ABD
şehirlerinde Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu’nun (ICE) yürüttüğü
operasyonlar, çoğunluğu Latin kökenli işçilerden oluşan belgesiz ve yasal
göçmenlerin gözaltına alınması, kamuoyunda rahatsızlıklara yol açtı. Bu kriz, göçmenlikle
alakalı yapılan basit bir uygulamayla ilgili bir mesele değil. O, tüm
acımasızlığıyla yapılan ekonomik hesaplamanın neticesi.
On
yıllarca ucuz ve sömürülebilir göçmen iş gücüne dayanan endüstriler, şimdi otomasyona
yönelince iş gücünü hızla tasfiye ediyorlar. Kapitalist sınıfın bu işçileri
gereksiz görmesiyle birlikte insanlar, kitleler halinde sınır dışı ediliyorlar.
Ancak, internette bu sistemin asıl suçluları olarak kapitalist mülk sahiplerini
ve politikacıları sorumlu tutmak yerine, bu işlerin yerini alan teknolojiyi
suçlayan zararlı söylem ve görüşlere rastlanıyor. Bu dikkatleri başka yöne
çekmeye yönelik kasti girişimin arkasında, muhtemelen işletme sahipleri var.
Söylemi
devamında liberal lobiciler pekiştiriyorlar. Bu lobiciler, ilerici görünme
umuduyla, paradoksal bir şekilde sağın ırkçı söylemini tekrarlayarak, “Amerikalıların
yapmayacağı işleri onlar yapıyor” derken, aynı zamanda bu alanları ele geçiren
otomasyonu eleştiriyorlar.
Bu
kapitalizm yanlısı tutum, sınır dışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalan
işçilerle dayanışmanın somut bir biçimi değil. Esasen geçmişte sömürünün
gerekçesini ve sömürü üzerine kurulu düzenin korunması için teknolojik
ilerlemeyi durdurmaya yönelik gerici bir argümanla karşı karşıyayız.
Bu
makale, ICE’nin tarihini, emeğin yoğun olarak kullanıldığı iş imkânlarının
ortadan kaldırılmasını, bu işlerin yerini alan teknolojiyi, sınır dışı edilen
işçilerin kırılgan durumunu ve işçilerin bir zamanlar sömürüldükleri zorlu
işlere geri dönmeye mecbur edilmeleri gerektiği yönündeki zararlı söylemin
ötesinde anlamlı bir ilerlemeyi nasıl savunacağımız üzerinde duracak ve bu
krizin nasıl ortaya çıktığına dair bir değerlendirme sunacak.
ICE’nin
Tarihi
İki
partinin de desteklediği bir proje olarak Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu
(ICE), 1 Mart 2003’te, George W. Bush’un imzaladığı, Senato’da 9’a karşı 90 oyla
(ki bir üye oy vermedi, o kişi de Alaska’nın mevcut senatörü Lisa Murkowski’ydi)
onaylanıp yürürlüğe giren 2002 tarihli İç Güvenlik Yasası’nın bir parçası
olarak kuruldu. O dönem senatör olan Joe Biden, yasa tasarısına evet oyu veren
birçok Demokrat’tan biriydi.
Bu
yasa tasarısı, Amerikan vatandaşlarına yerel ve uluslararası terörizme karşı
daha fazla “koruma” sözü vermek amacıyla 11 Eylül saldırılarından hemen sonra
sunuldu. ICE’nin web sitesinde, Kasım 2002’de “Ulusal Güvenlik Bakanlığı’nın
Göçmenlik ve Vatandaşlık Hizmetleri ile ABD Gümrük Hizmetleri de dâhil olmak
üzere 22 devlet kurumu ve programının tamamını veya bir kısmını bünyesine
kattığı” belirtiliyor. Bu süreçte, iki kurumun uygulama ve hizmetleri ayrılarak,
üç yeni kurum oluşturuluyor: Gümrük ve Sınır Koruma Bürosu, Vatandaşlık ve
Göçmenlik Hizmetleri Bürosu ve Göçmenlik ve Gümrük Uygulama Bürosu. Ulusal
Güvenlik Bakanlığı şu türden görevler üstleniyor: Terörizmi önlemek ve ulusal
güvenliği artırmak, ABD sınırlarını güvence altına almak ve yönetmek, ABD
göçmenlik yasasını uygulamak ve yönetmek, Siber alanı korumak ve güvence altına
almak ve afetlere müdahalede gerekli güç ve imkânı elde etmek.”
ICE’nin
kurulduğu ilk yılda 90.000’den fazla sınır dışı işlemi gerçekleşti. Bu sayı,
sadece bir yıl sonra, 2004’te, 240.665’e yükseldi. ICE’nin kendi yıllık
raporlarına göre, 2023 mali yılı itibarıyla kurum, 678.000 sınır dışı ve geri
dönüş işlemi bildirdi; bunların 312.000’i Biden-Harris başkanlığı döneminde
zorla yapılan sınır dışı işlemleriydi. Buradan da önceki başkanların dönemlerine
göre bir artışın yaşandığını ortaya koyuyor.
Obama’nın
başta olduğu iki dönemde 3 milyondan fazla sınır dışı işlemi gerçekleştiğini
biliyoruz. Bu rekor, henüz kırılabilmiş değil. Trump yönetiminin ise daha az
resmi sınır dışı işlemine imza attığını, ancak daha fazla sayıda uygulamaya yol
açan katı politikaları yürürlüğe koyduğunu söylemek gerekiyor.
Bu
veriler üzerinden, birçok liberalin insanları inandırmaya çalıştığı veya
stratejik olarak kabule yanaşmadığı gerçeğin üzerinin örtüldüğünü
söyleyebiliriz. Bu gerçek, meselenin tek yönlü bir mesele olmadığıyla
ilgilidir. Liberal ikiyüzlülük, hemen suçu Cumhuriyetçilere atma eğilimindedir.
Burada, iki parti arasında daha fazla ayrışma yaratmak amacıyla karşı tarafın
kifayetsizliğini istismar etme stratejisi yürürlüktedir. Oysa bu, eskimiş,
güncelliğini yitirmiş bir taktiktir. Çünkü modern teknolojiyle bu kanıtları
doğru bir şekilde aramak ve kaynak göstermek çok kolaydır.
Sürece
iki partinin de verdiği desteğin kanıtı, ICE tesislerinde en az 33.400 tutuklu
yatağı bulunmasını zorunlu kılan, daha sonra 2017’de 34.000’e çıkarılan 2010
tarihli İç Güvenlik Ödenekleri Yasası’dır. Bu türden yasalar, hem Demokrat hem
de Cumhuriyetçi partinin iktidarında gündeme getirilip kabul edilmiştir.
Amerikan
Rüyası mı Yoksa Şirketlerin Hâkim Olduğu Bir Serap mı?
“Özgür
insanların ülkesi”, bir vakitler başka diyarlardaki ailelere bir vaatte
bulunuyordu. Bu vaat, 1965 tarihli Göçmenlik Yasası ve 1980 tarihli Mülteci
Yasası gibi yasalarla resmi ve hukuki bir zemine kavuşmuş, 2024 yılına kadar
tahminen 55 milyon kişinin yasal olarak ABD’ye gelmesini sağlamıştı. Bugün
hiçbir evrakı ve izni olmadan ülkede bulunanların sayısı 11 milyonu aşıyor.
1965’ten bu yana on milyonlarca kişinin ülkeye izinsiz olarak geldiği biliniyor.
Yasal
statülerine bakılmaksızın bu büyük göç dalgası, ABD’nin güçlü mühendisliğiyle
beslendi On yıllarca süren CIA-Hollywood propagandası, milyarlarca insana
özgürlük hayalini paketleyip sattı. Ailesine yardım etmek için milyoner olma
şansını kim istemez ki?
Bu
yürütülen propaganda üzerinden ülkeniz, pratikte “üçüncü dünya” olarak
yaftalandı. Kurtarılması gereken ülke olarak takdim edildi. Aşağılık operasyonlara
karşı laf eden her devrimci katledildi, bu insanlar, bir bir karikatürleştirildi,
kötü karakter olarak sunulup taşlandı. Tüm bunlar, ABD’nin başka ülkelerin
kaynaklarını sömürdüğü, zenginliklerini çaldığı gerçeklikte yaşandı. Üstelik, ortaya
çıkan yoksulluk ve kaos, bu ülkelerin aşağılık yerler olduklarının kanıtları
olarak sunuldu. Neyse ki internet, ABD’nin sırtını yasladığı efsanenin yalan
olduğunu ortaya koydukça bu hayal zamanla silinip gitti.
Artık
bu karşılıksız vaadin anlamsız ve hükümsüz olduğunu görmek yetmez. Bugün başka ulusların
enkazıyla yüzleştiğimiz gerçeklikte başka yerlere bakmalıyız. Bu somut yıkım, ABD’nin
büyük ölçüde kaçındığı bir kader, çünkü ülke, yurt dışında bu yıkımın başlıca
faillerinden biri haline gelmiştir. Bu da sığınacak yuva arayanların veya “özgür
insanlar ülkesi”nde daha iyi bir yaşama imkânı bulmak isteyenlerin zorla göç etmelerine
neden olmuştur.
Hesaplı
Sömürü
ABD
ekonomik sistemi, sömürü temeli üzerine kuruludur. Bu sistem, en yoğun emek
gerektiren, en az güvenceli işleri kasten belgesiz göçmenlere verir. Ekonomi
sahasının elitleri, bu işgücü karşısında elleri kuvvetli, aynı zamanda bu
işçilerin yapmak zorunda kaldığı zor işler ve düşük ücretler üzerinden kârlarını
azami düzeye çıkartan bu sistemi bilfiil destekliyorlar.
Bu
gerçek, ABD'nin sınır dışı etme çabalarının başlıca hedefi olan Hispanik
işçilerin ağırlıklı olarak çalıştığı sektörleri incelediğimizde net biçimde
ortaya çıkıyor. Tarım ve süt ürünleri üretimi, inşaat, peyzaj, gıda işleme,
restoran sektörü, depolama ve bakım hizmetleri gibi işler, ulusal ekonominin
temel omurgasını oluşturuyor. Bu nitelik, göze çarpan bir çelişkiyi ortaya koyuyor:
Kamuoyunda “zaruri” görülen işçilere neden kullanılıp atılacak kişiler kadar
ücret ödeniyor?
Marksistlere
göre bunun sebebi artı değerdir. İşçi, kendisine verilen ücretin karşılığını
üretir, geri kalan zamanda ürettiklerinin parasını almaz. Kapitalizm koşullarında
tüm işçilerin ortak deneyimi bu pratik üzerine kuruludur. Ancak bu sömürü,
kayıtsız işçilerde daha da yoğundur. Aldıkları yoksulluk ücretleri, emek
sürelerinin çok daha büyük bir kısmının ödenmediğinin delilidir. Böylece işveren,
çok daha yüksek bir kâr oranı elde eder.
Bu
alanlarda çalışan her kesimden işçi, önemli zorluklarla ve düşük ücretlerle
karşı karşıya kalır. Ama belgesiz işçilerin sömürüsü katmerlidir. İşverenler,
çalışanlarının belirsiz yasal statüsünden yararlanarak, yoksulluk sınırında
ücretler teklif ederler, sosyal hakları işçilere vermezler. Her türden itiraz,
sınır dışı edilme tehdidiyle boğulur. Bu durumu istismar eden patronlar, hiçbir
şekilde ceza almazlar.
Tyson
Foods ve Walmart’tan Chipotle ve Pilgrim’s Pride’a kadar birçok büyük şirket,
bu türden uygulamalar sebebiyle soruşturmalar ve davalarla yüzleşiyor. Bu,
ekonomik bir hata değil, kasıtlı bir özelliktir. Milyar dolarlık şirketlerin
maliyetleri, en savunmasız işçilerin sırtına yükleniyor, böylece şirketler
kârlarını azami düzeye çıkartma imkânı buluyorlar.
Teknolojinin
Gelişimi
Friedrich
Engels’in Anti-Dühring’de dile getirdiği gibi, sömürü, otomasyonla,
bugünlerde yapay zekânın ilerlemesiyle tarihsel bir çelişkiyle karşı karşıya
kalmıştır. Kapitalistlerin insan emeğini teknolojiyle değiştirme çabası, kendi
sistemleri için derin bir kriz yaratmaktadır. Bir makine, insan aksine,
ücretsiz çalışmaya zorlanamaz. Artı değer üretme kapasitesi yoktur, yalnızca
kendi önceden belirlenmiş maliyetini, ürettiği mallara aktarabilir. Bu, temel
bir gerçeği ortaya koymaktadır: teknolojinin gerçek ilerici potansiyeli, tıpkı
pamuk çırçırının görünüşte tarla kölesinin yerini alması gibi, insanlığın
ücretli kölelikten ve ağır işlerden kurtulmasına yardımcı olmaktır. Ancak
hapishane sistemleri de aynı acımasız emek pratiğini mahkûmlar için yeniden
canlandırmıştır.
Bu
nedenle, Andrew Yang gibi kapitalizm yanlısı, korku tellâllığı yapan liberal
politikacılar, yapay zekâ gelişimini engellemeye çalışırken, işçilerin değil,
kâr elde etmek için sömürülen bir sınıf olmadan işleyemeyen kapitalist sistemin
korunmasını savunmaktadırlar. Amaç, teknolojik ilerlemeyi durdurmak değil, onu
ele geçirmek olmalıdır.
İşçi
sınıfının üretim araçlarını kolektif olarak kontrol ettiği bir proletarya
diktatörlüğünde, bu gelişmiş teknoloji, gerçek amacına, bildiğimiz şekliyle
insanlığın iyileştirilmesi ve gerçek ilerlemesine hizmet edecektir. Yapay zekâ
ve otomasyon, kayıtsız-belgesiz işçilerin aşırı sömürüsüne dayanan tehlikeli,
tekrarlayan ve fiziksel olarak zorlu işleri yapabilir. Bu, işsizliğe yol açmaz,
aksine artı değer ihtiyacını ortadan kaldırarak, insan emeğinin yaratıcı, toplumsal
ve düşünsel uğraşlara yönlendirilmesini sağlar. Doğru ellerde teknoloji, bir
tehdit değil, hesaplı sömürü düzenini ortadan kaldırmanın anahtarıdır.
Ne
Yapmalı?
Emeğin
sömürüsü, sınır dışı etme işlemlerinin askerileştirilmesi ve teknolojik
ilerlemenin taktiksel manipülasyonu bugün iç içe geçen meseleler. Tüm meselelerin
çözümünün onlara sebep olan kapitalist sistemde bulunamayacağı açık.
İki
partili diktatörlüğün desteklediği bu düzen, yapısal olarak, ister belgesiz
ister belgeli olsun, aşırı sömürüye tabi kılınacak bir işçi sınıfı yaratmaya, azami
düzeyde artı değer elde etmeye ve daha sonra işe yaramaz hale geldiklerinde işçileri
bir kenara atmaya mecburdur. Tüm işçileri savunmak istiyorsak, sistem içinden
değişim için yalvarmaya son vermeli, bu tür çabaların soruna kaynaklık eden
düzenin ömrünü uzattığını görmeliyiz.
Önümüzde
tek yol var o da bilinçli ve kolektif olarak sistemin dışında örgütlenmek,
üretim araçlarını ele geçirebilecek komünist bir öncü parti aracılığıyla güç
inşa etmektir.
Başka
ülkelerde proletaryayı başa yazan, öncelikli kılan devrimcilerin çalışmalarını
takip ederek ve inceleyerek, ICE denilen aygıtı yok edebilir,
teknolojiyi kâr yerine insanın özgürlüğü için kullanabilir, kapitalistlerin
artı değere olan ihtiyacını ortadan kaldırabiliriz.
Devrimci Eğitim ve Eylem Birliği
15 Eylül 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder