Giriş
Temmuz
2012’de, Kuzey Suriye’deki Kürt devrimciler, Suriye Arap Cumhuriyeti’nden
bağımsızlık ilan ettiler. Kürt güçleri, daha sonra “Kuzey ve Doğu Suriye Özerk
Yönetimi” adını alacak olan yapıyı kurdular. Bu açıklama, Suriye İç Savaşı
olarak adlandırılan ve Suriye’yi parçalamayı, bölgede ABD-İsrail-Körfez
hâkimiyetine yeni mevziler kazandırmayı amaçlayan uluslararası müdahale esnasında
yapıldı (Higgins 2023; Kadri 2015).
Şam,
güneye odaklanırken, “demokratik konfederalizm” fikriyle hareket eden gayri
resmi yönetim konseyleri, kuzeydeki kurumsal boşlukları doldurdu. Bu konseyler,
özerk bir yönetime dönüşecek yapının temelini oluşturmak üzere, Kürdistan İşçi
Partisi’ne (PKK) bağlı ağlarla birleşti.
Özerk
Yönetim (Rojava), ilerici çevrelerde birbirine zıt tepkilerle karşılandı. Önde
gelen aydınlar, onu istisnai olarak nitelendirip selamladılar. Žižek (2021)
bunu “entelektüel bir topluluğun reel ütopyası” olarak adlandırdı, Graeber ise
(2018) Rojava’nın “dünya tarihinin en önemli olaylarından biri olarak
değerlendirilmesi gerektiğini” söyledi.
Buna
karşılık, bazı Marksistler, Rojava’yı “Suriye’yi parçalayan, ABD’ye bağlı vekil
güç” olarak nitelendirip eleştirdiler. Bu isimler, Suriye Demokratik Güçleri’nin
(SDG) Suriye topraklarındaki petrol kaynaklarını kontrol eden Amerikan
güçleriyle ittifakına işaret ettiler.
Her
iki yaklaşım da dipte derinde faal olan temel bir dinamiğin üzerini örtüyor:
ABD-İsrail-Körfez aksı, kendi hegemonyasına yönelik itirazlara mani olmak
adına, milletlerin verdikleri meşru kavgaları manipüle ediliyor.
“Kuzey
ve Doğu Suriye” ile ilgili tartışma, iki milletin verdiği kavganın anlamından
ayrı ele alınamaz: hem Kürt hem de Arap milliyetçilikleri, tarihsel baskıya yönelik
hakiki tepkileri ifade ediyorlar, ama emperyalist güçler, bölgesel kontrolü
sürdürmek için aralarındaki çelişkileri istismar ediyorlar. Kürtlerin ve Arapların
millet projelerini düşmanca olarak görmek yerine, emperyalist böl-yönet
stratejilerinin ortak yapısal düşmanlarla karşı karşıya kalan topluluklar
arasında nasıl istismar edilebilir gerilimler yarattığını analiz etmek
zorundayız.
Bu
analiz, Mehdi Amil, Gassân Kenefani ve Samir Amin’in Arap coğrafyası bağlamında
geliştirdikleri anti-emperyalist ve tarihsel materyalist düşünceden istifade
ediyor. Bu teorisyenler, sömürge yönetimi altında kurulan mekânsal ve ekonomik
hiyerarşilerin sadece tarihsel miraslar olmadığını, ABD önderliğindeki
emperyalizmin yeniden etkinleştirdiği ve yeniden şekillendirdiği yapısal
oluşumlar olarak nasıl devam ettiğini ortaya koyuyorlar. Arap-İran bölgesinde,
ABD-İsrail-Körfez ittifakı, dün olduğu gibi bugün de milli kurtuluş projelerini
engellemek, halk egemenliğini parçalamak ve sömürge sonrası devletleri dışsal
birikim rejimlerine tabi kılmak için bu geçmişten miras kalan çelişkileri silah
olarak kullanıyor.
Emperyalizmi
soyut veya merkezsiz bir güç yerine, onu tarihsel planda özgün, sosyolojik
temellere dayanan bir sermaye birikimi aşaması olarak anlamalıyız (Capasso ve
Kadri 2023, s. 154). Dünya ölçeğinde bu aşamayı tanımlayan ana güç, ABD
liderliğindeki emperyalizmdir. Arap-İran bölgesinde ise emperyalizm, benim “ABD-İsrail-Körfez’den
oluşan birikim ekseni” olarak adlandırdığım şey üzerinden somutlaşıyor. Eksen, ABD’nin
askeri üstünlüğü, İsrail’in yerleşimci-sömürgeci yayılmacılığı ve Körfez’in
komprador sermayesinden oluşan birleşik jeopolitik-ekonomik bloğu ifade ediyor.
Irvin’in
de belirttiği gibi İsrail, ezilen halklara yürütülen kapsamlı emperyalist
savaşın bir parçası olarak, “Asya’daki halk kitlelerini Afrikalı halk
kitlelerinden ayırmaya, ganimetleri Avrupa’ya bırakma” işini üstleniyor (Irvin
2025. Bu eksen, Kürt ve Arapların ulusal kavgaları türünden bölgesel
çelişkileri çözmenin derdinde değil. Asıl derdi, politik egemenliği parçalamak,
ekonomik bağımlılığı olağanlaştırmak ve yereldeki oluşumları FHKC’nin “İsrail,
Siyonizm, dünya emperyalizmi ve Arap gericiliği’nden oluşan düşman kampı”
olarak tanımladığı şeye bağlamak için yönetmek (Hanieh 2024; Popular Front for
the Liberation of Palestine [1969] [1969] 2017, s. 35–36).
Bu
makale, altı bölümden oluşuyor. “Ulusal Çelişkilerin Emperyalist Temelleri
(1916–1971)” başlıklı bölüm, sürecin emperyalist temellerini ve nüfus
mühendisliğini (1916–1946) inceliyor. “Baas Dönemi: Devlet Önderliğinde
Kalkınma, Antiemperyalist Dayanışma ve İç Çelişkiler (1947–1978)”, Baasçı
devlet önderliğindeki kalkınmayı ve antiemperyalist dayanışmayı (1947–1971)
analiz ediyor. “Antiemperyalist Altyapının Yıkımı (1970–2010)”, antiemperyalist
altyapının yıkım sürecinin (1970–2010) izini sürüyor. “Miras Alınan Zayıf
Noktalardan Tasarlanmış Krize (2011–2014)”, geçmişten miras alınan zayıf
noktaların emperyalizm için nasıl birer fırsata dönüştüğünü (2011–2014) ortaya
koyuyor. “Şeytanla Pazarlık (2014’ten Günümüze)” başlıklı bölümse, ABD ile
askeri destek karşılığında yürütülen “pazarlığı” analiz ediyor. “Esad Sonrası
Suriye ve Bölgede Kurulan Yeni İttifaklar”, Esad sonrası Suriye’yi ve ayrışma
olasılıklarını değerlendiriyor.
Ulusal
Çelişkilerin Emperyalist Temelleri (1916–1971)
Birinci
Dünya Savaşı’ndan sonra sınırları çizen emperyalistler, Kuzey Suriye’deki Kürt
demografisini dönüştürdüler. Bu, yalnızca rolü sıklıkla abartılan 1916
Sykes-Picot Anlaşması’nın sonucu değildi, aynı zamanda Milletler Cemiyeti’ni
temel alan mandası sistemi aracılığıyla kurumsallaştırılan daha kapsamlı bir
sömürgeci parçalama pratiğinin bir parçasıydı. Sevr Antlaşması, gelecekteki bir
Kürt devleti için hükümler içeriyordu, ancak Lozan Antlaşması bu vaadi temelsiz
bıraktı, Kürtlerin yaşadığı bölgeleri yeni ulus devletler arasında taksim etti
(Matin 2020; Pursley 2015). Bu emperyalist düzenlemeler, sömürgeci güçlerin
daha sonra istismar ettiği büyük nüfus yer değiştirmelerine sebep oldular.
1920’lerde
Fransız yetkililer, Osmanlı ve Türk baskısından kaçan Suriyeli ve Ermeni
mültecileri barındırmak için Kamışlı gibi kasabalar kurdular. 1925’te,
başarısız Şeyh Said isyanının ardından Kürt mülteciler, Kuzey Suriye’ye akın
etti, bu mültecilerin Cezire gibi nüfusu az sınır bölgelerine yerleşmelerine
izin verildi. Kürt nüfusu 1939’a kadar 6.000’den 56.000’in üzerine çıkarak
neredeyse on kat arttı, aynı dönemde köylerin sayısı da 45’ten 700-800’e
yükseldi (Al-Kati 2019; Tejel 2009, 18. dipnot). Fransız yetkililer, kendilerine
sadık unsurlar üretmek, bölgenin toplumsal dokusunu parçalayarak birleşik
milliyetçi direnişi engellemek amacıyla tasarlanmış nüfus mühendisliği
çabalarının bir parçası olarak bu yerleşimi teşvik etti (Dolbee 2023; Tejel
2009, s. 16). Bu girişim, Kürtlerin kaybettikleri vatanı geri kazanma
özlemlerine değil, Fransızların stratejik çıkarlarına hizmet etti (Barut 2013).
Gassân Kenefâni’nin 1936-1939’daki Filistin ayaklanması hakkındaki anlatımında
belirttiği gibi, sömürge rejimleri, birleşik devrimci hareketleri bastırmak
için kasıtlı bir strateji olarak halkları böldüler, var olan ayrışmaları
istismar ettiler (Kanafani [1972] 2016, s. 31–33).
Rojava’nın
dünya tarihi açısından önemli bir olay olarak öne çıkmasıyla birlikte kaleme
alınan, bu olayı göklere çıkartan kitap ve makaleler, genelde bölgeyi “Büyük
Kürdistan”ın bir parçası olarak tanımlıyorlar, oysa iki savaş arası dönem, bu
söylemi boşa düşürüyor. Dönemin başlıca Kürt milliyetçi örgütü olan Xoybûn
bile, Suriye toprakları haline gelen bölge üzerinde herhangi bir toprak
iddiasında bulunmamıştır. Xoybûn’un Kürt bağımsızlığı vizyonu, Bakur ve Başûr
(Türkiye ve Irak Kürdistanı’na) odaklıdır. Bu da Suriye’ye yeni gelen Kürtlerin
kendilerini sınır ötesindeki vatanlarıyla birlikte tanımladıklarının delilidir
(Tejel 2009, s. 28–30).
Nüfus
temelli stratejiler, Fransızların icat ettiği bir şey değildi. Filistin’e
Siyonistlerin yerleştirilmesi sürecine yönelik İngiliz desteğinin arkasında da
aynı mantık vardı. Yalnız tabii Fransızların uygulamalarındaki mantıkla
İngilizlerin pratiğinin yaslandığı mantık çok farklıydı. Her iki sömürge rejimi
de sömürge karşıtı birliği önlemek için nüfusu yeniden yapılandırmış olsa da,
Siyonizm, özünde farklı ve şiddetle tanımlı bir oluşumdu: o, dolaylı yönetim
stratejisi değil, kalıcı, militarize edilmiş bir yok etme ve emperyalist
yerleşme projesiydi (Hanieh 2024). Bugün de İsrail, bir yandan bölgede ABD
gücüne güç katıyor, bir yandan da müttefik rejimlere taktikler ihraç eden,
silah üretimi, gözetleme amaçlı altyapı ve askeri-sanayi entegrasyonu yoluyla
ulusötesi birikim kanallarının açık olmasını sağlayan, küresel kontrgerilla
laboratuvarı görevi görüyor.
Baas
Dönemi: Devlet Önderliğinde Kalkınma, Antiemperyalist Dayanışma ve İç
Çelişkiler (1947–1978)
ABD’nin
emperyalist baskıları, 1946’da Fransa’dan bağımsızlığını kazanan Suriye Arap
milliyetçiliğini şekillendirdi. Özelde Baas Partisi, genelde Nasırcı ve
Arapların birliğini savunan akımları içeren Arap milliyetçi hareketleri, Arapların
siyasi birliğini ve ekonomik egemenliğini parçalamayı amaçlayan, ABD eliyle
yürürlüğe konulan emperyalist projelere somut cevap olarak ortaya çıktı
(Higgins 2023, s. 112–122).
Ellilerde
Baas Partisi, orta sınıf ve köylü destekçilerini örgütleyerek güçlü bir siyasi
güç olarak ortaya çıktı (Takriti ve Safieddine 2023, s. 484–489). 1963’te
iktidarı ele geçirdikten sonra parti, hizip çatışmalarıyla ve Birleşik Arap
Cumhuriyeti’nin (1958–1961) yıkılışıyla gelen yenilgiyle yüzleşti. 1968’e
gelindiğinde, Baas Partisi’nin radikal fraksiyonu Suriye Arap Cumhuriyeti
üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırdı (Devlin 1991, s. 1400–1406; Hinnebusch
1982, s. 180).
1966’dan
1970’e kadar uzanan dönemde, Salah Cedid liderliğindeki Baas Partisi’nin
radikal kanadı, iki ana strateji üzerinden, devlet öncülüğünde kalkınma hedefi
uyarınca hareket etti: kamu sektörü üzerindeki kontrolün kapsamını genişletti,
toprak reformunu gerçekleştirdi. Sanayi üretimindeki devlet kontrolü önemli
ölçüde artarak yüzde 25’ten 75’e çıktı (Haddad 2012, s. 7; Hinnebusch 1997, s. 201;
Richards ve Waterbury 1996, s. 201). Cezire bölgesinde topraklar yeniden
dağıtıldı, uzakta yaşayan toprak sahiplerinin mülkiyetini ortadan kaldıran bu
girişim, kaynakları köylü kooperatiflerine ve devlet rezervlerine dağıttı
(Ababsa 2004, s. 3; Garzuzi 1963, s. 83).
Bu
devlet öncülüğünde kalkınma modeli, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin hem Arap hem de
Kürt köylülerine fayda sağlayan ilerici politikalar izlemesini mümkün kıldı. Milliyetçiliğin,
halkın ekonomik kaynaklar üzerinde kontrol tesis etmesi, üretim güçlerine
gerçek manada egemen olması durumunda özgürleştirici olabileceğini ortaya koydu.
Hanna Batatu’nun ortaya koyduğu gibi, Baasçı toprak reformu, Cezire gibi periferideki
bölgeleri ileri gelenlerin yerleşik gücünü ortadan kaldırırken, köylü ve alt
orta sınıf seçmen kitlelerine dayanan yeni bir siyasi sınıfı da destekledi
(Batatu 1981, s. 5; 1999, s. 251–253).
Sınıf
ilişkilerinin bu yeniden düzenlenmesi, devletin antiemperyalist yöneliminin,
yeniden dağıtımcı ve uluslararasıcı politikalar yürütme kapasitesinin temelini
attı. Ekonomik egemenlik olmadan, siyasi bağımsızlık bir yanılsamadan ibaretti.
Bu ilkenin “milliyetçilik”le alakalı olduğunu düşünen Enver Abdülmelik, Avrupa
milliyetçiliğinden farklı olarak, milli kurtuluşun, milletin hayatının tüm
alanlarında karar verme gücünün yeniden kazanılması” için eski sömürgeci
güçlerin kökünden sökülmesinin gerekli olduğunu söylüyor (Abdel-Malek 1981, s. 13).
Antiemperyalist
Milliyetçiliğin Çelişkileri: Kürt Sorunu
Baasçı
proje, sonrasında ABD emperyalizmi ve Türklerin baskıcı politikalarının
istismar edeceği iç çelişkilerle yüzleşti. Türkiye ve Irak karşısında bölgesel avantaj
elde etmek için PKK gibi Kürt silahlı gruplarıyla verimli ilişkiler kuran Baas,
iç siyasette milli birliğin temeli olarak Arapların kültürel hegemonyasına
vurgu yaptı. Baasçılar, potansiyel Kürt ayrılıkçılığına karşı demografi
sahasında güvenliği tesis edecek adımlar attılar. Bu adımlar arasında, 93 Sayılı
Kararname uyarınca 120 ila 350 bin Kürdü Suriye vatandaşlığından mahrum bırakan
1962 tarihli nüfus sayımı ile Türk sınırında planlanan “Arap Kuşağı” bulunuyordu.
Ancak bu politikalar, aynı zamanda Arap milliyetçiliğinin savunduğunu iddia
ettiği antiemperyalist ilkeleri de boşa düşürüyordu (Berkeley 2009; Marcus 2007,
s. 61; Zisser 2015, s. 200–201).
Bu
Araplaştırma politikaları, sistemli hale getirilecek kültürel baskıyı da
içeriyordu: Kürt çocuklarının ana dillerinde eğitim almalarına mani olundu,
Kürt kültürünün ifade kanalları ortadan kaldırıldı, idari politikalar, tüm
resmi alanlarda Arapça kullanımını zorunlu kıldı (Sinclair 2010, s. 148; Tejel
2009, s. 51, 63–66). Öte yandan, bu politikaları anlamak için emperyalist
baskının ve bölgesel tehditlerin geniş bağlamını kavramak gerekiyor.
Baasçıların Kürt halkına yaklaşımı, etnik şovenizmden ziyade, etnik ayrışmaları
maniple edecek emperyalist müdahalelere yönelik, gerçekte karşılığı bulunan
endişelerin tezahürüydü. Suriye, stratejisini Türkiye’nin toprak bütünlüğüne
yönelik tehditlerin ve Fransız sömürgeciliğinin Kürt nüfusunu demografik denge
unsuru olarak kullandığına dair tarihsel deneyimin üzerinden geliştirdi.
Antiemperyalist
Dayanışma Ağları:
Kürtlerin Filistin’le Kurduğu Bağlar ve PKK (1960’lar-1990’lar)
İçteki
bu tarz çelişkilere rağmen, devlet öncülüğündeki kalkınmaya ve kaynakların
yeniden dağıtılmasına tanık ettiğimiz dönem, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin PKK ve
Filistin kurtuluş örgütleri de dâhil olmak üzere, sömürgecilik karşıtı
hareketlerle kapsamlı ilişkiler kurduğu bir tarihsel kesitti. Üretim güçleri
üzerindeki devlet kontrolü çerçevesinde, Suriyeli liderler, daha geniş bir
antiemperyalist stratejinin parçası olarak, kurtuluş hareketleriyle stratejik
ittifaklar kurdular (Hinnebusch 2001, s. 150–152; Tejel 2009, s. 84–88).
Suriye’deki
Arap milliyetçileri, emperyalizmin sınırlı tehditlerden ziyade örgütlü bir
sistem olarak işlediğini fark ettiler. Türkiye’nin NATO üyeliği, Irak’ın ABD ve
İngiltere destekli Bağdat Paktı’na katılımı ve Siyonist proje, özerk Arap
gelişimini engellemede birbirine bağlı işlevler gördü. 1955’te kurulan Bağdat
Paktı, Soğuk Savaş’ın çevreleme bahanesi altında Arap hükümetleri dâhil
bölgedeki tüm hükümetleri Batı’nın stratejik ve ekonomik önceliklerine bağlamak
için tasarlanmış bir neo-sömürgeci ittifak olarak işlev gördü. Gerçek amacı, emperyalizmin
bölgesel kaynaklara erişimini güvence altına alırken özerk gelişmeyi
engellemekti. Aynı şekilde Suriye liderleri, Siyonizmi Filistin üzerindeki sınırlı
bir mesele değil de bahsini ettiğimiz kapsamlı emperyalist stratejinin
yerleşimci-sömürgeci öncüsü olarak gördüler. Siyonistlerin bilhassa Johnston
Planı gibi projeler üzerinden kaynaklara el koymaları, hem kontrolleri
altındaki toprakları genişletmek hem de ekonomik egemenliği baltalayan bölgesel
bağımlılıklar üretmek gibi işlevler gördü.
Suriye
Arap Cumhuriyeti, strateji düzleminde, bu emperyalist müdahaleler karşısında
baskı unsuru haline gelebilecek sömürgecilik karşıtı hareketleri destekleyerek
cevap verdi. Kati’nin de dediği gibi, Suriye, “Türkiye ve Irak’a baskı
uygulamak için Kürt liderlerle yakın ilişkiler kurarken”, aynı zamanda İsrail’in
yayılmacılığına karşı Filistin direnişini de destekledi (El-Kati 2019).
Takriti’nin tespitiyle, Araplar ve Kürtler arasında teşkil edilen bu dayanışma
ağları, bölgedeki sömürgecilik karşıtı mücadeleleri birbirine bağlayan, Suriye
Arap Cumhuriyeti’nin dış politikasının ABD ve İngiliz hegemonyasına karşı çıkan
bölgesel bir antiemperyalist aktörler bloğu meydana getirmek için pratikte
kullandığı, uzun bir geçmişe sahip “isyancı üç kıta enternasyonalizmi”ne bağlı
geleneklerden istifade etti (Genc 2020; Takriti 2022).
Bu
strateji, önemli iç çelişkilere rağmen işledi. Bir yandan PKK’yi bölgesel düzlemde
destekleyen Suriye devleti, bir yandan da Fransızların nüfus mühendisliğine
dair tarihsel bilinç üzerinden emperyalistlerin etnik ayrışmaları maniple
edeceğiyle ilgili endişeler dile getirdiler. Bu endişeler üzerinden, içte Kürtlerin
siyaset alanında kendilerini ifade edecekleri kanalları ortadan kaldırdılar.
Dolayısıyla, emperyalist baskılara karşı koymada ortak çıkarları kabul eden Suriye
Arap Cumhuriyeti, PKK ile ilişkisinde iç baskı ile silahlı mücadeleye yönelik
bölgesel destek arasında bir denge tesis etti.
PKK’nin
Marksist-Leninist Kökenleri
PKK,
1978’de Suriye’nin aktif olarak geliştirdiği aynı sömürge karşıtı ortamdan
doğdu. Parti, 1974’te bir araya gelerek, Kürt milli sorununu görmezden gelen
Türk sol örgütlerinden ayrı, kendine has bir Kürt Marksist-Leninist örgütü
kurmak isteyen Abdullah Öcalan ve Sakine Cansız gibi Kürt militanlar tarafından
kuruldu (White 2000, 2015). Daha da önemlisi, PKK, Paul Chamberlain’in “genişleyen
devrimci ağlar topluluğu” olarak adlandırdığı yapının bir parçası olarak,
Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nde Suriye’de teşkil edilmiş ağların desteklediği Filistinli
savaşçılarla birlikte eğitim gördü (Chamberlain 2012, s. 5).
PKK,
silahlı mücadele yoluyla tam bağımsızlığı savunan ortodoks Marksist-Leninist konumunu
yirmi yıl boyunca muhafaza etti. PKK’nin milli sorunu temel çelişki olarak
öncelikli gören konumunu dile getiren kuruluş manifestosu, “Ülkedeki temel
çelişki, milli niteliktedir, diğer tüm çelişkilerin çözümü bu çelişkinin
çözümüne bağlıdır” (PKK (Öcalan [1978] 1993), s. 119) diyordu. Bu teorik
çerçeve, milli kurtuluşu sınıf mücadelesine bağlı değil, onun ön koşulu olarak
konumlandırıyordu. Bu konum, daha sonra Öcalan’ın ideolojik dönüşümü dâhilinde
terk edilecekti.
Örgüt,
mevcut devlet yapılarındaki reformist uzlaşmaları açıkça reddederek, milli
kurtuluş hareketlerinin “tam bağımsızlık yolunu izlemesi” gerektiğini savundu,
zira “bağımsızlık dışındaki her eğilim reformistti, her reformist eğilim de maddi
olarak emperyalizm, sömürgecilik ve iç gericiliğe bağlı”ydı (PKK (Öcalan [1978]
1993), s. 61). PKK, bu mücadeleyi uluslararası devrimci dayanışma içinde
konumlandırarak, “Kürt Devrimi, Ekim Devrimi ile başlayan ve milli kurtuluş
hareketleri aracılığıyla güçlenen dünya proletarya devriminin bir parçasıdır”
(PKK 1993 (Öcalan [1978] 1993), s. 133) diyordu.
Suriye’nin
Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Kürt siyasi partileri ve diğer sömürgecilik
karşıtı hareketlere verdiği destek, devletin emperyalist baskıdan bağımsız
hareket edebilecek yeterli kaynaklara sahip olması sayesinde belirli bir maddi
zemine kavuşabiliyordu. Toprakların yeniden dağıtımı, kamu yatırımları ve antiemperyalist
dış politikanın birleşimi, hem Arap hem de Kürt topluluklarının dış egemenliğe
karşı ortak direnişten faydalanabileceği anlamlı bir manevra alanı yaratıyordu.
Bu dönem, Kenefâni’nin devrimci hareketlerin, ekonomik egemenliğe ve üretken
güçler üzerinde kontrole sahip devletler tarafından desteklendiğinde “özgürlük
hareketi ve Arapların ilerlemesi lehine dengeyi değiştirebileceği”ne dair
görüşünü doğruluyordu (Kanafani 2024, s. 42). Ancak, antiemperyalist
dayanışmanın bu temeli, kısa süre sonra sistematik bir saldırıyla karşı karşıya
kalacaktı.
Antiemperyalist
Altyapının Yıkımı (1970–2010)
Hafız
Esad’ın 1970’te iktidara gelmesiyle birlikte, Baasçı sosyalist politikalardan
kademeli ama kararlı bir biçimde geri çekilme süreci de başlamış oldu. Esad, öncülük
ettiği “Düzeltici Hareket”le, toprak reformu, devlet öncülüğünde kalkınma ve
militan bölgesel dayanışmayı savunan radikal Salah Cedid liderliğini reddederek,
iktidarını pekiştirdi. Yeni liderlik, stratejik sektörler üzerindeki devlet
kontrolünü korurken, kilit sektörlerin belirli bir kısmını özel sermayeye açtı,
böylelikle ekonomik büyümeyi teşvik etmeyi amaçladı. Bu pragmatik yaklaşım,
önceki on yılın devrimci coşkusu üzerinden önlenmiş olan yabancı yatırımını ve
bölgesel Arap sermayesini ülkeye çekmeyi hedefliyordu. Bağımsız eylemin pratik
temeli olan üretim güçleri ve kaynak dağıtımı üzerindeki devlet kontrolü
aşınmaya başlarken, Suriye Arap Cumhuriyeti, Arap milliyetçiliğine ve Filistin
kurtuluşuna yönelik söylemsel bağlılığını sürdürdü. Bu aşınma, dış baskılar
arttıkça ve iç çelişkiler derinleştikçe, sonraki on yıllarda önemli ölçüde
hızlandı.
Altmışlardan
seksenlere dek ABD-İsrail-Körfez aksı, sistem karşıtı direnişi destekleyen
altyapıyı sistematik olarak hedef aldı. Özellikle Camp David’den sonra Mısır başta
olmak üzere birçok Arap devleti yüzünü ABD liderliğindeki “ılımlı” bloğa çevirdi.
Buna karşılık, Suriye, İran ile ittifakını güçlendirdi, bu da jeopolitik rantta
önemli bir kayba yol açtı (Alajaty ve Anchor 2018, s. 386; Kadri 2012, s. 21).
Eş zamanlı olarak düşen petrol fiyatları Körfez’in finansal fazlalıklarını
azalttı ve petrol gelirlerine bağımlı olan bölge ekonomilerinde dalgalanmalara
yol açtı. Bu ekonomik baskılar, doğrudan askeri saldırıyla daha da arttı:
İsrail’in 1982’deki işgaliyle Lübnan’da Filistin Kurtuluş Örgütü’nün yok
edilmesi, bölgesel sömürge karşıtı koordinasyon ve altyapının hayati bir düğüm
noktasını ortadan kaldırdı (Khalidi 2014; Traboulsi 2012).
Bu
türden faktörler, Suriye’nin ekonomik durumunu etkiledi. Sermaye girişi, yetmişlerin
sonlarındaki rekor seviye olan 7 milyar dolardan, seksenlerin ortalarında görülen
500 milyon dolar seviyesine geriledi (Hinnebusch 1999, s. 188–190; Hopfinger ve
Boeckler 1996, s. 185). Bu keskin düşüş, Suriye’yi Tunuslu ekonomist Azzam Mahcub’un
(1990) “uyum sağlama veya bağları koparma” olarak nitelediği seçimi yapmaya
zorladı. Bağımsız hareket etme imkânlarına yönelik ciddi kısıtlamalarla karşı
karşıya kalan Esad hükümetinin, toplumsal zenginliği üretken sektörlerden
finansal spekülasyona ve ithalata bağımlı ticarete aktaran neoliberal
reformları uygulayarak uyum sağlamaktan başka bir seçeneği yoktu. Suriye’nin
1991’de ABD liderliğindeki Körfez Savaşı koalisyonuna katılımı, bu uyum
stratejisine örnek teşkil etti. Esad, emperyalizmle taktiksel ittifak kurmak
adına, “ölmekte olan Sovyet atından inip Amerikan atına bindi.” Bu ittifak, Körfez
ülkelerinden yardım gelmesini sağladı, ama aynı zamanda ABD’nin ülkeyi uzun
vadede parçalama hedeflerine de hizmet etti (Sicherman 2000).
1991’de
Sovyetler Birliği’nin devrilmesi, sistem karşıtı altyapıya yönelik bu
saldırının doruk noktasıydı. Bu çöküş, dünya genelinde ulusal kurtuluş
hareketleri için ciddi bir ideolojik ve maddi bir krize yol açtı. Ancak, 1979
İslam Devrimi, çok önceden antiemperyalist destek için yeni imkânlar sunmaya
başlamıştı bile. İran Devrimi, Arap bölgesinde sömürgecilik karşıtı mücadeleyi
destekleme konusunda Sovyetler Birliği’nden bayrağı devralacak devlet için
maddi bir temel oluşturdu. Diğer destek kaynakları sistematik olarak ortadan
kaldırıldığında İran, Filistin direniş hareketlerini destekleyerek, İran,
Suriye, Hizbullah, Hamas, Filistin İslami Cihadı, Filistin Halk Kurtuluş
Cephesi (FHKC), Irak Halk Seferberlik Güçleri ve Yemen’deki Ensarullah’tan
oluşan direniş ekseninin temelini attı.
PKK’nin
Marksizm-Leninizmden demokratik konfederalizme evrimi, çökmekte olan sömürge
karşıtı dayanışma ağları bağlamında anlaşılmalı. Abdullah Öcalan’ın 1998’de
Türk kuvvetleri tarafından CIA yardımıyla hapsedilmesi, dünya çapında sömürgecilik
karşıtı hareketleri destekleyen Soğuk Savaş dönemi altyapısının sistematik
olarak çözülmesiyle aynı zamana denk geldi. Bu antiemperyalist dayanışmanın
yüzleştiği krizi gören PKK, ideolojisini yeniden teşkil etti. 2003 ve 2005
yılları arasında, örgüt, silahlı mücadele yoluyla tam bağımsızlık taahhüdünden
vazgeçerken, yaklaşık 1.500 PKK üyesi örgütü terk etti. PKK nihayetinde, devlet
merkezli kurtuluş yaklaşımlarına alternatif olarak demokratik konfederalizmi
benimsedi (Akkaya ve Jongerden 2011, s. 148; Yildiz 2020).
Demokratik
konfederalizm, PKK’nin ulusal kurtuluş için devlet iktidarını ele geçirmeyi
öncelikli gören ilk Marksist-Leninist çerçevesinden temel bir ayrılığı temsil ediyordu.
Öcalan’ın şimdi ifade ettiği gibi, “demokratik konfederalizm, tabandan katılıma
dayalı, devlet dışı bir toplumsal paradigmaydı ve burada karar alma süreçleri
topluluklarda”ydı (Öcalan 2015, s. 33–34). Devleti bir kurtuluş aracı olarak
açıktan reddeden PKK, onu “devletsiz bir halkın demokratik sistemi” olarak
tanımladı (Öcalan 2015, s. 32. Böylelikle PKK, kuruluşunda benimsediği
konumları doğrudan tersyüz etmişti. Bu teorik değişim dâhilinde paradigma
değiştirilerek, Öcalan’ın daha sonra devletçi milliyetçilikten kapitalist
modernitenin kapsamlı bir eleştirisinin ürünü olan, “demokratik modernite”
olarak adlandırılan görüşe geçiş yapıldı. (Öcalan 2017, s. 50–51, 105). Bu
demokratik yapılar; devlet karşıtlığı, ekolojik sürdürülebilirlik ve kadın
özgürlüğü (jineoloji) gibi temeller üzerine kurulmuştu (Bookchin 1982;
Dirik 2022; Gerber ve Brincat 2021). Ancak, ABD-İsrail-Körfez ekseninin hâkim
olduğu bir bölgede devlet haricinde egemenlik tesis etme girişimleri
çelişkilere yol açtı, bu yenilikçi yaklaşım, mevcut güçlü devletlerin dikte
ettiği tarihin ağırlığı altında ezildi.
Hızlandırılmış
Neoliberalleşme ve Emperyalizmle Bütünleşme (2000–2010)
2000’lerin
başında Beşar Esad, kendini pragmatik bir reformcu olarak konumlandırdı. Bu
liberalleşme gündemi, Batılı entelijansiya, uluslararası finans kuruluşları ve
Suriyeli muhalif aydınlardan oluşan koalisyon tarafından desteklendi. Soğuk
Savaş dönemi liberalizmini savunan bu koalisyon, ekonomik ve siyasi
özgürlükleri piyasalaşmayla ilişkilendiriyordu.
Suriyeli
şirketlerin Batı ve Körfez’e bağlı finans ağlarına entegre olmuş çıkarları, bu
koalisyonun temelini teşkil etti. Bu şirketler, neoliberal reformlara düşünsel
meşruiyet sağlayan akademik kurumları finanse ettiler. Bunun en belirgin
örneklerinden biri, şirketi Petrofac ile Suriye ve Körfez pazarlarında faaliyet
gösteren iş adamı Eymen Asfari tarafından finanse edilen St. Andrews Suriye
Çalışmaları Merkezi’ydi. Merkez, Suriye’nin “sosyal piyasa ekonomisi”
doktrinini destekleyen eserler yayımladı (UK Serioud Fraud Office 2024). Aynı şekilde,
Mişel Kilo ve Riad Seyf gibi Şam Baharı aydınları, siyasi reformu piyasanın
liberalleştirilmesi fikriyle açıktan ilişkilendiren siyasi açıklamalar
yayınladılar. Siyasi iktisatçı Semir Abbud’un da dile getirdiği biçimiyle, bu
durum, “Suriye neoliberalizmini içeriden meşrulaştıran” teknokratik bir
koalisyonu meydana getirdi. Ayrıca, Batı’ya ait kurumsal ağlar da bu ajandayı
dışarıdan destekledi. Uygulanmasını teşvik etti.
Uluslararası
finans kuruluşları, temel mallara yönelik sübvansiyonların, gümrük
vergilerinin, engellerin ve kurumlar vergilerinin kaldırılmasını öngören ekonomik
liberalleşmenin yabancı şirketlerin ülkeye yatırımlarını teşvik edeceğini,
istikrar getireceğini, bunun da geniş halk kitlelerine fayda sağlayacağını vaat
ediyorlardı Kadri 2012; s. 16; Matar 2018, s. 106). Ancak ortaya bu türden
vaatlerle çelişen sonuçlar çıktı.
2006’dan
2009’a gelindiğinde enflasyon yüzde 10 artarken, (enflasyona göre ayarlanmış) reel
ücretler yarı yarıya düştü (Kadri 2012, s. 17–18). Servet eşitsizliği önemli
ölçüde arttı. Hesaplamalara göre artık ülke ekonomisinin yarısından fazlası nüfusun
yaklaşık yüzde 5’inin kontrolüne girmişti (Matar 2016, s. 139).
2000-2010
yılları arasındaki dönemde, Suriye ekonomisini temelden değiştiren birçok
önemli ekonomik politika hayata geçirildi.
Bu
politikalar, birçok sektörde devlet kontrolünü sistematik olarak ortadan
kaldırdı. Tarım reformları, 43 yıllık tarım reformuna son veren ve tüm devlet
çiftliklerini özelleştirerek yasama organını devre dışı bırakan 83 Sayılı Kararname
(2000) ile başladı (Ababsa 2004, s. 10). Bunu takiben, 8 Sayılı Kanun (2001)
yürürlüğe girdi ve 1973’teki millileştirmeden bu yana ilk özel bankanın
kurulmasına izin vererek, Suriye’nin bankacılık sektörünü Körfez bağlantılı
yatırım ağlarına açtı (Raphaeli 2007, s. 40). 2007 yılına gelindiğinde, 56 Sayılı
Kanun ile toprak sahiplerinin üç yıl sonra tarım sözleşmelerini feshetmelerine
izin verilerek, halkın toprak mülkiyetinden mahrum bırakacak süreç hızlandı; 8 Sayılı
Yasama Kararnamesi ise piyasanın liberalleşmesinin temel hukuki çerçevesi
haline geldi (Ababsa 2015, 221). Bu süreç, Kürtlerin sınır bölgelerindeki
toprak mülkiyetini kısıtlayan ve devletin ekonomik entegrasyon yoluyla
Kürt-Arap birliğini sürdürme kapasitesini zayıflatan 49 Sayılı Cumhurbaşkanlığı
Kararnamesi (2008) ile doruğa ulaştı (Matar 2016, s. 112–113).
Geçim
kaynaklarını yeniden oluşturamayan köylüler, kent merkezlerine doğru göç etmek
zorunda kaldılar. Ancak Suriye devleti, yerinden edilmiş bu nüfus için verimli
istihdam sağlama konusunda yetersiz kaldı. Kentlere göç, ücretler üzerinde
aşağı yönlü baskı oluşturan ve topluluklar giderek azalan kaynaklar için
rekabet ederken, milli meseleleri daha da ağırlaştıran bir nüfus fazlalığı meydana
getirdi (Foster, McChesney ve Jonna 2011) Maddi fayda sağlama veya bağımsız dış
politika izleme yeteneğinden yoksun kalan Suriye devleti, istikrarı korumak
için giderek etnik temelli çağrılara ve güvenlik önlemlerine bağımlı hale geldi,
bu durum, Kürt devrimcilerinin 2012’de özerklik ilan ederken istismar edeceği
zaafların açığa çıkmasına neden oldu.
Miras
Kalan Zafiyetlerden Tasarlanmış Krizlere (2011–2014)
Kuzey
ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, 2012’de, petrolün Kürtlerin yoğun olarak
yaşadığı bölgelerde çıkartıldığı ama rafineri ve ihracat altyapısının Şam
yanında Lazkiye, Tartus ve Banyas gibi kıyı şeridindeki ihracat merkezlerinde konumlandığı,
parçalı haldeki bir ekonominin hüküm sürdüğü koşullarda özerklik ilan etti. Bu
ekonomik bağımlılık, yapay olarak yaratılan varoluşsal krizlerle birleşince,
ABD-İsrail-Körfez aksının istismar edeceği kırılganlıklara yol açtı.
Cezire,
ülkenin tahıl ve pamuk üretiminin üçte ikisinin gerçekleştiği, hidrokarbon
kaynaklarının dörtte üçünün çıkartıldığı bölgedir (Ababsa 2015, s. 200–201,
204). Kaynakların belirli bir bölgeye yoğunlaştığı gerçekliğe işleme
altyapısının yokluğu eşlik etti. Üreticilere buğday öğütmek için değirmen,
pamuk eğirmek için çırçır fabrikası veya petrol işlemek için rafineri kurma
izni verilmedi (Ababsa 2019, s. 122; Matar ve Kadri 2019, s. 251). İşleme
tesisleri, bankacılık merkezleri ve ihracat altyapısı Şam ve Lazkiye ile Tartus
gibi kıyı kentlerinde yoğunlaşmış olup, çevre bölgelerden elde edilen
zenginliğin Şam merkezli kompradorlara ve Körfez’in rantiye sermayesine
akmasını sağladı.
Bu
düzenleme, Lübnanlı Marksist Mehdi Amil’in “sömürgeci üretim biçimi dâhilinde
ketlenmiş kalkınma süreci” olarak tanımladığı durumu örnekliyordu. Amil,
sömürgeci üretim biçimini, kapitalizmin bağımlılık koşullarında yürürlüğe
girdiği, “sürekli döngüsel olarak hareket eden” yapısal bir formasyon olarak
tarif ediyordu. Amil’e göre bu formasyonda ekonomik hayat, dışsal birikim
merkezlerine tabiydi (Amel 2021, s. 29–30, 58).
Samir
Amin de aynı şekilde bu tıkanıklığı, “kendi merkezinde ve kendi dinamiklerini
esas alan büyümenin imkânsızlaşması” olarak anlıyor, merkezin ekonomik hâkimiyetinin
çevrenin az gelişmişliğini pratikte fiili olarak yeniden ürettiğini söylüyordu
(Amin 1976, s. 202).
Cezire,
bu süreçte hammadde temin eden sınır bölgesi olarak iş görüyordu. Bu anlamda
Cezire, üretim yapıyor ama ürünü işleyemiyordu. Cezire, Fransız mandası döneminde
inşa edilmiş, ABD-İsrail-Körfez’den oluşan birikim aksına tabi bir yol
dâhilinde ilerlemek zorundaydı.
Bu
bağımlılık ilişkisi, neoliberal dönemde daha da yoğunlaştı. 2006-2010 arası
dönemde Haseke’deki köylerde çalışan emekçi sayısı yüzde 30 oranında azaldı. Bu
oran, yüzde 20’lik ülke ortalamasının çok üzerindeydi (Ababsa 2015, s. 210).
Bir YPG (Kürt Halk Koruma Birimleri) savaşçısı, bu bağımlılığın kalıtsal
doğasını şu şekilde açıklıyor:
“İktisadi açıdan mevcut durum,
hâlâ eski rejimden miras kaldığı biçimiyle işliyor. Eskiden Rojava’da, Kuzey’de
kasten tam bir ekonomik sistem teşkil edilmemişti, çünkü devletin gelecekte
siyasi özerklik girişimleriyle yüzleşme konusunda kimi endişeleri mevcuttu. ‘Ekonomik
özerklik mümkün olmazsa, siyasi özerklik de mümkün olmaz’ diye düşünüyorlardı.”
(Qerecox 2023)[1]
Bu
iktisadi yapı, Fernando Cardoso ve Enzo Faletto’nun “iç pazarın beynelmilelleşmesi”
olarak adlandırdığı sürecin somut karşılığı. İlgili süreçte ekonomik sektörler arasında
tutarlı bir ilişki yoktur, özerk gelişme alanları ise sınırlıdır (Cardoso ve
Faletto 1979, s. 127).
Siyasi
Çerçeveleme ve Arap Milli Kimliğinin Silinmesi: “Suriye Mozaiği”
Bu
ekonomik kırılganlıklar, Arap milliyetçiliğini politik tahayyülden sistematik
olarak silen söylemsel stratejilerle daha da arttı. Kuzey ve Doğu Suriye Özerk
Yönetimi’nin siyasi söylemi, ilerici idealleri desteklerken, aynı zamanda bu
silme işlemine de katkıda bulundu. Böylelikle, çoğu vakit bilinçsizce de olsa
emperyalist çıkarlara hizmet etti. Bu söylem içinde Kürtler, sürekli olarak
meşru siyasi özlemleri olan tutarlı bir millet olarak takdim edilirken, Araplar,
genelde kendi milli sorunları olan bir halktan ziyade, Sünniler, Aleviler,
Hristiyanlar, Dürziler gibi dini ve mezhepsel topluluklar üzerinden ele alındı.
Bu çerçeve, Kürt hareketlerinin kendilerini “mezhepçi” Arap siyasetine laik,
demokratik alternatifler olarak konumlandırarak uluslararası destek kazandığı
Suriye harici dünyayla ilgiliydi. Oysa bu yaklaşım, Nasırcı Mısır’dan Baasçı
Suriye ve Irak’a kadar Arap cumhuriyetçiliğinin mezhepçi olmayan, kapsayıcı milli
projeler inşa etme yönündeki gerçek girişimleri temsil ettiği gerçeğinin
üzerini örtüyordu.
Arapların
millet projelerinin meşruiyetini reddederken Kürt projelerini destekleyen bu
çerçeve, ABD-İsrail-Körfez aksının kendisini Arap baskısına karşı Kürt
haklarının koruyucusu olarak konumlandırmasına imkân sağladı. Ekonomik
kırılganlıklar ve dilden Arap’ı silme girişimleri, ABD’nin Suriye’yi sistematik
olarak istikrarsızlaştırma girişimlerini yoğunlaştırdığı bir dönemde
emperyalist sömürü için gerekli koşulları yarattı.
ABD’nin
İstikrarsızlaştırma Stratejisi: Krizi Yaratmak (2011–2014)
2011’den
itibaren ABD, Max Blumenthal’ın “yabanın yönetimi” stratejisi olarak
adlandırdığı bir yaklaşım uyarınca hareket etti. Bu yaklaşım, aşırılıkçı
grupları destekleyerek Arap-İran bölgesini aktif olarak istikrarsızlaştırmayı
ve ABD’nin daha fazla müdahalesini haklı çıkaracak kaotik ortamlar yaratmayı
içeriyordu (Blumenthal 2019).
ABD’li
planlamacılar, çatışmanın en başından beri Suriye hükümetini devirmek için Kaide’yle
bağlantılı örgütlerle ortaklık kurdular. 2010 yılının sonlarından itibaren
Suriye’ye gönderilen Irak İslam Devleti militanları ve Nisan 2011 gibi erken
bir tarihte Lübnan’dan geçen Selefi savaşçılar (Van Wagenen 2022) bu
işbirliğinin bir parçasıydı. Tekfirci güçlerin, diğer Müslümanları
mürted ilan eden mezhepçi militanların imal edilmesini öngören yaklaşım, istikrarsızlaştırmayı
haklı çıkarmak için her daim başvurulan emperyalist stratejinin somut bir
tezahürüydü.
Yedi
yıl önce Seymour Hersh, Bush yönetiminin “yeni yönelim”inin, İran’ın nüfuzuna
karşı koymak için Sünni aşırılıkçı örgütleri desteklemeye yönelik stratejik
değişikliğin “militan bir İslam anlayışını benimsemiş, Amerika’ya düşman, Kaide’ye
sempati duyan Sünni aşırılıkçı örgütleri” sistematik olarak güçlendirdiğini
ortaya koyuyordu (Hersh 2007). Kürtlerin daha sonra ABD korumasına bağımlı hale
gelmesine yol açacak olan güçler, bölgedeki doğal gelişmelerden ziyade emperyalizmin
bilinçli yetiştirme gayretlerinin ürünüydü.
2013
yılında başlatılan Çınar Kerestesi Operasyonu, seksenlerdeki Afgan mücahitlerinin
dâhil edildiği programdan bu yana CIA’in yürüttüğü en büyük gizli operasyondu.
Operasyon, isyancı güçlere gizlice para, silah ve eğitim sağladı. Ürdün ve
Türkiye’deki tesisler aracılığıyla 10.000’den fazla savaşçıya ekipman temin
edildi (Miller ve Entous 2016). Daha da önemlisi, Obama yönetimi yetkilileri,
amacın zafer değil, Suriye’nin egemenliğini parçalayacak “çatışma sürecini
çıkmaza sürüklemek” olduğunu kabul ediyorlardı (Miller ve Entous 2016). Bu
sürekli savaş stratejisi, 2014 yılına gelindiğinde IŞİD’in Suriye ve Irak
genelinde hızla yayılmasına, Kobani’deki Kürt nüfusunu doğrudan tehdit etmesine
zemin hazırladı. ABD yetkilileri daha sonra, Dışişleri Bakanı John Kerry’nin
2016’da sızdırılan bir kayıtta IŞİD’in “büyümeye başladığı vakit, ABD’nin bu
süreci izlediğini, Esad’ı müzakereye zorlamak için IŞİD’i “yönetebileceklerini”
düşündüklerini itiraf etmesiyle bu “yabanın yönetimi” yaklaşımını benimsedikleri
iddiasını doğruluyordu (Weiss 2017).
Şeytanla
Pazarlık (2014’ten Bugüne)
Haziran
ve Eylül 2014 arası dönemde IŞİD, Irak ve Suriye geneline hızla yayılarak,
önemli şehirleri ele geçirdi. Sonra Kuzey ve Doğu Suriye’ye yöneldi. Eylül
ortasına gelindiğinde IŞİD, 325 Kürt köyünü ele geçirmişti ve Kobani’ye doğru
ilerliyordu. 130.000’den fazla sivil kuzeye, Türkiye’ye kaçtı, ancak kaçanlar,
sınırın kapalı olduğunu gördüler. Türkiye’nin sınırı kapatması, Ankara’nın PKK
ile bağlantılı bir olgu olarak gördüğü Rojava projesine yönelik düşmanlığının
yansımasıydı. Eylül sonuna gelindiğinde, IŞİD güçleri, Kobani’nin merkezine on
kilometre kadar yaklaşarak, YPG/YPJ’yi içinden çıkılmaycak stratejik bir durumla
baş başa bıraktı (Barrabi 2014; Hogg 2014; Lowen 2014).
IŞİD’in
güneyden ilerlediği, Türkiye’nin sınırını kapattığı koşullarda, Kobani’deki
YPG/YPJ kendilerini kapana kısılmış halde buldu. Sahada görevli araştırmacı
Thoreau Redcrow’a göre, YPG liderliği, başlangıçta Şam’dan destek istedi ancak cevap
alamadı.[2] Şam’ın tepkisiz kalması ve katliamla yüzleşme ihtimali karşısında YPG/SDG,
ABD hava desteğini kabul etti. ABD, 27 Eylül 2014’te savaşın seyrini tayin
edecek hava saldırılarına başladı. Büyük miktarda malzeme sevkiyatı ve hassas
hava saldırıları, YPG/YPJ’nin 26 Ocak 2015’te Kobani’de IŞİD’e karşı zafer ilan
etmesini sağladı (Grant 2018).
Bu
acil durumda kurulan ittifak, insani açıdan atılması gereken zorunlu bir adım
olarak, on binlerce sivilin katledilmesini önledi. Ancak aynı zamanda ülkedeki
Kürt hareketini ABD-İsrail-Körfez yörüngesine daha da yaklaştıracak sürecin
başlamasını sağladı. Acilen sunulması gereken hava desteğiyle başlayan süreç,
yapısal bağımlılığa evrildi.
Ekim
2015’te ABD Özel Harekât Komutanlığı, YPG/YPJ liderliğine Suriye’nin
geleceğinde rol alabilmek için “isimlerini değiştirmeleri” gerektiğini bildirdi
(Maguire 2020). YPG/YPJ hızla uyum sağlayarak, kendilerini SDG olarak
adlandırmaya başladı. Örgüt bünyesine Arap, Türkmen ve Suriyeli birliklerini de
kattı. Bu isim değişikliği, iki amaca hizmet ediyordu: ABD’nin devam eden
desteği için siyasi bir kılıf sağlamak ve Kürt hâkimiyetinin üzerini örten, çok
etnisiteli temsiliyete dair bir izlenim yaratmak (Holmes 2024).
IŞİD’in
toprak kaybının ardından SDG-ABD ortaklığı, önemli ölçüde derinleşti. 2017
yılına gelindiğinde, Suriye’nin toplam petrol sahalarının yüzde 90’ını temsil
eden yaklaşık 1400 petrol sahası, ABD-SDG kontrolüne geçti. Bu petrol
ortaklığı, SDG’nin ABD’nin Suriye kaynaklarını çıkarmasına yardımcı olma ve
toplumsal zenginliğin sistematik olarak sömürülmesinde işbirliği yapma isteğini
ortaya koydu.
ABD,
kendi dayattığı yaptırımları aşmak adına, Delta Crescent Energy’ye yol verdi.[3]
2020 ve 2021’de Suriye petrollerini bu şirket çıkartacaktı. 2019 tarihli Sezar
Yasası ile yürürlüğe konulan yaptırımlar, Suriye’ye neredeyse tam bir ekonomik
abluka uygularken, ABD, fırsat doğduğunda kendisini bu ablukadan muaf tuttu.
Biden yönetimi, bu anlaşmayı Mayıs 2021’de feshetti, SDG’ye stratejik açıdan
kendisinden yana durması için bir fırsat sundu. Ticari petrol çıkarma işlemi
sona erse de ABD’nin emperyalist hâkimiyeti azalmak şöyle dursun, doğrudan
askeri işgal yoluyla bu hâkimiyet daha da pekişti.
2021
Sonrası: Kopma Fırsatlarına Rağmen Ortaklıkta Israr
PYD
içindeki gerilimler, Amerikan kontrolü derinleşirken bile SDG’nin ABD ile
ortaklığını sürdürme konusundaki ısrarını açıklamaya yardımcı oluyor. Mehmet
Emin Cengiz ve Pınar Tanç’ın da aktardığı gibi, Suriye’deki Kürt liderliği
içinde iki rakip yaklaşım açığa çıktı. Mazlum Abdi, Washington ile bugüne dek sürdürülmüş
olan ortaklığı muhafaza etmek gerektiğine dair görüşü benimseyen, işbirliğini
hayatta kalmak için gerekli gören pragmatik kanadı yönetiyor. Bu hizip, Amerika’nın
bölgede uyguladığı stratejiye entegre edilmiş “kuzeydoğu Suriye’de devletimsi bir
teşekkül” oluşturmak için çalışıyor (Cengiz 2022, s. 575). Buna karşılık, Aldar
Halil, Şam ile yeniden bütünleşmeyi savunan, ABD ortaklığına şüpheyle bakan PKK
liderliğiyle aynı çizgide olan bir hizbi temsil ediyor (Cengiz 2022).
Şam
yanlısı hizip, PKK liderliği içinde daha geniş bir desteğe sahip. PKK eşbaşkanları
Bese Hozat ve Cemil Bayık, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ni Suriye
hükümetiyle görüşmek yerine ABD’ye bel bağlamadığı için eleştiriyor. PKK’nin “Suriye
ile tarihi ilişkisi”ne vurgu yapan Bayık, “PKK ile Esad ailesi arasında çatışmanın
veya düşmanlığın düşünülemeyeceğini” dile getiren bir isim (Cengiz 2022). Halil
de Şam ile doğrudan diyaloga açık olduğunu ifade ederek, “çözüme rejimle
birlikte ulaşılmalı, çözüm yolu Cenevre’de değil, Şam’da aranmalı” diyor
(Tanç). Bununla birlikte, pragmatik kanadın hâkimiyeti, anlamlı bir kopuşu
engelledi. SDG’nin Şam ile yeniden bütünleşme veya ABD korumasına bağımlılığı
azaltma arayışından ziyade, ABD ile ortaklığın sürdürülmesini sağladı.
2019
yılında, Suriye Demokratik Konseyi eşbaşkanı İlham Ahmed, İsrailli işadamı Moti
Kahana’ya Suriye petrolünün çıkarılması konusunda münhasır haklar verdi. Ahbar
gazetesinin eline geçen belgeye göre, Ahmed’in mektubu Kahana’ya, ABD
Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi’nin onayıyla, SDG
kontrolündeki bölgelerde “Suriye petrolünün satışı ile ilgili tüm konularda
konseyi temsil etme” yetkisi veriyordu (Rizk 2019). Ameliye isimli STK’sıyla
İsrail’in hedeflerine ulaşması için insani yardım kılıfı altında faaliyet
yürüten Kahana, günlük 400.000 varile ulaşması beklenen üretime ek olarak petrol
arama ve geliştirme faaliyetleri konusunda önmli haklara kavuştu. Bu düzenleme,
Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin Suriye milletinin kaynaklarını doğrudan
Filistinlilere soykırım uygulayan yerleşimci-sömürgeci ırk ayrımcısı devlete
aktarmak suretiyle suç ortaklığı yaptığının kanıtı.
Bu
yapısal suç ortaklığı, sonraki yıllarda devam eden üst düzey koordinasyon
yoluyla daha da derinleşti. Eylül 2021’de Ahmed, ABD’nin kuzeydoğu Suriye’ye
desteğini yeniden teyit etmek için Washington’a gitti. Ziyaretinin ardından
Beyaz Saray’da Suriye Demokratik Konseyi temsilcileri ve Amerikalı yetkililer
arasında üst düzey toplantılar yapıldı. ABD, SDK’yi “Suriye düzleminde büyük
bir siyasi müttefik” olarak nitelendirdi (Tanç 2021, s. 79; Van Wilgenburg 2021).
Bu adımlar, PKK liderliğinin Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin Şam ile
ilişki kuramamasına yönelik eleştirisine rağmen, emperyalizmin himayesine
girmek suretiyle meşruiyet elde etmeye yönelik bilinçli stratejik yönelim içerisinde
olduğunun deliliydi.
Bu
yapısal bağımlılığın boyutları, Ocak 2025’te SDG Generali Mazlum Abdi’nin
göreve gelecek Trump yönetimine ABD askeri varlığının Suriye’nin kuzeydoğusunda
muhafaza edilmesi için yaptığı açık çağrıyla ifşa oldu. Abdi, “Bu bölgedeki
istikrarın kilit faktörü, ABD’nin sahadaki varlığıdır” diyerek, 2.000 ABD
askerinin çekilmesinin “IŞİD de dâhil olmak üzere, birçok fraksiyonun yeniden
ortaya çıkmasına” yol açacağını savundu (Sabbagh 2025). Abdi’nin bu çağrısında,
esasen, Pentagon sözcüsü John Kirby’nin ABD güçlerinin “İslam Devleti örgütünün
kalıntılarıyla savaşmaya” odaklandığı ve misyonlarının “IŞİD’in kalıcı olarak
yenilgiye uğratılmasını sağlamak” olduğu ile ilgili açıklaması yankılanıyordu
(Kurdistan24 2019).
Bu
tür açıklamaları ve adımlarıyla Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi liderleri,
ABD Savunma Bakanlığı’nın söylemlerini tekrarlamak suretiyle, karşı olduklarını
iddia ettikleri Suriye topraklarındaki yabancı askeri işgalin devam etmesi için
lobi faaliyeti yürütüyor. Bu işbirliği, ABD’ye Arap-İran bölgesindeki maddi
çıkarlarını koruyan stratejik bir dayanak noktası, kelimenin tam anlamıyla
sahada faal askerler temin ediyor (Hanieh 2024). İşgal için yapılan bu lobi
faaliyetleri, acil durumda oluşan ittifakın nasıl yapısal bir bağımlılığa
dönüştüğünü ortaya koyuyor.
Tersyüz
Edilmiş Kullanım Değeri ve Emperyalizmin Mantığı
Biden
yönetiminin Mayıs 2021’de Delta Crescent ile imza edilmiş olan sözleşmeyi feshetme
kararı ile Suriye petrol sahalarını kontrol eden 2.000 askeri muhafaza etmesi, emperyalizmin
gerçek mantığının yansıması. ABD stratejisi, hiçbir zaman öncelikle petrolün
ticari amaçlı çıkarılmasını öngörmüyor, Suriye kaynaklarının Suriye devletinden
kopartılmasını ve bu halin ilelebet muhafaza edilmesini sağlamayı esas alıyor.
ABD-İsrail-Körfez
aksı için ortaya çıkan şey, tersyüz edilmiş kullanım değeridir;
stratejik değer, petrolün üretim kapasitesinden değil, sistematik olarak
kullanılmamasından kaynaklanmaktadır. Bu getirilen yasak, Suriye
devletinin yeniden yapılanma ve kalkınma için kendi kaynaklarına erişmesini
engellemektedir.
Bu
tersyüz edilmiş kullanım değeri, emperyalizmin eskiden beri başvurduğu kaynak
temini modellerinden niteliksel anlamda uzaklaşıldığını ortaya koyuyor.
Hammaddeyi metropollerde işlemek üzere çıkaran sömürgeci güçlerin veya yerel
üretime izin verirken, çevre ekonomilerini eşitsiz bir alışverişe mahkûm eden
yeni sömürgeci düzenlemelerin aksine, ABD-İsrail-Körfez aksı, stratejik
avantajını tam da üretim yapmama yoluyla elde ediyor. Petrolün kullanım
değeri, o petrolle üretilecek ürünlerle değil, kalkınma sürecinden kopartılan
ülkeye üretimin yasak edilmesiyle ortaya çıkıyor. Bu kalkınma sürecinden
kopartma işlemi, devlet kapasitesini zayıflatarak istikrarsızlığı ve
huzursuzluğu körüklüyor, ABD-İsrail-Körfez aksının egemenliği parçalamasına ve
bölgesel hegemonyayı sürdürmesine imkân sağlıyor. Bu tersyüz edilmiş kullanım
değeri ile ilgili değerlendirme, Suriye’nin ötesine, ABD’nin savaş yürüttüğü
diğer kaynak zengini bölgelere uzanan, kapsamlı emperyalist stratejiyi
anlamamızı sağlıyor. Bu stratejide amaç, ham petrol çıkarmak değil, devletin
elindeki imkân ve becerileri sistematik müdahaleyle ortadan kaldırmaktır.
Esad
Sonrası Suriye ve Bölgede Kurulan Yeni İttifaklar
8
Aralık 2024'te, Heyet Tahrirü’ş-Şam (HTŞ) ve müttefik güçlerin hızlı saldırısının
ardından Esad hükümeti devrildi, böylelikle Suriye’deki elli yılı aşkın Baas
yönetimi sona erdi. Esad’ın yıkılışı esnasında ve sonrasında emperyalizmin
uyguladığı şiddetin kapsamı, Abdülcevad Ömer’in İsrail’in sistematik “ikili
yaklaşım”ına dair söylediklerini teyit ediyor: İsrail, bir yandan Suriye’nin
savunma ve saldırı potansiyelini ortadan kaldırıyor, bir yandan da “jeopolitik ortamı kendi avantajına yeniden
şekillendirme”yle ilgili bölgesel emellerine ulaşmak için adımlar atıyor
(Muaddi 2024; Omar 2024).
İsrail,
48 saat içinde 480’den fazla hava saldırısı düzenleyerek, Suriye’nin stratejik
askeri gücünün yüzde 70-80’ini, bunun yanında, Suriye donanmasının tamamını
imha etti, aynı zamanda işgal altındaki Golan Tepeleri’nin ötesine geçerek,
Suriye içlerine doğru ilerledi ve kontrol ettiği bölgeyi genişletti (Al
Abdullah 2024; Krever 2024; Omar 2024).
İsrail’in
stratejisi, güvenlikle ilgili kaygılarının ötesine geçerek, Suriye devletinin
egemenlik tesis etmesine mani olacak adımları içeriyor: Suriye’nin yönetim
biçiminden bağımsız olarak, herhangi bir egemenlik belirtisini koruyamayacak
durumda kalmasını sağlamak istiyor. Ömer’in de belirttiği gibi, “İsrail, bugün Suriye’yi
çorak bir araziye dönüştürmek, onu az gelişmiş ve herhangi bir egemenlik
belirtisini koruyamayacak durumda tutmak için canla başla mücadele edecek”, bu
da ABD-İsrail-Körfez aksının, yalnızca kaynak çıkarımı değil, ülkeyi kasten
kalkınma sürecinden kopartma yoluyla bağımsız kalkınma imkânına nasıl mani
olduğunu ortaya koyuyor (Kadri 2023; Omar 2024).
HTŞ:
CIA Aparatından Bölgesel Hegemona
Heyet
Tahrirü’ş-Şam’ın iktidara gelişi, Suriye’nin gerçek kurtuluşundan çok ABD’nin
emperyalist kibrinin somut bir yansıması. HTŞ, CIA’in milyar dolarlık programı
olan ve seksenlerdeki Afgan mücahitleri için geliştirilmiş programdan bu yana
isyancıları silahlandırmak ve eğitmek için yürütülen en pahalı çalışmalardan biri
olarak Çınar Kerestesi Operasyonu’nun doğrudan ürünüdür.
HTŞ
lideri Ahmed Şara (eski adıyla Ebu Muhammed Cevlani), Kaide’nin Suriye kolunun
lideri olduğu için “Özel Belirlenmiş Küresel Terörist” olarak başına 10 milyon
dolarlık ödül konmuş bir isimdi. Ancak HTŞ’nin Şam’ı ele geçirmesinin ardından
ABD, Şara ile görüşerek ödülü aniden kaldırdı (Williams ve Mitchell 2024). Bu etkileyici
rehabilitasyon süreci, esasen “terörizm” tanımlarının ilkesel amaçlardan ziyade,
stratejik amaçlara nasıl hizmet ettiğinin, eski düşmanların ABD’nin emperyalist
çıkarlarına hizmet ettiğinde nasıl birer müttefike dönüştüğünün delili. İlgili
dönüşümün kapsamı, ABD ilişkilerinin ötesine uzanıyor, zira HTŞ, İsrail ile
normalleşmeyi hedefleyerek, ABD-İsrail-Körfez bloğuyla bütünleşme sürecini
tamama erdiriyor (Kassem 2024; Press TV 2025).
HTŞ’nin
Suriye’deki Alevi azınlığa karşı uyguladığı sistematik mezhepçi şiddet, örgütün
özenle kurguladığı dış görünüşünün altında yatan gerçek karakterini ortaya koyuyor.
6 Mart 2025’ten bu yana gerçekleştirilen mezhepçi katliamlarda 1000’den fazla
insan öldürüldü. Bunlar arasında infaz tarzı cinayetler ve sivillere yönelik
yaygın saldırılar da bulunuyor (Clarke-Billings ve Pomeroy 2025). Alevi ve
Hristiyan azınlıklara karşı yapılan bu katliamlar, ABD destekli HTŞ
liderliğindeki hükümet konusunda ciddi endişelere yol açıyor.
Sonuç:
Özgürleşme Taraf Seçmeyi Gerektirir
Kuzey
ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ni nasıl değerlendirmek gerek? Demokratik
konfederalizm, alternatif bir yönetim modeli olarak teorik potansiyelini
korurken, bu potansiyel, emperyalist birikim kanallarıyla maddi düzeyde
bütünleşmesi sebebiyle, yapısal olarak kısıtlanıyor.
Şam’ın
HTŞ yönetimi üzerinden ABD-İsrail-Körfez ağlarına dâhil edilmesiyle birlikte
Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, Washington ile bağımsız Suriye değil, iki farklı
teslimiyet biçimi arasında seçim yapmak zorunda kalacak. 10 Mart 2025’te
varılan SDG-HTŞ anlaşması, ABD destekli Şam hükümetine verilen tavizin delili
(Rojava Information Center 2025). Bu yapısal yeniden düzenleme, somut kaynak
akışlarında açıkça görülüyor: Şubat 2025 itibarıyla, SDG, HTŞ kontrolündeki
hükümete günlük 150.000 varil ham petrol ve 1 milyon metreküp doğalgaz
sağlarken, Suriye Özerk Bölgesi, ABD’nin ağır yaptırımlarıyla karşı karşıya
kaldığı dönemde, aynı kaynakları Suriye devletinden esirgemişti (Al-Mayadeen
2025).
Bu
uzlaşmacı pratik, emperyalist hâkimiyete ilkeler üzerinden karşı çıkan bölgesel
teşekküllerle çelişiyor. Direniş ekseni, ABD-İsrail-Körfez hegemonyasına karşı asli
bölgesel itirazı okumayı temsil ediyor. Bu teşekküller, emperyalist hâkimiyete
karşı direnişi toplumsal bir muhtevaya kavuşturmak suretiyle, ABD-İsrail-Körfez’in
uyguladığı stratejilerin Arap-İran bölgesine dayatmaya çalıştığı, kalkınma
sürecinden kopuşu ve parçalanmayı önleme kapasitesini artırdı.
Max
Ajl’ın gösterdiği gibi, direniş ekseni, “kalkınma yoluyla birikimin semeresini
toplayanlara karşı devletin çöküşünü önleme, ayrıca halkların toplumsal yeniden
üretimini ve refahını koruma rolü”nü üstleniyor (2024, s. 20).
Söz
konusu dinamiklere işaret eden bu makale, milletlerin kendi birikim kanalları (Amin
1990) üzerinden egemenlik için belirli yollar açmalarını sağlayacak koordineli
çabalara mani olmak adına, ABD-İsrail-Körfez aksının, milletlerin yüzleştikleri
meseleleri nasıl maniple ettiğini ortaya koyuyor. Emperyalizmi soyut bir güçten
ziyade somut bir oluşum, yani ABD-İsrail-Körfez birikim ekseni olarak anlamak,
gerçekliği kavramak için gerekli analiz becerisini sağlıyor.
Peki
gerçek kurtuluş neye ihtiyaç duyuyor? Gerçek kurtuluş, ABD liderliğinde hareket
eden emperyalizme ait kanallardan kopmayı gerektiriyor.
Emperyalizmden
kopuş, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin ilişkilerini temelden yeniden
yapılandırmasını, ABD-İsrail-Körfez hegemonyasına uyum sağlamak yerine, ona
meydan okuyacak şekilde düzenlemesini şart koşuyor: O, Suriye’nin kaynaklarını
Suriye halkından koparan ortaklıkları sona erdirmek, ABD’nin askeri varlığının
tamamen geri çekilmesini talep etmek ve ABD liderliğindeki emperyalizme meydan
okuyan bölgesel hareketlerle dayanışma kurmak zorunda. Bu çelişkiler, temel bir
ilkeye işaret ediyor: her türden özgürleştirici proje, varlık zeminini, ABD
liderliğinde hareket eden emperyalizme karşı alınmış konumda bulmalıdır. Bu
bağlamda, kurtuluşun ölçütü ideolojik beyanlar değil, maddi ittifaktır. Bir
hareketin özgürleştirici potansiyeli, yalnızca siyasi taahhütleri veya belirli
bir vizyon üzerine kurulu söylemiyle değil, ABD emperyalizmini dünya ölçeğinde
maddi olarak sorgulayıp sorgulamadığı veya yeniden üretip üretmediğiyle
belirlenir.
Demokratik
konfederalizmin jineoloji, sosyal ekoloji ve doğrudan demokrasi gibi
ideolojik temelleri savunulması gereken görüşler olsa da, Özerk Yönetim’in
(Rojava’nın) ABD liderliğinde hareket eden emperyalizme ait kanallarla yapısal
entegrasyonu, onun özgürleştirici potansiyellerini ortadan kaldırmaktadır. Bu
ilerici idealler, Rojava’nın yanında hizalandığı ABD emperyalizminin yol açtığı
yıkım karşısında devede kulaktır.
Gerçek
bir kopuş gerçekleşene kadar, Rojava, emperyalizmin parçalama işleminde
oynadığı yapısal rolden gayrı bir rol oynayamaz.
Joma Geneciran
20
Ağustos 2024
Kaynak
Dipnotlar:
[1] 4 Mart 2023 günü Charlie ile yapılan röportajdan.
[2]
26 Nisan 2023 günü Thoreau Redcrow ile yapılan röportajdan.
[3]
Delta Crescent Energy’nin kurucusu James Reese, TigerSwan güvenlik şirketini
Standing Rock’taki Lakota boru hattı direnişinde devreye soktu. Bu örnek, ABD
öncülüğünde hareket eden emperyalizmin elindeki güçle kendi içindeki yerli
dayanışma ağını nasıl parçaladığını, uluslararası planda da Suriye’deki
dayanışmayı nasıl ezdiğini ortaya koyuyor (Higgins 2023, s. 233).
Kaynakça:
Ababsa, Myriam. 2004. “Agrarian Counter-Reform in Syria (2000-2010).” Land
and Agricultural Transformation in the Near East: Historical and Contemporary
Perspectives içinde, yayına hz.: N. Mundy ve T. Shuber, s. 1–15. Nicosia:
UNDP.
Ababsa,
Myriam. 2015. “The End of a World: Drought and Agrarian Transformation in
Northeast Syria (2007-2010).” Agrarian Change in Syria: Agriculture, Land
and Livelihoods içinde, yayına hz.: Raymond Hinnebusch, Omar Imady ve Tina
Zintl, s. 199–222. Londra: Palgrave Macmillan.
Ababsa,
Myriam. 2019. “The Reconfiguration of the Syrian Agrarian Economy between
Liberalization and Conflict (1986-2018).” Agriculture and Food in Syria
içinde, yayına hz.: F. Momani ve F. Al-Oudat, s. 115–134. Londra: I.B. Tauris.
Abdel-Malek,
Anwar. 1981. Social Dialectics: Nation and Revolution. Albany: SUNY
Press.
Ajl,
Max. 2024. “Palestine and the Ends of Theory.” Middle East Critique 33
(4): s. 611–634. TF.
Akkaya,
Ahmet Hamdi ve Joost Jongerden. 2011. “The PKK in the 2000s: Continuity through
Breaks?.” Nationalisms and Politics in Turkey: Political Islam, Kemalism and
the Kurdish Issue içinde, yayına hz.: Marlies Casier ve Joost Jongerden, s.
143–162. Londra: Routledge.
Al
Abdullah, Khalil. 2024. “Israel Destroys 70-80% of Syrian Army’s Strategic
Weapons.” Al Mayadeen, 10 Aralık.
Alajaty,
Mahmoud ve John R. Anchor. 2018. “Transition Economies in the Middle East: The
Syrian Experience.” Post-Communist Economies 30 (3): s. 382–394. TF.
Al-Kati,
Mohannad. 2019. “The Kurdish Question in Syria.” Contemporary Arab Affairs
12(2): s. 23–40.
Al-Mayadeen.
2025. “Oil Exports Resume in SDF-Controlled Syria.” 22 Şubat. Mayadeen.
Amel,
Mahdi. 2021. Arab Marxism and National Liberation: Selected Writings of
Mahdi Amel. Yayına hz.: ve takdim eden: Hicham Safieddine. Historical
Materialism Book Series. Leiden: Brill.
Amin,
Samir. 1976. Unequal Development: An Essay on the Social Formations of
Peripheral Capitalism. New York: Monthly Review.
Amin,
Samir. 1990. Delinking: Towards a Polycentric World. Londra: Zed Books.
Barrabi,
Thomas. 2014. “ISIS Forces Take Kurdish Villages Near Kobani.” International
Business Times, 19 Eylül.
Barut,
Muhammad Jamal. 2013. al-Takwīn al-Tārīkhī al-Ḥadīth li'l-Jazīra al-Sūriyya: As'ila
wa-Ishkāliyyāt al-Tahawwul min al-Badwana ilā'l-'Umrān al-Ḥaḍarī. Beyrut:
al-Markaz al-'Arabī li'l-Abḥāth
wa-Dirāsat alSiyāsāt.
Batatu,
Hanna. 1981. “The State and the Peasantry: The Ba’th Regime in Syria.” MERIP
Reports 93: s. 3–22.
Batatu,
Hanna. 1999. Syria’s Peasantry, the Descendants of Its Lesser Rural
Notables, and Their Politics. Princeton: Princeton University Press.
Berkeley,
Bill. 2009. The Graves Are Not Yet Full: Race, Tribe and Power in the Heart
of Africa. New York: Basic Books.
Blumenthal,
Max. 2019. The Management of Savagery: How America’s National Security State
Fueled the Rise of Al Qaeda, ISIS, and Donald Trump. Londra: Verso.
Blumenthal,
Max. 2024. “From Al-Qaeda Commander to ‘Diversity’ and ‘Tolerance’: How the US
and Israel Whitewashed Syria’s New Ruler.” Grayzone, 17 Aralık.
Bookchin,
Murray. 1982. The Ecology of Freedom: The Emergence and Dissolution of
Hierarchy. Palo Alto: Cheshire Books.
Capasso,
Matteo ve Ali Kadri. 2023. “The Imperialist Question: A Sociological Approach.”
Middle East Critique 32 (2): s. 149–166. TF.
Cardoso,
Fernando Henrique ve Enzo Faletto. 1979. Dependency and Development in Latin
America. Berkeley: University of California Press.
Cengiz,
Mehmet Emin. 2022. “The PKK-PYD-SDF Nexus: Navigating the Rojava Revolution.” Turkish
Studies 23 (4): s. 567–589.
Chamberlain,
Paul. 2012. The Global Offensive: The United States, the Palestine
Liberation Organization, and the Making of the Post-Cold War Order. Oxford:
Oxford University Press.
Clarke-Billings,
Lucy ve Gabriela Pomeroy. 2025. “Syria Leader Vows to Hunt Down Those
Responsible for Bloodhshed.” BBC, 9 Mart. BBC.
Devlin,
John F. 1991. “The Ba’ath Party: Rise and Metamorphosis.” The American
Historical Review 96 (5): s. 1396–1407. Jstor.
Dirik,
Dilar. 2022. The Kurdish Women’s Movement: History, Theory, Practice.
Londra: Pluto Press.
Dolbee,
Samuel. 2023. “The Desert and the Sown: A History of the Jazira, 1750-1958.” Doktora
Tezi, Georgetown University.
Foster,
John Bellamy, Robert W. McChesney ve R. Jamil Jonna. 2011. “Monopoly and
Competition in Twenty-First Century Capitalism.” Monthly Review 62 (11):
s. 1–39. MR
Garzouzi,
Elias. 1963. “Land Reform in Syria.” Middle East Journal 17 (1/2): s. 83–90.
Genc,
Elif. 2020. “The Kurdish Movement’s Relationship with the Palestinian
Struggle.” Merip, 295.
Gerber,
Damian ve Shannon Brincat. 2021. “When Öcalan Met Bookchin: The Kurdish Freedom
Movement and the Political Theory of Democratic Confederalism.” Geopolitics
26 (4): s. 973–997. TF.
Graeber,
David. 2018. “Majority Report with David Graeber on Democratic Confederalism in
Northern Syria.” 10 Temmuz, Video 12:33.
Grant,
Rebecca. 2018. “The Air War over Kobani.” Air Force Magazine, Mart.
Haddad,
Bassam. 2012. Business Networks in Syria: The Political Economy of
Authoritarian Resilience. Stanford: Stanford University Press.
Hanieh,
Adam. 2024. Money, Markets, and Monarchies: The Gulf Cooperation Council and
the Political Economy of the Contemporary Middle East. Cambridge: Cambridge
University Press.
Hersh,
Seymour M. 2007. “The Redirection.” Newyorker, 5 Mart
2007.
Higgins,
Patrick Donovan. 2023. “Gunning for Damascus: The US War on the Syrian Arab
Republic.” Middle East Critique 32 (2): s. 217–241.
Hinnebusch,
Raymond. 1982. The Politics of Economic Development in Syria. Boulder:
Westview Press.
Hinnebusch,
Raymond. 1997. “Syria: The Politics of Economic Liberalisation.” Third World
Quarterly 18 (2): s. 249–266. TF.
Hinnebusch,
Raymond. 2001. “The Ba’th Party in Post-Ba’th Syria: President Bashar and the
Challenge of Reform.” Arab Studies Quarterly 24 (2/3): s. 149–167.
Hinnebusch,
Raymond. 1999. Syria: Revolution from Above. Londra: Routledge.
Hogg,
Jonny. 2014. “Islamic State Closes in on Strategic Syrian Town.” Reuters,
26 Eylül.
Holmes,
Amy. 2024. Statelet of Survivors: The Making of a Semi-Autonomous Region in
Northeast Syria. Oxford: Oxford University Press.
Hopfinger,
Hans ve Marc Boeckler. 1996. “Step by Step to an Open Economic System: Syria
Sets Course for Liberalization.” British Journal of Middle Eastern Studies
23 (2): s. 183–202. TF.
Irvin,
P. M. 2025. “War Above and War Below.” MR, 19 Nisan.
Kadri,
Ali. 2012. The Unmaking of Arab Socialism. Londra: Anthem Press.
Kadri,
Ali. 2015. Arab Development Denied: Dynamics of Accumulation by Wars of
Encroachment. Londra: Anthem Press.
Kadri,
Ali. 2023. The Accumulation of Waste: A Political Economy of Systemic
Destruction. Leiden: Brill.
Kanafani,
Ghassan. 2024. Ghassan Kanafani: Selected Political Writings, yayına hz.: Louis
Brehony ve Tahrir Hamdi. Londra: Pluto Press.
Therefore,
Ghassan. (1972) 2016. The 1936–1939 Revolt in Palestine. Çeviri:
Muhammad Ali Khalidi. Şikago: Haymarket Books.
Kassem,
Julia. 2024. “How HTS’ Ground Strategy Intersected with America, ‘Israel’s’
Project in Syria.” Mayadeen, 12
Aralık.
Khalidi,
Rashid. 2014. Under Siege: PLO Decisionmaking during the 1982 War. New
York: Columbia University Press.
Krever,
Mick. 2024. “Israel Strikes Syria 480 Times and Seizes Territory as Netanyahu
Pledges to Change Face of the Middle East.” CNN, 11 Aralık.
Kurdistan
24. 2019. “US Has 900 Troops in Syria, Likely to Remain.” Kurdistan24,
Ocak.
Lowen,
Mark. 2014. “Kobani: Air Strikes Hit Is as Kurds Flee to Turkey.” BBC News, 27
Eylül.
Maguire,
Kevin. 2020. “How the US Military Convinced Syrian Kurds to Rebrand.” Intercept,
12 Ekim.
Mahjoub,
Azzam. 1990. Adjustment or Delinking? The African Experience. Londra:
Zed Books.
Marcus,
Aliza. 2007. Blood and Belief: The PKK and the Kurdish Fight for
Independence. New York: NYU Press.
Matar,
Linda. 2016. “The Political Economy of Investment in Syria.” Middle Eastern
Studies 52 (2): s. 288–304.
Matar,
Linda. 2018. “Syria’s Economic Transformation and the Rise of the Bourgeoisie.”
The Political Economy of Reform in Syria içinde, yayına hz.: Linda Matar
ve Ali Kadri, s. 98–125. Londra: I.B. Tauris.
Matar,
Linda ve Ali Kadri. 2019. “Syrian Economic Dependency: The Reconstruction
Challenge.” Syria after the Uprisings içinde, yayına hz.: Raymond
Hinnebusch ve Tina Zintl, s. 245–267. Siraküza: Syracuse University Press.
Matin,
Kamran. 2020. “The Kurdish Question in Turkey: Historical Roots and
Contemporary Dynamics.” Critique 48 (2): s. 185–204.
Miller,
Greg ve Adam Entous. 2016. “Secret CIA Effort in Syria Faces Large Funding
Cut.” Washington Post, 12 Haziran.
Muaddi,
Qassam. 2024. “Inside ‘Greater Israel’: Myths and Truths Behind the Long-Time
Zionist Fantasy.” Mondoweiss, 17
Aralık.
Öcalan,
Abdullah. [1978] 1993. Kürdistan Devriminin Yolu (Manifesto). 6. Basım.
Serxwebun Publications 24. Cologne: Agri Verlag.
Öcalan,
Abdullah. 2015. Democratic Confederalism. Köln: Transmedia Publishing.
Öcalan,
Abdullah. 2017. The Political Thought of Abdullah Öcalan. Londra: Pluto
Press.
Omar,
Abdal Jawad. 2024. “The Fall of Assad and the ‘Axis of Resistance’.” Mondoweiss,
10 Aralık.
Popular
Front for the Liberation of Palestine. (1969) 2017. Strategy for the
Liberation of Palestine. Utrecht: Foreign Languages Press.
Press
TV. 2025. “Syria’s HTS Officials Visited Israel for Normalization: Report.” Presstv, 29
Nisan.
Pursley,
Sara. 2015. “Lines Drawn on an Empty Map: Iraq’s Borders and the Legend of the
Artificial State.” Jadaliyya, 2 Haziran.
Qerecox,
Serhildan. 2023. “Personal Interview.” 15 Ekim.
Raphaeli,
Nimrod. 2007. “Syria’s Fragile Economy.” Middle East Review of International
Affairs 11 (2): s. 34–51.
Richards,
Alan ve John Waterbury. 1996. A Political Economy of the Middle East. 2.
Basım, yayına hz.: Boulder: Westview Press.
Rizk,
Maisam. 2019. “Eastern Syrian Oil Is in Israel’s Hands.” Akhbar, 15
Temmuz.
Rojava
Information Center. 2025. “Explainer: The SDF-Damascus Agreement.” Rojava, 15 Mart.
Sabbagh,
Dan. 2025. “Kurdish General Urges Trump to Leave US Troops in North East
Syria.” Guardian, 9 Ocak.
Sicherman,
Harvey. 2000. “Hafez al-Asad: The Man Who Waited Too Long.” Fpri, 1 Temmuz.
Sinclair,
Christian. 2010. “The Kurds of Syria: Political Rights and Cultural Denial.” Global
Governance 16 (2): s. 149–169.
Takriti,
Abdel Razzaq. 2022. Monsoon Revolution: Republicans, Sultans, and Empires in
Oman, 1965–1976. Oxford: Oxford University Press.
Takriti,
Abdel Razzaq ve Hicham Safieddine. 2023. “The Ba’th in Power: Ideology,
Socialism, and Sectarianism in Syria and Iraq.” The Oxford Handbook of
Contemporary Middle-Eastern and North African History içinde, yayına hz.:
Jens Hanssen ve Max Weiss, s. 479–498. Oxford: Oxford University Press.
Tanç,
Pinar. 2021. “Rebel Governance and Gender in Northeast Syria: Transformative
Ideology as a Challenge to Negotiating Power.” Third World Thematics: A TWQ
Journal 6 (1–3): s. 69–87.
Tejel,
Jordi. 2009. Syria’s Kurds: History, Politics and Society. Londra:
Routledge.
Worry,
Fawwaz. 2012. A History of Modern Lebanon. 2. Basım. Londra: Pluto
Press.
UK
Serious Fraud Office. 2024. “Petrofac Limited Sentenced for Bribery Offences.” Ekim.
Van
Wagenen, William. 2022. “America’s Dirty War on Syria.” Grayzone, 8 Mart.
Van
Wilgenburg, Wladimir. 2021. “US Officials Meet with SDC Leader in Washington.” Kurdistan24, 29
Eylül.
Weiss,
Philip. 2017. “US Watched ISIS Rise in Syria and Hoped to ‘Manage’ It – Kerry
on Leaked Tape.” Mondoweiss, 3 Ocak.
White,
Paul. 2000. Primitive Rebels or Revolutionary Modernizers? The Kurdish
National Movement in Turkey. Zed Books.
White,
Paul. 2015. The PKK: Coming Down from the Mountain. Londra: Zed Books.
Williams,
Abigail ve Andrea Mitchell. 2024. “U.S. to Lift $10M Bounty on De Facto Syrian
Leader’s Head.” NBC, 20 Aralık.
Yildiz,
Guney. 2020. “The Kurdish Movement’s Disparate Goals and the Collapse of the
Peace Process with Turkey.” Merip, Yaz.
Zisser,
Eyal. 2015. “The Kurdish Minority in Syria: Caught between Arab Nationalism and
Kurdish Ethno-Nationalism.” Minorities in the Middle East içinde, yayına
hz.: Ofra Bengio ve Gabriel Ben-Dor, s. 194–210. Boulder: Lynne Rienner.
Žižek, Slavoj. 2021. “Slavoj Žižek Teaches at Kobane University.” Bianet, 21 Nisan.



0 Yorum:
Yorum Gönder