11 Ocak 2026

,

Batı Marksizminin Paradoksları


Odak noktamızı Hristiyanlıktan Batı felsefesinin saflık fetişi üzerine kurulu dünya görüşüne kaydırdığımızda, Batı Marksizmi içerisindeki temel paradokslardan biri görünür hale gelecektir: Batı Marksizmi, bir yandan, Sovyetler Birliği’nde ortaya çıkan “pozitivist” ve “mekanistik” Marksizmden kendilerini ayırma umuduyla, “ortodoks dogmaya” karşı mücadelelerinde Hegel’e (Hegelci genç Marx’a) dönmeyi savunan Batı Marksizmi, bir yandan da Hegel ve diyalektik üzerine övgüye değer eserler üretme kapasitesine sahip olmasına rağmen, olguları yorumlama konusunda başvurduğu bakış açısı halen daha Parmenidesçi bir katılıkla ve Aristocu ikili düşünce biçimiyle maluldür.[49]

Batı Marksistleri, Hegel’in ruhunu Marksizme yeniden kazandıranlar olduklarını iddia etse de, somut dünyanın analizi söz konusu olduğunda, diyalektikle ilişkisi en alt seviyede olan kesimdir. Batı Marksistleriyle ilgili olarak, Lenin’in İkinci Enternasyonal’de faaliyet yürüten Kautsky ve Bauer gibi isimlere dediğine benzer bir tespitte bulunabiliriz:

“Kendileri Marksist diyalektiği öğrendiler, başkalarına da öğrettiler (bu alanda yaptıkları şeylerin büyük bir bölümü sosyalist yazına yapılmış değerli katkılar olma vasfını her daim muhafaza edecektir). Ancak, bu diyalektiği uygularken yanlış yaptılar: pratikte diyalektiğe aykırı bir tutum içerisine girdiler. Eski biçimlerin hızlı değişimini ve yeni içeriğin eski biçimler tarafından hızla edinilmesi meselesini dikkate alma konusunda yetersiz kaldılar. Bu sebeple, Hyndman, Guesde ve Plehanov ile aşağı yukarı aynı kaderi paylaştılar.”[50]

Batı Marksistleri, tıpkı Hegel gibi, hakikatin kendisini açığa vurduğu süreçte yanlışların bir moment olarak oynadıkları gerekli rolü kavrayamadılar. Hegel’e göre, “yanlış”mış gibi görünen “en genel manada ayırt erme süreci”nin parçasıdır ve Hakikat için “önemli bir moment”tir.[51] Hegel’in eserlerinde sürekli tekrar eden gözde örneklerden biri olarak tomurcuk, çiçek açtığında “yanlış” bir şey olmadığını kanıtlar. Bu noktada Hegel, her bir unsurun organik bütünlüğe ait “momentler” olarak “karşılıklı gereklilik hali”ni sürdürdüğünü söyler.[52]

Sosyalizm, emperyalizmin ve ulusal burjuva sınıfının dış ve iç baskılarıyla karşılaştığında, devrimi korumak için daha fazla “otoriter” konum almak zorunda kaldı diye “ihanete uğramış” sayılmaz. Sosyalizm, geri kalmış bir ekonomiyle karşılaştığında, kendi zıttıyla ilişki kurması ve üretici güçlerini geliştirmek için yabancı sermayeye açılma sürecine girmesiyle de “ihanete uğramış” ya da (küçümseyici bir ifadeyle, Leninist olmayan anlamıyla) “devlet kapitalizmine dönüştürülmüş” sayılmaz.

“Otoriterlik” momenti ya da “yabancı sermayeye açılma” denilen moment, Batı Marksistlerinin bizi inandırmak istediği gibi sosyalizmin yok edici bir inkârı değil, özellikle ilk aşamalarında, “saf” sosyalizm anlayışına ait idealist kavramların aşılmasını ifade eder. Bu iki moment, sosyalizmi geliştirmek için tarihsel açıdan gerekli olan reddiyeler olarak ortaya çıkar. “Savaş komünizmi”nin güçlükleri karşısında Lenin’in Yeni Ekonomi Politika’sına doğru “stratejik ricat”ı gerçekleştirememiş sosyalist bir Rusya (ki bu güçlükler, esasen İngiltere, ABD, Japonya, İtalya ve diğerlerini içeren on beş ülkenin işgali ardından dayatılmıştı) hayatta kalamazdı. Aynı şekilde, “Stalinizm” denilen pratiğin kolektivizasyon çabaları olmasaydı, Sovyetler Birliği, sanayileşme imkânlarını yitirir, fakirleşirdi. Bir de ayrıca Batı’daki genel beklenti ve arzu uyarınca Hitlerci güçler gelir, “Yahudi Bolşevik” tehdidini yok eder, ilk işçi devletini ve emekçi halkların gerçek manada kendi kendilerini yönetme fikrini ortadan kaldırırdı.[53]

Aynı şekilde, Küba devriminden sonra Batista çetelerine “otoriter” bir tarzda müdahale edilmemiş olsaydı, emperyalizm ve ülkedeki karşı-devrimci güçlerin halk devrimini devirmesi için bir yol açılırdı. Daha az “otoriter” olsaydı, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (KDHC), savaş sırasında halkının yüzde 20’sini öldüren, ülkeyi 70 yıldır dünyanın en saldırgan yaptırım rejimlerinden biriyle boğan ABD imparatorluğu (ve NATO uşakları) tarafından yürütülen hibrit savaşı atlatamazdı.

Batı Marksistlerindeki saflık fetişinin kınayıp durduğu “otoriterlik” denilen şey, her durumda bir devrimin egemenliğini ve sosyalist demokrasiyi korumak için gerekli bir bileşendir. Çünkü Batı Marksistleri, “otoriterlik” ve “demokrasi”yi soyut bir şekilde ele alıyorlar, yani, “demokrasi hangi sınıf için?” ve “otoriterlik hangi sınıfa karşı?” sorularını sormadıkları için “otoriterliğin”, emperyalizme ve emperyalizmle işbirliği yapan ulusal sınıflara karşı, halk için daha zengin, daha geniş ve daha gelişmiş bir sosyalist demokrasiyi güvence altına almada oynadığı gerekli rolü göremiyorlar.

Aynı şekilde, 1978’de “açılım” gibi korkutucu bir riski almamış olsaydı, Çin, 800 milyon insanı yoksulluktan kurtaramaz (ülkede aşırı yoksulluğu ortadan kaldıramaz), bugün dünyada sosyalist inşanın ve anti-emperyalist direnişin bir simgesi haline gelemezdi. Samir Amin, Çin konusuyla ilgili tespitinde bu gerçeği etkili bir ifadeyle dile getiriyor:

“Çin düşmanlığı, Batı solunun iktidarsız kimi akımlarında görülen ‘yirmi üçüncü yüzyılın komünizmini inşa etmediğine göre Çin ihanet içerisindedir!’ türünden çocukça görüşleri besliyor!”[54]

Batı Marksizmindeki saflık fetişi, saflığın kendisinin imkânsız olduğunu göremiyor. Doğada, toplumda veya düşüncede olsun, her şeyin heterojen ve karmaşık varlıklar olduğunu, zorunlu olarak, sürece tabi haliyle, diğer tüm şeylerle bağlantılı olduğunu, o bütünlüğün ilgili şey eliyle şekillendiğini, ayrıca bütünün o şeyi şekillendirdiğini anlamıyor.

Lenin, “İkinci Enternasyonal’in Çöküşü” adlı çalışmasında bu gerçeği yalın bir dille ifade ediyor:

“Marksist diyalektiğin bize öğrettiği kadarıyla ne doğada ne de toplumda ‘saf’ bir olgu vardır. Zira diyalektik, bize saflıkla alakalı her türden anlayışın dar, tek taraflı bir algıya dayandığını, bu algının nesneyi kendi bütünlüğü ve karmaşıklığı içerisinde kavrayamayacağını söyler.”[55]

Hegel, nitelik açısından yeni bir aşamaya yönelik her sıçramanın, uzun bir sürece ihtiyaç duyduğunu, sürecin yanlışların yapılacağı, başarıların elde edileceği bir dizi momentten oluştuğunu, sürecin bu şekilde olgunlaşacağını anlamıştı. Tin’den bahsederken çocuk metaforuna başvuran Hegel şunu söylüyordu:

“Tıpkı bir çocuğun uzun süre iyi bir şekilde beslenmesi ardından aldığı ilk nefesin, yalnızca niceliksel büyümenin aşamalılığını bozmasında olduğu gibi ki burada çocuğun doğması sonrası niteliksel bir sıçrama yaşanmıştır, oluşum sürecindeki ruh da yavaş ve sessiz bir şekilde olgunlaşır. Bu noktada ruh, önceki dünyasının yapısını parça parça çözerek, birbirinden kopuk belirtilerle anlayabildiğimiz sallantılı hali ortadan kaldırır.”[56]

Batı Marksistleri, sürecin gerekli olduğu gerçeğini görmezden gelirler. Sosyalizmin, insanlık tarihinin niteliksel olarak yeni bir evresinin, zihinlerinde tasarladıkları saf formda, bir anda var olmasını isterler. Bir çocuğun yetişkin gibi davranmasını beklerler, çocuk, Shakespeare’i ezbere okuyup cebir denklemleri çözemediğinde öfkelenirler. Sosyalist devletlerde kınadıkları şeylerin sadece onlara dayatılmadığını, aynı zamanda bu şeylerin ebediyete dek varolmayacaklarını göremezler. Evald İlyenkov’un dediği gibi, bunları “hareketin tarihsel olgunluğundaki eksikliğin emareleri” olarak görmek yerine, tarihsel olan (yani belirli bir bağlama ait olan) zorunluluğu öze yerleştirip ebedileştirirler. Bu nedenle, gözlemledikleri her türden kusur ve eksiği, sosyalizme doğru ilerleyen küresel hareketin rüşeym hali denilen bağlama oturtmayı unuturlar. Dünyanın hâlâ kapitalist emperyalizm tarafından yönetildiğini unutan Batı Marksistleri, sosyalist direniş merkezlerinin eski dünyanın yozlaştırıcı etkilerinden tamamen arınmış olmasını beklerler. Onlar, mevcut koşulların Michael Parenti’nin ifadesiyle, “kuşatma sosyalizmi” olarak adlandırabileceğimiz, sosyalist inşa sürecinin ilk aşamasının oluşmasına neden olduğunu, bu kuşatma sosyalizmininse Vicay Praşad’ın bahsini ettiği, küresel emperyalist güçlerce yürütülen “melez savaş” güçlerine karşı mücadele yürütmek zorunda kaldığını görmezler.

Batı Marksistleri, Marx’ın Gotha Programının Eleştirisi’nde belirttiği gibi, sosyalist toplumun, kapitalist toplumdan neşet etmiş bir toplum olduğunu, dolayısıyla, ekonomik, ahlaki ve düşünsel açıdan, içine doğduğu eski toplumun izlerini taşıdığını unuturlar.[59]

“Kabul Edebileceğimiz Saf Olmayan Tek Şey Emperyalizmdir”:
Kontrollü Karşı-Hegemonya ve Uyumlu Sol

Batı Marksizminin saflık fetişi, çelişkilerle maluldür. Bu kesim, emperyalist Batı’nın kızıl tehlikeye karşı yürüttüğü mücadelelerinin saf olmadığı gerçeği üzerinde pek durmaz. Örneğin, Adorno ve Horkheimer, “istihbarat servisleri eski Nazilerle doldurulmuş olan Batı Almanya’daki ABD’nin anti-komünist kukla hükümetine destek verdiler.” Bu ikili, öte yandan, Sovyetler’i Nazilerle kıyaslıyor, bir yandan da alenen Hitlerci olan fikirleri yayıyordu. O dönemde Adorno, “Doğu’nun Batı Avrupa’nın alt kesimini ele geçirmesi muhtemel. Doğu’ya karşı koyamayanlar, Chamberlain gibi tavizde bulundukları için suçludur” diyordu.

Bugün akademide üst düzey Marksizm olarak tanıtılan bu ikili, ABD’nin Vietnam’a yönelik olarak gerçekleştirdiği barbar istilasını ABD siyasetinin en sağcı unsurlarından duyulabilecek türden söylemlerle destekledi. Horkheimer, 1967’de şunu söylüyordu: “Amerika savaş yürütecekse bu savaş anavatanın savunmasıyla değil, esasen anayasanın ve insan haklarının savunulması ile ilgili olacaktır.”[61]

Soğuk Savaş süreci ilerledikçe, Batı Avrupa’da Kültürel Özgürlük Kongresi (CCF) adı altında yürütülen kültürel propaganda programı, emperyalizmin komünizme karşı küresel mücadelesindeki en önemli adımlarından biri haline geldi.[62] Frances Stoner Saunders’in tespitiyle:

“Zirvede olduğu dönemde Kültürel Özgürlük Kongresi'nin otuz beş ülkede ofisleri, onlarca çalışanı vardı, yirmiden fazla prestijli dergi yayımladı, sanat sergileri düzenledi, bir haber servisine ve sinema şirketine sahipti, önemli isimlerin katıldığı uluslararası konferanslar düzenliyor, müzisyenlere ve sanatçılara ödüller dağıtıyor, onların halka açık performanslar sergilemelerini sağlıyordu.”[63]

Kongrenin görevi, “Batı Avrupalı aydınları büyüleyen Marksizm ve komünizmle bu aydınlar arasındaki bağı kesmek, onları ‘Amerikan tarzına’ daha uygun bir bakış açısına yönlendirmek”ti.[64] Hem Adorno hem de Horkheimer, CCF ile ilgili projelere katıldı. Örneğin Adorno,

“yazılarını CIA tarafından finanse edilen ve kendi türünde Avrupa’nın en büyük süreli yayını olan, CIA’in diğer yayınlarının birçoğu için de model teşkil eden Monat dergisinde yayımladı. Bunun yanı sıra, Adorno’nun makaleleri, gene CIA’e ait olan Encounter ve Tempo Presente dergilerinde yayımlandı. Ayrıca Almanya'da komünistlere karşı kültür sahasında sürdürülen savaşın (Kulturkampf) örgütlenmesi içerisinde muhtemelen lider konumundaki isim olan CIA ajanı Melvin Lasky’yi evinde ağırladı, onunla yazıştı ve işbirliği yaptı.”[65]

Adorno ve Horkheimer, “kapitalizme karşı zaman zaman ne kadar eleştirel olurlarsa olsunlar, başka bir alternatif bulunmadığını, sonuçta, bu konuda hiçbir şey yapılamayacağını veya yapılmaması gerektiğini düzenli olarak vurguluyorlar”dı.[66] Elbette, soyut terimler olan “totalitarizm” veya “otoriterlik”, emperyalist Batı’nın diline doladığı, hiçbir şekilde teyit edilmemiş antikomünist hikâyeler üzerinden komünizm ve faşizmi eşitlemek için kullanıldığında, liberal demokrasi “muhtemel tüm dünyaların en iyisi” olarak görünüyordu.

Sovyetler, İkinci Dünya Savaşı’nda 27 milyon can kaybettikten sonra, burada bu “Marksistler”, komünistlerin faşistler kadar kötü olduğunu iddia ettiler. Her fırsatta, “Doğu’daki ‘barbarlar’a dair, ırkçılığın çıkınından çıkan nitelemelere başvuran” bu Marksist yazarlar, “alt-insan gördükleri insanları ‘canavarlar’ ve ‘Moğol sürüleri’ şeklinde tanımladılar ve bu insanların ‘köleliği’ seçmiş ‘faşistler’ olduklarını açıktan ilân ettiler.”[67]

Adorno ve Horkheimer’deki antikomünizm, esasen Batı Marksizmi’ndeki saflık fetişinin tezahürüydü. Bu tavır, Mareşal Jukov’un ünlü deyişi “Sovyetler Birliği Avrupa’yı faşizmden kurtardı, ama bu yüzden bizi hiçbir zaman affetmeyecekler” sözünün ispatıydı. Sovyetler Birliği’nin insanlığa yaptığı hizmet, Batı’daki pek çok kişi tarafından takdir edilmeyecekti. bu kişiler, tıpkı Adorno ve Horkheimer gibi, SSCB’yi kınarken aynı zamanda kendilerinin de aynı geleneğe, yani Marksizme bağlı olduklarını iddia ediyorlardı. Buradaki paradoks, Sovyet sistemi konusundaki görüşlerde, CIA’in bu “Marksistler”den daha “sol”da olmasıyla ilgiliydi. Bilgiye Erişim Özgürlüğü Kanunu sayesinde ulaşma imkânı bulduğumuz, 1955 tarihli bir CIA belgesi şunları söylüyor:

“Stalin’in zamanında bile kolektif liderlik vardı. Batı’nın, komünist düzen içerisindeki diktatöre dair fikri abartılıdır. Bu konudaki yanlış anlamalar, komünist iktidar yapısının gerçek doğasının ve örgütlenmesinin anlaşılmasındaki eksiklikten kaynaklanmaktadır. Stalin, geniş yetkilere sahip olmasına rağmen, sadece bir takımın kaptanıydı.”[68]

Komünizmi ve küresel Güney ile Ortadoğu’daki sömürgecilik karşıtı hareketleri kınayıp duran Adorno ve Horkheimer’den çok uzak bir isim olmayan Herbert Marcuse de saflık fetişine derinlemesine bağlı bir bakış açısıyla hareket ediyordu. Vietnam Savaşı’nın zirveye ulaştığı momentte Marcuse, Vietnam konusunda doğru bir tespitte bulunuyordu: “Vietnam, sadece uluslararası siyasete ait meselelerden biri değil, sistemin özüyle yakından bağlantılı bir olgudur.”[69]

Ayrıca ABD’nin Vietnam’ı işgalini, kendi içindeki siyah nüfusa muamelesiyle ilişkilendiren Marcuse, Vietnam’daki mücadele türünden sömürgecilik karşıtı mücadelelerin emperyalist merkezlerdeki mücadelelerle ilişkilendirilmesi gerektiğini savunuyordu.[70] Gene de, Vietnam halkının mücadelelerini desteklemesine rağmen Marcuse, Ho Chi Minh ve Vietnam Komünist Partisi önderliğinde ilerleyen mücadelenin sosyalist toplum inşası ile bir ilgisinin bulunmadığını söylüyordu.[71] Çünkü Marcuse, bu mücadelenin sosyalizmin nasıl olması gerektiğiyle ilgili o “saf” fikri uygulamaya koyamadığını, pratikte inşa edilenin gerçek manada sosyalizm olmadığını düşünüyordu.

Marcuse, Sovyetler Birliği’ne de uzaktı. Sosyalizmin inşasında geri kalmış koşullar ve sürekli emperyalist saldırılar nedeniyle karşılaşılan zorlukları kabul eden Marcuse, bu sosyalist inşayı gene de totaliter ve kapitalist yaşam tarzından niteliksel olarak ayırt edilemeyecek bir pratik olarak görüp mahkûm ediyordu. Marcuse, bu bağlamda, Sovyetler Birliği'nin zorunlu olarak savunmada olduğunu, öncelikle üretim güçlerinin, bilim ve teknolojilerin merkezi olarak geliştirilmesine odaklanması gerektiğini anlamıştı. Lenin’in iktidar ele geçirildikten kısa bir süre sonra belirttiği gibi, Sovyetler’in devrimi ve ülkenin egemenliğini koruyacak, süreçte halkın yaşam standartlarını yükseltecek, etkili bir devlet inşa etmesi gerekiyordu. Sovyetler’in “Sömürgeciliğe ve emperyalizme boyun eğmek ya da ekonomik ve teknolojik kalkınmayı hızlandırmak” arasında seçim yapmak zorunda kaldığını söyleyen Marcuse, onun “toplam yönetim gücüne ihtiyaç duyduğunu [öyle ki] teknik bir seviye elde edildikten sonra otomasyon daha hızlı ilerleyebilsin” diye düşünüyordu.[72] Sovyetler, kendisini emperyalist düşmana ancak bu şekilde savunabilirdi.

Bu gerçeği kabul etmesine rağmen Marcuse, Sovyet “totalitarizmini”, Adorno ve Horkheimer’da gördüğümüz, belirli bir temelden yoksun teorik yaklaşım üzerinden eleştirmeye devam etti. Ancak, Adorno ve Horkheimer’ın aksine, Marcuse’un eleştirisi çok daha ilkel düzeydeydi, çünkü Sovyetler Birliği’nin nasıl savunma pozisyonuna zorlandığını ve Batı emperyalizmi tarafından nasıl sınırlanmış olduğunu anlamasına, Sovyetler’in tam da kendisinin farkında olduğu sebeplere bağlı olarak bu işleri yaptığını bilmesine rağmen onu eleştirmekten geri durmuyordu. Saflık fetişi, bu tür değerlendirmelerde kendisini ele veriyordu: Esasında Sovyetler, Marcuse’nin “saf” sosyalizmine layık olamadığı için eleştiriliyor, onun özünde kapitalist yaşam biçiminden farklı olmadığı ileri sürülüyordu.

Marcuse’nin, dünyanın tek boyutlu gerçekliğe tabi olduğu tezini mümkün kılan da bu saflık fetişi ve “diyalektik düşünceyi sosyalist kamp analizine taşıma konusunda sergilediği beceriksizlik”ti.[73] Sosyalist “kamp”, devrimini korumak için saflığını bozmak zorunda kaldığından, Marcuse’ye göre, kapitalist-emperyalist dünyayla arasındaki fark silinmişti. Dolayısıyla sosyalist kamp, küresel sisteme bir alternatif değil, onun bir bileşeni veya bir biçimi olarak görülüyordu. Marcuse, SSCB’yi tıpkı Horkheimer gibi “devlet kapitalizmi” olarak görüp eleştiriyordu.[74] Her iki isim de SSCB’deki sosyalizmin küresel kapitalist sistemden niteliksel açıdan farklı olmadığını, SSCB’nin küresel kapitalist sistemin nispeten daha “otoriter” ve “devletçi” hali olduğunu düşünüyordu.

Marcuse’nin Tek Boyutlu İnsan adlı eseri, yalnızca gerçeklerin var olmasını sağlayan faktörlere değil de somut olgulara bakıp yargıda bulunanları diyalektik karşıtı bulup eleştiriyor ama kendisi de sosyalist ve kapitalist kampı küresel “tek boyutlu uygarlığa” ait birbiriyle bağlantılı sistemleri olarak eşitlemek suretiyle, kendisi de olguları diyalektik karşıtlığı üzerinden gerçekleri örtbas ediyor.[75] Marcuse’nin sosyalist kampın tıpkı kapitalizm gibi “çalışma ve sermaye verimliliğini yapısal dirence dayanmadan sömürdüğünü, buna karşılık, çalışma saatlerini önemli ölçüde azalttığını ve yaşam konforunu arttırdığını” söyleyebilmesi için, bu durumu doğuran hem mevcut hem de tarihsel koşulları göz ardı etmesi gerekiyordu.[76]

Kapitalizmin emekçi sınıflara mevcuttaki “rahat” hayatı temin edebilmesinin nedeni, son üç yüz yıl boyunca yabancılara ait topraklardaki kaynakların Batı sermayesine akmasını sağlamak için dünyayı sömürgeleştirmiş olmasıydı. Batı kapitalizminin zenginleştiği bu süreç, (“ilkel birikim” adı verilen) sömürgeleştirme ve çitleme gibi ağır sonuçlar doğuran işlemlere ihtiyaç duyuyordu. Bu işlemler dâhilinde, bir yandan Avrupa’daki halk kitleleri yoksullaştırılırken, sömürge halklar soykırımlara tabi tutuldu, Afrikalılar köleleştirildi, onlara ait topraklare el konuldu. Ardından, on dokuzuncu yüzyılın son on yılında kapitalizmin gelişimi modern emperyalizm aşamasına ulaştığında, bu katliam, çok daha geniş boyutlara taşındı. Bu süreç iki dünya savaşına, Nazizme yol açtı, sömürgeleştirilmiş halkların daha fazla katliam ve soykırımla yüzleşmesine neden oldu. Marx’ın dediği gibi, kapitalizmin “tepesinden tırnağına, her gözeneğinden kan ve pislik akıyordu.”[77]

Bununla birlikte, bu süregelen el koyma ve sömürü sürecinin semeresini Batı ülkelerindeki işçiler yemiyordu. Küçük bir kısmın bu sınıfa akıyor oluşu, kapitalist sınıfın cömertliğinin bir sonucu değildi. Lenin’in (ve Engels’in) dediği gibi, “emperyalist ülkelerdeki proletaryanın ayrıcalıklara sahip üst tabakası, kısmen medeni olmayan uluslardaki yüz milyonlarca insanın sırtından geçinir.”[78] İşçi hareketinin “üst tabakasının” sağcı oportünist ve sosyal şovenist kesimlerinin, “emperyalistlere ait aşırı kârlar üzerinden satın alındığı” doğru ve yerinde bir tespittir.[79] Ancak bu noktada, Lenin’in “küçük burjuvazi ve işçi sınıfının belirli bir [üst] tabakası”ndan söz ettiği üzerinde durulmalıdır. Lenin, emperyalist ülkelerdeki tüm işçi sınıfından bahsetmiyordu.[80]

Marcuse’nin de üzerinde durduğu, elde edilmiş “rahat hayat”a ait unsurların bir kısmı, ABD’de (ve Avrupa’da) yüzyıllık işçi mücadelesinin neticesinde elde edilmişti. Bu mücadeleler de çoğunlukla komünistler, sosyalistler ve militan işçi sendikaları tarafından yönetilmişlerdi. Kapitalizm, emekçilere hiçbir rahatlık sunmadı. O tavizleri, bizatihi örgütlü işçi sınıfı mücadeleleriyle kapitalist sınıftan ve onun siyasi kuklalarından kopartıp almıştı. Bu tavizler, esasında radikal dönüşümlerin önünü almak için, stratejik bir gayeyle bahşedilmişlerdi.

Marcuse’ye göre, emperyalist ülkelerin işçi sınıfı, mevcut duruma tümüyle entegre olduğundan, artık devrimci bir sınıf değildi. Bu, doğal olarak ya 1) Tek Boyutlu İnsan gibi metinlerdeki sefil karamsarlığa ya da 2) bütün işin üçüncü dünya tarafından yapılması gerektiği fikrine yol açıyordu. Her iki durumda da, onun pozisyonları emperyalist merkezin kapitalist sınıfını tehdit etmiyordu. Eğer işçilere, Marksistlerin kapitalizmden fayda sağladıkları, dolayısıyla onu değiştiremeyecekleri söylenirse, o vakit sosyalizm için dövüşmezlerdi. Böylelikle, egemen sınıfa koruyucu kalkan temin edilmiş olurdu. Gene aynı şekilde, işçilere, özgür olabilmeleri için üçüncü dünyanın kendilerini özgürleştirmesini beklemeleri gerektiği söylenirse, o vakit küresel sosyalizm mücadelesinin tüm yükü üçüncü dünyaya terk edilmiş olurdu. O sırada kendilerini “istisnai” varlıklar olarak gören Batı Marksistleri, elleri ceplerinde, oturup küresel Güney’in tüm işleri yapmasını beklerlerdi. Bu politik konum, yalnızca emperyalist merkezdeki işçi sınıfı mücadelesi değil, aynı zamanda emperyalistlerin yürüttüğü hibrit savaşın yükünden sosyalist devrimle birlikte kurtulaak olan çevre ülkelerin mücadeleleri için de zararlıydı. Her zaman parlak fikirler dile getiren Henry Winston’ın dediği gibi:

“Marcuse’ye göre, işçi sınıfı, tüm ümitsizliğiyle, gericileşmiş, sisteme koşa koşa entegre olmuştu. O artık kapitalizmin mezar kazıcısı değil, destekçisiydi. [...] Devrimci değişim adına Marksizm-Leninizme yapılan bu türden saldırılar, sık sık gündeme geliyordu. İşçi sınıfının öncü rolüne ilişkin Marksist-Leninist anlayışa yönelik itirazı esas alan bu türden ‘devrimci’ saldırıları tekeller, pasif bir tutumla karşılamadılar. Tekeller, bu saldırıları gerçekleştirenleri eğitim ve kitle iletişim merkezleri aracılığıyla parasal açıdan besledi, teşvik ve reklâm etti.”[81]

Bu konumun farklı biçimleri, ABD solunun aşırı sol kesimlerinde, bilhassa kimi komünist ve anarşist mahfillerde karşımıza çıktı.[82] Aradaki fark şuydu: işçi sınıfı, emperyalizmin merkezindeki hoşluklara teslim olmuş işçilerden ibaret bir toplam yerine (ki Marcuse bu görüşteydi), en azından yüzde 70’ini teşkil eden beyaz kısmıyla işçi sınıfı, işçi değil “yerleşimci” olarak ele alınıyordu. Bu yerleşimciler, yerleşimci-sömürgeci Amerika projesinin gerekli piyade askerleriydiler. Yeni aşırı sol anlayışa göre işçi sınıfı, sermaye ile antagonistik bir ilişki içerisindeki devrimci sınıf olma vasfından uzaktı, “beyaz proletarya” da bir efsaneden ibaretti. Gerçekte sadece “yerleşimci sınıf” diye bir şey vardı.

Bu görüşler, Marcuse’ninkinden çok daha aşırı olsa da, her ikisi de emperyalist merkezin işçi sınıfının devrimci potansiyeli konusunda alabildiğine kötümser bir yaklaşımın gelişmesine neden oldu. Pratiğe dönük fikirleri kapitalist sınıfın hedefleriyle uyumlu olduğu ölçüde, her ikisi kesim de radikal burjuva medyası, akademi ve STK’lar tarafından kucaklandı. Marcuse’nin sosyalist ve kapitalist kampı diyalektik karşıtı bir yaklaşım üzerinden eşitleyen teorisi, sosyalist kampın geri kalmış ülkelerini, Batı’nın harcadığı süreden çok daha kısa bir zamanda sanayileştirdiği gerçeğini de görmezden geliyordu. Üstelik, sosyalist ülkeler, başkalarının topraklarını sömürgeleştirmek, yerli halkı soykırıma tabi turmak veya siyahları köleleştirmek gibi kapitalist gelişimin arka planını teşkil eden iğrenç suçları işlemek zorunda kalmamışlardı. Bilâkis, sosyalist bloktaki sanayileşme süreci, Afrika, Asya, Ortadoğu veya Hint-Amerika coğrafyasında yüzyıllardır Batı sömürgeciliği ve emperyalizminin baskısı altında olan çevre ülkelerin güçlenmesini sağladı (bu süreç, bugün Çin’in Bir Kuşak Bir Yol Girişimi üzerinden ilerliyor).

Marcuse’nin tarihsel özne rolü bahşettiği “üçüncü dünya”, büyük ölçüde sosyalist bloktan gördüğü dayanışma, askeri, politik ve ekonomik düzeyde ondan aldığı yardımlar sayesinde özgürlüğünü muhafaza etmeyi bildi. Sosyalist blokla bir şekilde ilişki kuramayanlarsa, genellikle bağlı oldukları emperyalist güçlerle ilişkilerini yeni-sömürgecilik biçimi altında sürdürmek zorunda kaldılar. Artık ortada belirgin bir farklılık söz konusuydu ve bu farklılık da Avrupa uluslarının hâkimiyetinin aleniyetini yitirmiş olmasıyla ilgiliydi. Hâkimiyet, eski sömürgelerde yüzeyde Batı tarzı burjuva demokrasileri kılıfı altında hükmünü yürütmekteydi. Bu demokrasiler, IMF ve Dünya Bankası gibi dizginleri Avrupa ve Amerika’nın elinde bulunan küresel finans kurumlarınca borç tuzağına sokularak kontrol altında tutuluyorlardı. Yapısal uyum programları aracılığıyla, Batılı emperyalist güçler, yeni-sömürgelerde özelleştirme, kemer sıkma, serbestleştirme ve düzenlemelerin kaldırılması maddeleri üzerine kurulu ajandalarının uygulanmasını sağlıyor, bu ülkeleri, Batılı tekelci sermayenin yağma pratiğine ve bu ulusları yoğun biçimde sömürmesine dönük faaliyetlerine devam etmesi, bu pratiklerin ve faaliyetlerin alanının genişletilmesi için verimli hale getiriyorlardı. Sosyalist kampın yıkılması sonrası bu sürecin işlediği zemin genişletildi, sürecin kendisi iyice derinleştirildi. Böylelikle, (sosyalist dünya ile kurdukları yoldaşça ilişkiler sayesinde) özerk bir konuma sahip olan üçüncü dünya ülkeleri, hızla Batı sermayesinin kulu kölesi kılındı.

Sosyalist kampın teorisini pratiğe taşıyamadığını, bu nedenle, kapitalizmden niteliksel olarak farklı olmadığını belirten (iki olguyu eşitleyen) Marcuse, hem dönem dâhilinde oluşan jeopolitik duruma hem de teorinin kendisine yönelik cehaletini, bilerek ya da bilmeden ortaya koydu. Yirminci yüzyılda sosyalizm, aynı zamanda insanlık tarihinin en büyük emperyalist güçlerin yürüttüğü hibrit savaş karşısında devrimini korudu, ama ülküleştirdiği, niteliksel açıdan yeni bir toplumu inşa edemedi. Esasında tüm ilişkilere kapitalizmin hâkim olduğu bir dünyada, sosyalizm mücadelesinin “saf” sosyalist ülküye benzemesini beklemek idealist ve çocukçaydı.

Gene de Marcuse bile sosyalist kampın emekçi kitlelere rahat bir hayat sunabildiği gerçeğini kabul etmek zorunda kalıyordu. Oysa, Marcuse’nin iddiasının aksine, sosyalist kamptaki bu rahatlıkla, kapitalist kamptaki rahatlık bir tutulamazdı. Rahatlığa yol açan koşulların her iki kampta da temelde farklı olması bir yana, rahatlığın kendisi de bir olgu olarak köklü bir şekilde farklıydı. İş güvencesi, konut, sağlık hizmetleri, eğitim, çocuk bakımı ve devlet tarafından sağlanan diğer sosyal güvenlikler açısından, sosyalist kamptaki rahatlık, Avrupa’nın refah devletini savunan sosyal demokrasi pratikleri dâhilinde emekçi kitlelerin deneyimlekleri rahatlıktan çok daha yüksek seviyedeydi. ABD’deki emekçi kitlelerin deneyimlediği rahatlığınsa on katıydı. Buna, işçi konseyleri ve parti aracılığıyla siyasi katılım yeteneğini, egemen olan dayanışma ruhunu, ayrıca genel olarak ırkçılık ve suçun yokluğunu eklediğinizde, iki tarafı eşitleyen yaklaşımın saçmalığı daha da belirgin hale geliyordu. Bununla birlikte, karşılaştırma, yalnızca kapitalist ve sosyalist kamp arasında yapılmamalı, sosyalist kampın sosyalizmi inşa ettiği dönemle sosyalist kamp öncesi dönemin koşulları da kıyaslanmalıydı. Bu kıyas bile tek başına, sosyalist kampın yüz milyonlarca insana onurlu ve özgür hayatlar sunma konusunda elde ettiği başarıları tarihsel bağlama oturmamızı sağlıyordu. Bu insanlar Marcuse’nin yorumlarını, Batı Marksizminin iman ettiği saflık fetişinde görülen olağan saygısızlık ve sosyal şovenizmin gülünç ve simgesel tezahürleri olarak görüyorlardı.

Marcuse, görecek kadar uzun yaşayamazsa da, sosyalist kampın çöküşü ve çöküşe eşlik eden “şok terapisi”, sadece önceden sosyalist kampa mensup olan ülkelerde yoksulluk, suç, fuhuş ve eşitsizlik ile ilgili oranları hızla artırmak suretiyle, yaşam standardını, yaşam süresini ve siyasi katılım imkânlarını ortadan kaldırdığı süreç üzerinden harap etmekle kalmadı, aynı zamanda üçüncü dünya ülkelerini ve kapitalist kampa mensup ülkeleri de mahvetti.[83] Komünizm tehdidi görünürde ortadan kalkmışken, üçüncü dünyaya ait kaynaklar (ile Sovyet sonrası dönemde devletlere ait kaynaklar) yeniden Batılı güçlerin sofrasına takdim edildi. Bir vakitler sosyalist kampta rahat içerisinde yaşayan işçi sınıfının sunduğu alternatifin baskısından kurtulmuş olan birinci dünya ülkelerinde sermaye, kendi halk sınıflarına yeniden öfke kusma imkânına kavuştu. Böylelikle, işçi hareketinin yüz yıl boyunca elde ettiği kazanımlar aşındı. Güvencesiz, düzensiz ve daha sömürücü iş koşullarının oluşması için zemin hazırlandı. Bu süreçte beyaz proletaryanın önemli bir kısmı sahip olduğu “orta sınıflara has konum”u kısmen yitirdi. Noah Hraçvik’in tespitiyle, bu kesim yeniden proleterleşti.[84]

Daha önce de dile getirdiğim gibi:

“[...] Tek Boyutlu İnsan gibi, ‘her iki tarafı’ eleştirme ve birbirine eşitleme görevini üstlenen eserler, aslında tek tarafın yani kapitalizmin işlerini görürler. Bu iş dâhilinde ilgili eserler, sosyalist deneyleri gayrimeşru ilan eden ‘sol’ kampanyaya katkı sunarlar. ‘Sol’un bu gayrimeşrulaştırma kampanyası, sermayenin meşrulaştırılmasına dönük çabalar dâhilinde merkezi öneme sahiptir.”[85]

Adorno, Horkheimer, Marcuse gibi yirminci yüzyılda açığa çıkmış Batı Marksizmi geleneğine mensup pek çok kişide gördüğüğümüz saflık fetişi, Gabriel Rockhill’in “küresel teori endüstrisi” olarak adlandırdığı yapının mayasını teşkil eder. Söz konusu fetiş, bahsi edilen isimlerin “radikal şifacılar” olarak işlev görmeleri için gerekli ideolojik zemini meydana getirir. Bu isimler, esasında benim “kontrollü karşı-hegemonya” dediğim şeyin ajanları olarak, “radikalleşme potansiyeline sahip unsurları, özellikle gençleri ve öğrencileri, toplum içerisinde emperyalizm yanlısı anti-komünist bir çatı altında yeniden toplamak için radikal pozu keserler, kendilerini bu radikal imaj üzerinden pazarlarlar.[86] Akademide ve medyada, kapitalizmden çok sosyalizmi eleştiren “Marksistler”e rastlamamız asla tesadüf değildir. Hegemonik düzen, halktaki hoşnutsuzluğu mevcut düzeni esaslı olarak sorgulamayan alanlara yönlendiren kontrollü karşı-hegemonik kurumlar, hareketler ve güçler yaratır, besler, bunların her yana nüfuz etmesini sağlar. Batı akademilerinde övülen “Marksist” yazarlar, bu kontrollü karşı-hegemonya sürecinin somutlaştığı aracılardan başka bir şey değildir.

Günümüz bağlamında, kendilerini “Marksist” olarak görmeye devam eden radikal şifacılardan biri olarak Slavoj Žižek’in “komünist pozu kestiği oyun”u, insanları etkileme konusunda tartışmasız en başarılı olan yöntemdir.[87] Batı’nın en tehlikeli filozofu ve dünyanın en tanınmış Marksisti olarak anılsa da, Žižek’i esasında Batı’nın en etkili radikal şifacısı olarak nitelemek mümkündür. Batı Marksizmindeki saflık fetişi dininin yeni papası odur.[88]

Antikomünist Batılı Marksist ataları gibi, Žižek de komünizmi, yani komünist partiler tarafından yönetilen sosyalist devletleri “insanlık tarihinde ideoloji, politika, etik, toplum dâhil tüm alanlarda tanık olunabilecek en kötü felâket” olarak görür, ayrıca, Stalinist rejimin “çekilen çilelerin o soyut düzleminde” Nazizmden daha beter olduğunu savunur.[89] Rockhill’in de dile getirdiği biçimiyle, Mao’nun “on milyonlarca insanı açlığa mahkûm edip acımasızca öldürdüğünü” iddia ederken Žižek, Mao’nun kendi yurttaşlarını öldürmeyi amaçlamadığı sonucuna varan antikomünist Komünizmin Kara Kitabı’nın bile sağında konumlanıyor. [90] Rockhill onunla ilgili şunları söylüyor:

“Gerçek mücadelelerden kök alan, Siyahlara ait müziği temellük edip, evcilleştiren ve ana akımın parçası kılan Elvis gibi, Žižek de en önemli görüşlerini Marksist gelenekten ödünç alıp onların özünü ortadan kaldırmak adına, eğlenceli postmodern bir kültürel aşureye malzeme kılmak suretiyle, ilgili görüşleri neoliberalizmin komünizmden intikam aldığı dönemde birer tüketim nesnesine dönüştürerek meta hâline getirdi.”[91]

Bu “dünyaca ünlü Marksist”, anti-komünist kariyerine eski memleketi olan sosyalist Yugoslavya’da başladı. Burada, kendisinin de kabul ettiği üzere, “sosyalist düzenin altını oymaya yönelik çalışmalara bizzat katıldı.”[92] NATO’nun Yugoslavya’yı acımasızca bombaladığı dönem öncesinde Žižek, “komünist hükümete karşı yürütülen muhalefet hareketinin bir parçası” olan Mladina isimli haftalık dergiye köşe yazıları yazdı. Bu yayın, “Yugoslavya Komünist Partisi’nin uzun ve ayrıntılı raporuna göre, CIA’in desteklemekle suçlanmıştı.”[93]

Ayrıca Žižek, Liberal Demokrat Parti’nin kurucularından biriydi. Partinin önde gelen isimlerinden Žižek, bir süre partiye başkanlık etti. ABD/NATO’nun çoğunlukla sivilleri hedef alan bombardımanı ile birlikte Yugoslavya bölünme sürecine girdiği 1999 yılında Žižek, bu konuya dair şunu söyledi: “Tam da solcu olduğum için ben ‘Bombalansın mı bombalanmasın mı?’ tartışmasıyla ilgili olarak şunu diyorum: Yeterince bomba atılmadı, zaten o bombaların atılması da çok gecikmişti.”[94]

Bugün Batı’dan kaynaklanan histerik Rusya karşıtı propagandanın yayılmasını sağlayan ve “sol” kesimi NATO’nun faşist Ukrayna’ya finansman sağlaması fikrini desteklemeye teşvik eden aynı “Marksist” felsefeci söylüyor bunları. Bu desteğiyle Žižek, insanlığı nükleer kıyamete daha da yaklaştıran, Rusya’ya yönelik vekâlet savaşına katkıda bulunuyor.[95]

Nikos Mottas’ın belirttiği gibi, “Bugün Ukrayna’yı savunmak için NATO’nun daha da güçlenmesi gerektiğini söyleyen şarlatanla, 1999 yılında NATO’nun emperyalist müdahalesi ve Yugoslavya’nın bombalanmasını açıktan destekleyenin aynı kişi olması kesinlikle tesadüf değil.”[96]

Žižek, 24 Şubat’ta başlayan özel operasyonları ait olduğu, onlara sebep olan faktörlerden kopartıyor.NATO’nun doğuya doğru genişlememeye dair vaadini ayaklar altına aldığını, bu durumun Rusya’nın varlığını ve güvenliğini tehdit ettiğini tümüyle görmezden geliyor. 2014’te ABD’nin planladığı Euromaidan darbesini dikkate almayan Žižek, bu darbenin, Neo-Nazi Azak taburu ve faşist Sağ Sektör’ün müdahalesiyle Yanukoviç’in devrilmesine, anti-komünist ve Rusya karşıtı aşırı sağ oligark Petro Poroşenko’nun iktidara gelmesine sebep olduğunu, bu kesimin Nazi ve Hitler işbirlikçisi Stepan Bandera’yı ulusal kahraman ilan ettiklerini, 2014’ten 2022’ye kadar uzana süreçte Donbass bölgesinde çoğunluğu etnik olarak Rus olan 14.000 kişinin, Azak Taburu mensubu Nazilerin kesintisiz top ateşiyle katledildiklerini görmüyor. Žižek, Komünist Parti ve Rusçaya getirilen yasaktan ölümlere yol açan şiddet eylemlerine dek tüm baskı biçimlerini kapsayan, etnik Ruslar ve komünistlerin maruz kaldıkları zulme gözlerini kapatıyor. Donbass halkının 2014’te saldırıya uğramaya başladıklarından beri Rusya’dan yardım talep ettiklerini, bölgedeki en ilerici güçler olarak Rusya Federasyonu, Ukrayna, Donetsk ve Lugansk komünist partilerinin ilk olarak Rus yardım çağrısında bulunanlar olduğu gerçeğinin üzerini örtüyor. 2014 tarihli Minsk anlaşmalarından bu yana Rusya’nın diplomatik çözüm peşinde koştuğunu, Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in yakın zamanda kabul ettiği gibi, Batı’nın vaatlerini yerine getirmeye hiçbir şekilde çalışmadığını, bunun yerine, Minsk anlaşmalarını NATO’nun Ukrayna’nın ordusunu Rusya’ya karşı yürütülecek vekâlet savaşı bünyesinde güçlendirmek için zaman kazanmak amacıyla kullandığını görmezden geliyor.[97] Bu bağlam göz ardı edildiğinde, Žižek’in savaş konusundaki tehlikeli ve çocukça pozisyonu anlam kazanıyor. Ancak bu bağlam bilinmediğinde Žižek’i ciddiye alabiliriz.

Küba (ayrıca Çin, Venezuela ve neredeyse diğer tüm sosyalist deneyimler) söz konusu olduğunda Žižek, Küba sosyalizmine yönelik diyalektik karşıtı burjuva eleştirilerini, gerçeği bağlamından koparan nesnelleştirilmiş bir analiz içerisinde dile getiriyor. Küba devrimini yıkmak için son altmış yıl içerisinde uluslararası planda kınanan ambargolardan kimyasal saldırılara, terör finansmanından CIA’in Fidel’in hayatına yönelik gerçekleştirdiği 600’ü aşkın suikast girişimine kadar birçok yönteme başvuran ABD’ye, dünyanın en büyük imparatorluğuna sadece 90 mil uzaklıktaki küçük bir adanın yüzleştiği tarihsel baskıları görmezden geliyor.[99] Bu bağlamı ve onun nasıl ortaya çıktığını göz ardı etmek suretiyle Žižek, devrimin başarısız olduğu ve Kübalıların günlük yaşamının “atalet, sefalet, uyuşturucu, cinsellik ve haz âlemine sığınma pratiği”ne indirgeyen, saflıkçı, diyalektik karşıtı bir sonuca ulaşıyor. Burada bahsedilen paradoksu net bir biçimde görmek mümkün: Küba, desteklemek için fazla “katışkılı” bulunuyor. Küba gibi ülkeler ve oradaki pratikler Žižek gibilerin saf sosyalizmine layık olamıyorlar. Aynı düzeyde şeylermiş gibi görülmüyorlar. Ama nedense aynı Žižek, ABD, NATO ve Nazilere yakın duran faşist Ukrayna devletini Rus tehdidine karşı destekleyebiliyor. Onu kendince “saf” bulabiliyor. Nedense Žižek, Rus tehdidi dediği şeyin eski sömürge ülkelerin (en azından başlarında ABD kuklası hükümetlerin bulunmadığı ülkelerin) ve sosyalist kampın desteğini arkasına aldığını görmüyor.

Bu noktada ayrıca Batı liberalizminin dil ve söylem konusunda belirlediği “kabul edilirlik” sınırlarına da değinmek gerekiyor. Özgeçmişiyle bize antikomünist olduğu, oportünist bir yaklaşımla “komünist pozu kestiği” gerçeğini gözümüze sokan Žižek, 2019 yılında Jordan Peterson ile gerçekleştirilen, mutluluk meselesiyle ilgili tartışmada “Marksist” konumu temsil etmesi için seçilen kişiydi. Kapitalist egemen sınıfın kontrolündeki karşı-hegemonik kurumlar, soyut bir şekilde formüle edilmiş anti-komünist “Marksizm”in tartışma sahnesinde var olmasına tümüyle rıza gösterirler. “Sosyalizm her zaman başarısız oldu” miti sorgulanmadan, sorgulanamaz bir varsayım olarak varlığını sürdüğü sürece, bu saflık fetişi ile uyumlu “Marksizm”e akademide, medyada, STK’larda ve sivil toplumda serbest hareket edeceği alan her zaman tanınacaktır.

Carlos L. Garrido

[Kaynak: The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism, Midwestern Marx Publishing Press, Bahar 2023.]

Dipnotlar:
[49] Bu konuda Marcuse’nin Akıl ve Devrim; Adorno’nun Hegel: Üç Çalışma; Anderson’ın Lenin, Hegel ve Batı Marksizmi eserlerine bakılabilir. Bunlar Hegel’le ve Hegel’le bağlantılı konularla ilgilenen düşünürlerin ürettiği, övgüyle karşılanan metinlerdir.

[50] V. I. Lenin, Collected Works, Cilt. 31 (New York: International Publishers, 1974), s. 102.

[51] Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 23.

[52] Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 2.

[53] Daha fazlası için bkz.: Domenico Losurdo, Stalin: The History and Critique of a Black Legend, çeviri: David Ferreira (Open Source, 2020).

[54] Samir Amin, Only People Make Their Own History: Writings on Capitalism, Imperialism, and Revolution (New York: Monthly Review Press, 2019), s. 110.

[55] V. I. Lenin, Collected Works, Cilt. 21 (New York: International Publishers, 1974) 236. Türkçesi: İştiraki.

[56] Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 6.

[57] Evald Ilyenkov, “From the Marxist-Leninist Point of View.” Marx and the Western World içinde, yayına hz.: Nicholas Lobkowicz (Londra: University of Notre Dame Press, 1967), s. 403.

[58] Michael Parenti, Black Shirts and Reds: Rational Fascism and the Overthrow of Communism (San Fransisko: City Lights Books, 1997), s. 49. Vijay Prashad, Washington Bullets (Yeni Delhi: Leftword Books, 2020), s. 133-134. “Bir toplum üzerinde dört başı mamur bir hâkimiyet tesis etmek için bundan fazlasına ihtiyaç vardır. Bu noktada sabotaj faaliyetleriyle ekonomik ablukayı bunun yanında hakikati ortadan kaldıracak kültür ve medya çalışmalarını içeren bir melez savaşın yürütülmesi gerekir. Melez savaş denilen şey, toplumsal ve politik hayatın farklı kesimlerinden, devlete çalışan ya da çalışmayan aktörleri kullanan geleneksel ve yeni yöntemlerin birleşimini ifade eder. Fikirler sahasında süren cenk, bu melez savaşın parçasıdır. ABD ve ona bağlı oligarşik müttefikler düşman ülkeleri sabotaj ve ekonomik ablukalarla boğar, sonra da hükümet karşıtı ‘renkli devrim’i yapacak unsurlar yetişsin diye halk denilen tarlayı sürer. Rejim değiştiğinde ise halk kendisinin yıllardır taşıdığı umutları karşılayacak yeni bir hükümetin kurulması aşamasında politik ağırlıktan mahrum bırakılır.”

[59] Marx ve Engels, MECW, Cilt. 24, s. 63.

[60] Rockhill, “The CIA and the Frankfurt School’s Anti-Communism”. Türkçesi: İştiraki; Theodor Adorno, Critical Models: Interventions and Catchwords, çeviri: Henry W. Pickford (New York: Columbia University Press, 2005), s. 94.

[61] Yayına hz.: Wolfgang Kraushaar, Frankfurter Schule und Studentenbewegung: Von der Flaschenpost zum Molotowcocktail 1946-1995, Cilt. I: Chronik (Hamburg: Rogner & Bernhard GmbH & Co. Verlags KG, 1998), s. 252-3. Aktaran: Rockhill, “The CIA and the Frankfurt School’s Anti-Communism.”

[62] Frances Stoner Saunders, The Cultural Cold War: The CIA and the World of Arts and Letters (New York: The New Press, 1990), s. 1.

[63] Saunders, The Cultural Cold War, s. 1.

[64] Saunders, The Cultural Cold War, s. 1.

[65] Rockhill, “The CIA and the Frankfurt School’s Anti-Communism.”

[66] Rockhill, “The CIA and the Frankfurt School’s Anti-Communism.”

[67] Rockhill, “The CIA and the Frankfurt School’s Anti-Communism.”

[68] Central Intelligence Agency, “Comments on the Change in Soviet Leadership,” Freedom of Information Act: CIA.

[69] Herbert Marcuse, La fine dell'utopia, çev.: by S. Vertone, (Laterza, Bari, 1968). Akt.: Losurdo, Western Marxism, s. 88.

[70] Marcuse, La fine dell'utopia; Losurdo, Western Marxism, s. 88-89.

[71] Marcuse, La fine dell'utopia, s. 57, 65, 73; Losurdo, Western Marxism, s. 90.

[72] Domenico Losurdo, Western Marxism, s. 90. Herbert Marcuse, One-Dimensional Man (New York: Routledge, 2007), s. 41.

[73] Carlos L. Garrido, “The Relevance and Failures of Marcuse’s One-Dimensional Man,” Hampton Institute (31 Mayıs 2021): Hampton; Marcuse, One-Dimensional Man, s. 128.

[74] Max Horkheimer, “Lo Stato authoritario,” in La società de transizione, ed. by W. Bre de (Einaudi, Turin, 1979), s. 4.

[75] Marcuse, One-Dimensional Man, s. 187, 66.

[76] Marcuse, One-Dimensional Man, s. 46.

[77] Karl Marx, Capital, Cilt. 1 (New York: International Publishers, 1974) s. 760.

[78] V. I. Lenin, Collected Works, Cilt. 23 (Moskova: Progress Publishers, 1974), s. 107

[79] Lenin, CW, Cilt. 23, s. 107.

[80] Lenin, CW, Cilt. 23, s. 110.

[81] Henry Winston, Class, Race and Black Liberation (New York: International Publishers, 1977), s. 215.

[82] Settlers: The Myth of the White Proletariat [“Yerleşimciler: Beyaz Proletarya Efsanesi”], dışişleri ile baklantığı, “J. Sakai” müstear ismini kullanan bir anarjistin elinden çıkmıştı. Kitap komünist solu son birkaç yıl içerisinde yumuşattı. Kitap tam da radikal akademide ve belirli komünist örgütler içerisinde bugünkü ABD’yi “yerleşimci-sömürgeci proje” olarak takdim eden geçici modanın açığa çıktığı dönemde gündeme geldi. Bu sürecin ideolojik liderliğini Gerald Horne ve kitabı The Counter-Revolution of 1776 [“1776 Karşı-Devrimi”] üstlendi. Burada amaç, Trump hareketinin köklerini ve Obama’ya yönelik tepkilerin kaynağını tarihsel planda tespit etmekti. Kitap, Amerikan devriminin gerçekte kölelik kurumunu koruma amacı güden bir karşı-devrim olduğunu söylüyordu. Yalnız bu yerleşimci-sömürgecilik teorisi, Marksizmin ABD’deki devrimci savaşla ilgili görüşlerini görmezden geliyor, böylelikle, ABD toplumunun gelişimi konusunda Marksizmin diyalektik materyalist bakış açısıyla çelişen bir anlayış için gerekli teorik çerçeveyi sunuyordu. Nesnel çelişkileri, gelişmeleri ve süreci ele almayan, niteliksel birikimin sonucu olarak gerçekleşen nicel sıçramaları görmeyen, doğa, toplum ve düşüncede gözlemlediğimiz hareketin diğer temel diyalektik kanunlarını incelemeyen kitap, sonunda, tıpkı Marcuse gibi, emperyalizmin merkezinde yaşayan işçi sınıfının devrimci potansiyeli konusunda alabildiğine kötümser bir görüş dile getiriyordu. Marcuse’nin kitabındaki radikalizm gibi bu kitaptaki radikalizm de burjuva medyasında, STK’larda ve akademide baş tacı edildi, bol bol okundu. Horne’nin kitabına kaynaklık eden 1619 Project [“1619 Projesi”] isimli kitap bu konuda önemli ve güzel bir örnektir.

[83] Sovyetler’in yıkılışının yol açtığı etkiler konusunda daha fazla bilgi için bkz.: Parenti, Blackshirts and Reds; Carlos Martinez, The End of the Beginning; Roger Keeran ve Thomas Kenny, Socialism Betrayed.

[84] Noah Khrachvik, What is to be Done… Like Now? (Dubuque: Midwestern Marx Publishing Press, 2023).

[85] Garrido, “The Relevance and Failures of Marcuse’s One-Dimensional Man.”

[86] Gabriel Rockhill, “Capitalism’s Court Jester: Slavoj Žižek,” CounterPunch (January 02, 2023): Counterpunch. Türkçesi: İştiraki.

[87] Rockhill, “Capitalism’s Court Jester: Slavoj Žižek.”

[88] José Dueño, “The most dangerous philosopher in the West?” America (4 Nisan 2018): America.

[89] “‘20th Century Communism’ by Slavoj Žižek,” HARDtalk BBC, kaynak: Simon Gros YouTube hesabı: Youtube; Slavoj Žižek, Did Somebody Say Totalitarianism? Five Interventions in the (Mis)use of a Notion (Londra: Verso, 2001), s. 127-129.

[90] Slavoj Žižek, In Defense of Lost Causes (Londra: Verso, 2009), s. 169.

[91] Rockhill, “Capitalism’s Court Jester: Slavoj Žižek.”

[92] Thomas Moller Nielsen, “Unrepentant Charlatanism (with a Response by Slavoj Žižek),” The Philosophical Salon (25 Kasım 2019): PS.

[93] Rockhill, “Capitalism’s Court Jester: Slavoj Žižek.”

[94] Slavoj Žižek, “Against the Double Blackmail,” New Left Review 234 (Mart-Nisan 1999): NLR.

[95] Slavoj Žižek, “Pacifism is the Wrong Response to the War in Ukraine,” The Guardian (21 Haziran 2022): Guardian.

[96] Nikos Mottas, “Slavoj Žižek, an apologist of Capitalism disguised as “Marxist philosopher,” Midwestern Marx Institute for Marxist Theory and Political Analysis (01 Temmuz 2022): MWM.

[97] Scott Ritter, “Merkel Reveals West’s Duplicity,” Consortium News (05 Aralık 2022): Consortium.

[98] “Slavoj Žižek on Cuba and Yugoslavia,” Žižek.UK (01 Aralık 2016): Zizek.

[99] Carlos L. Garrido, “Anti-Government Protests in Cuba Provoked by U.S. Embargo Has Right-Wingers Salivating at the Prospect of Regime Change,” Covert Action Magazine (12 Ağustos 2021): CAM.

[100] “Slavoj Žižek on Cuba and Yugoslavia,” Žižek.

0 Yorum: