“Vietnam’dan Filistin’e. Birçok Cephede Süren Tek Mücadele”
[San Fransisko Barış Yürüyüşü, 14 Ekim 1972]
Ho
Chi Minh, Paris’te kaldığı dönemde sosyalistlerle ilişki kuruyor. Partiye örgütlenmesinin
sebebi, sosyalistlerdeki ezilen halklara yönelik ilgi ve sevgi. Ama sonra bunu
yetersiz görüyor. Derde deva olmadığını anlıyor. Bir arayışa giriyor. Eline
Lenin’in Millet ve Sömürge Meseleleri Üzerine Tezler kitabı geçiyor. Kitaba
yönelik tepkisini şu şekilde aktarıyor.
“[...] kitabın ana
bölümünü nihayet kavradım. İçime nasıl bir duygu, coşku, açık bir basiret ve
güven doldu, bilemezsiniz! Aldığım keyiften gözlerim doldu. Odamda tek başıma
otururken, birden geniş kalabalıklara hitap eder gibi, yüksek sesle bağırmaya
başladım: ‘Sevgili şehidler, yurttaşlarım! İşte ihtiyacımız olan bu, budur
kurtuluşumuzun yolu!’ [...]”[1]
Bizim
solcumuz, o kitabı Vietnamlı bir devrimci değil de Çankaya’nın, iç Amerika’nın
veya iç İngiltere’nin beslemesi olarak okuduğu için bu tepkiyi hiçbir zaman
vermedi. Verenleri toprağa gömdü. Yoluna baktı. Lenin’i ve Leninizmi kurtuluş
yolu olarak görmedi. “Ezilen ve köleleştirilen halklar için Lenin, esaret
altındaki sefil hayatların tarihsel miladının kahramanı ve aydınlık geleceğinin
sembolü olarak kalacaktır”[2] diyemedi. Kendi bireyliğine egemenler adına yer
açmak için kahramanları, aydınlığı ve geleceği öldürdü.
Bugün
bile hâlâ Rus İmparatorluğu ile Osmanlı arasında bağ kurularak okunuyor Lenin. Göndermeler,
atıflar, alıntılar, bu ön tespitle yapılıyor. Zımnen, dipten derinden, büyük
Türkiye’nin ileri karakolu, öncü akıncı birlikleri olarak hareket ediliyor. Bir
türlü gerçekleşmeyen burjuva devrimine Menşevikler yetiştiriliyor. Olmadı, SR’lar
çimlendiriliyor. “Önce Amerikalı veya Avrupalı olsun da sonra devrimi yaparız”
deniliyor. Bunu diyenler, Lenin’i ve Leninizmi kimseye bırakmıyorlar. Onlar yol
almasın diye uğraşıyorlar.
Burjuvazi,
dinle ve milletle ilgili bir sorun yaşıyorsa, sosyalist hareketin yelkenine üfleniyor. İç emperyalizm, kendisine sosyalistler üzerinden yol buluyor. Burjuvazinin
kendisine sunduğu kum havuzlarında oyalanan sol örgütler, emperyalizm gelsin
elini tutsun diye “Enternasyonal”ist oluveriyorlar. LGBT tuvaletler inşa
ediyorlar. Sitelerini, yayınlarını dışarıya bağlıyorlar.
Enternasyonalizmi
NATO, AB, Pentagon ve CIA bağlamında ele alıyorlar. Onlar ne söylerse o
oluyorlar. Pandemiyi de Kürd’ü de kadını da çevreyi de onların istediği gibi
görüyor, onların istediği gibi değerlendiriyorlar. Enternasyonalizmi,
milletten, milletin dertlerinden, çilesinden, kavgasından kaçmak için bir
sığınak olarak istismar ediyorlar.
* * *
Irak
işgali, İngiltere’nin yakıcı gündemiydi. Müslümanlara ihtiyaç vardı. Devlet, Troçkistlerin
eline döviz, pankart tutuşturdu, savaş karşıtı hareketi örgütledi. Çünkü
Amerika ile bir rekabet söz konusuydu. 1 Mart tezkeresi, bu gerilimde eşiğe
takıldı. İngiltere, Irak’a Basra’dan; Amerika Erbil’den çıkmak istiyordu.
İngiltere’nin dediği olunca, İngiltere’nin içte inşa ettiği devlet tezkereye “hayır”
deyince, birkaç ay sonra İngiliz elçiliği, bir sinegog bir de İngiliz bankası bombalandı.
Mesaj yerine ulaştı.
Mesajı
bugünkü sosyalistler de aldılar. O gün savaş karşıtı eylemler örgütleyenler,
bugün hep birlikte İran’la savaşıyorlar. Savaşanlara destek oluyorlar. Ellerini
ovuşturuyorlar.
Demek
ki sadece bugün değil, o gün de İngiliz ajanıymış. Partisi, Müslümanların
eylemlerine katılıyordu. Kendisi, devletin Ortadoğu açılımında aydın sıfatıyla,
konferans konferans dolaşıyordu. Ayak bastıkları yerler, on yıl sonra kan gölüne
döndü. Kendisi, tabii ki İngiltere’ye kaçtı. Partisi, Libya’da ve Suriye’de
dökülen kana, yapılan katliamlara destek verdi. CIA ve MI6 uzantılarının yapıp
ettiklerinde “devrim” aradı.
Bahsi
edilen kişi, Aydın Çubukçu. O günlerde Müslümanları kandırmak modaydı. Bir
yazısında, “İran’da bir âlimin kütüphanesi var. Her köşesine Kerbela’dan toprak
getirilip konulmuş. Bu toprak dolu saksılardan başka güvenlik sistemi yok. O
toprağın kitapları koruduğuna ben de inanıyorum” diyordu. Sırt sıvazlıyordu. Lübnan işgali
sırasında Hizbullah’a destek mitinginde Nasrallah gibi konuşuyor, onun, partisinin sata
sata bitiremediği Deniz Gezmiş’i tanıdığına dair yalan haber yapıyordu. Şimdi Müslüman’a,
İslam’a ve Ortadoğu halklarına küfrederek ömrünü tamamlıyor. Burada partisi,
İngiliz istihbaratına ve ordusuna çalışan aydınları, Siyonist yazarları
panellere çıkartıyor.[3] İçte CHP’cilik, dışta İngilizcilik yapıyor.
* * *
Bir
de Ayça Çubukçu var. Biyolojik olarak aynı soydan mıdır, önemli değil, ideolojik
olarak aynı soydan, orası açık. Ayça Çubukçu, ekmek yediği yere hizmet etmek
adına, antiemperyalist cenaha “kampçı” diyerek küfrediyor.[4] Bu tür
teori-dışı, cahilane laflarla orta sınıfın ve emperyalizmin güdümünde olan
akademide kendisine koltuk bulmaya çalışıyor. Onun şahsında “akademide bir
koltuk bir de çek defteri” konuşuyor.
O
akademi ve çek defteri, kendilerinin emperyalizmle ilişkisini ifşa eden Gabriel
Rockhill’e savaş açıyor. Sansürcü ve kensılcı müdahale, bu yazarı çeşitli
mahfillerden kovuyor. Rockhill’i kovan mahfillerden biri de Historical Materialism
dergisi. Çubukçu, onun öfke nöbetine ortak oluyor:
“Bu öfke nöbeti, kişinin
teslim olduğu hegemonyada çatlaklar oluştuğunu, Küresel Güney’in artık Jacobin,
Verso veya Historical Materialism gibi çevrelerden onay görmeyi
beklemediğini, Marksizmin bir kez daha her zaman olması gerektiği şeye,
eleştiri denilen oyundan ziyade devrim bilimine dönüştüğünü bilen geleneğin
korkusunun bir yansımasıdır.”[5]
Güney’in
yoksul ülkelerinden kovulduğunu gören Çubukçu, o ülkelere yönelik savaşın parçası
olduğu için, gördüğü ilgi ve övgüden mahrum kalmamak adına, saldırıya geçiyor. Bu
derginin düzenlediği panelde Max Ajl’a cevap veriyor. Cevabında, emperyalizmin
yürüyüşü önüne çıkan millete ve dine kılıç sallıyor. Kalemi ve dili efendileri adına
oynuyor.
Çubukçu’nun
Max Ajl ile ilgili takıntısı, bu yazarın Filistin konusunda sınır çizgisi çekmesi.[6]
Ajl, Batılı küçük burjuvazinin ABD emperyalizminin yanında hizalandığını
söyleyen Cabral’a atıfta bulunuyor. Cabral, “sınıf intiharı” diyen devrimci.
Çubukçu, sınıfının keyfini düşünen bir liberal.
Her
solcu gibi Çubukçu da “Enternasyonalizm” diyerek, korunaklı, bulaşıksız,
kirsiz, arınık bir zihin âlemine kaçıyor. Bir yazısında “millet” ve “insanlık”
kavramlarını reddediyor.[7] Küçük burjuva bireye, ait olmayacağı, uğruna
dövüşmeyeceği, konformist bireysel fanteziler ambalajlayıp satıyor. Milleti ve
insanı aşmış olan bu liberaller, emperyalizmin embedded akademisyenleri.
Çubukçu,
efendilerine yaranmak adına, onlar gibi görünmek için, samimiyetsiz, bastıra
bastıra, eze eze konuştuğu İngilizcesiyle, panelde sürekli hocasından onay almaya
çalışıyor. Hocası da “dünyayı emperyalizmin altında ezilenlerin değil, onun
tepesindeki kişilerin gözüyle anlatan”[8] Michael Hardt.
* * *
2003
Irak işgali dışında bir de Wall Street eylemlerinden Tahrir’e uzanan, anarşizan
hattan söz etmek gerek. Çubukçu, Marksizmle anarşizm arasındaki düzlemde enternasyonalist
hikâyeler satabileceğini iyi biliyor. Tezgâhını oraya kuruyor. Dinle ve milletle
kavgasında liberal burjuvaziye yedekleniyor. Onun askeri oluyor. Burada ağızda
dolaştırdığı, dişlerini kırmasını istemediği demir bilye ise Filistin. Her liberal
gibi, Max Ajl’da alerji geliştirdiği konu, Filistin’i askeri strateji ve jeopolitika
bağlamında ele alıyor oluşu.
Tüm
teorik taklalar, Filistin’in tükürülmesi, onun etkisiz kılınması ile ilgili. Bu
cenahın piyonlarından Barış Yıldırım, 7 Ekim sonrası o nedenle Hamas’a “küçük
kötülük” diyordu.[9] TKP’nin Koç ailesinden danışmanı, o nedenle “İsrail’in
varolma hakkı”ndan[10] söz ediyor, şahçılar gibi “bu İslamcılar, İran toprağına
ve tarihine yabancı unsur” diyordu. Filistin’i silmek için çeşitli taklalar
atıldı. Bir takla da FİBG idi.
Bugün
emperyalizmin top namluları, İran’a dönük. Hep birlikte İran’dan kurtulacakları
için tüm solcular, sosyalistler helva kavuruyorlar. Sevinç naraları atıyorlar. Kaldıraç
Hareketi, Stokholmlu ve Berlinli örgütlerin İran’a dair açıklamalarını
yayınlıyor. İşçi sınıfıyla alakası istismar üzerine kurulu olan örgütler, onun
arkasına saklanarak, emperyalizmle birlikte İran’ı taşlıyorlar. Çubukçu’nun
partisi dâhil, hiçbir sosyalist örgüt, yaptırımlardan, İran ekonomisini baltalayan müdahalelerden zerre bahsetmiyor. Çünkü herkes, emperyalizmin devrime ve
sosyalizme giden yolu açacağı yalanını satıyor. Emperyalist ülkelere sığınma,
kaçma, teslim olma, ajanlık yapma hayalleri kuranları çağırıyor. İnsanlığın ve
milletlerin kurtuluşu davasına kimse örgütlemiyor, örgütlenmiyor.
Bugün
İngiltere, Irak gibi İran’da da farklı bir konum alsaydı, sokaklarda savaş
karşıtı eylemler görürdük. En önde EMEP ve DSİP olurdu. Yakıcı gerçeğimiz bu.
* * *
Bu
coğrafyada Millet ve İnsanlık adına ele silah alan, cepheye koşan, siper
yoldaşlığını bilen, zihnini ve aklını buna göre bileyleyen herkesi “kampçılık” ve
“milliyetçilik” eleştirileriyle ezmeye çalışıyorlar. Bu tasfiyeci ve linççi
kültür, esasında kampın ve milletin belirli bir kamp ve millet örgütleme
ihtimaliyle dövüşüyor. Özünde sosyalistler, İran ve Filistin’in bu topraklarda
örgütlenme ihtimaliyle savaşıyorlar. Kendilerine buradan yol açılacağını
sanıyorlar. Ayrıca, buradaki akademik ve düşünsel alanı korumaya çalışıyorlar. Emperyalistlerin
tankları ardına saklanıyorlar. Bu konuda kendilerine her yerde ve her fırsatta
liberal yol arkadaşları buluyorlar. Liberalizmle nefes alabiliyorlar. 11 Eylül,
Irak işgali ve Tahrir’e uzanan hatta sosyalist hareket, liberalizme örgütleniyor.
Ona karşı kurulacak her türden barikat, devrimcidir.
* * *
Bir
aktarıma göre[11] Mustafa Suphi, “İngiliz-Amerikan emperyalistleri Türk
halkının gerçek düşmanıdır. Her kim ki Türkiye’yi Amerika’nın mandası yapmak
istiyor o Türk değil, Türklerin ezeli düşmanıdır” diyor. Alınteri gibi sol örgütler,
bu “Türk” kelimesini alıp milliyetçilik çuvalına atıyor, o sebeple, soykütüğünü
sosyal milliyetçilikten arındırmak için onu Ermeni devrimcilerinden başlatıyorlar.
Suphi’yi silip, kimlik siyaseti üzerinden Maria’ya odaklanıyorlar. Buradan ve
bugünden, buranın ve bugünün gerçeğinden kaçmak için fikirler uyduruyorlar. Suphi’ye
küfredenler, burada Suphi anması örgütlüyorlar. Fransa’daki kadro sayısı
Türkiye’deki kadro sayısından çok olan örgütler, boş yere ahkam kesiyorlar.
İltica kültürü teslimiyet üzerine kurulu ve o teslimiyet, sosyalist hareketin
teorisini, ideolojisini ve politikasını tayin ediyor.
Bugün
Alınteri, Rojava’daki Amerikan üslerinin Ortadoğu’nun benimseyeceği “tek
model” olduğunu söylüyor.[12] Parti kuracak örgütlere danışmanlık hizmeti vermekten
başka işi olmayan Köz ise geçmişte yayınladığı Suphi ve TKP yazılarına
küfrediyor.
Mandacı
sol, bu mandacılık için kılıflar örüyor. Bu sol, insanlık, millet, din gibi
kolektif tarihsel olguları aşacak düşünsel-hayali kanallar açmaya çalışıyor. Bu
kanalların emperyalizmin iç ve dış müdahaleleriyle açıldığını görmek gerekiyor.
Bugün
Rojava, Amerikan üssü haricinde bir de dipteki tünellerdir. O tünellerin bir
ucu Saygon’a bir ucu Gazze’ye çıkar. Çıkıyor olmalıdır. Dövüşenlerin çıplak ayaklarının
izlerine basarak yürünmelidir, İngiliz-Amerikan-İsrail postallarının izlerine
değil.
Eren Balkır
28
Ocak 2026
Dipnotlar:
[1] Ho Chi Minh, “Beni Leninizme Götüren Yol”, Nisan 1960, İştiraki.
[2]
Ho Chi Minh, “Lenin ve Şark”, 21 Ocak 1926, İştiraki.
[3]
Eren Balkır, “Emperyalizmin Neferleri”,28 Mayıs 2024, İştiraki.
[4]
Ayça Çubukçu, “Notes on Campist Internationalism”, 22 Ocak 2026, Verso.
[5]
Bisharat Abbasi, “In Defence Of Gabriel Rockhill’s Who Paid the Pipers of
Western Marxism”, 29 Aralık 2025, Substack.
[6]
Max Ajl, “Palestine and the Ends of Theory”, 16 Aralık 2023, TF.
[7]
Ayça Cubukcu, “On Left Internationalism”, Temmuz 2024, RG.
[8]
Atilio A. Boron, “İmparatorluk ve Emperyalizm”, 2005, İştiraki.
[9]
Eren Balkır, “Halt”, 30 Aralık 2023 İştiraki.
[10]
Eren Balkır, “Siyonist Monşer”, 22 Aralık 2022, İştiraki.
[11]
O. Gurov, “Türk Gericiliğinin Kanlı Zulmü”, 31 Ocak 1951, İştiraki.
[12]
Elfazi Toral, “Kobanê Ruhunu Yeniden Kuşanmak”, 17 Aralık 2024, Alınteri.


0 Yorum:
Yorum Gönder