “bürokratik kapitalizm”, “Çin’e has neoliberalizm” ve “devlet kapitalizmi” gibi kavramlar uydurmuşlardır. “Bürokratik kapitalizm” ve “devlet kapitalizmi” tabii ki yeni kavramlar değildir. Bunlar, Troçkistler ve uyumlu solun diğer kesimleri tarafından SSCB’yi kınamak için uzun süredir kullanılmaktadır.

Tüm bu tanımların ortak noktası, diyalektik düşünce yoksunluğudur. Bu tanımların sahipleri, Çin’in sosyalizmi bir süreç olarak inşa ettiğini, tıpkı dünyadaki diğer her şey gibi gelişimini yönlendirecek iç çelişkileri barındırdığını görmemektedirler. Kısacası, bu tanımlarda (ve diğerlerinde) ortak olan, Çin’in incelenmesinde kullanılan saflığı fetişleştirmiş bakış açısıdır. Bir sosyalist ekonominin ne olması gerektiğiyle ilgili (Sovyetler Birliği’nin bile sahip olmadığı özellikler olarak, her şeyin kamu mülkiyetinde olması ve merkezi planlamaya tabi olması gibi) saf ölçütlerin karşılanmadığını, liberal demokrasi paradigması, demokratik halk diktatörlüğü lehine reddedildiğini gören solcular, kendilerini gerçekliği saf ülkü uğruna mahkûm etmek zorunda hissetmektedirler. Bu solculara göre Çin, Batı Marksizminin ölçütlerine ve temayüllerine uymadığı için gerçekte sosyalist bir ülke değildir. Bu saflık fetişi temelli bakış açısı karşısında “üretim tarzlarına yönelik diyalektik yaklaşım, tek biçimli veya küresel olmaktan uzak olan hâkim tarzın farklı üretim tarzlarını içerebileceğini tespit eder.”[195]

Bu noktada saflık fetişine iman etmiş “Marksistler”, Engels’in tanımlarla ilgili tespitini anımsamalıdırlar.

“Bilimsel açıdan bakıldığında tüm tanımlar, pek bir değere sahip değildirler. Hayatın ne olduğunu kapsamlı bir şekilde anlamak için, onun en alttan en yükseğe kadar aldığı tüm biçimleri ele almamız gerekir. Ancak günlük kullanım için bu tür tanımlar çok uygundur ve yer yer onlardan vazgeçmek pek mümkün olmaz. Ayrıca, kaçınılmaz olarak sahip oldukları eksiklikler unutulmadığı sürece, tanımlar zarar da vermezler.”[196]

Saflık fetişi üzerinden hareket eden Marksistlerde Marksizm, yani bilimsel sosyalizm, bilimsel niteliğini yitirir. Olaylar, artık kendi hareketleri ve karşılıklı bağlantıları içinde görülmez, soyut ve şeyleşmiş bir şekilde ele alınırlar. Sosyalizm, katı bir tanıma kavuşur. Bir şeyi “sosyalist” olarak adlandırabilmek için gerçekliğin karşılaması gereken bir dizi özelliğe sahip olması gerekir. Saflık fetişi, bilimsel sosyalizmi öldürür, çünkü sosyalizm, Marx ve Engels’in yazdığı gibi, “kurulması gereken bir durum, gerçekliğin uymak zorunda kalacağı bir ülkü” değildir, sosyalizm bunun yerine, “mevcut durumu ortadan kaldıran gerçek harekettir.” Diyalektik materyalistler olarak Marx ve Engels’e göre öncelik, toplumun gerçek hareketindeydi, soyut ülküde değil (tabii Marx ve Engels, ülküyü uğruna mücadele edilecek hedef olarak redde tabi tutuyor değillerdi.)

Sosyalist Piyasa Diye Bir Şey Mümkün mü?

V.I. Lenin “Hegel’in Mantık Bilimi kitabının özeti”nde şunu söylüyor:

“Marx’ın Kapital’ini, özellikle de ilk bölümünü tamamen anlamak, Hegel’in Mantık kitabını baştan sona, kapsamlı bir şekilde inceleyip anlamadan mümkün değildir. Sonuç olarak, yarım asır sonra hiçbir Marksist, Marx’ı anlamamıştı!”[198]

Lenin’in (bu hayli cüretkâr) ifadesindeki temel mesaj şudur: Diyalektiği doğru bir şekilde anlamadan, Marksizm yanlış anlaşılmaya mahkûmdur. Bir yüzyıl sonra bile, Batı Marksistleri, Marx’ı, dolayısıyla Marksist bakış açısıyla dünyayı anlamakta zorlanıyorlar. Bu durum, onların Çin’in piyasaları kullanma biçimlerine yönelik yaklaşımlarında açıkça görülüyor. Bu yaklaşımları dâhilinde Batı Marksistleri, Ludwig von Mises’in artık eskiyip bayatlamış ikilikçi anlayışını dogmatik bir şekilde kabul ediyorlar: “Önümüzde hâlâ iki seçenek var: ya sosyalizmi ya da piyasa ekonomisini seçeceğiz.”[199]

Roland Boer’un da vurguladığı gibi, Marx, zaten Kapital’in üçüncü cildinde (bilhassa “Kapitalizm Öncesi İlişkiler” başlıklı 36. bölümde) antik dünyadaki köle ekonomilerinde, örneğin Roma ve Yunan’da, ayrıca, Ortaçağ’daki feodal ekonomilerde pazarların nasıl var olduğunu ortaya koyuyor. Bu tarihsel dönemlerin her birinde pazarlar aynı mıydı? Bunları kapitalizmdeki pazarlarla kıyaslamak mümkün mü? Hayır.

Roland Boer, Socialism with Chinese Characteristics [“Çin’e Has Sosyalizm”] adlı kitabında şunu söylüyor:

“Pazar ekonomileri aynıymış gibi görünebilir, ancak önemli farklılıkları ortaya koyan şey, parçaların birbirleriyle olan düzeni ve söz konusu pazar ekonomisinin genel amacı veya işlevidir.”[200]

Boer’un işaret ettiği gibi, Çinli akademisyenler, Marx’ın Kapital’inin üçüncü cildindeki analizini takip ederek, “piyasa ekonomilerinin insanlık tarihi boyunca var olduğunu ve insan toplumlarının önemli yaratımlarından biri olduğunu” görüyorlar.[201] Öyleyse, eğer piyasalar kapitalist üretim tarzından önce var olmuşsa, bir sosyalist üretim tarzı onları neden kullanamasın?

Bir piyasa ekonomisinin temel bileşenleri, içinde yer aldıkları daha geniş sosyo-ekonomik ilişkiler bağlamında anlaşılmalıdır. Piyasa ekonomilerinin Yunanistan, Roma ve Ortaçağ’da aldığı şekiller, kapitalist üretim tarzının tarihsel önkoşulları olarak ortaya çıksa da, bunlara “kapitalist” denilemez. Bu piyasa ekonomileri, kapitalist üretim biçiminin dışında var olduğunda, bunlar, kapitalizmden “kopartılabilir”, dolayısıyla, özellikle en alt aşamasında olan bir sosyalist üretim biçiminde kullanılma potansiyeline tümüyle sahiptir. Sorun, Batılı Marksistlerindeki saflık fetişidir; Von Mises’in yaptığı gibi, kapitalizmi “piyasalar”, sosyalizmi ise “planlama” ile eşanlamlı şeylermiş gibi ele alırlar. Gerçekte, piyasanın kurumsal biçimi genellikle kapitalizm içerisinde, özellikle tekel aşamasında, planlamanın kurumsal biçimiyle birlikte vardır. Bu kurumsal biçimi alıp onu yalnızca kapitalist bir olgu olarak görmek, Roland Boer ve Çinli Marksistlerin “ekonomi emperyalizmi” olarak adlandırdığı şeye katılmak demektir.[202]

Leigh Phillips ve Michael Rozworski, The People’s Republic of Wal-Mart [“Wal-Mart Halk Cumhuriyeti”] adlı eserlerinde, “Walmart, ulaştığı ölçü sayesinde ‘merkezi planlı ekonomiler’ gibi işleyebilen ‘merkezi planlı işletmelerin’ en iyi örneğidir” diyorlar.[203] Aslında, “neredeyse tüm ülkeler, piyasa ve planlamanın çeşitli kombinasyonlarını içeren karma ekonomilerdir.”[204] Peki bu, Walmart’ın sosyalist olduğu anlamına mı geliyor? “Evet” demek yalnızca aptallara mahsustur. Walmart, aslında hem planlama hem de piyasa kurumlarının, içinde yer aldıkları sosyo-ekonomik sistemler tarafından şekillendirildiğinin delilidir. Walmart’ın planlı ekonomisi, işletmenin sahipleri ve hissedarları için kâr sağlamak amacıyla kapitalistler tarafından planlanmaktadır. Çin’deki sosyalist piyasa ekonomisi ise daha geniş bir sosyalist sosyo-ekonomik sistemle tanımlıdır. Piyasanın yalnızca birkaç kişinin kârı değil, ortak menfaat için işlemesini sağlar.

Lenin’in Yeni Ekonomi Politikası ve Yugoslavya’nın sosyalist pazar ekonomisi gibi başlıkları içeren Doğu Avrupa sosyalizmi geleneği yanında, Çin Komünist Partisi’nin karma mülkiyet ve piyasa ile planlamanın birleşik kurumsal biçimleri üzerine kurulu (yirmili yıllardaki kurtarılmış bölgelerden ellilerin sonlarına dek uzanan) geleneğini takip eden Çin Marksizmi, piyasaları kapitalizmden “koparmayı” ve bunları sosyalizmin amaçlarına hizmet etmek için bir yöntem (fangfa) ve araç (şuduan) olarak kullanmayı, bu yolla, üretici güçleri özgür kılıp kolektif refahı güvence altına almayı bildi.[205]

Çin’in nüfusunun yaşam standartlarını büyük ölçüde yükseltip 800 milyon insanı yoksulluktan kurtardığı son kırk yıllık dönem, bize bir şey öğrettiyse, o da Çin’in piyasaları sosyalizme hizmet eden bir şuduan olarak kullanmasının işe yaradığıdır.

Peki, Çin’in nüfusu ve dünya sosyalist hareketi açısından elde ettiği sayısız mevziyi göz önünde bulundurduğumuzda, Batı Marksistlerinin, Çin’in piyasa reformlarının sosyalizme ihanet ve “kapitalist yol” yönünde bir sapma olduğunu sürekli olarak ısrarla dile getirmesinin nedeni nedir? Çin başka konularda yanlış anlaşılıyor, ama bu yanlış anlamada sadece yişi jiecong, yani “Çin’i anlamak için Batı’ya ait teorik çerçeveleri veya kategorileri kullanma” hatası rol oynamıyor. Zira bugün Marksist geleneğe Hegel’den tevarüs eden diyalektik çerçeve ve kategoriler doğru şekilde uygulansaydı, Çin hiçbir şekilde yanlış anlaşılmayacaktı. Esasen bu hatalara yol açan şey, tam da diyalektik çerçevenin yokluğudur.

Hem Hegel’de hem de diyalekti̇k materyalist gelenekte, genellikler, özel olan aracılığıyla somutlaştırılmadıkça değersiz görülür. Özelin genelin gerçekleşmesinde oynadığı rolü bir kenara koyuyorsak eğer, geneli, soyut bir şekilde ele alıyoruz, özeli onun gerçekleşmesini mümkün kılan gelişmelerden ve bağlantılardan koparıyoruz demektir. Piyasalar, çeşitli üretim biçimleri boyunca var olmuş olduğundan, genel ve özel diyalektiği içerisinde, piyasalar genel bir terim olarak belirli bir yere sahiptir. “Genel piyasa” gibi bir şey yoktur; piyasalar, zorunlu olarak tarihsel düzlemde koşullanmış belirli bir biçim aracılığıyla var olurlar. Piyasanın aldığı biçim, piyasanın var olduğu üretim biçimi tarafından belirlenir. “Değişim momenti” içerisindeki bir kurumsal biçim olarak piyasalar, üretim biçimi tarafından belirlenir, dolayısıyla, üretim biçimiyle karşılıklı etkileşim içerisindedir.

Boer’a göre piyasalar, “daha büyük bir sistemin özgül yapı taşı veya bileşeni” olarak, “genel bir kurumsal biçim”dir (tici), ancak belirli bir sosyoekonomik sistem (cidu) aracılığıyla somut olarak var olabilir.[207] Piyasanın genel kurumsal biçiminin ortaya çıktığı özel cidu “temel sosyalist sistem”dir (şehuicuyi jiben cidu), bu nedenle tici’nin temel işleyiş şekli, kölelik, feodal ve kapitalist üretim biçimlerinin özel cidu’ları altındaki işleyişinden farklı olacaktır. Huang Nansen’in de dediği gibi, “piyasa ekonomisi, toplumun temel ekonomik sisteminden bağımsız bir kurumsal biçime sahip olamaz.”[208]

Devrim, ilk 30-40 yıllık kesitinde planlı kurumsal faaliyet yürütmüş, bu dönemde piyasanın kurumsal düzeyde aldığı biçim, üretici güçlerin özgürleştirilmesinde ve Çin halkının yaşam standartlarını köklü bir şekilde yükseltmede üstlendiği rolü oynama imkânı bulmuştur. Gelgelelim, Çin, piyasanın kurumsal düzeyde aldığı biçimi sosyalizm temeline oturtma konusunda yürütülen çabalarda yaratıcı bir sıçrama gerçekleştirdi diye Batı Marksistleri, kendilerindeki planlı kurumsal faaliyete dair diyalektik karşıtı saflık fetişi sebebiyle, Çin’de piyasaları kullanma biçimini kendilerine ait Platoncu sosyalist ideallerin ayaklar altına alınması olarak görmüşlerdir.

Piyasaların kullanımını “kapitalist yola sapmak” veya “devrime ihanet” olarak gören yaklaşım, en nihayetinde hatalıdır. Özünde bu, geneli özele, kurumsal biçimi sosyo-ekonomik sisteme tercih etmek anlamına gelen temel bir yanılgıdır. Boer’un da belirttiği gibi, “bir piyasa ekonomisini kapitalist sistemle karıştırmak, ortak olan ile özel olan konusunda bir kafa karışıklığına yol açar.”[209]

Çin’i Desteklemenin Önemi

Bugün Çin, ABD/NATO liderliğindeki emperyalizme karşı duran ana küresel güç olarak öne çıkıyor. Onun yükselişi, sadece ABD tek kutupluluğunun sona erdiğini ifade etmekle kalmıyor, aynı zamanda Avrupa’nın dünyaya hâkim olduğu, 1492’de başlayan süreç anlamında Kolomb döneminin sona erdiğini ortaya koyuyor. Bugün Çin’in yükseliş süreci, Afrika, Latin Amerika ve diğer Asya medeniyetlerinin yükselişi ile el ele ilerliyor. Bir Kuşak Bir Yol Girişimi ve diğer programlar aracılığıyla, Çin’in kalkınması, uluslararası ticaret sahasında bilhassa küresel Güney’deki ülkelerle kurduğu ittifakları karşılıklı olarak geliştirmiştir. Zengin kaynaklara ve potansiyele sahip bir kıta olan Afrika, beş yüzyıl boyunca Batı tarafından talan edilmişti. Kıtlık içinde tutulmuş, kaynakları ve halkının emeği Batı’yı zengin etmişti. Çin’in yükselişi ve Afrika ile kurduğu, iki tarafa kazanç getiren ilişkilerse, Afrika altyapısının gelişmesine ve Afrika halklarının yaşam standartlarının yükselmesine yardımcı olmuştur.[210] Batılı yorumcular, Afrika’nın Çin yolunu takip etme potansiyeli konusunda büyük bir heyecan yaşarken, giderek daha fazla Afrikalı lider, Çin’i sadece bir ticaret ortağı ve müttefik olarak değil, aynı zamanda onları geliştirebilecek ve Batı emperyalizmiyle kurdukları kölelikle tanımlı ilişkilerden kurtarabilecek bir model olarak görmeye başlıyor. Aynısı Latin Amerikalı, Ortadoğulu ve Avrupalı liderlerinin “balta girmemiş orman” olarak gördükleri dünyanın diğer bölgeleri için de geçerlidir.[212]

Dünya Bankası raporunda aktarıldığı biçimiyle:

“Son kırk yıl içerisinde Çin’de geliri, Dünya Bankası tarafından küresel aşırı yoksulluğu izlemek için tanımlanan uluslararası yoksulluk sınırı olarak belirlenmiş olan günde 1,90 doların altında olan kişi sayısı yaklaşık 800 milyon azalmıştır. Bununla birlikte, Çin, dünya genelinde aşırı yoksulluk koşullarında yaşayan insan sayısını azaltmaya yönelik çabaların neredeyse yüzde 75’ini tek başına üstlenmiştir. 2021 yılında Çin, ulusal yoksulluk eşiğine göre aşırı yoksulluğu ortadan kaldırdığını, 1978 yılından bu yana 770 milyon insanı yoksulluktan çıkardığını, ‘her açıdan orta düzeyde refah sahibi bir toplum’ inşa ettiğini ilan etmiştir.” [213]

Çin, insanlığı yeni bir tarihsel aşamaya taşıyan öncü uygarlık olarak her kategoride öne çıkıyor. Dünyanın “en uzun ve en yoğun kullanılan hızlı tren (YHT) ağına” sahip olan ülke, manyetik kaldırma teknolojisi ile dünyanın en hızlı trenini geliştirdi. Son kırk yılda, dünyadaki en hızlı büyüyen ekonomi oldu. Bu büyümeyi dünya tarihinde daha önce görülmemiş bir hızla gerçekleştirdi (Batılı ekonomistlerin onlarca yıl süren yavaşlama ve çöküş tahminlerini defalarca boşa çıkardı). Ekolojik uygarlığını inşa ederken, iklim değişikliğiyle mücadelede tartışmasız öncü oldu. Son birkaç yılda ABD’nin Küba, Venezuela, Nikaragua, Suriye, Rusya, İran ve diğerlerine yönelik emperyalist saldırılarına karşı direndi. Özetle Çin, yeni kurulan dünyada özgürlük, sosyalizm ve ilerlemenin feneri haline geldi. [214]

Peki Çin’in kusursuz olduğunu söyleyebilir miyiz? Hayır söyleyemeyiz. Bu gerçeği kendileri de açıktan kabul ediyor. Yönetim kademelerinde çalışan yetkin diyalektikçiler olarak Çinli liderler, kendilerinin “çelişki analizi” dediği pratik üzerinden, bu türden bir kusursuzluğun ve saflığın mümkün olmadığını görüyorlar. Her daim çözüme kavuşturulması gereken çelişkilerin bulunduğunu, bunların aşıldığında yeni çelişkilerin yerlerini aldığını biliyorlar. Bu görüş, dünyadaki her şeyin hareketinin dayandığı temel yasaya vurgu yapıyor.

Amerikan uygarlığına ait tren, onlarca yıl boyunca durdurulmuş, tek değişim biçimi olarak yozlaşmayı tecrübe ederken, Çin uygarlığına ait tren, eşi benzeri görülmemiş bir hızla geleceğe doğru ilerliyor. İlerleyişini kimsenin inkâr edemediği bu tren, sadece Çin’in ve sosyalizmin değil, aynı zamanda tüm insanlığın ilerleyişini temsil ediyor. Bırakalım Marksizme bağlı olduğunu iddia eden birini, her makul insan, bu projenin neden emperyalizmin pençelerinden korumamız gereken bir proje olduğunu, aynı pençelerin kendi yurdumuzda bizi sömürdüğünü ve bize zulmettiğini net bir biçimde görmeli.

ABD, Çin’i askeri üslerle ve (ABD, İngiltere ve Avustralya’nın Çin karşıtı ittifakı anlamında) AUKUS gibi yeni emperyalist ittifaklarla kuşatırken, Çin düşmanı siyasetçileri ve medyası, 2025’te gerçekleşeceğini öngördükleri bir Çin savaşı için rıza imal etmek amacıyla “Çin virüsü”nden “Uygur Soykırımı”na ve “Çin’e ait casus balonlar”a kadar birçok yalanı uydurduğu koşullarda, Amerikalı sosyalistlerin ve komünistlerinin en önemli görevi, Çin’i savunmak, Çin’in zulmettiğiyle ilgili propaganda faaliyetlerini ifşa etmek, Michael Parenti'nin dediği gibi, bu propagandanın “başka bir gerçekliği icat etmek” üzere tasarlandığını ortaya koymaktır.[215]

Çin’i emperyalist saldırılara karşı savunmak, emperyalizmin merkezinde işçi sınıfının yürüttüğü mücadelelerden kopuk bir görev değildir. Bu iki mücadele birbiriyle bağlantılı olgular olarak ele alınmalıdır. Bunun iki nedeni vardır:

1. Amerikalı emekçilerin ödedikleri vergiler yurtdışında yürütülen savaşlarda kullanılıyor, ülke içerisinde ise Amerikan halkının hayatı giderek kötüleşiyor;

2. Amerikalı işçiler, kendilerini yoksullaştıran, sistematik olarak ölüme, uzuvlarını kaybetmeye ve post-travmatik stres bozukluğu gibi marazlara sahip olmalarına sebep olan kişiler eliyle onlardan çok daha fazla ortak noktalara sahip oldukları insanlarla savaşacakları cephelere er ya da geç gönderileceklerdir;

3. Çin’in elde ettiği başarı, sadece Çin’e değil, sosyalizme de ait bir başarıdır. Bu başarı, Amerika’da dillere pelesenk edilmiş “sosyalizm her zaman başarısız oldu” yalanını çürütmek ve işçi sınıfımıza, emperyalizmin yürüttüğü hibrit savaşın baskısı altında olsa bile, sosyalizmin neler başarabileceğini göstermek için kullanılmalıdır.

Eğer Amerikalı sosyalistler, gerçekten kendi uluslarına mensup emekçi halk kitlelerini iktidara taşımak istiyorlarsa, azılı birer anti-emperyalist ve ateşli birer Çin savunucusu olmalıdırlar. Bahsini ettiğimiz hatalı görüşlerin ve konumların filizlendiği ideolojik toprak işlevi gören saflık fetişi anlayışını aşmak, bu mücadelenin mutlak önkoşuludur.

Carlos L. Garrido

[Kaynak: The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism, Midwestern Marx Publishing Press, Bahar 2023.]

Dipnotlar:
[190] Lenin, Collected Works, Cilt. 21, s. 235.

[191] Lenin, Collected Works, Cilt. 21, s. 236.

[192] Marx, Grundrisse, s. 106-107.

[193] Marx, Capital, Cilt. 3, s. 600.

[194] Daha detaylı bir değerlendirme için bkz.: Roland Boer, “Not Some Other Ism.”

[195] Boer, “Not Some Other Ism,” s. 9.

[196] Friedrich Engels, Anti-Dühring (Pekin: Foreign Language Press, 1976), s. 81.

[197] Marx and Engels, MECW, Cilt. 5, s. 49.

[198] Lenin, Collected Works, Cilt. 38, s.180.

[199] Ludwig von Mises, Socialism: An Economic and Sociological Analysis (New Haven: Yale University Press, 1962), s. 142.

[200] Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 119.

[201] Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 119. Şu hususu da vurgulamak gerekiyor: Ekonomik antropoloji piyasa ile ilgili bu gerçeği Karl Polanyi’nin 1944’te yayımlanan The Great Transformation [“Büyük Dönüşüm”] kitabından beri biliyor. Polanyi orada, “ekonomik liberalizmin felsefesinde yer alıp da çürütülmeyen tek bir antropolojik ve sosyolojik önerme yoktur” diyor. Kitap ayrıca, piyasaların kapitalist üretim tarzından evvel varolduğunu, salt içinde varolan basit bir unsur olmadığını, üretim tarzıyla ortaklaşa etkileşim içerisinde hareket ettiğini söylüyor. Karl Polanyi, The Great Transformation, (New York: Beacon Press, 1957). s. 269-277.

[202] Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 120.

[203] Leigh Phillips ve Michael Rozworski, The People’s Republic of Wal-Mart (Londra: Verso Books, 2019), s. 16.

[204] Phillips and Rozworski, The People’s Republic of Wal-Mart, s. 14.

[205] Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 118.

[206] Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 13.

[207] Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 122-3.

[208] Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 124. Akt.: Huang, Nansen. 1994. Shehuizhuyi shichang jingji lilun de zhexue jichu. Makesizhuyi yu xianshi 1994 (11): s. 1–6.

[209] Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 124.

[210] Ehizuelen Michael M.O., “China Helps Africa Realize its Potential,” China Daily (Temmuz 2022): GCD.

[211] Wade Shepard, “Why China’s Development Model Won’t Work In Africa,” Forbes (Ekim 2019): Forbes.

[212] AB dış politika sorumlusu Josep Borrell, Ekim 2022’de şunu söyledi: “Avrupa bir bahçe. Dünyanın geri kalanı balta girmemiş orman ve bu orman bahçemizi istila edebilir.” Opindia, 14 Ekim 2022.

[213] “Four Decades of Poverty Reduction in China,” World Bank (2022), PDF.

[214] Vivi, “China High-Speed Rail Network,” China Travel (Mart 2022). Theo Wayt, “China unveils 373-mph ‘levitating’ train, fastest ground vehicle in the world,” NY Post (Temmuz 2021): NYP; “Four Decades of Poverty Reduction in China,” World Bank 17; Carlos Martinez, “China is building an ecological civilization,” Friends of Socialist China (Kasım 2022): SC.

[215] Courtney Kube ve Mosheh Gains, “Air Force general predicts war with China in 2025, tells officers to prep by firing 'a clip' at a target, and 'aim for the head,'” NBC News (Ocak 2023): NBC. Michael Parenti, Inventing Reality: The Politics Of The Mass Media (New York: St. Martens Press, 1986), s. 208.

0 Yorum: