11
Eylül 2001’deki saldırılardan ve baskıcı Yurtseverlik Kanunu’nun kabülünden bu
yana ABD ve Batı Avrupa’da aynı yolu kendi çıkarttıkları baskıcı kanunlarla
takip eden liberal demokrasiler, kendi halklarını gözetleme ve denetlemeye
yönelik faaliyetlerin kapsamını genişlettiler, bir yandan da dünya genelinde yürüttükleri
emperyalist savaşlar için yeni kılıflar ördüler.
11
Eylül sonrası “Batı”da kurulan gözetim mekanizmaları, 2020-2022 arası dönemde yaşanan
Kovid pandemisi esnasında tekrar genişletilerek, liberal hakları ve “özgürlükleri”
daha da kısıtladı. Bu “demokrasilerde” polis devletlerini pekiştiren üçüncü
müdahale, Şubat 2022’de Rusya-Ukrayna savaşı ile ilgili hâkim dogmaya ve
söyleme karşı çıkan görüşlerin susturulması ile bağladı.
Üniversiteler,
kültür kurumları, orkestralar, sanat galerileri ve basın da dâhil olmak üzere
tüm sivil toplum kuruluşları, opera şarkıcıları ve orkestra şeflerini içerecek
biçimde, Rus kültürüne ait isimleri hedefe koyarak, bu baskıya aktif olarak
katıldı.
Üniversitelerin
Slav ve Rus dilleri bölümlerinde ve programlarında Dostoyevski dersleri de dâhil
olmak üzere, Rus dili ve edebiyatının merkezi konumunu ortadan kaldırma
girişimleri, henüz en üst aşamasına ulaşmamış olsa da, öfkeye sebep olacak
düzeylere ulaştı.
En
üst aşamaya ise Filistinlilerin Aksa Tufanı operasyonu ve Ekim 2023’ten bu yana
yaklaşık 250.000 Filistinlinin ölümüne ve yaralanmasına yol açan, İsrail’in
halen daha devam ettiği soykırımla birlikte ulaşıldı.
İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra yurtdışında emperyalist polislik ve neo-kolonyal baskı,
yurtiçinde ise ırkçı ve diğer baskı biçimleri olarak başlayan süreç, 2001’den
bu yana baskıcı yetkileri artık yalnızca dışa yönelik olmayan, giderek içe de
yönelen liberal-demokratik bir polis devletine dönüştü.
Kampüslere
Yönelik Baskılar
İsrail’in
Gazze’ye yönelik savaşının ardından, liberal-demokratik polis devleti ve
üniversite yönetimlerinin soykırıma karşı her türlü muhalefeti bastırmak ve
engellemek için gösterdiği çabalara “Antisemitizm” damgası vurulmaya başlandı.
Uygulanan
baskı, soykırıma karşı çıkan Yahudi ve Yahudi olmayan öğrencilerin, soykırımı
inkâr eden veya soykırım yanlısı Yahudi öğrencilerin ve öğretim üyelerinin
duygularını incittiği, onları “güvensiz” hissettirdiği iddialarıyla
gerekçelendirildi.
Bu
gerekçe, Amerikalı Yahudilerin Filistinlilere yönelik soykırımı desteklemesinin
veya inkâr etmesinin normal olduğu yönündeki Yahudi karşıtı varsayımı temel
alıyor.
Amerikalı
Yahudilerin çoğunluğunun bu katliama karşı çıkması ve İsrail’in eylemlerini
kınaması, polis devletini veya suç ortağı üniversite yönetimlerini etkilemedi.
Son
dönemde yapılan ve geniş yankı uyandıran bir ankete göre, ABD’deki Yahudilerin
yüzde 61’i, İsrail’in Filistin halkına karşı savaş suçları işlediğine, yüzde 39’u
ise soykırım yaptığına inanıyor.
Amerikalı
liberaller, atılan tüm baskıcı adımları Trump’ın uydurduğunu düşünse de Biden
ve Trump dönemlerinde üniversite yönetimleriyle birlikte uygulamaya konulan
baskıcı politikalar, akademik hürriyet, ifade ve örgütlenme hürriyeti gibi
hakları ortadan kaldırdı, kampüslerde bir korku ve terör kültürü yarattı.
Bu
adımların aynısını, İngiltere ve ABD kadar Fransa, Almanya ve Hollanda gibi
polis devletleri de attılar.
Bu
baskı, kapsamını dijital alanı da içerecek şekilde genişletti. Soykırımı belgeleyen
Filistinli gazeteciler, ABD kontrolündeki sosyal medya platformlarından
kovuluyorlar. Yasaklarla yüzleşiyorlar.
Yurtta
Polislik Faaliyetleri
ABD’de,
üç milyon kişinin sınır dışı edilmesine yol açan, Başkan Barack Obama döneminde
hız kazanan, esmer ve siyahi göçmenlere karşı yürütülen savaş, Trump döneminde
korkunç boyutlara ulaştı.
Trump’ın
ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilâtı (ICE) üzerinden inşa ettiği terör
rejimi kapsamında, İsrail soykırımına karşı çıkan öğrenci ve öğretim üyeleri
hedef alınıyor, Arap ve Müslüman öğrenciler, sokaklardan kaçırılıp sınır dışı
edilmek için bekleyecekleri toplama kamplarına hapsediliyorlar.
Bu
yönetim, göreve geldiği ilk yılda on binlerce Latin Amerikalı, Afrikalı ve
Asyalı göçmeni, aralarında çocukların da bulunduğu kişileri kaçırıp hapse attı,
bu dehşet verici kamplarda onlarca kişinin ölümüne sebep oldu.
Birçoğu,
El Salvador tarafından işletilen bir işkencehaneye gönderildi. Trump’ın bu ayın
başlarında Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini kaçırıp ABD
zindanlarına götürmesi, bu politikanın çarpıcı bir uzantısı olarak görülmeli.
Federal
ajanlar, artık Amerikan şehirlerinin sokaklarından insanları kaçırmanın yanı
sıra, onları arabalardan zorla çıkarmanın da ötesinde, herhangi bir arama emri
olmaksızın evlere de girebiliyorlar.
Son
haftalarda ICE, beyaz insanların, esmer ve siyahi insanları kaçırma yönündeki
ırkçı emrine engel olmaları durumunda ırksal ayrıcalıklarını kaybedeceklerini, federal
göçmenlik ajanları tarafından öldürülen Renee Good ve Alex Pretti gibi iki
beyaz Minnesotalı gibi “yerli terörist” muamelesi görüp, oracıkta infaz edilebileceklerini
cümle âleme gösterdi.
İmparatorluk
İçe Kapanıyor
Trump’ın
alenen ırkçı olan politikalarına kendi beyaz insanlarını feda eden yaklaşımı,
Amerika’nın beyaz Batı Avrupalı ve Kanadalı müttefiklerini de ilgilendiriyor.
Amerika’nın
yaşam alanı ihtiyacı o kadar büyük ki, Trump, Panama, Kanada ve Grönland’ı
ilhak etmekte ısrar ediyor (ancak Trump’ın Grönland’dan sık sık “İzlanda”
olarak bahsetmesi nedeniyle İzlanda da bu yaşam alanına dâhil edilebilir).
Özellikle,
“Barış Kurulu” aracılığıyla hayata geçirilen Gazze’ye “sahip olma” hırsı ve Venezuela’nın
petrolünü çalmak için bu ülkenin “geçici” yöneticisi olduğuna dair iddiası,
Avrupa ve Kanada’da pek bir tepkiyle karşılanmadı ama aynı Avrupa ve Kanada,
Trump’ın kendi topraklarına yönelik planları karşısında epey feveran etti.
Eski
bir koruma fonu yöneticisi ve merkez bankası yöneticisi olan Kanada Başbakanı
Mark Carney, kısa süre önce Davos’ta yaptığı konuşmada, Amerika’nın beyaz
müttefiklerinin, her zaman ABD’nin emperyalist ve ırkçı politikalarının
yalnızca beyaz olmayan insanlara ve ülkelere uygulandığını gördüklerini, bu
nedenle, Kanada ve Batı Avrupa’nın da bu politikalardan faydalandığı için
bunlara müsamaha gösterdiğini kabul etti:
“Uluslararası kurallara
dayalı düzenin hikâyesinin kısmen yanlış olduğunu, en güçlülerin uygun
olduğunda kendilerini kurallardan muaf tutacaklarını, ticaret kurallarının
asimetrik olarak uygulandığını zaten biliyorduk.”
Carney
devamında şunu söyledi: “Uluslararası hukukun, sanığın veya mağdurun kimliğine
bağlı olarak farklı derecelerde titizlikle uygulandığını biliyorduk.” Bu “kurgunun
faydalı” olduğunu belirten Kanadalı lider, “Ritüellere biz de dâhil olduk, söylem
ile gerçeklik arasındaki boşlukları dile getirmekten büyük ölçüde kaçındık” itirafında
bulundu.
Gelgelelim,
bu politikaların artık Washington’ın beyaz emperyalist yardımcılarını hedef
aldığını belirten Carney, şunları dile getirdi: “Bu pazarlık artık işe
yaramıyor. Bir geçiş döneminde değil, bir kopuşun ortasındayız.”
Liberal
Suç Ortaklığı
Ancak
ABD propaganda sisteminden nasıl fayda sağladıklarını anlayanlar, sadece Kanada
ve Batı Avrupa hükümetleri değildi.
Aynı
şekilde, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bu politikaları büyük ölçüde Üçüncü
Dünya’ya karşı destekleyen ve “liberal demokrasilerinin” beyaz vatandaşlarının
sahip olduğu liberal demokratik ayrıcalıkları yücelten beyaz liberal aydınları
ve sanatçıları da olan bitenden haberdardı.
Bu
liberallerin birçoğu, ABD’deki Jim Crow kanunları sırasında ve sonrasında,
yerli Amerikalılar ve Afrikalı Amerikalılar da dâhil olmak üzere, beyaz olmayan
vatandaşlara yönelik baskıcı politikaları ve Avrupa’da Fransız, Alman, İngiliz
ve Hollandalı Müslümanlar ile Afrikalılara yönelik savaş sonrası baskıya da
destek sundu.
Kısa
süre önce Amerika’nın küçük emperyalist ortakları, İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonra kurulan uluslararası hukuk düzeninin ortadan kaldırılmasına destek
oldular: Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı’na saldırdılar,
Birleşmiş Milletler’i tümüyle ortadan kaldıracak olan Kasım 2025 tarihli 2803
Sayılı Güvenlik Konseyi Kararı’nı desteklediler.
Alınan
bu karar üzerinden Barış Kurulu kuruldu, Trump’ı da onun ömür boyu başkanı
olarak atadı. Çin ve Rusya, buna karşı çıkmayarak, Amerika’nın savurduğu yıkım
güllesinden kendilerini koruyacağını düşündükleri uluslararası düzenin kaderini
tayin etti.
Amerika’nın
küçük emperyalist ortakları, Barış Kurulu’na katılmayı reddetti. Ancak
soykırımcı Binyamin Netanyahu ile Washington’ın Arap ve Müslüman coğrafyasındaki
kuklaları ki Trump buradaki ülkelerin vatandaşlarının ABD’ye göç etmesine yasak
getirdi, görevlerini yerine getirerek anlaşmaya imza attılar.
Birleşmiş
Milletler’in New York’taki insan hakları ofisinin eski direktörü Craig Mokhiber,
bu düzenlemeyi şu şekilde tanımladı:
“Mussolini, Holokost’tan
sağ kurtulanları yönetmek ve mallarına el koymak için bir ‘Barış Kurulu’
kuracağını açıklamış, Hitler’i de bu kurula üye olmaya davet etmişti. Plan,
Milletler Cemiyeti tarafından da onaylanmıştı.”
Bu
son gelişmeler, uluslararası hukukun ve BM’nin nihai yıkımıyla neticelenecek
sürecin, ABD’nin içeride hem kendi vatandaşlarına hem de dışarıda küçük beyaz
emperyalist ortaklarına karşı uygulayacağı polislik yetkilerini daha da
artırmak için kurgulandığını ortaya koyuyor.
Sömürgecilik
karşıtı Martinikli şair ve aydın Aime Cesaire, Nazi zulmüne karşı yürütülen savaş
sonrası Avrupalı liberallerin verdikleri tepkilere dair ünlü analiziyle,
liberal hassasiyetlerin özünde beyazların üstün olduğu fikrinin durduğunu
ortaya koymuştu. 1950 tarihli Sömürgecilik Üzerine Söylev isimli
çalışmasında Cesaire, liberal Avrupalı Hristiyanların savaş öncesinde Nazizm konusunda şunları
düşündüğünü söylüyordu:
“Tamam bu barbarlık, ama asıl
en büyük barbarlık, her gün sergilenen barbarlıkları özetleyen, en yücedeki
barbarlıktır. Evet, Nazizm bu, ama Avrupalılar, onun kurbanı olmadan önce, ona
suç ortaklığı yaptılar. Nazizm onlara uygulanmazdan evvel ona müsamaha gösterdiler,
onu akladılar, yapıp ettiklerine gözlerini kapattılar, onu meşrulaştırdılar,
çünkü o zamana kadar sadece Avrupalı olmayan halklara uygulanmıştı. Nazizm
tohumunu toprağa onlar ekti, onun sorumluluğu Avrupalıların sırtında. Batı,
Hristiyan medeniyetinin tamamını kan kırmızısı sularında boğmadan evvel
o medeniyetin her çatlağından Nazizm sızıyor, Nazizm akıyor, Nazizm damlıyor.”
Cesaire’e
göre Nazizm, içe dönmüş, top namlularını içe çevirmiş bir Avrupa
sömürgeciliğiydi.
“Yirminci yüzyılda
Avrupalı hümanist, fazlasıyla
Hristiyan olan Avrupa burjuvazisi [...] Hitler’i işlediği suçun kendisinden, insana
karşı işlediği suçtan dolayı, insanı aşağılaması sebebiyle değil, beyaz adama
karşı işlediği suçtan dolayı, beyaz adamı aşağıladığı için, o zamana dek sadece
Cezayirli Araplara, Hindistanlı işçilere ve Afrikalı siyahilere has olan
sömürgeci yöntemleri Avrupa’ya uygulamış olması sebebiyle hiç affetmedi.”
İsrail’in
Filistin halkına yönelik uyguladığı, halen daha devam eden soykırım keseri,
Avrupa ile Amerika’nın bu soykırım için gerekli zemini hazırlamak adına uluslararası
hukukun ve kurumların yok edilmesine yönelik çabalara sunduğu destek denilen sap,
bugün döndü dolaştı, gün geldi, Amerika’nın kendi liberal beyaz vatandaşlarını,
eski müttefikleri Kanada ve Avrupa’yı vurmaya başladı. Artık onlar da ABD
saldırganlığının hedefindeler.
Bugün
Carney’nin ve onu methedenlerin Trump’ın politikalarına verdiği tepki, Cesaire’in
savaş sonrası Avrupa liberallerine yönelik yaptığı değerlendirmesini akla getiriyor.
Bu kesim, Cesaire’in eleştirdiklerine benziyor.
Trump’ın
beyaz liberal vatandaşlara uyguladığı baskı ile Amerika’nın beyaz ortaklarına
yönelik saldırısının hoş görülemeyeceğini söylüyorlar.
2001’den
bu yana yaşanan gelişmeler, ABD’yi ve onun küçük müttefiklerini kendi
vatandaşları için âdeta bir korku cumhuriyetine dönüştürdü. O korku cumhuriyeti,
ABD’nin beyaz olmayan vatandaşlarına varlığını her daim hissettirmişti. O
cumhuriyetin çilesini, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri dünyanın her yerindeki
beyaz olmayan insanlar çekmişlerdi.
Joseph Massad
29
Ocak 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder