31 Ocak 2026

,

Savaşlar Liberal Demokrasileri Polis Devletlerine Dönüştürdü


11 Eylül 2001’deki saldırılardan ve baskıcı Yurtseverlik Kanunu’nun kabülünden bu yana ABD ve Batı Avrupa’da aynı yolu kendi çıkarttıkları baskıcı kanunlarla takip eden liberal demokrasiler, kendi halklarını gözetleme ve denetlemeye yönelik faaliyetlerin kapsamını genişlettiler, bir yandan da dünya genelinde yürüttükleri emperyalist savaşlar için yeni kılıflar ördüler.

11 Eylül sonrası “Batı”da kurulan gözetim mekanizmaları, 2020-2022 arası dönemde yaşanan Kovid pandemisi esnasında tekrar genişletilerek, liberal hakları ve “özgürlükleri” daha da kısıtladı. Bu “demokrasilerde” polis devletlerini pekiştiren üçüncü müdahale, Şubat 2022’de Rusya-Ukrayna savaşı ile ilgili hâkim dogmaya ve söyleme karşı çıkan görüşlerin susturulması ile bağladı.

Üniversiteler, kültür kurumları, orkestralar, sanat galerileri ve basın da dâhil olmak üzere tüm sivil toplum kuruluşları, opera şarkıcıları ve orkestra şeflerini içerecek biçimde, Rus kültürüne ait isimleri hedefe koyarak, bu baskıya aktif olarak katıldı.

Üniversitelerin Slav ve Rus dilleri bölümlerinde ve programlarında Dostoyevski dersleri de dâhil olmak üzere, Rus dili ve edebiyatının merkezi konumunu ortadan kaldırma girişimleri, henüz en üst aşamasına ulaşmamış olsa da, öfkeye sebep olacak düzeylere ulaştı.

En üst aşamaya ise Filistinlilerin Aksa Tufanı operasyonu ve Ekim 2023’ten bu yana yaklaşık 250.000 Filistinlinin ölümüne ve yaralanmasına yol açan, İsrail’in halen daha devam ettiği soykırımla birlikte ulaşıldı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yurtdışında emperyalist polislik ve neo-kolonyal baskı, yurtiçinde ise ırkçı ve diğer baskı biçimleri olarak başlayan süreç, 2001’den bu yana baskıcı yetkileri artık yalnızca dışa yönelik olmayan, giderek içe de yönelen liberal-demokratik bir polis devletine dönüştü.

Kampüslere Yönelik Baskılar

İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşının ardından, liberal-demokratik polis devleti ve üniversite yönetimlerinin soykırıma karşı her türlü muhalefeti bastırmak ve engellemek için gösterdiği çabalara “Antisemitizm” damgası vurulmaya başlandı.

Uygulanan baskı, soykırıma karşı çıkan Yahudi ve Yahudi olmayan öğrencilerin, soykırımı inkâr eden veya soykırım yanlısı Yahudi öğrencilerin ve öğretim üyelerinin duygularını incittiği, onları “güvensiz” hissettirdiği iddialarıyla gerekçelendirildi.

Bu gerekçe, Amerikalı Yahudilerin Filistinlilere yönelik soykırımı desteklemesinin veya inkâr etmesinin normal olduğu yönündeki Yahudi karşıtı varsayımı temel alıyor.

Amerikalı Yahudilerin çoğunluğunun bu katliama karşı çıkması ve İsrail’in eylemlerini kınaması, polis devletini veya suç ortağı üniversite yönetimlerini etkilemedi.

Son dönemde yapılan ve geniş yankı uyandıran bir ankete göre, ABD’deki Yahudilerin yüzde 61’i, İsrail’in Filistin halkına karşı savaş suçları işlediğine, yüzde 39’u ise soykırım yaptığına inanıyor.

Amerikalı liberaller, atılan tüm baskıcı adımları Trump’ın uydurduğunu düşünse de Biden ve Trump dönemlerinde üniversite yönetimleriyle birlikte uygulamaya konulan baskıcı politikalar, akademik hürriyet, ifade ve örgütlenme hürriyeti gibi hakları ortadan kaldırdı, kampüslerde bir korku ve terör kültürü yarattı.

Bu adımların aynısını, İngiltere ve ABD kadar Fransa, Almanya ve Hollanda gibi polis devletleri de attılar.

Bu baskı, kapsamını dijital alanı da içerecek şekilde genişletti. Soykırımı belgeleyen Filistinli gazeteciler, ABD kontrolündeki sosyal medya platformlarından kovuluyorlar. Yasaklarla yüzleşiyorlar.

Yurtta Polislik Faaliyetleri

ABD’de, üç milyon kişinin sınır dışı edilmesine yol açan, Başkan Barack Obama döneminde hız kazanan, esmer ve siyahi göçmenlere karşı yürütülen savaş, Trump döneminde korkunç boyutlara ulaştı.

Trump’ın ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilâtı (ICE) üzerinden inşa ettiği terör rejimi kapsamında, İsrail soykırımına karşı çıkan öğrenci ve öğretim üyeleri hedef alınıyor, Arap ve Müslüman öğrenciler, sokaklardan kaçırılıp sınır dışı edilmek için bekleyecekleri toplama kamplarına hapsediliyorlar.

Bu yönetim, göreve geldiği ilk yılda on binlerce Latin Amerikalı, Afrikalı ve Asyalı göçmeni, aralarında çocukların da bulunduğu kişileri kaçırıp hapse attı, bu dehşet verici kamplarda onlarca kişinin ölümüne sebep oldu.

Birçoğu, El Salvador tarafından işletilen bir işkencehaneye gönderildi. Trump’ın bu ayın başlarında Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini kaçırıp ABD zindanlarına götürmesi, bu politikanın çarpıcı bir uzantısı olarak görülmeli.

Federal ajanlar, artık Amerikan şehirlerinin sokaklarından insanları kaçırmanın yanı sıra, onları arabalardan zorla çıkarmanın da ötesinde, herhangi bir arama emri olmaksızın evlere de girebiliyorlar.

Son haftalarda ICE, beyaz insanların, esmer ve siyahi insanları kaçırma yönündeki ırkçı emrine engel olmaları durumunda ırksal ayrıcalıklarını kaybedeceklerini, federal göçmenlik ajanları tarafından öldürülen Renee Good ve Alex Pretti gibi iki beyaz Minnesotalı gibi “yerli terörist” muamelesi görüp, oracıkta infaz edilebileceklerini cümle âleme gösterdi.

İmparatorluk İçe Kapanıyor

Trump’ın alenen ırkçı olan politikalarına kendi beyaz insanlarını feda eden yaklaşımı, Amerika’nın beyaz Batı Avrupalı ve Kanadalı müttefiklerini de ilgilendiriyor.

Amerika’nın yaşam alanı ihtiyacı o kadar büyük ki, Trump, Panama, Kanada ve Grönland’ı ilhak etmekte ısrar ediyor (ancak Trump’ın Grönland’dan sık sık “İzlanda” olarak bahsetmesi nedeniyle İzlanda da bu yaşam alanına dâhil edilebilir).

Özellikle, “Barış Kurulu” aracılığıyla hayata geçirilen Gazze’ye “sahip olma” hırsı ve Venezuela’nın petrolünü çalmak için bu ülkenin “geçici” yöneticisi olduğuna dair iddiası, Avrupa ve Kanada’da pek bir tepkiyle karşılanmadı ama aynı Avrupa ve Kanada, Trump’ın kendi topraklarına yönelik planları karşısında epey feveran etti.

Eski bir koruma fonu yöneticisi ve merkez bankası yöneticisi olan Kanada Başbakanı Mark Carney, kısa süre önce Davos’ta yaptığı konuşmada, Amerika’nın beyaz müttefiklerinin, her zaman ABD’nin emperyalist ve ırkçı politikalarının yalnızca beyaz olmayan insanlara ve ülkelere uygulandığını gördüklerini, bu nedenle, Kanada ve Batı Avrupa’nın da bu politikalardan faydalandığı için bunlara müsamaha gösterdiğini kabul etti:

“Uluslararası kurallara dayalı düzenin hikâyesinin kısmen yanlış olduğunu, en güçlülerin uygun olduğunda kendilerini kurallardan muaf tutacaklarını, ticaret kurallarının asimetrik olarak uygulandığını zaten biliyorduk.”

Carney devamında şunu söyledi: “Uluslararası hukukun, sanığın veya mağdurun kimliğine bağlı olarak farklı derecelerde titizlikle uygulandığını biliyorduk.” Bu “kurgunun faydalı” olduğunu belirten Kanadalı lider, “Ritüellere biz de dâhil olduk, söylem ile gerçeklik arasındaki boşlukları dile getirmekten büyük ölçüde kaçındık” itirafında bulundu.

Gelgelelim, bu politikaların artık Washington’ın beyaz emperyalist yardımcılarını hedef aldığını belirten Carney, şunları dile getirdi: “Bu pazarlık artık işe yaramıyor. Bir geçiş döneminde değil, bir kopuşun ortasındayız.”

Liberal Suç Ortaklığı

Ancak ABD propaganda sisteminden nasıl fayda sağladıklarını anlayanlar, sadece Kanada ve Batı Avrupa hükümetleri değildi.

Aynı şekilde, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bu politikaları büyük ölçüde Üçüncü Dünya’ya karşı destekleyen ve “liberal demokrasilerinin” beyaz vatandaşlarının sahip olduğu liberal demokratik ayrıcalıkları yücelten beyaz liberal aydınları ve sanatçıları da olan bitenden haberdardı.

Bu liberallerin birçoğu, ABD’deki Jim Crow kanunları sırasında ve sonrasında, yerli Amerikalılar ve Afrikalı Amerikalılar da dâhil olmak üzere, beyaz olmayan vatandaşlara yönelik baskıcı politikaları ve Avrupa’da Fransız, Alman, İngiliz ve Hollandalı Müslümanlar ile Afrikalılara yönelik savaş sonrası baskıya da destek sundu.

Kısa süre önce Amerika’nın küçük emperyalist ortakları, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan uluslararası hukuk düzeninin ortadan kaldırılmasına destek oldular: Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı’na saldırdılar, Birleşmiş Milletler’i tümüyle ortadan kaldıracak olan Kasım 2025 tarihli 2803 Sayılı Güvenlik Konseyi Kararı’nı desteklediler.

Alınan bu karar üzerinden Barış Kurulu kuruldu, Trump’ı da onun ömür boyu başkanı olarak atadı. Çin ve Rusya, buna karşı çıkmayarak, Amerika’nın savurduğu yıkım güllesinden kendilerini koruyacağını düşündükleri uluslararası düzenin kaderini tayin etti.

Amerika’nın küçük emperyalist ortakları, Barış Kurulu’na katılmayı reddetti. Ancak soykırımcı Binyamin Netanyahu ile Washington’ın Arap ve Müslüman coğrafyasındaki kuklaları ki Trump buradaki ülkelerin vatandaşlarının ABD’ye göç etmesine yasak getirdi, görevlerini yerine getirerek anlaşmaya imza attılar.

Birleşmiş Milletler’in New York’taki insan hakları ofisinin eski direktörü Craig Mokhiber, bu düzenlemeyi şu şekilde tanımladı:

“Mussolini, Holokost’tan sağ kurtulanları yönetmek ve mallarına el koymak için bir ‘Barış Kurulu’ kuracağını açıklamış, Hitler’i de bu kurula üye olmaya davet etmişti. Plan, Milletler Cemiyeti tarafından da onaylanmıştı.”

Bu son gelişmeler, uluslararası hukukun ve BM’nin nihai yıkımıyla neticelenecek sürecin, ABD’nin içeride hem kendi vatandaşlarına hem de dışarıda küçük beyaz emperyalist ortaklarına karşı uygulayacağı polislik yetkilerini daha da artırmak için kurgulandığını ortaya koyuyor.

Sömürgecilik karşıtı Martinikli şair ve aydın Aime Cesaire, Nazi zulmüne karşı yürütülen savaş sonrası Avrupalı liberallerin verdikleri tepkilere dair ünlü analiziyle, liberal hassasiyetlerin özünde beyazların üstün olduğu fikrinin durduğunu ortaya koymuştu. 1950 tarihli Sömürgecilik Üzerine Söylev isimli çalışmasında Cesaire, liberal Avrupalı Hristiyanların savaş öncesinde Nazizm konusunda şunları düşündüğünü söylüyordu:

“Tamam bu barbarlık, ama asıl en büyük barbarlık, her gün sergilenen barbarlıkları özetleyen, en yücedeki barbarlıktır. Evet, Nazizm bu, ama Avrupalılar, onun kurbanı olmadan önce, ona suç ortaklığı yaptılar. Nazizm onlara uygulanmazdan evvel ona müsamaha gösterdiler, onu akladılar, yapıp ettiklerine gözlerini kapattılar, onu meşrulaştırdılar, çünkü o zamana kadar sadece Avrupalı olmayan halklara uygulanmıştı. Nazizm tohumunu toprağa onlar ekti, onun sorumluluğu Avrupalıların sırtında. Batı, Hristiyan medeniyetinin tamamını kan kırmızısı sularında boğmadan evvel o medeniyetin her çatlağından Nazizm sızıyor, Nazizm akıyor, Nazizm damlıyor.”

Cesaire’e göre Nazizm, içe dönmüş, top namlularını içe çevirmiş bir Avrupa sömürgeciliğiydi.

“Yirminci yüzyılda Avrupalı hümanist, fazlasıyla Hristiyan olan Avrupa burjuvazisi [...] Hitler’i işlediği suçun kendisinden, insana karşı işlediği suçtan dolayı, insanı aşağılaması sebebiyle değil, beyaz adama karşı işlediği suçtan dolayı, beyaz adamı aşağıladığı için, o zamana dek sadece Cezayirli Araplara, Hindistanlı işçilere ve Afrikalı siyahilere has olan sömürgeci yöntemleri Avrupa’ya uygulamış olması sebebiyle hiç affetmedi.”

İsrail’in Filistin halkına yönelik uyguladığı, halen daha devam eden soykırım keseri, Avrupa ile Amerika’nın bu soykırım için gerekli zemini hazırlamak adına uluslararası hukukun ve kurumların yok edilmesine yönelik çabalara sunduğu destek denilen sap, bugün döndü dolaştı, gün geldi, Amerika’nın kendi liberal beyaz vatandaşlarını, eski müttefikleri Kanada ve Avrupa’yı vurmaya başladı. Artık onlar da ABD saldırganlığının hedefindeler.

Bugün Carney’nin ve onu methedenlerin Trump’ın politikalarına verdiği tepki, Cesaire’in savaş sonrası Avrupa liberallerine yönelik yaptığı değerlendirmesini akla getiriyor. Bu kesim, Cesaire’in eleştirdiklerine benziyor.

Trump’ın beyaz liberal vatandaşlara uyguladığı baskı ile Amerika’nın beyaz ortaklarına yönelik saldırısının hoş görülemeyeceğini söylüyorlar.

2001’den bu yana yaşanan gelişmeler, ABD’yi ve onun küçük müttefiklerini kendi vatandaşları için âdeta bir korku cumhuriyetine dönüştürdü. O korku cumhuriyeti, ABD’nin beyaz olmayan vatandaşlarına varlığını her daim hissettirmişti. O cumhuriyetin çilesini, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri dünyanın her yerindeki beyaz olmayan insanlar çekmişlerdi.

Joseph Massad
29 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: