29 Ocak 2026

,

Göç ve ICE


ABD şehirlerinde Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu’nun (ICE) yürüttüğü operasyonlar, çoğunluğu Latin kökenli işçilerden oluşan belgesiz ve yasal göçmenlerin gözaltına alınması, kamuoyunda rahatsızlıklara yol açtı. Bu kriz, göçmenlikle alakalı yapılan basit bir uygulamayla ilgili bir mesele değil. O, tüm acımasızlığıyla yapılan ekonomik hesaplamanın neticesi.

On yıllarca ucuz ve sömürülebilir göçmen iş gücüne dayanan endüstriler, şimdi otomasyona yönelince iş gücünü hızla tasfiye ediyorlar. Kapitalist sınıfın bu işçileri gereksiz görmesiyle birlikte insanlar, kitleler halinde sınır dışı ediliyorlar. Ancak, internette bu sistemin asıl suçluları olarak kapitalist mülk sahiplerini ve politikacıları sorumlu tutmak yerine, bu işlerin yerini alan teknolojiyi suçlayan zararlı söylem ve görüşlere rastlanıyor. Bu dikkatleri başka yöne çekmeye yönelik kasti girişimin arkasında, muhtemelen işletme sahipleri var.

Söylemi devamında liberal lobiciler pekiştiriyorlar. Bu lobiciler, ilerici görünme umuduyla, paradoksal bir şekilde sağın ırkçı söylemini tekrarlayarak, “Amerikalıların yapmayacağı işleri onlar yapıyor” derken, aynı zamanda bu alanları ele geçiren otomasyonu eleştiriyorlar.

Bu kapitalizm yanlısı tutum, sınır dışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalan işçilerle dayanışmanın somut bir biçimi değil. Esasen geçmişte sömürünün gerekçesini ve sömürü üzerine kurulu düzenin korunması için teknolojik ilerlemeyi durdurmaya yönelik gerici bir argümanla karşı karşıyayız.

Bu makale, ICE’nin tarihini, emeğin yoğun olarak kullanıldığı iş imkânlarının ortadan kaldırılmasını, bu işlerin yerini alan teknolojiyi, sınır dışı edilen işçilerin kırılgan durumunu ve işçilerin bir zamanlar sömürüldükleri zorlu işlere geri dönmeye mecbur edilmeleri gerektiği yönündeki zararlı söylemin ötesinde anlamlı bir ilerlemeyi nasıl savunacağımız üzerinde duracak ve bu krizin nasıl ortaya çıktığına dair bir değerlendirme sunacak.

ICE’nin Tarihi

İki partinin de desteklediği bir proje olarak Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE), 1 Mart 2003’te, George W. Bush’un imzaladığı, Senato’da 9’a karşı 90 oyla (ki bir üye oy vermedi, o kişi de Alaska’nın mevcut senatörü Lisa Murkowski’ydi) onaylanıp yürürlüğe giren 2002 tarihli İç Güvenlik Yasası’nın bir parçası olarak kuruldu. O dönem senatör olan Joe Biden, yasa tasarısına evet oyu veren birçok Demokrat’tan biriydi.

Bu yasa tasarısı, Amerikan vatandaşlarına yerel ve uluslararası terörizme karşı daha fazla “koruma” sözü vermek amacıyla 11 Eylül saldırılarından hemen sonra sunuldu. ICE’nin web sitesinde, Kasım 2002’de “Ulusal Güvenlik Bakanlığı’nın Göçmenlik ve Vatandaşlık Hizmetleri ile ABD Gümrük Hizmetleri de dâhil olmak üzere 22 devlet kurumu ve programının tamamını veya bir kısmını bünyesine kattığı” belirtiliyor. Bu süreçte, iki kurumun uygulama ve hizmetleri ayrılarak, üç yeni kurum oluşturuluyor: Gümrük ve Sınır Koruma Bürosu, Vatandaşlık ve Göçmenlik Hizmetleri Bürosu ve Göçmenlik ve Gümrük Uygulama Bürosu. Ulusal Güvenlik Bakanlığı şu türden görevler üstleniyor: Terörizmi önlemek ve ulusal güvenliği artırmak, ABD sınırlarını güvence altına almak ve yönetmek, ABD göçmenlik yasasını uygulamak ve yönetmek, Siber alanı korumak ve güvence altına almak ve afetlere müdahalede gerekli güç ve imkânı elde etmek.”

ICE’nin kurulduğu ilk yılda 90.000’den fazla sınır dışı işlemi gerçekleşti. Bu sayı, sadece bir yıl sonra, 2004’te, 240.665’e yükseldi. ICE’nin kendi yıllık raporlarına göre, 2023 mali yılı itibarıyla kurum, 678.000 sınır dışı ve geri dönüş işlemi bildirdi; bunların 312.000’i Biden-Harris başkanlığı döneminde zorla yapılan sınır dışı işlemleriydi. Buradan da önceki başkanların dönemlerine göre bir artışın yaşandığını ortaya koyuyor.

Obama’nın başta olduğu iki dönemde 3 milyondan fazla sınır dışı işlemi gerçekleştiğini biliyoruz. Bu rekor, henüz kırılabilmiş değil. Trump yönetiminin ise daha az resmi sınır dışı işlemine imza attığını, ancak daha fazla sayıda uygulamaya yol açan katı politikaları yürürlüğe koyduğunu söylemek gerekiyor.

Bu veriler üzerinden, birçok liberalin insanları inandırmaya çalıştığı veya stratejik olarak kabule yanaşmadığı gerçeğin üzerinin örtüldüğünü söyleyebiliriz. Bu gerçek, meselenin tek yönlü bir mesele olmadığıyla ilgilidir. Liberal ikiyüzlülük, hemen suçu Cumhuriyetçilere atma eğilimindedir. Burada, iki parti arasında daha fazla ayrışma yaratmak amacıyla karşı tarafın kifayetsizliğini istismar etme stratejisi yürürlüktedir. Oysa bu, eskimiş, güncelliğini yitirmiş bir taktiktir. Çünkü modern teknolojiyle bu kanıtları doğru bir şekilde aramak ve kaynak göstermek çok kolaydır.

Sürece iki partinin de verdiği desteğin kanıtı, ICE tesislerinde en az 33.400 tutuklu yatağı bulunmasını zorunlu kılan, daha sonra 2017’de 34.000’e çıkarılan 2010 tarihli İç Güvenlik Ödenekleri Yasası’dır. Bu türden yasalar, hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi partinin iktidarında gündeme getirilip kabul edilmiştir.

Amerikan Rüyası mı Yoksa Şirketlerin Hâkim Olduğu Bir Serap mı?

“Özgür insanların ülkesi”, bir vakitler başka diyarlardaki ailelere bir vaatte bulunuyordu. Bu vaat, 1965 tarihli Göçmenlik Yasası ve 1980 tarihli Mülteci Yasası gibi yasalarla resmi ve hukuki bir zemine kavuşmuş, 2024 yılına kadar tahminen 55 milyon kişinin yasal olarak ABD’ye gelmesini sağlamıştı. Bugün hiçbir evrakı ve izni olmadan ülkede bulunanların sayısı 11 milyonu aşıyor. 1965’ten bu yana on milyonlarca kişinin ülkeye izinsiz olarak geldiği biliniyor.

Yasal statülerine bakılmaksızın bu büyük göç dalgası, ABD’nin güçlü mühendisliğiyle beslendi On yıllarca süren CIA-Hollywood propagandası, milyarlarca insana özgürlük hayalini paketleyip sattı. Ailesine yardım etmek için milyoner olma şansını kim istemez ki?

Bu yürütülen propaganda üzerinden ülkeniz, pratikte “üçüncü dünya” olarak yaftalandı. Kurtarılması gereken ülke olarak takdim edildi. Aşağılık operasyonlara karşı laf eden her devrimci katledildi, bu insanlar, bir bir karikatürleştirildi, kötü karakter olarak sunulup taşlandı. Tüm bunlar, ABD’nin başka ülkelerin kaynaklarını sömürdüğü, zenginliklerini çaldığı gerçeklikte yaşandı. Üstelik, ortaya çıkan yoksulluk ve kaos, bu ülkelerin aşağılık yerler olduklarının kanıtları olarak sunuldu. Neyse ki internet, ABD’nin sırtını yasladığı efsanenin yalan olduğunu ortaya koydukça bu hayal zamanla silinip gitti.

Artık bu karşılıksız vaadin anlamsız ve hükümsüz olduğunu görmek yetmez. Bugün başka ulusların enkazıyla yüzleştiğimiz gerçeklikte başka yerlere bakmalıyız. Bu somut yıkım, ABD’nin büyük ölçüde kaçındığı bir kader, çünkü ülke, yurt dışında bu yıkımın başlıca faillerinden biri haline gelmiştir. Bu da sığınacak yuva arayanların veya “özgür insanlar ülkesi”nde daha iyi bir yaşama imkânı bulmak isteyenlerin zorla göç etmelerine neden olmuştur.

Hesaplı Sömürü

ABD ekonomik sistemi, sömürü temeli üzerine kuruludur. Bu sistem, en yoğun emek gerektiren, en az güvenceli işleri kasten belgesiz göçmenlere verir. Ekonomi sahasının elitleri, bu işgücü karşısında elleri kuvvetli, aynı zamanda bu işçilerin yapmak zorunda kaldığı zor işler ve düşük ücretler üzerinden kârlarını azami düzeye çıkartan bu sistemi bilfiil destekliyorlar.

Bu gerçek, ABD'nin sınır dışı etme çabalarının başlıca hedefi olan Hispanik işçilerin ağırlıklı olarak çalıştığı sektörleri incelediğimizde net biçimde ortaya çıkıyor. Tarım ve süt ürünleri üretimi, inşaat, peyzaj, gıda işleme, restoran sektörü, depolama ve bakım hizmetleri gibi işler, ulusal ekonominin temel omurgasını oluşturuyor. Bu nitelik, göze çarpan bir çelişkiyi ortaya koyuyor: Kamuoyunda “zaruri” görülen işçilere neden kullanılıp atılacak kişiler kadar ücret ödeniyor?

Marksistlere göre bunun sebebi artı değerdir. İşçi, kendisine verilen ücretin karşılığını üretir, geri kalan zamanda ürettiklerinin parasını almaz. Kapitalizm koşullarında tüm işçilerin ortak deneyimi bu pratik üzerine kuruludur. Ancak bu sömürü, kayıtsız işçilerde daha da yoğundur. Aldıkları yoksulluk ücretleri, emek sürelerinin çok daha büyük bir kısmının ödenmediğinin delilidir. Böylece işveren, çok daha yüksek bir kâr oranı elde eder.

Bu alanlarda çalışan her kesimden işçi, önemli zorluklarla ve düşük ücretlerle karşı karşıya kalır. Ama belgesiz işçilerin sömürüsü katmerlidir. İşverenler, çalışanlarının belirsiz yasal statüsünden yararlanarak, yoksulluk sınırında ücretler teklif ederler, sosyal hakları işçilere vermezler. Her türden itiraz, sınır dışı edilme tehdidiyle boğulur. Bu durumu istismar eden patronlar, hiçbir şekilde ceza almazlar.

Tyson Foods ve Walmart’tan Chipotle ve Pilgrim’s Pride’a kadar birçok büyük şirket, bu türden uygulamalar sebebiyle soruşturmalar ve davalarla yüzleşiyor. Bu, ekonomik bir hata değil, kasıtlı bir özelliktir. Milyar dolarlık şirketlerin maliyetleri, en savunmasız işçilerin sırtına yükleniyor, böylece şirketler kârlarını azami düzeye çıkartma imkânı buluyorlar.

Teknolojinin Gelişimi

Friedrich Engels’in Anti-Dühring’de dile getirdiği gibi, sömürü, otomasyonla, bugünlerde yapay zekânın ilerlemesiyle tarihsel bir çelişkiyle karşı karşıya kalmıştır. Kapitalistlerin insan emeğini teknolojiyle değiştirme çabası, kendi sistemleri için derin bir kriz yaratmaktadır. Bir makine, insan aksine, ücretsiz çalışmaya zorlanamaz. Artı değer üretme kapasitesi yoktur, yalnızca kendi önceden belirlenmiş maliyetini, ürettiği mallara aktarabilir. Bu, temel bir gerçeği ortaya koymaktadır: teknolojinin gerçek ilerici potansiyeli, tıpkı pamuk çırçırının görünüşte tarla kölesinin yerini alması gibi, insanlığın ücretli kölelikten ve ağır işlerden kurtulmasına yardımcı olmaktır. Ancak hapishane sistemleri de aynı acımasız emek pratiğini mahkûmlar için yeniden canlandırmıştır.

Bu nedenle, Andrew Yang gibi kapitalizm yanlısı, korku tellâllığı yapan liberal politikacılar, yapay zekâ gelişimini engellemeye çalışırken, işçilerin değil, kâr elde etmek için sömürülen bir sınıf olmadan işleyemeyen kapitalist sistemin korunmasını savunmaktadırlar. Amaç, teknolojik ilerlemeyi durdurmak değil, onu ele geçirmek olmalıdır.

İşçi sınıfının üretim araçlarını kolektif olarak kontrol ettiği bir proletarya diktatörlüğünde, bu gelişmiş teknoloji, gerçek amacına, bildiğimiz şekliyle insanlığın iyileştirilmesi ve gerçek ilerlemesine hizmet edecektir. Yapay zekâ ve otomasyon, kayıtsız-belgesiz işçilerin aşırı sömürüsüne dayanan tehlikeli, tekrarlayan ve fiziksel olarak zorlu işleri yapabilir. Bu, işsizliğe yol açmaz, aksine artı değer ihtiyacını ortadan kaldırarak, insan emeğinin yaratıcı, toplumsal ve düşünsel uğraşlara yönlendirilmesini sağlar. Doğru ellerde teknoloji, bir tehdit değil, hesaplı sömürü düzenini ortadan kaldırmanın anahtarıdır.

Ne Yapmalı?

Emeğin sömürüsü, sınır dışı etme işlemlerinin askerileştirilmesi ve teknolojik ilerlemenin taktiksel manipülasyonu bugün iç içe geçen meseleler. Tüm meselelerin çözümünün onlara sebep olan kapitalist sistemde bulunamayacağı açık.

İki partili diktatörlüğün desteklediği bu düzen, yapısal olarak, ister belgesiz ister belgeli olsun, aşırı sömürüye tabi kılınacak bir işçi sınıfı yaratmaya, azami düzeyde artı değer elde etmeye ve daha sonra işe yaramaz hale geldiklerinde işçileri bir kenara atmaya mecburdur. Tüm işçileri savunmak istiyorsak, sistem içinden değişim için yalvarmaya son vermeli, bu tür çabaların soruna kaynaklık eden düzenin ömrünü uzattığını görmeliyiz.

Önümüzde tek yol var o da bilinçli ve kolektif olarak sistemin dışında örgütlenmek, üretim araçlarını ele geçirebilecek komünist bir öncü parti aracılığıyla güç inşa etmektir.

Başka ülkelerde proletaryayı başa yazan, öncelikli kılan devrimcilerin çalışmalarını takip ederek ve inceleyerek, ICE denilen aygıtı yok edebilir, teknolojiyi kâr yerine insanın özgürlüğü için kullanabilir, kapitalistlerin artı değere olan ihtiyacını ortadan kaldırabiliriz.

Devrimci Eğitim ve Eylem Birliği
15 Eylül 2025
Kaynak

0 Yorum: