28 Ocak 2026

, ,

Ayça’nın Değil Yahya’nın Çubuğu

“Vietnam’dan Filistin’e. Birçok Cephede Süren Tek Mücadele” [San Fransisko Barış Yürüyüşü, 14 Ekim 1972]

 

Ho Chi Minh, Paris’te kaldığı dönemde sosyalistlerle ilişki kuruyor. Partiye örgütlenmesinin sebebi, sosyalistlerdeki ezilen halklara yönelik ilgi ve sevgi. Ama sonra bunu yetersiz görüyor. Derde deva olmadığını anlıyor. Bir arayışa giriyor. Eline Lenin’in Millet ve Sömürge Meseleleri Üzerine Tezler kitabı geçiyor. Kitaba yönelik tepkisini şu şekilde aktarıyor.

“[...] kitabın ana bölümünü nihayet kavradım. İçime nasıl bir duygu, coşku, açık bir basiret ve güven doldu, bilemezsiniz! Aldığım keyiften gözlerim doldu. Odamda tek başıma otururken, birden geniş kalabalıklara hitap eder gibi, yüksek sesle bağırmaya başladım: ‘Sevgili şehidler, yurttaşlarım! İşte ihtiyacımız olan bu, budur kurtuluşumuzun yolu!’ [...]”[1]

Bizim solcumuz, o kitabı Vietnamlı bir devrimci değil de Çankaya’nın, iç Amerika’nın veya iç İngiltere’nin beslemesi olarak okuduğu için bu tepkiyi hiçbir zaman vermedi. Verenleri toprağa gömdü. Yoluna baktı. Lenin’i ve Leninizmi kurtuluş yolu olarak görmedi. “Ezilen ve köleleştirilen halklar için Lenin, esaret altındaki sefil hayatların tarihsel miladının kahramanı ve aydınlık geleceğinin sembolü olarak kalacaktır”[2] diyemedi. Kendi bireyliğine egemenler adına yer açmak için kahramanları, aydınlığı ve geleceği öldürdü.

Bugün bile hâlâ Rus İmparatorluğu ile Osmanlı arasında bağ kurularak okunuyor Lenin. Göndermeler, atıflar, alıntılar, bu ön tespitle yapılıyor. Zımnen, dipten derinden, büyük Türkiye’nin ileri karakolu, öncü akıncı birlikleri olarak hareket ediliyor. Bir türlü gerçekleşmeyen burjuva devrimine Menşevikler yetiştiriliyor. Olmadı, SR’lar çimlendiriliyor. “Önce Amerikalı veya Avrupalı olsun da sonra devrimi yaparız” deniliyor. Bunu diyenler, Lenin’i ve Leninizmi kimseye bırakmıyorlar. Onlar yol almasın diye uğraşıyorlar.

Burjuvazi, dinle ve milletle ilgili bir sorun yaşıyorsa, sosyalist hareketin yelkenine üfleniyor. İç emperyalizm, kendisine sosyalistler üzerinden yol buluyor. Burjuvazinin kendisine sunduğu kum havuzlarında oyalanan sol örgütler, emperyalizm gelsin elini tutsun diye “Enternasyonal”ist oluveriyorlar. LGBT tuvaletler inşa ediyorlar. Sitelerini, yayınlarını dışarıya bağlıyorlar.

Enternasyonalizmi NATO, AB, Pentagon ve CIA bağlamında ele alıyorlar. Onlar ne söylerse o oluyorlar. Pandemiyi de Kürd’ü de kadını da çevreyi de onların istediği gibi görüyor, onların istediği gibi değerlendiriyorlar. Enternasyonalizmi, milletten, milletin dertlerinden, çilesinden, kavgasından kaçmak için bir sığınak olarak istismar ediyorlar.

* * *

Irak işgali, İngiltere’nin yakıcı gündemiydi. Müslümanlara ihtiyaç vardı. Devlet, Troçkistlerin eline döviz, pankart tutuşturdu, savaş karşıtı hareketi örgütledi. Çünkü Amerika ile bir rekabet söz konusuydu. 1 Mart tezkeresi, bu gerilimde eşiğe takıldı. İngiltere, Irak’a Basra’dan; Amerika Erbil’den çıkmak istiyordu. İngiltere’nin dediği olunca, İngiltere’nin içte inşa ettiği devlet tezkereye “hayır” deyince, birkaç ay sonra İngiliz elçiliği, bir sinegog bir de İngiliz bankası bombalandı. Mesaj yerine ulaştı.

Mesajı bugünkü sosyalistler de aldılar. O gün savaş karşıtı eylemler örgütleyenler, bugün hep birlikte İran’la savaşıyorlar. Savaşanlara destek oluyorlar. Ellerini ovuşturuyorlar.

Demek ki sadece bugün değil, o gün de İngiliz ajanıymış. Partisi, Müslümanların eylemlerine katılıyordu. Kendisi, devletin Ortadoğu açılımında aydın sıfatıyla, konferans konferans dolaşıyordu. Ayak bastıkları yerler, on yıl sonra kan gölüne döndü. Kendisi, tabii ki İngiltere’ye kaçtı. Partisi, Libya’da ve Suriye’de dökülen kana, yapılan katliamlara destek verdi. CIA ve MI6 uzantılarının yapıp ettiklerinde “devrim” aradı.

Bahsi edilen kişi, Aydın Çubukçu. O günlerde Müslümanları kandırmak modaydı. Bir yazısında, “İran’da bir âlimin kütüphanesi var. Her köşesine Kerbela’dan toprak getirilip konulmuş. Bu toprak dolu saksılardan başka güvenlik sistemi yok. O toprağın kitapları koruduğuna ben de inanıyorum” diyordu. Sırt sıvazlıyordu. Lübnan işgali sırasında Hizbullah’a destek mitinginde Nasrallah gibi konuşuyor, onun, partisinin sata sata bitiremediği Deniz Gezmiş’i tanıdığına dair yalan haber yapıyordu. Şimdi Müslüman’a, İslam’a ve Ortadoğu halklarına küfrederek ömrünü tamamlıyor. Burada partisi, İngiliz istihbaratına ve ordusuna çalışan aydınları, Siyonist yazarları panellere çıkartıyor.[3] İçte CHP’cilik, dışta İngilizcilik yapıyor.

* * *

Bir de Ayça Çubukçu var. Biyolojik olarak aynı soydan mıdır, önemli değil, ideolojik olarak aynı soydan, orası açık. Ayça Çubukçu, ekmek yediği yere hizmet etmek adına, antiemperyalist cenaha “kampçı” diyerek küfrediyor.[4] Bu tür teori-dışı, cahilane laflarla orta sınıfın ve emperyalizmin güdümünde olan akademide kendisine koltuk bulmaya çalışıyor. Onun şahsında “akademide bir koltuk bir de çek defteri” konuşuyor.

O akademi ve çek defteri, kendilerinin emperyalizmle ilişkisini ifşa eden Gabriel Rockhill’e savaş açıyor. Sansürcü ve kensılcı müdahale, bu yazarı çeşitli mahfillerden kovuyor. Rockhill’i kovan mahfillerden biri de Historical Materialism dergisi. Çubukçu, onun öfke nöbetine ortak oluyor:

“Bu öfke nöbeti, kişinin teslim olduğu hegemonyada çatlaklar oluştuğunu, Küresel Güney’in artık Jacobin, Verso veya Historical Materialism gibi çevrelerden onay görmeyi beklemediğini, Marksizmin bir kez daha her zaman olması gerektiği şeye, eleştiri denilen oyundan ziyade devrim bilimine dönüştüğünü bilen geleneğin korkusunun bir yansımasıdır.”[5]

Güney’in yoksul ülkelerinden kovulduğunu gören Çubukçu, o ülkelere yönelik savaşın parçası olduğu için, gördüğü ilgi ve övgüden mahrum kalmamak adına, saldırıya geçiyor. Bu derginin düzenlediği panelde Max Ajl’a cevap veriyor. Cevabında, emperyalizmin yürüyüşü önüne çıkan millete ve dine kılıç sallıyor. Kalemi ve dili efendileri adına oynuyor.

Çubukçu’nun Max Ajl ile ilgili takıntısı, bu yazarın Filistin konusunda sınır çizgisi çekmesi.[6] Ajl, Batılı küçük burjuvazinin ABD emperyalizminin yanında hizalandığını söyleyen Cabral’a atıfta bulunuyor. Cabral, “sınıf intiharı” diyen devrimci. Çubukçu, sınıfının keyfini düşünen bir liberal.

Her solcu gibi Çubukçu da “Enternasyonalizm” diyerek, korunaklı, bulaşıksız, kirsiz, arınık bir zihin âlemine kaçıyor. Bir yazısında “millet” ve “insanlık” kavramlarını reddediyor.[7] Küçük burjuva bireye, ait olmayacağı, uğruna dövüşmeyeceği, konformist bireysel fanteziler ambalajlayıp satıyor. Milleti ve insanı aşmış olan bu liberaller, emperyalizmin embedded akademisyenleri.

Çubukçu, efendilerine yaranmak adına, onlar gibi görünmek için, samimiyetsiz, bastıra bastıra, eze eze konuştuğu İngilizcesiyle, panelde sürekli hocasından onay almaya çalışıyor. Hocası da “dünyayı emperyalizmin altında ezilenlerin değil, onun tepesindeki kişilerin gözüyle anlatan”[8] Michael Hardt.

* * *

2003 Irak işgali dışında bir de Wall Street eylemlerinden Tahrir’e uzanan, anarşizan hattan söz etmek gerek. Çubukçu, Marksizmle anarşizm arasındaki düzlemde enternasyonalist hikâyeler satabileceğini iyi biliyor. Tezgâhını oraya kuruyor. Dinle ve milletle kavgasında liberal burjuvaziye yedekleniyor. Onun askeri oluyor. Burada ağızda dolaştırdığı, dişlerini kırmasını istemediği demir bilye ise Filistin. Her liberal gibi, Max Ajl’da alerji geliştirdiği konu, Filistin’i askeri strateji ve jeopolitika bağlamında ele alıyor oluşu.

Tüm teorik taklalar, Filistin’in tükürülmesi, onun etkisiz kılınması ile ilgili. Bu cenahın piyonlarından Barış Yıldırım, 7 Ekim sonrası o nedenle Hamas’a “küçük kötülük” diyordu.[9] TKP’nin Koç ailesinden danışmanı, o nedenle “İsrail’in varolma hakkı”ndan[10] söz ediyor, şahçılar gibi “bu İslamcılar, İran toprağına ve tarihine yabancı unsur” diyordu. Filistin’i silmek için çeşitli taklalar atıldı. Bir takla da FİBG idi.

Bugün emperyalizmin top namluları, İran’a dönük. Hep birlikte İran’dan kurtulacakları için tüm solcular, sosyalistler helva kavuruyorlar. Sevinç naraları atıyorlar. Kaldıraç Hareketi, Stokholmlu ve Berlinli örgütlerin İran’a dair açıklamalarını yayınlıyor. İşçi sınıfıyla alakası istismar üzerine kurulu olan örgütler, onun arkasına saklanarak, emperyalizmle birlikte İran’ı taşlıyorlar. Çubukçu’nun partisi dâhil, hiçbir sosyalist örgüt, yaptırımlardan, İran ekonomisini baltalayan müdahalelerden zerre bahsetmiyor. Çünkü herkes, emperyalizmin devrime ve sosyalizme giden yolu açacağı yalanını satıyor. Emperyalist ülkelere sığınma, kaçma, teslim olma, ajanlık yapma hayalleri kuranları çağırıyor. İnsanlığın ve milletlerin kurtuluşu davasına kimse örgütlemiyor, örgütlenmiyor.

Bugün İngiltere, Irak gibi İran’da da farklı bir konum alsaydı, sokaklarda savaş karşıtı eylemler görürdük. En önde EMEP ve DSİP olurdu. Yakıcı gerçeğimiz bu.

* * *

Bu coğrafyada Millet ve İnsanlık adına ele silah alan, cepheye koşan, siper yoldaşlığını bilen, zihnini ve aklını buna göre bileyleyen herkesi “kampçılık” ve “milliyetçilik” eleştirileriyle ezmeye çalışıyorlar. Bu tasfiyeci ve linççi kültür, esasında kampın ve milletin belirli bir kamp ve millet örgütleme ihtimaliyle dövüşüyor. Özünde sosyalistler, İran ve Filistin’in bu topraklarda örgütlenme ihtimaliyle savaşıyorlar. Kendilerine buradan yol açılacağını sanıyorlar. Ayrıca, buradaki akademik ve düşünsel alanı korumaya çalışıyorlar. Emperyalistlerin tankları ardına saklanıyorlar. Bu konuda kendilerine her yerde ve her fırsatta liberal yol arkadaşları buluyorlar. Liberalizmle nefes alabiliyorlar. 11 Eylül, Irak işgali ve Tahrir’e uzanan hatta sosyalist hareket, liberalizme örgütleniyor. Ona karşı kurulacak her türden barikat, devrimcidir.

* * *

Bir aktarıma göre[11] Mustafa Suphi, “İngiliz-Amerikan emperyalistleri Türk halkının gerçek düşmanıdır. Her kim ki Türkiye’yi Amerika’nın mandası yapmak istiyor o Türk değil, Türklerin ezeli düşmanıdır” diyor. Alınteri gibi sol örgütler, bu “Türk” kelimesini alıp milliyetçilik çuvalına atıyor, o sebeple, soykütüğünü sosyal milliyetçilikten arındırmak için onu Ermeni devrimcilerinden başlatıyorlar. Suphi’yi silip, kimlik siyaseti üzerinden Maria’ya odaklanıyorlar. Buradan ve bugünden, buranın ve bugünün gerçeğinden kaçmak için fikirler uyduruyorlar. Suphi’ye küfredenler, burada Suphi anması örgütlüyorlar. Fransa’daki kadro sayısı Türkiye’deki kadro sayısından çok olan örgütler, boş yere ahkam kesiyorlar. İltica kültürü teslimiyet üzerine kurulu ve o teslimiyet, sosyalist hareketin teorisini, ideolojisini ve politikasını tayin ediyor.

Bugün Alınteri, Rojava’daki Amerikan üslerinin Ortadoğu’nun benimseyeceği “tek model” olduğunu söylüyor.[12] Parti kuracak örgütlere danışmanlık hizmeti vermekten başka işi olmayan Köz ise geçmişte yayınladığı Suphi ve TKP yazılarına küfrediyor.

Mandacı sol, bu mandacılık için kılıflar örüyor. Bu sol, insanlık, millet, din gibi kolektif tarihsel olguları aşacak düşünsel-hayali kanallar açmaya çalışıyor. Bu kanalların emperyalizmin iç ve dış müdahaleleriyle açıldığını görmek gerekiyor.

Bugün Rojava, Amerikan üssü haricinde bir de dipteki tünellerdir. O tünellerin bir ucu Saygon’a bir ucu Gazze’ye çıkar. Çıkıyor olmalıdır. Dövüşenlerin çıplak ayaklarının izlerine basarak yürünmelidir, İngiliz-Amerikan-İsrail postallarının izlerine değil.

Eren Balkır
28 Ocak 2026

Dipnotlar:
[1] Ho Chi Minh, “Beni Leninizme Götüren Yol”, Nisan 1960, İştiraki.

[2] Ho Chi Minh, “Lenin ve Şark”, 21 Ocak 1926, İştiraki.

[3] Eren Balkır, “Emperyalizmin Neferleri”,28 Mayıs 2024, İştiraki.

[4] Ayça Çubukçu, “Notes on Campist Internationalism”, 22 Ocak 2026, Verso.

[5] Bisharat Abbasi, “In Defence Of Gabriel Rockhill’s Who Paid the Pipers of Western Marxism”, 29 Aralık 2025, Substack.

[6] Max Ajl, “Palestine and the Ends of Theory”, 16 Aralık 2023, TF.

[7] Ayça Cubukcu, “On Left Internationalism”, Temmuz 2024, RG.

[8] Atilio A. Boron, “İmparatorluk ve Emperyalizm”, 2005, İştiraki.

[9] Eren Balkır, “Halt”, 30 Aralık 2023 İştiraki.

[10] Eren Balkır, “Siyonist Monşer”, 22 Aralık 2022, İştiraki.

[11] O. Gurov, “Türk Gericiliğinin Kanlı Zulmü”, 31 Ocak 1951, İştiraki.

[12] Elfazi Toral, “Kobanê Ruhunu Yeniden Kuşanmak”, 17 Aralık 2024, Alınteri.

0 Yorum: