İlk
emperyalist dünya savaşının en kanlı döneminde, sosyal demokrasinin ve İkinci
Enternasyonal’in temsilcisi Karl Kautsky, mevcut savaşın, kısmen işçi
kitlelerinin, özellikle Sırpların, “ulusal” arzularını içerdiği için “tümüyle
emperyalist” olmadığına dair laflar ediyordu. Böylelikle, “saf emperyalizm”
eksikliğine vurgu yapan, Sırp ulusal burjuvazinin mücadelesini emperyalist
savaşın bağlamından kopartarak onu yanlış ele alan Kautsky, savaşa sunacağı
sosyal şovenist ve sağ oportünist desteğin altyapısını hazırlıyordu. Lenin, bu
girişime şu muhteşem cevabı verdi:
“Mevcut savaşta ulus unsurunu
sadece Sırbistan’ın Avusturya’ya karşı yürüttüğü savaş temsil etmiyor. Milyonları
kucaklayan, ‘halk kitlelerini’ içine alan ve uzun süredir devam eden bir ulusal
kurtuluş hareketine sadece Sırbistan’da ve Sırplar arasında rastlıyoruz. Özünde
bu hareket, mevcut Sırbistan-Avusturya savaşının ‘devamıdır.’ Eğer bu savaş
izole bir savaş olsaydı, yani genel Avrupa savaşıyla, İngiltere, Rusya vb.
hevesli ve yağmacı amaçlarıyla bağlantılı olmayıp, sadece Sırbistan’daki
burjuvazinin başarısı söz konusu olsaydı, tüm sosyalistlerin Sırp
burjuvazisinin başarısını dilemekle yükümlü olmaları gerekirdi; çünkü bu,
mevcut savaştaki ulus unsurundan çıkarılabilecek tek doğru ve mutlak kaçınılmaz
sonuçtur.
Oysa bilimsel-evrimci
yöntem dâhilinde edilmiş son söz olarak Marksist diyalektik, nesneyi başka
şeylerden tecrit edilmiş bir olgu olarak incelemez. Yani Marksist diyalektik,
nesneye tek taraflı ve alabildiğine bozuk bir açıdan bakmaz.”[190]
Kautsky’de
diyalektik düşüncenin yokluğu, Sırp ulusal mücadelesini nesnelleştirilmiş bir
şekilde değerlendirmesinde kendisini ele vermektedir. Ona göre bu ulusal
mücadele, emperyalist savaşın saflığını kirlettiği için, ulusal kurtuluşu
destekliyormuş gibi görünerek emperyalizmi desteklemenin zemini hazırlanır.
Elbette gerçek şu ki, birinci emperyalist savaş, büyük emperyalist güçlerin
dünyayı bölüşmek için yürüttükleri bir savaştı. Ulusal bir kurtuluş savaşı
olmanın çok ötesinde, daha büyük ve daha büyük bölgeleri sömürgeleştirmek
amacıyla imparatorluklar arasında cereyan eden bir savaştı. Kautsky’deki
diyalektik düşünce eksikliği, onda sosyal şovenizme ve sağ oportünizme yol
açıyordu. Bu eksiklik, onu savaşın gerçekte temsil ettiği şeyle tümüyle
çelişkili nedenler üzerinden emperyalist savaşı desteklemeye sevk etti. Kölelik,
Kautsky’nin yüzüne özgürlük maskesi takmış safsatalarında dil buldu.
“Saf”
emperyalizm beklentisi içerisinde olan Kautsky’nin gözlemlediği “katışkılı hal”,
ona emperyalizmi destekleme fırsatı sundu. Ama bir diyalektikçi için, hayattaki
herhangi bir olgudan saflık beklemek, yanlışa sürüklenmek, dünyayı yanlış
anlamaya razı olmak demekti. Lenin o önemli cevabında şunları söylüyordu:
“Ne doğada ne de toplumda
‘saf’ olgular vardır, olamaz da. İşte Marksist diyalektik bize bunu öğretir,
çünkü diyalektik, saflık kavramının bile insan bilgisinin belli bir dar
görüşlülüğünü, tek yanlılığını gösterdiğini ortaya koyar; bu da bir nesneyi tüm
bütünlüğü ve karmaşıklığıyla kavrayamaz. Dünyada ‘saf’ kapitalizm yoktur,
olamaz da. O karşımıza hep feodalizm ve cehalet gibi şeylerle birlikte
çıkacaktır.”[191]
Doğada
ve insan düşüncesinde görülen tüm olgular gibi, tarihsel olarak oluşmuş her
üretim biçimi de heterojendir, yani asla tamamen tek bir baskın üretim
biçiminden oluşmaz, her zaman geçmişten miras alınmış ve yeni koşullar ışığında
dönüştürülmüş tali üretim biçimlerini içerir. Bu, yalnızca üretim biçimi (yani
ekonomik yapı) için değil, aynı zamanda hukuki, felsefi ve siyasi üstyapılar
için de geçerli olan, Marx’ın yazılarında çok net bir şekilde ortaya konan bir
görüştür.
Marx,
Grundrisse’de şunu söyler: “Toplumun tüm biçimlerinde, diğerleri
üzerinde üstünlük sağlayan, onun bünyesinde gelişen ilişkilerin diğer tüm ilişkilerin
etki düzeyini ve mertebesini tayin ettiği bir üretim türü mevcuttur.”[192]
Marx, bu durumu kapitalizmde faiz getirisi sağlayan sermayenin, kapitalizm
öncesi üretimdeki tefecilik sermayesi ile arasındaki farkta da gözlemler:
“Kapitalist üretim
tarzının temel bir unsuru olduğu ölçüde, faiz getiren sermayeyi tefeci
sermayesinden ayıran şey, bu sermayenin doğası veya karakteri değildir. Bu
ayrım, esas olarak, sermayenin faaliyet yürüttüğü değişmiş koşullarla, dolayısıyla,
borçlu ile para veren arasındaki tamamen dönüşmüş nitelikle ilgilidir.”[193]
Benzer
bir etkinlik, farklı ve daha gelişmiş bir toplumsal bütünlük içine
yerleştirildiğinde, içinde bulunduğu yeni toplumsal ilişkiler bütününe uygun
olarak işler. Bu, yeni bir şey değildir. Burada temelde diyalektiğin,
dolayısıyla tüm eşyanın hareketi ve birbirine bağlılığının bir yasası iş
başındadır. Bu yasaya olgunun olumsuzlanmasının olumsuzlanması (ya da Almanca’da
aufhebung kelimesinin ifade ettiği biçimiyle içerilip aşılması) denir.
Bu anlamda, eski olanın hem ortadan kaldırıldığı hem de korunduğu ve yeni bir
şeye yükseltildiği süreçleri tanımlar. Örneğin tefecinin sermayesi, özelde kapitalist
üretim biçiminde faiz kazanan sermaye biçiminde yeniden somutlaştırıldığı genel
bir olgudur. Başka bir deyişle, diyalektiği doğru anlamadan, yani dünyanın
somut bir anlayışı olmadan, bağlam değişikliğinin yarattığı önemli farklılıklar
gizlenir ve tek yönlü bir şekilde ele alınır.
Kautsky,
emperyalizmin “katışıklılığını” ona sunduğu desteği meşrulaştırmak için öne
çıkartırken, bugünün Batı Marksistleri, Çin’deki sosyalizmin “katışıklılığını”
onu mahkûm etmek için kullanıyorlar. Çin ekonomisi, tümüyle kamu mülkiyetinin
hâkimiyeti altında değil, dağıtım, devletin merkezi planlamasıyla kontrol
edilmiyor; özel mülkiyet tali bir rol oynuyor, devletin merkezi planlaması
sosyalist piyasa ekonomisiyle diyalektik olarak iç içe geçiyor. Bu “katışkılar”,
Batı Marksistlerince Çin’in gerçekten sosyalist olmadığı, yani sosyalizmin neyi
gerektirdiği konusundaki saflık fetişi anlayışıyla şekillendirdikleri
fikirlerine uymadığı gerekçesiyle mahkûm etmek için kullanılıyor. Her iki
durumda da saflık beklentisi, nihayetinde emperyalizmden yana konum almak için önemli
bir sebep olarak iş görüyor. Başka bir ifadeyle, her iki durumda da saflık
fetişi, küresel Güney’deki özgürleştirici hareketlerden yüz çeviren ve
emperyalist merkeze taraf olan “Marksistler” için temel bir ideolojik
bileşendir.
Lenin
ve Marx’tan öğrendiğimiz gibi, hükümde bulunurken saflık denilen olguyu ana
ölçüt olarak belirlemek yanlıştır. Bu tutum, insanı gerçeklikten kopartır, çoğu
vakit dünyada yaşanan olaylara dair tek taraflı ve gerçeğe başaşağı bakan yorum
üzerinden insanı sömürenlerin yanında sömürülenlere karşı konum almaya
sürükler. Tarihsel planda İkinci Enternasyonal’deki eklektizmden, sağ oportünizmden
ve saflık fetişinden kök alan Batı Marksistleri, bugün Çin’i değerlendirirken
aynı hataları yapmaktadırlar.
Slavoj
Žižek, David Harvey, Maurice Meisner gibi birçok önde gelen düşünür, 1978
sonrası Çin’ini, ikilikçi paradigma üzerinden tarif etmektedir. Bu paradigma,
Çin ekonomisini (özel mülkiyet ve
piyasanın yardımcı rolü nedeniyle) “kapitalist”, devletini ise (liberal
Batı’daki “demokrasi” standardına uymadığı için) “otoriter” olarak yaftalamaktadır.
Bu teorik çerçeve üzerinden aynı düşünürler, Çin’i tasnif etmek ve eleştirmek
için, “kapitalist sosyalizm”, “bürokratik kapitalizm”, “Çin’e has neoliberalizm”
ve “devlet kapitalizmi” gibi kavramlar uydurmuşlardır. “Bürokratik kapitalizm”
ve “devlet kapitalizmi” tabii ki yeni kavramlar değildir. Bunlar, Troçkistler
ve uyumlu solun diğer kesimleri tarafından SSCB’yi kınamak için uzun süredir
kullanılmaktadır.
Tüm
bu tanımların ortak noktası, diyalektik düşünce yoksunluğudur. Bu tanımların
sahipleri, Çin’in sosyalizmi bir süreç olarak inşa ettiğini, tıpkı dünyadaki
diğer her şey gibi gelişimini yönlendirecek iç çelişkileri barındırdığını
görmemektedirler. Kısacası, bu tanımlarda (ve diğerlerinde) ortak olan, Çin’in
incelenmesinde kullanılan saflığı fetişleştirmiş bakış açısıdır. Bir sosyalist
ekonominin ne olması gerektiğiyle ilgili (Sovyetler Birliği’nin bile sahip
olmadığı özellikler olarak, her şeyin kamu mülkiyetinde olması ve merkezi
planlamaya tabi olması gibi) saf ölçütlerin karşılanmadığını, liberal demokrasi
paradigması, demokratik halk diktatörlüğü lehine reddedildiğini gören solcular,
kendilerini gerçekliği saf ülkü uğruna mahkûm etmek zorunda hissetmektedirler. Bu
solculara göre Çin, Batı Marksizminin ölçütlerine ve temayüllerine uymadığı
için gerçekte sosyalist bir ülke değildir. Bu saflık fetişi temelli bakış açısı
karşısında “üretim tarzlarına yönelik diyalektik yaklaşım, tek biçimli veya
küresel olmaktan uzak olan hâkim tarzın farklı üretim tarzlarını
içerebileceğini tespit eder.”[195]
Bu
noktada saflık fetişine iman etmiş “Marksistler”, Engels’in tanımlarla ilgili
tespitini anımsamalıdırlar.
“Bilimsel açıdan
bakıldığında tüm tanımlar, pek bir değere sahip değildirler. Hayatın ne
olduğunu kapsamlı bir şekilde anlamak için, onun en alttan en yükseğe kadar aldığı
tüm biçimleri ele almamız gerekir. Ancak günlük kullanım için bu tür tanımlar
çok uygundur ve yer yer onlardan vazgeçmek pek mümkün olmaz. Ayrıca, kaçınılmaz
olarak sahip oldukları eksiklikler unutulmadığı sürece, tanımlar zarar da
vermezler.”[196]
Saflık
fetişi üzerinden hareket eden Marksistlerde Marksizm, yani bilimsel sosyalizm,
bilimsel niteliğini yitirir. Olaylar, artık kendi hareketleri ve karşılıklı
bağlantıları içinde görülmez, soyut ve şeyleşmiş bir şekilde ele alınırlar.
Sosyalizm, katı bir tanıma kavuşur. Bir şeyi “sosyalist” olarak adlandırabilmek
için gerçekliğin karşılaması gereken bir dizi özelliğe sahip olması gerekir.
Saflık fetişi, bilimsel sosyalizmi öldürür, çünkü sosyalizm, Marx ve Engels’in
yazdığı gibi, “kurulması gereken bir durum, gerçekliğin uymak zorunda kalacağı
bir ülkü” değildir, sosyalizm bunun yerine, “mevcut durumu ortadan kaldıran
gerçek harekettir.” Diyalektik materyalistler olarak Marx ve Engels’e göre
öncelik, toplumun gerçek hareketindeydi, soyut ülküde değil (tabii Marx ve
Engels, ülküyü uğruna mücadele edilecek hedef olarak redde tabi tutuyor
değillerdi.)
Sosyalist
Piyasa Diye Bir Şey Mümkün mü?
V.I.
Lenin “Hegel’in Mantık Bilimi kitabının özeti”nde şunu söylüyor:
“Marx’ın Kapital’ini,
özellikle de ilk bölümünü tamamen anlamak, Hegel’in Mantık kitabını baştan sona,
kapsamlı bir şekilde inceleyip anlamadan mümkün değildir. Sonuç olarak, yarım
asır sonra hiçbir Marksist, Marx’ı anlamamıştı!”[198]
Lenin’in
(bu hayli cüretkâr) ifadesindeki temel mesaj şudur: Diyalektiği doğru bir
şekilde anlamadan, Marksizm yanlış anlaşılmaya mahkûmdur. Bir yüzyıl sonra
bile, Batı Marksistleri, Marx’ı, dolayısıyla Marksist bakış açısıyla dünyayı
anlamakta zorlanıyorlar. Bu durum, onların Çin’in piyasaları kullanma
biçimlerine yönelik yaklaşımlarında açıkça görülüyor. Bu yaklaşımları dâhilinde
Batı Marksistleri, Ludwig von Mises’in artık eskiyip bayatlamış ikilikçi
anlayışını dogmatik bir şekilde kabul ediyorlar: “Önümüzde hâlâ iki seçenek
var: ya sosyalizmi ya da piyasa ekonomisini seçeceğiz.”[199]
Roland
Boer’un da vurguladığı gibi, Marx, zaten Kapital’in üçüncü cildinde (bilhassa
“Kapitalizm Öncesi İlişkiler” başlıklı 36. bölümde) antik dünyadaki köle
ekonomilerinde, örneğin Roma ve Yunan’da, ayrıca, Ortaçağ’daki feodal
ekonomilerde pazarların nasıl var olduğunu ortaya koyuyor. Bu tarihsel
dönemlerin her birinde pazarlar aynı mıydı? Bunları kapitalizmdeki pazarlarla
kıyaslamak mümkün mü? Hayır.
Roland
Boer, Socialism with Chinese Characteristics [“Çin’e Has Sosyalizm”]
adlı kitabında şunu söylüyor:
“Pazar ekonomileri aynıymış
gibi görünebilir, ancak önemli farklılıkları ortaya koyan şey, parçaların
birbirleriyle olan düzeni ve söz konusu pazar ekonomisinin genel amacı veya
işlevidir.”[200]
Boer’un
işaret ettiği gibi, Çinli akademisyenler, Marx’ın Kapital’inin üçüncü
cildindeki analizini takip ederek, “piyasa ekonomilerinin insanlık tarihi
boyunca var olduğunu ve insan toplumlarının önemli yaratımlarından biri
olduğunu” görüyorlar.[201] Öyleyse, eğer piyasalar kapitalist üretim tarzından
önce var olmuşsa, bir sosyalist üretim tarzı onları neden kullanamasın?
Bir
piyasa ekonomisinin temel bileşenleri, içinde yer aldıkları daha geniş
sosyo-ekonomik ilişkiler bağlamında anlaşılmalıdır. Piyasa ekonomilerinin
Yunanistan, Roma ve Ortaçağ’da aldığı şekiller, kapitalist üretim tarzının
tarihsel önkoşulları olarak ortaya çıksa da, bunlara “kapitalist” denilemez. Bu
piyasa ekonomileri, kapitalist üretim biçiminin dışında var olduğunda, bunlar,
kapitalizmden “kopartılabilir”, dolayısıyla, özellikle en alt aşamasında olan bir
sosyalist üretim biçiminde kullanılma potansiyeline tümüyle sahiptir. Sorun,
Batılı Marksistlerindeki saflık fetişidir; Von Mises’in yaptığı gibi,
kapitalizmi “piyasalar”, sosyalizmi ise “planlama” ile eşanlamlı şeylermiş gibi
ele alırlar. Gerçekte, piyasanın kurumsal biçimi genellikle kapitalizm içerisinde,
özellikle tekel aşamasında, planlamanın kurumsal biçimiyle birlikte vardır. Bu
kurumsal biçimi alıp onu yalnızca kapitalist bir olgu olarak görmek, Roland
Boer ve Çinli Marksistlerin “ekonomi emperyalizmi” olarak adlandırdığı şeye
katılmak demektir.[202]
Leigh
Phillips ve Michael Rozworski, The People’s Republic of Wal-Mart [“Wal-Mart
Halk Cumhuriyeti”] adlı eserlerinde, “Walmart, ulaştığı ölçü sayesinde ‘merkezi
planlı ekonomiler’ gibi işleyebilen ‘merkezi planlı işletmelerin’ en iyi
örneğidir” diyorlar.[203] Aslında, “neredeyse tüm ülkeler, piyasa ve
planlamanın çeşitli kombinasyonlarını içeren karma ekonomilerdir.”[204] Peki
bu, Walmart’ın sosyalist olduğu anlamına mı geliyor? “Evet” demek yalnızca
aptallara mahsustur. Walmart, aslında hem planlama hem de piyasa kurumlarının,
içinde yer aldıkları sosyo-ekonomik sistemler tarafından şekillendirildiğinin
delilidir. Walmart’ın planlı ekonomisi, işletmenin sahipleri ve hissedarları
için kâr sağlamak amacıyla kapitalistler tarafından planlanmaktadır. Çin’deki
sosyalist piyasa ekonomisi ise daha geniş bir sosyalist sosyo-ekonomik sistemle
tanımlıdır. Piyasanın yalnızca birkaç kişinin kârı değil, ortak menfaat için
işlemesini sağlar.
Lenin’in
Yeni Ekonomi Politikası ve Yugoslavya’nın sosyalist pazar ekonomisi gibi başlıkları
içeren Doğu Avrupa sosyalizmi geleneği yanında, Çin Komünist Partisi’nin karma
mülkiyet ve piyasa ile planlamanın birleşik kurumsal biçimleri üzerine kurulu (yirmili
yıllardaki kurtarılmış bölgelerden ellilerin sonlarına dek uzanan) geleneğini
takip eden Çin Marksizmi, piyasaları kapitalizmden “koparmayı” ve bunları
sosyalizmin amaçlarına hizmet etmek için bir yöntem (fangfa) ve araç (şuduan)
olarak kullanmayı, bu yolla, üretici güçleri özgür kılıp kolektif refahı güvence
altına almayı bildi.[205]
Çin’in
nüfusunun yaşam standartlarını büyük ölçüde yükseltip 800 milyon insanı
yoksulluktan kurtardığı son kırk yıllık dönem, bize bir şey öğrettiyse, o da
Çin’in piyasaları sosyalizme hizmet eden bir şuduan olarak kullanmasının
işe yaradığıdır.
Peki,
Çin’in nüfusu ve dünya sosyalist hareketi açısından elde ettiği sayısız mevziyi
göz önünde bulundurduğumuzda, Batı Marksistlerinin, Çin’in piyasa reformlarının
sosyalizme ihanet ve “kapitalist yol” yönünde bir sapma olduğunu sürekli olarak
ısrarla dile getirmesinin nedeni nedir? Çin başka konularda yanlış anlaşılıyor,
ama bu yanlış anlamada sadece yişi jiecong, yani “Çin’i anlamak için
Batı’ya ait teorik çerçeveleri veya kategorileri kullanma” hatası rol
oynamıyor. Zira bugün Marksist geleneğe Hegel’den tevarüs eden diyalektik
çerçeve ve kategoriler doğru şekilde uygulansaydı, Çin hiçbir şekilde yanlış
anlaşılmayacaktı. Esasen bu hatalara yol açan şey, tam da diyalektik çerçevenin
yokluğudur.
Hem
Hegel’de hem de diyalekti̇k materyalist gelenekte, genellikler,
özel olan aracılığıyla somutlaştırılmadıkça değersiz görülür. Özelin genelin gerçekleşmesinde
oynadığı rolü bir kenara koyuyorsak eğer, geneli, soyut bir şekilde ele alıyoruz,
özeli onun gerçekleşmesini mümkün kılan gelişmelerden ve bağlantılardan koparıyoruz
demektir. Piyasalar, çeşitli üretim biçimleri boyunca var olmuş olduğundan, genel
ve özel diyalektiği içerisinde, piyasalar genel bir terim olarak belirli bir
yere sahiptir. “Genel piyasa” gibi bir şey yoktur; piyasalar, zorunlu olarak tarihsel
düzlemde koşullanmış belirli bir biçim aracılığıyla var olurlar. Piyasanın
aldığı biçim, piyasanın var olduğu üretim biçimi tarafından belirlenir. “Değişim
momenti” içerisindeki bir kurumsal biçim olarak piyasalar, üretim biçimi
tarafından belirlenir, dolayısıyla, üretim biçimiyle karşılıklı etkileşim
içerisindedir.
Boer’a
göre piyasalar, “daha büyük bir sistemin özgül yapı taşı veya bileşeni” olarak,
“genel bir kurumsal biçim”dir (tici), ancak belirli bir sosyoekonomik
sistem (cidu) aracılığıyla somut olarak var olabilir.[207] Piyasanın genel
kurumsal biçiminin ortaya çıktığı özel cidu “temel sosyalist sistem”dir
(şehuicuyi jiben cidu), bu nedenle tici’nin temel işleyiş şekli,
kölelik, feodal ve kapitalist üretim biçimlerinin özel cidu’ları
altındaki işleyişinden farklı olacaktır. Huang Nansen’in de dediği gibi, “piyasa
ekonomisi, toplumun temel ekonomik sisteminden bağımsız bir kurumsal biçime sahip
olamaz.”[208]
Devrim,
ilk 30-40 yıllık kesitinde planlı kurumsal faaliyet yürütmüş, bu dönemde
piyasanın kurumsal düzeyde aldığı biçim, üretici güçlerin özgürleştirilmesinde
ve Çin halkının yaşam standartlarını köklü bir şekilde yükseltmede üstlendiği
rolü oynama imkânı bulmuştur. Gelgelelim, Çin, piyasanın kurumsal düzeyde
aldığı biçimi sosyalizm temeline oturtma konusunda yürütülen çabalarda yaratıcı
bir sıçrama gerçekleştirdi diye Batı Marksistleri, kendilerindeki planlı
kurumsal faaliyete dair diyalektik karşıtı saflık fetişi sebebiyle, Çin’de piyasaları
kullanma biçimini kendilerine ait Platoncu sosyalist ideallerin ayaklar altına
alınması olarak görmüşlerdir.
Piyasaların
kullanımını “kapitalist yola sapmak” veya “devrime ihanet” olarak gören
yaklaşım, en nihayetinde hatalıdır. Özünde bu, geneli özele, kurumsal biçimi
sosyo-ekonomik sisteme tercih etmek anlamına gelen temel bir yanılgıdır. Boer’un
da belirttiği gibi, “bir piyasa ekonomisini kapitalist sistemle karıştırmak,
ortak olan ile özel olan konusunda bir kafa karışıklığına yol açar.”[209]
Çin’i
Desteklemenin Önemi
Bugün
Çin, ABD/NATO liderliğindeki emperyalizme karşı duran ana küresel güç olarak
öne çıkıyor. Onun yükselişi, sadece ABD tek kutupluluğunun sona erdiğini ifade
etmekle kalmıyor, aynı zamanda Avrupa’nın dünyaya hâkim olduğu, 1492’de
başlayan süreç anlamında Kolomb döneminin sona erdiğini ortaya koyuyor. Bugün
Çin’in yükseliş süreci, Afrika, Latin Amerika ve diğer Asya medeniyetlerinin
yükselişi ile el ele ilerliyor. Bir Kuşak Bir Yol Girişimi ve diğer programlar
aracılığıyla, Çin’in kalkınması, uluslararası ticaret sahasında bilhassa
küresel Güney’deki ülkelerle kurduğu ittifakları karşılıklı olarak
geliştirmiştir. Zengin kaynaklara ve potansiyele sahip bir kıta olan Afrika,
beş yüzyıl boyunca Batı tarafından talan edilmişti. Kıtlık içinde tutulmuş,
kaynakları ve halkının emeği Batı’yı zengin etmişti. Çin’in yükselişi ve Afrika
ile kurduğu, iki tarafa kazanç getiren ilişkilerse, Afrika altyapısının
gelişmesine ve Afrika halklarının yaşam standartlarının yükselmesine yardımcı
olmuştur.[210] Batılı yorumcular, Afrika’nın Çin yolunu takip etme potansiyeli
konusunda büyük bir heyecan yaşarken, giderek daha fazla Afrikalı lider, Çin’i
sadece bir ticaret ortağı ve müttefik olarak değil, aynı zamanda onları
geliştirebilecek ve Batı emperyalizmiyle kurdukları kölelikle tanımlı ilişkilerden
kurtarabilecek bir model olarak görmeye başlıyor. Aynısı Latin Amerikalı, Ortadoğulu
ve Avrupalı liderlerinin “balta girmemiş orman” olarak gördükleri dünyanın
diğer bölgeleri için de geçerlidir.[212]
Dünya
Bankası raporunda aktarıldığı biçimiyle:
“Son kırk yıl içerisinde
Çin’de geliri, Dünya Bankası tarafından küresel aşırı yoksulluğu izlemek için
tanımlanan uluslararası yoksulluk sınırı olarak belirlenmiş olan günde 1,90 doların
altında olan kişi sayısı yaklaşık 800 milyon azalmıştır. Bununla birlikte, Çin,
dünya genelinde aşırı yoksulluk koşullarında yaşayan insan sayısını azaltmaya
yönelik çabaların neredeyse yüzde 75’ini tek başına üstlenmiştir. 2021 yılında
Çin, ulusal yoksulluk eşiğine göre aşırı yoksulluğu ortadan kaldırdığını, 1978
yılından bu yana 770 milyon insanı yoksulluktan çıkardığını, ‘her açıdan orta
düzeyde refah sahibi bir toplum’ inşa ettiğini ilan etmiştir.” [213]
Çin,
insanlığı yeni bir tarihsel aşamaya taşıyan öncü uygarlık olarak her kategoride
öne çıkıyor. Dünyanın “en uzun ve en yoğun kullanılan hızlı tren (YHT) ağına”
sahip olan ülke, manyetik kaldırma teknolojisi ile dünyanın en hızlı trenini
geliştirdi. Son kırk yılda, dünyadaki en hızlı büyüyen ekonomi oldu. Bu büyümeyi
dünya tarihinde daha önce görülmemiş bir hızla gerçekleştirdi (Batılı
ekonomistlerin onlarca yıl süren yavaşlama ve çöküş tahminlerini defalarca boşa
çıkardı). Ekolojik uygarlığını inşa ederken, iklim değişikliğiyle mücadelede
tartışmasız öncü oldu. Son birkaç yılda ABD’nin Küba, Venezuela, Nikaragua,
Suriye, Rusya, İran ve diğerlerine yönelik emperyalist saldırılarına karşı
direndi. Özetle Çin, yeni kurulan dünyada özgürlük, sosyalizm ve ilerlemenin feneri
haline geldi. [214]
Peki
Çin’in kusursuz olduğunu söyleyebilir miyiz? Hayır söyleyemeyiz. Bu gerçeği
kendileri de açıktan kabul ediyor. Yönetim kademelerinde çalışan yetkin
diyalektikçiler olarak Çinli liderler, kendilerinin “çelişki analizi” dediği
pratik üzerinden, bu türden bir kusursuzluğun ve saflığın mümkün olmadığını
görüyorlar. Her daim çözüme kavuşturulması gereken çelişkilerin bulunduğunu, bunların
aşıldığında yeni çelişkilerin yerlerini aldığını biliyorlar. Bu görüş,
dünyadaki her şeyin hareketinin dayandığı temel yasaya vurgu yapıyor.
Amerikan
uygarlığına ait tren, onlarca yıl boyunca durdurulmuş, tek değişim biçimi
olarak yozlaşmayı tecrübe ederken, Çin uygarlığına ait tren, eşi benzeri görülmemiş
bir hızla geleceğe doğru ilerliyor. İlerleyişini kimsenin inkâr edemediği bu
tren, sadece Çin’in ve sosyalizmin değil, aynı zamanda tüm insanlığın ilerleyişini
temsil ediyor. Bırakalım Marksizme bağlı olduğunu iddia eden birini, her makul
insan, bu projenin neden emperyalizmin pençelerinden korumamız gereken bir
proje olduğunu, aynı pençelerin kendi yurdumuzda bizi sömürdüğünü ve bize
zulmettiğini net bir biçimde görmeli.
ABD,
Çin’i askeri üslerle ve (ABD, İngiltere ve Avustralya’nın Çin karşıtı ittifakı
anlamında) AUKUS gibi yeni emperyalist ittifaklarla kuşatırken, Çin düşmanı
siyasetçileri ve medyası, 2025’te gerçekleşeceğini öngördükleri bir Çin savaşı
için rıza imal etmek amacıyla “Çin virüsü”nden “Uygur Soykırımı”na ve “Çin’e
ait casus balonlar”a kadar birçok yalanı uydurduğu koşullarda, Amerikalı
sosyalistlerin ve komünistlerinin en önemli görevi, Çin’i savunmak, Çin’in
zulmettiğiyle ilgili propaganda faaliyetlerini ifşa etmek, Michael Parenti'nin dediği
gibi, bu propagandanın “başka bir gerçekliği icat etmek” üzere tasarlandığını ortaya
koymaktır.[215]
Çin’i
emperyalist saldırılara karşı savunmak, emperyalizmin merkezinde işçi sınıfının
yürüttüğü mücadelelerden kopuk bir görev değildir. Bu iki mücadele birbiriyle
bağlantılı olgular olarak ele alınmalıdır. Bunun iki nedeni vardır:
1.
Amerikalı emekçilerin ödedikleri vergiler yurtdışında yürütülen savaşlarda
kullanılıyor, ülke içerisinde ise Amerikan halkının hayatı giderek kötüleşiyor;
2.
Amerikalı işçiler, kendilerini yoksullaştıran, sistematik olarak ölüme,
uzuvlarını kaybetmeye ve post-travmatik stres bozukluğu gibi marazlara sahip
olmalarına sebep olan kişiler eliyle onlardan çok daha fazla ortak noktalara
sahip oldukları insanlarla savaşacakları cephelere er ya da geç
gönderileceklerdir;
3.
Çin’in elde ettiği başarı, sadece Çin’e değil, sosyalizme de ait bir başarıdır.
Bu başarı, Amerika’da dillere pelesenk edilmiş “sosyalizm her zaman başarısız
oldu” yalanını çürütmek ve işçi sınıfımıza, emperyalizmin yürüttüğü hibrit
savaşın baskısı altında olsa bile, sosyalizmin neler başarabileceğini göstermek
için kullanılmalıdır.
Eğer
Amerikalı sosyalistler, gerçekten kendi uluslarına mensup emekçi halk kitlelerini
iktidara taşımak istiyorlarsa, azılı birer anti-emperyalist ve ateşli birer Çin
savunucusu olmalıdırlar. Bahsini ettiğimiz hatalı görüşlerin ve konumların filizlendiği
ideolojik toprak işlevi gören saflık fetişi anlayışını aşmak, bu mücadelenin
mutlak önkoşuludur.
Carlos L. Garrido
[Kaynak:
The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism, Midwestern Marx
Publishing Press, Bahar 2023.]
Dipnotlar:
[190] Lenin, Collected Works, Cilt. 21, s. 235.
[191]
Lenin, Collected Works, Cilt. 21, s. 236.
[192]
Marx, Grundrisse, s. 106-107.
[193]
Marx, Capital, Cilt. 3, s. 600.
[194]
Daha detaylı bir değerlendirme için bkz.: Roland Boer, “Not Some Other Ism.”
[195]
Boer, “Not Some Other Ism,” s. 9.
[196]
Friedrich Engels, Anti-Dühring (Pekin: Foreign Language Press, 1976), s.
81.
[197]
Marx and Engels, MECW, Cilt. 5, s. 49.
[198]
Lenin, Collected Works, Cilt. 38, s.180.
[199]
Ludwig von Mises, Socialism: An Economic and Sociological Analysis (New
Haven: Yale University Press, 1962), s. 142.
[200]
Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 119.
[201]
Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 119. Şu hususu da vurgulamak
gerekiyor: Ekonomik antropoloji piyasa ile ilgili bu gerçeği Karl Polanyi’nin
1944’te yayımlanan The Great Transformation [“Büyük Dönüşüm”] kitabından
beri biliyor. Polanyi orada, “ekonomik liberalizmin felsefesinde yer alıp da
çürütülmeyen tek bir antropolojik ve sosyolojik önerme yoktur” diyor. Kitap ayrıca,
piyasaların kapitalist üretim tarzından evvel varolduğunu, salt içinde varolan
basit bir unsur olmadığını, üretim tarzıyla ortaklaşa etkileşim içerisinde
hareket ettiğini söylüyor. Karl Polanyi, The Great Transformation, (New
York: Beacon Press, 1957). s. 269-277.
[202]
Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 120.
[203]
Leigh Phillips ve Michael Rozworski, The People’s Republic of Wal-Mart (Londra:
Verso Books, 2019), s. 16.
[204]
Phillips and Rozworski, The People’s Republic of Wal-Mart, s. 14.
[205]
Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 118.
[206]
Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 13.
[207]
Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 122-3.
[208]
Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 124. Akt.: Huang,
Nansen. 1994. Shehuizhuyi shichang jingji lilun de zhexue jichu. Makesizhuyi yu
xianshi 1994 (11): s. 1–6.
[209]
Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 124.
[210]
Ehizuelen Michael M.O., “China Helps Africa Realize its Potential,” China
Daily (Temmuz 2022): GCD.
[211]
Wade Shepard, “Why China’s Development Model Won’t Work In Africa,” Forbes (Ekim
2019): Forbes.
[212]
AB dış politika sorumlusu Josep Borrell, Ekim 2022’de şunu söyledi: “Avrupa bir
bahçe. Dünyanın geri kalanı balta girmemiş orman ve bu orman bahçemizi istila
edebilir.” Opindia, 14 Ekim 2022.
[213]
“Four Decades of Poverty Reduction in China,” World Bank (2022), PDF.
[214]
Vivi, “China High-Speed Rail Network,” China Travel (Mart 2022). Theo
Wayt, “China unveils 373-mph ‘levitating’ train, fastest ground vehicle in the
world,” NY Post (Temmuz 2021): NYP; “Four Decades of Poverty Reduction in
China,” World Bank 17; Carlos Martinez, “China is building an ecological
civilization,” Friends of Socialist China (Kasım 2022): SC.
[215] Courtney Kube ve Mosheh Gains, “Air Force general predicts war with China in 2025, tells officers to prep by firing 'a clip' at a target, and 'aim for the head,'” NBC News (Ocak 2023): NBC. Michael Parenti, Inventing Reality: The Politics Of The Mass Media (New York: St. Martens Press, 1986), s. 208.


0 Yorum:
Yorum Gönder