Bugün
ABD Başkanı Trump, İsviçre’nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomi Forumu’nda
dünya kapitalizminin siyasi ve ekonomik liderlerine hitaben bir konuşma
yapacak. Konuşmanın ana konusu ise, şaşırtıcı bir şekilde, Kuzey Kutup Bölgesi’nde
bulunan, “yeşil ülke” anlamına gelen Grönland adası.
“Yeşil
ülke” mi? Büyük ölçüde buzla kaplı bir bölgeye bu isim nasıl olmuş da verilmiş?
Görünüşe göre isim, bin yılı aşkın bir zaman önce adaya gelen Viking kaşiflerin
başvurdukları pazarlama taktiğinin ürünü. Bölgeyi “yeşil” olarak adlandırmak
suretiyle göçmenleri buraya çekip yerleşmelerini sağlamak istemişler.
İşin
tuhaf yanı şu ki Grönland, bugünlerde iklim değişikliği sebebiyle daha da
yeşilleşiyor. 2025 yılında yayınlanan son araştırmalar, Grönland’daki buz
tabakasının hızla eridiğini, bitki örtüsünün bir zamanlar kar ve buzun hâkim
olduğu alanlara yayılmasına izin verdiğini gösteriyor. Son otuz yılda, Grönland’daki
buz tabakasının ve buzulların yaklaşık 17.700 kilometrekarelik kısmı eridi. Bu kütle,
Massachusetts eyaletinden biraz daha büyük. Eriyen kütle, Grönland’ın toplam
buz ve buzul örtüsünün yaklaşık yüzde 1,6’sına denk geliyor.
Grönland,
coğrafi olarak Kuzey Amerika kıtasının bir parçası, ancak (özerk de olsa)
Danimarka’ya ait. Danimarkalılar, tıpkı İngilizlerin “Büyük Britanya ve Kuzey
İrlanda Birleşik Krallığı” demesi gibi, “Danimarka Krallığı” demekten
hoşlanıyorlar. Monarşizmin sömürgeci mirası hâlâ muhafaza ediliyor. Ayrıca, sömürgeciliğin
Kuzey Amerika’daki yerli halklar için ne anlama geldiğini gayet iyi biliyoruz.
Grönland,
on sekizinci yüzyılda Norveç’in mülküydü, Norveç de Danimarka İmparatorluğu’nun
bir parçasıydı, ancak 1905 yılında bağımsızlığına kavuşabildi. Danimarka,
Grönland’ı elinde tuttu.
İkinci
Dünya Savaşı sırasında Naziler Danimarka’yı işgal ettiklerinde, Grönlandlılar
yüzlerini daha çok ABD’ye çevirdiler. Ancak ada, hiçbir zaman ABD toprağı
olmadı. Savaştan sonra Danimarka, Grönland’ın kontrolünü yeniden ele geçirdi.
1953’te resmiyette sömürge statüsüne sahip ada, Danimarka’nın “denizaşırı idari
bölge”si haline geldi. Grönland halkına bu devir işlemi konusunda danışılmadı.
Grönland
anayasası, 1953 ile 1979 arasındaki dönemi aslında “gizli sömürgeleştirme”
aşaması olarak adlandırıyor. Grönland, 1979’da özerklik elde etti, 1985’te
Grönlandlılar, 1973’te Danimarka’nın bir parçası olarak katıldığı Avrupa
Ekonomik Topluluğu’ndan (AET) ayrılmaya karar aldılar.
“Soğuk
Savaş”, ABD’nin Sovyetler Birliği’ni Kuzey Kutup Bölgesi’nden uzak tutmak için
Grönland’ı üs olarak kullanma talebiyle başladı. ABD, Grönland’ı 100 milyon
dolara satın almayı teklif etti. Danimarka, satmayı kabul etmedi, ancak ABD’nin
adada kalıcı bir askeri üs kurmasına izin veren anlaşmayı imzaladı. Bu anlaşma
sebebiyle adadaki bazı İnuit aileleri, üs inşaatına bağlı olarak, evlerinden
ayrılmak zorunda kaldılar. Daha sonra, Danimarka’nın ayrıca ABD’ye ait nükleer
silahların adada bulunmasına izin verdiği görüldü. Bu silahlardan bazılarına
1968 yılında radyoaktif kalıntı bulaştı. Hatta bombalardan biri halen daha
kayıp! Danimarka’nın resmiyette savunduğu “nükleer silahlardan arınma” siyaseti,
tam da bu.
Danimarka’nın
sömürge yönetiminin başka sonuçları da oldu. Altmışlarda ve yetmişlerde
Danimarkalı doktorlar, Grönland’daki doğum oranını sınırlama kampanyasının bir
parçası olarak, binlerce Grönlandlı kadın ve kız çocuğunun rahimlerine rızaları
veya bilgileri olmaksızın, doğum kontrol araçları yerleştirdiler, adadaki
hamileliğe elverişli kadınların yaklaşık yarısına zorla doğum kontrol yöntemleri
uygulandı. Ayrıca, 22 çocuk adadaki ailelerinden alınarak, Grönland denilen
sömürgeyi yönetme becerisine sahip olacak yeni nesil olarak yetiştirilecekleri Danimarka’ya
götürüldü.
Danimarkalılar,
Grönlandlılara yaygın olarak ırkçılık uyguladı. Danimarka’da “küfelik olmak”
tabirinin karşılığı “Grönlandlı kadar sarhoş olmak”. Bu ifade, o kadar yaygın
kullanılır ki resmi Danimarka sözlüğüne bile girmiştir!
Grönland
halkının trajedisi işte bu: Nihayet onurlarını savunmak ve eski efendilerinden
tanınma talep etmek için gereken gücü elde ettiklerinde, şimdi çok daha güçlü
ve acımasız yeni bir efendiyle karşı karşıya kalıyorlar. Trump, adanın
mülkiyetini istiyor, bunun “psikolojik açıdan zaruri” olduğunu söylüyor.
Mesele, güvenlik veya madenler değil, Fransızların “gloire” (şan) olarak
adlandırdıkları hırs. Trump, tarihe geçecek bir başkan olmak, bunu da ABD
topraklarını genişleterek yapmak için can atıyor.
Trump,
iki yüzyıl boyunca Amerikan dış politikasını şekillendiren bir ilke olan Monroe
Doktrini’ne atıfta bulunuyor. Şimdi ise buna “Donroe Doktrini” adını veriyor.
Monroe
Doktrini, 1823 yılında ABD Başkanı James Monroe tarafından formüle edildi. O
dönemde Amerika kıtasında bulunan neredeyse tüm İspanyol kolonileri, ya
bağımsızlıklarını kazanmıştı ya da bağımsızlığın eşiğindeydi.
Monroe,
Yeni Dünya ve Eski Dünya’nın birbirinden ayrı nüfuz alanları olarak kalması
gerektiğini, dolayısıyla, Avrupalı güçlerin bölgedeki egemen devletleri kontrol
etme veya etkileme çabalarının ABD’nin güvenliğine yönelik bir tehdit olarak
algılanacağını savunuyordu. Buna karşılık ABD, Avrupa’nın mevcut sömürgelerini
tanıyacak, onlara müdahale etmeyecek, Avrupa ülkelerinin iç işlerine de
karışmayacaktı.
Başlangıçta
Avrupa’nın Batı Yarımküre’ye müdahalesine karşı çıkmayı amaçlayan Monroe
Doktrini, o zamandan beri ABD başkanları tarafından bölgedeki ABD müdahalesini
haklı çıkarmak için defalarca kullanıldı. Doktrinin tekerine ilk çomak, Fransa’nın
1860’larda Meksika’nın başına İmparator Maximilian’ı getirmesi ile sokuldu. İç savaşın
sona ermesinden sonra, Fransa, ABD baskısı karşısında geri adım atıp çekildi.
1904’te Başkan Theodore Roosevelt, ABD’ye, Latin Amerika’daki “istikrarsız her
ülkeye müdahale etmesine izin verilmesi gerektiğini” söyledi. Bu “Roosevelt
İlkesi” olarak bilinen görüş, Panama’nın Kolombiya’dan ayrılması fikrine
sunulan destek dâhil, birçok olay ve gelişmede bir gerekçe olarak öne sürüldü.
Panama’nın ayrılması, neticede ABD’nin Panama Kanalı Bölgesi’ni güvence altına
almasına katkıda bulundu.
Soğuk
Savaş döneminde Monroe Doktrini, “komünizme karşı savunma hattı” olarak ilan
edildi. Örneğin, ABD’nin 1962’de Sovyet füzelerinin Küba’dan çekilmesine yönelik
talebi de Reagan yönetiminin Nikaragua’daki solcu Sandinist hükümetine itirazı
da bu doktrin üzerinden gerekçelendirildi.
Donroe
Doktrini, sadece Trump’a ait bir heves değil. Doktrin, ABD yönetiminin son kaleme
aldığı Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin özünü teşkil ediyor. Trump, bu gerçeği şu
şekilde dile döküyor:
“Yeni ulusal güvenlik
stratejimiz kapsamında, Batı Yarımküre’deki Amerikan egemenliği bir daha asla
sorgulanmayacak. On yıllardır diğer yönetimler, Batı Yarımküre’deki bu artan
güvenlik tehditlerini ihmal ettiler, hatta bunlara katkıda bulundular. Trump
yönetiminde, kendi bölgemizde Amerika’nın gücünü tüm kudretimizle tekrar ortaya
koyuyoruz.”
Peki
Grönland, ekonomik açıdan hakkında kopartılan fırtınaya değecek bir yer mi?
Ekonomisi de nüfusu da küçük. 56.000 kişilik nüfusuyla ada, önemli ölçüde
balıkçılığa bağımlı, insanların çoğu, Danimarka’dan her yıl alınan yaklaşık 3,9
milyar Danimarka kronu (520 milyon avro), yani kişi başına yılda yaklaşık 9.000
avroya denk gelen bir devlet desteğiyle geçiniyor. Dünya Bankası verilerine göre,
Grönland’ın GSYİH'si sadece 3,5-4 milyar dolar (3,2-3,7 milyar avro),
ihracatının yaklaşık yüzde 90’ı balıkçılıkla ilgili ürünler üzerine kurulu.
Grönland,
şu ana kadar nadir toprak elementleri temin edebilmiş değil, ancak ABD Jeolojik
Araştırmalar Kurumu, yer altındaki potansiyel nadir toprak kaynaklarının 36,1
milyon ton olduğunu, teknolojik açıdan hayati öneme sahip miktarın yaklaşık 1,5
milyon tonu bulduğunu tahmin ediyor. Bu türden materyaller, elektrikli araç
motorlarından savaş uçaklarına kadar çeşitli ürünlerde kullanılıyor.
Grönland’da
toplam 55 kritik hammadde yatağı tespit edildi, ancak şu anda sadece bir tanesi
işletiliyor. Amerikan Eylem Forumu (AAF) tarafından yayınlanan bir çalışmanın
tahminlerine göre, Grönland’ın bilinen maden kaynaklarının ham jeolojik değeri
teorik olarak 4 trilyon doları (3,66 trilyon avro) aşabilir. Bununla birlikte,
mevcut piyasa, düzenleyici ve teknolojik koşullar altında gerçekçi olarak
çıkarılabilir olduğu düşünülen miktar, bunun sadece küçük bir kısmı (yaklaşık
186 milyar dolar). Adada çok az madencilik faaliyeti yürütülüyor. Bazı ABD’li
milyarderler, nikel madenciliği için şirketler kurdular. Şu anki ABD Ticaret
Bakanı Howard Lutnick, bir Grönland madencilik şirketinin CEO’suydu.
Grönland,
ciddi anlamda az gelişmiş ve nüfusu yetersiz bir ülke. Asfalt yolların uzunluğu
160 kilometreyi geçmiyor. Kutup Bölgesi’nin kötü hava koşullarının çilesini
çekiyor. Adada işgücü çok ufak.
Grönland’ın
kalkınması için yüz milyarlarca dolara ihtiyaç var. Grönlandlıların çoğu yerel
yönetimde çalışıyor (25.000 çalışanın yüzde 43’ü). İşsizlik yüksek seviyede,
ekonominin geri kalanı hükümet tarafından büyük ölçüde sübvanse edilen karides
ve balık ihracatına olan talebe bağlı. Zaten bu kötü koşullar sebebiyle
Grönlandlılar adayı terk ediyor, nüfus giderek azalıyor.
Gidenlerin
yerini kısmen, Grönlandlıların yapmak istemediği işleri yapan veya küçük dükkânlar
ve işletmeler kuran yoksul Asyalı göçmen işçiler aldı.
Trump’ın
“gayrimenkul anlaşması” olarak adlandırdığı bu tür bir anlaşmayla, Danimarka’dan
Grönland’ı satın almak için ne kadar ödeme yapması gerekiyor? Financial Times,
adanın sahip olduğu kaynaklar temelinde, 1,1 trilyon dolarlık bir değere sahip
olduğunu söylerken, New York Times, 12,5 milyar ila 77 milyar dolar
arasında, çok daha düşük bir tahminde bulundu.
Ancak
tabii bu hesaplamalar, alım-satım işlemleri sırasında kimse Grönlandlılara
danışmadı. Ocak 2025’te Verian Group tarafından yapılan bir anket,
Grönlandlıların yüzde 85’inin Danimarka’dan ayrılıp ABD’ye katılma fikrine
karşı olduğunu, bu fikre nüfusun sadece yüzde 6’sının destek sunduğunu ortaya
koydu. Peki, doğru ve yerinde teşviklerle bu durum değişebilir mi? Trump
yönetimi, Grönland halkını ABD'ye yakınlaştırmak için her bir kişiye 10.000 ilâ
100.000 dolar arasında doğrudan ödeme yapmayı düşünüyor.
Trump,
istediğini elde edecek mi? Trump, “Grönland, ulusun ve dünyanın güvenliği için
hayati önem taşıyor. Geri dönüş yok” diyor. Davos’ta ABD Hazine Bakanı Scott
Bessent, Avrupa liderlerinin Grönland teslim edilmediği takdirde ithalattan
alınan gümrük vergilerini yüzde 10 artırma tehdidine karşı koyma girişimlerini
alaya aldı. Bessent, “Sanırım, önce o yaratacağı korkuyla dizlerimizin bağını
çözecek Avrupa çalışma grubunu kuracaklar, bu grup, onların en güçlü silahı
gibi görünüyor” dedi. Bessent, Avrupa’nın Kuzey Kutup Bölgesi’nde Rus ve Çin nüfuzuna
karşı kendini koruyacak kadar güçlü olmadığını, bu sebeple, Donald Trump’ın
Grönland’ın kontrolünü ele geçirmeye çalıştığını söyledi.
Büyük
olasılıkla Trump, Grönland’ı alacak, böylece Amerika’nın Batı yarımküredeki
imparatorluğunu genişleten ilk ABD başkanı olacak. Askeri müdahale söz konusu
değil, ancak Avrupalılar teslim olmazlarsa, ekonomik savaş gündemde. Avrupa, hem
enerji düzleminde ABD’nin sıvılaştırılmış doğal gaz ithalatına hem de Ukrayna’daki
Rus işgaline karşı savaşı sürdürebilmesi için ABD’nin askeri gücüne bağımlı. Bu
nedenle, bir tür “gayrimenkul anlaşması” muhtemel görünüyor.
Ama
sonra Trump, yoluna devam edecek: Küba’yı ele geçirmeyi hedefliyor. Kuzey
Amerika’da ise Kanada, ilhak konusunda halen daha önemli bir hedef. Bu son
hedef, Kanada Başbakanı Mark Carney’nin stratejisinde net bir değişikliğe yol
açtı.
Carney,
uluslararası finans kapital sınıfının önde gelen temsilcisi, eski bir Goldman
Sachs yöneticisi, Kanada Merkez Bankası ve İngiltere Bankası’nın eski başkanı.
Kanada’ya döndü, Trump’ın Kanada’yı ele geçirme talepleri karşısında
bağımsızlığı savunan milliyetçi programla son seçimden zaferle çıkan Liberal
Parti’nin başına geçti.
Davos’ta
bulunan Carney, etkileyici bir konuşma yaptı:
“Bugün dünya düzeninde
yaşanan kırılmadan, herkese hoş gelen kurgunun sona erdiğinden, büyük güç
jeopolitiğinin dizginsiz ilerlediği acımasız gerçekliğin oluşumundan bahsedeceğim.
[...] Her bir gün bize büyük güçler arası rekabetin hüküm sürdüğü bir çağda
yaşadığımızı, kurallara dayalı düzenin solmakta olduğunu, güçlülerin
yapabileceklerini yaptığını, zayıflarınsa olan bitene katlanmak zorunda
kaldığını hatırlatıyor.”
Onca
şey yaşandıktan sonra her şeyi şaşırtıcı bir dürüstlükle izah eden Carney
konuşmasında, kurallara dayalı uluslararası düzenin, küreselleşmenin ve
Washington Mutabakatı’nın gerçekliğini şu şekilde ortaya koydu.
“On yıllarca Kanada gibi
ülkeler, kurallara dayalı uluslararası düzen dediğimiz şey dâhilinde refah
içinde yaşadılar. Bu düzenin kurumları içinde çalıştık, ilkelerini övdük,
öngörülebilirliğinden istifade ettik. Onun koruması altında değerlere dayalı
dış politikalar uygulama imkânı bulduk. Kurallara dayalı uluslararası düzenin
hikâyesinin kısmen yanlış olduğunu biliyorduk. En güçlü olanın, işine
geldiğinde kendini kurallardan muaf tutacağını, ticaret kurallarının asimetrik
olarak uygulandığını, uluslararası hukukun, suçlananın veya mağdurun kimliğine
bağlı olarak değişen titizlik ve dikkat düzeyiyle birlikte uygulandığını
biliyorduk. Ancak gene de bu kurgu faydalıydı, bilhassa Amerikan hegemonyası, halka
faydalı mal ve hizmetlerin sunulmasına yardımcı oluyor, deniz yollarının
işlemesini, finansal sistemin istikrarlı olmasını, ihtilafların çözümü
konusunda kolektif güvenlik sağlıyor, çözüme destek sunuyordu.”
Ama
bunların hepsi artık geride kaldı.
“Son zamanlarda büyük
güçler, ekonomik entegrasyonu silah olarak kullanmaya başladılar. Gümrük
vergilerini avantaj, finansal altyapıyı baskı aracı, tedarik zincirlerini ise
istismar edilecek zaaflar olarak kullandılar. Entegrasyon, sizin esaretinizin
kaynağı haline gelmişse, entegrasyon yoluyla karşılıklı fayda sağlama ‘yalan’ıyla
artık yaşayamazsınız. Orta büyüklükte güçlerin güvendiği Dünya Ticaret Örgütü,
Birleşmiş Milletler ve Taraflar Konferansı gibi çok taraflı kurumlar, tüm o kolektif
problem çözücü yapı, büyük ölçüde zayıfladı.”
Peki
şimdi ne yapmalı?
“Kurallar sizi artık
korumadığında, kendinizi korumalısınız. Ama bu gerçeğin bizi nereye götürdüğünü
net bir biçimde görelim. Kalelerden oluşan bir dünya, daha yoksul, daha
kırılgan ve daha az sürdürülebilir olacaktır.”
Carney,
bu yeni çağda büyük kapitalist ekonomilerin yürüdüğü yola işaret ediyor:
“Kanada, kalk borusunu ilk
duyan ülkelerden biriydi. Böylelikle stratejik duruşumuzu temelden değiştirdik.
Kanadalılar, coğrafyamızın ve ittifaklardaki üyeliklerimizin otomatik olarak
refah ve güvenlik sağladığına dair o eski, içimizi ferahlatan varsayımın artık geçerli
olmadığını biliyorlar.”
Carney’ye
göre, Davos’taki diğer liderler neler olup bittiğini anlamak zorunda.
“Bu da demek oluyor ki
mevcut gerçeğin adını koymak zorundayız. Bu ‘kurallara dayalı uluslararası
düzen’ reklâm edildiği haliyle işliyormuşçasına daha ısrarla ona atıfta bulunup
durmayın. Sistemin adını koyun: Artık en güçlülerin ekonomik entegrasyonu bir
baskı silahı olarak kullanarak çıkarlarını kolladığı bir dönemde yaşıyoruz. Eski
düzen geri gelmeyecek. Bunun için yas tutmamalıyız. Nostalji, bir strateji
değildir. Ancak bu çatlayan yapının üzerine daha iyi, daha güçlü ve daha adil
bir şey inşa edebiliriz. Bu inşa işi de kalelerle dolu dünyada en çok şeyi
kaybedip gerçek işbirliği temelli dünyadan en çok şeyi kazanacak olan orta büyüklükte
güçlere düşmektedir. Muktedirler, belirli bir güce sahipler. Ama biz de rol
kesmeyi bırakıp gerçeğin adını koyma, kendi içimizde gücümüzü inşa etme ve
birlikte hareket etme kapasitesine sahibiz.”
Avrupalı
liderler “Donroe Doktrini”yle “otokrasi” güçlerine
(Rusya, Çin, İran’a)
karşı “Batı ittifakı”na yol veren, Washington Mutabakatı’nın sona
erdiği gerçeğiyle başa çıkmak için mücadele ederken, Carney gayet gerçekçi
laflar ediyor. Carney, bugün “orta büyüklükte güçler”in ayrı örgütlenmesini, belki
de küresel kuzeyin kendi BRICS’ini kurmasını istiyor. Bugün Kanada, Çin ile
yeni bir ticaret anlaşması imzaladı. Trump’ın Grönland’ı ele geçirmek için adım
attığı koşullarda Kanada, sınır komşusu hegemon (ABD) karşısında bağımsızlığını
savunmak için hazırlanıyor.
Öteki
ülkeler için kuralları belirleyen kapitalist “demokrasiler”le müttefik olan hegemonya
sahibi devletin öncülük ettiği, küresel işbirliği üzerine kurulu, uyumlu hareket
ettiği söylenen kapitalist dünyanın sonu geldi. Bugün artık her bir ulus, kendi
başının çaresine bakıyor, çok kutuplu dünyada yeni ittifaklar arıyor. Artık
hiçbir şey kesin veya öngörülebilir değil. Geçmişte hep güvenli liman olarak
görülen altının fiyatının bugün rekor seviyelere ulaşmasına şaşmamak gerek.
Michael Roberts
21 Ocak 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder