22 Ocak 2026

Monroe’dan Donroe’ya, Grönland’dan Carney’ye


Bugün ABD Başkanı Trump, İsviçre’nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomi Forumu’nda dünya kapitalizminin siyasi ve ekonomik liderlerine hitaben bir konuşma yapacak. Konuşmanın ana konusu ise, şaşırtıcı bir şekilde, Kuzey Kutup Bölgesi’nde bulunan, “yeşil ülke” anlamına gelen Grönland adası.

“Yeşil ülke” mi? Büyük ölçüde buzla kaplı bir bölgeye bu isim nasıl olmuş da verilmiş? Görünüşe göre isim, bin yılı aşkın bir zaman önce adaya gelen Viking kaşiflerin başvurdukları pazarlama taktiğinin ürünü. Bölgeyi “yeşil” olarak adlandırmak suretiyle göçmenleri buraya çekip yerleşmelerini sağlamak istemişler.

İşin tuhaf yanı şu ki Grönland, bugünlerde iklim değişikliği sebebiyle daha da yeşilleşiyor. 2025 yılında yayınlanan son araştırmalar, Grönland’daki buz tabakasının hızla eridiğini, bitki örtüsünün bir zamanlar kar ve buzun hâkim olduğu alanlara yayılmasına izin verdiğini gösteriyor. Son otuz yılda, Grönland’daki buz tabakasının ve buzulların yaklaşık 17.700 kilometrekarelik kısmı eridi. Bu kütle, Massachusetts eyaletinden biraz daha büyük. Eriyen kütle, Grönland’ın toplam buz ve buzul örtüsünün yaklaşık yüzde 1,6’sına denk geliyor.

Grönland, coğrafi olarak Kuzey Amerika kıtasının bir parçası, ancak (özerk de olsa) Danimarka’ya ait. Danimarkalılar, tıpkı İngilizlerin “Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı” demesi gibi, “Danimarka Krallığı” demekten hoşlanıyorlar. Monarşizmin sömürgeci mirası hâlâ muhafaza ediliyor. Ayrıca, sömürgeciliğin Kuzey Amerika’daki yerli halklar için ne anlama geldiğini gayet iyi biliyoruz.

Grönland, on sekizinci yüzyılda Norveç’in mülküydü, Norveç de Danimarka İmparatorluğu’nun bir parçasıydı, ancak 1905 yılında bağımsızlığına kavuşabildi. Danimarka, Grönland’ı elinde tuttu.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler Danimarka’yı işgal ettiklerinde, Grönlandlılar yüzlerini daha çok ABD’ye çevirdiler. Ancak ada, hiçbir zaman ABD toprağı olmadı. Savaştan sonra Danimarka, Grönland’ın kontrolünü yeniden ele geçirdi. 1953’te resmiyette sömürge statüsüne sahip ada, Danimarka’nın “denizaşırı idari bölge”si haline geldi. Grönland halkına bu devir işlemi konusunda danışılmadı.

Grönland anayasası, 1953 ile 1979 arasındaki dönemi aslında “gizli sömürgeleştirme” aşaması olarak adlandırıyor. Grönland, 1979’da özerklik elde etti, 1985’te Grönlandlılar, 1973’te Danimarka’nın bir parçası olarak katıldığı Avrupa Ekonomik Topluluğu’ndan (AET) ayrılmaya karar aldılar.

“Soğuk Savaş”, ABD’nin Sovyetler Birliği’ni Kuzey Kutup Bölgesi’nden uzak tutmak için Grönland’ı üs olarak kullanma talebiyle başladı. ABD, Grönland’ı 100 milyon dolara satın almayı teklif etti. Danimarka, satmayı kabul etmedi, ancak ABD’nin adada kalıcı bir askeri üs kurmasına izin veren anlaşmayı imzaladı. Bu anlaşma sebebiyle adadaki bazı İnuit aileleri, üs inşaatına bağlı olarak, evlerinden ayrılmak zorunda kaldılar. Daha sonra, Danimarka’nın ayrıca ABD’ye ait nükleer silahların adada bulunmasına izin verdiği görüldü. Bu silahlardan bazılarına 1968 yılında radyoaktif kalıntı bulaştı. Hatta bombalardan biri halen daha kayıp! Danimarka’nın resmiyette savunduğu “nükleer silahlardan arınma” siyaseti, tam da bu.

Danimarka’nın sömürge yönetiminin başka sonuçları da oldu. Altmışlarda ve yetmişlerde Danimarkalı doktorlar, Grönland’daki doğum oranını sınırlama kampanyasının bir parçası olarak, binlerce Grönlandlı kadın ve kız çocuğunun rahimlerine rızaları veya bilgileri olmaksızın, doğum kontrol araçları yerleştirdiler, adadaki hamileliğe elverişli kadınların yaklaşık yarısına zorla doğum kontrol yöntemleri uygulandı. Ayrıca, 22 çocuk adadaki ailelerinden alınarak, Grönland denilen sömürgeyi yönetme becerisine sahip olacak yeni nesil olarak yetiştirilecekleri Danimarka’ya götürüldü.

Danimarkalılar, Grönlandlılara yaygın olarak ırkçılık uyguladı. Danimarka’da “küfelik olmak” tabirinin karşılığı “Grönlandlı kadar sarhoş olmak”. Bu ifade, o kadar yaygın kullanılır ki resmi Danimarka sözlüğüne bile girmiştir!

Grönland halkının trajedisi işte bu: Nihayet onurlarını savunmak ve eski efendilerinden tanınma talep etmek için gereken gücü elde ettiklerinde, şimdi çok daha güçlü ve acımasız yeni bir efendiyle karşı karşıya kalıyorlar. Trump, adanın mülkiyetini istiyor, bunun “psikolojik açıdan zaruri” olduğunu söylüyor. Mesele, güvenlik veya madenler değil, Fransızların “gloire” (şan) olarak adlandırdıkları hırs. Trump, tarihe geçecek bir başkan olmak, bunu da ABD topraklarını genişleterek yapmak için can atıyor.

Trump, iki yüzyıl boyunca Amerikan dış politikasını şekillendiren bir ilke olan Monroe Doktrini’ne atıfta bulunuyor. Şimdi ise buna “Donroe Doktrini” adını veriyor.

Monroe Doktrini, 1823 yılında ABD Başkanı James Monroe tarafından formüle edildi. O dönemde Amerika kıtasında bulunan neredeyse tüm İspanyol kolonileri, ya bağımsızlıklarını kazanmıştı ya da bağımsızlığın eşiğindeydi.

Monroe, Yeni Dünya ve Eski Dünya’nın birbirinden ayrı nüfuz alanları olarak kalması gerektiğini, dolayısıyla, Avrupalı güçlerin bölgedeki egemen devletleri kontrol etme veya etkileme çabalarının ABD’nin güvenliğine yönelik bir tehdit olarak algılanacağını savunuyordu. Buna karşılık ABD, Avrupa’nın mevcut sömürgelerini tanıyacak, onlara müdahale etmeyecek, Avrupa ülkelerinin iç işlerine de karışmayacaktı.

Başlangıçta Avrupa’nın Batı Yarımküre’ye müdahalesine karşı çıkmayı amaçlayan Monroe Doktrini, o zamandan beri ABD başkanları tarafından bölgedeki ABD müdahalesini haklı çıkarmak için defalarca kullanıldı. Doktrinin tekerine ilk çomak, Fransa’nın 1860’larda Meksika’nın başına İmparator Maximilian’ı getirmesi ile sokuldu. İç savaşın sona ermesinden sonra, Fransa, ABD baskısı karşısında geri adım atıp çekildi. 1904’te Başkan Theodore Roosevelt, ABD’ye, Latin Amerika’daki “istikrarsız her ülkeye müdahale etmesine izin verilmesi gerektiğini” söyledi. Bu “Roosevelt İlkesi” olarak bilinen görüş, Panama’nın Kolombiya’dan ayrılması fikrine sunulan destek dâhil, birçok olay ve gelişmede bir gerekçe olarak öne sürüldü. Panama’nın ayrılması, neticede ABD’nin Panama Kanalı Bölgesi’ni güvence altına almasına katkıda bulundu.

Soğuk Savaş döneminde Monroe Doktrini, “komünizme karşı savunma hattı” olarak ilan edildi. Örneğin, ABD’nin 1962’de Sovyet füzelerinin Küba’dan çekilmesine yönelik talebi de Reagan yönetiminin Nikaragua’daki solcu Sandinist hükümetine itirazı da bu doktrin üzerinden gerekçelendirildi.

Donroe Doktrini, sadece Trump’a ait bir heves değil. Doktrin, ABD yönetiminin son kaleme aldığı Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin özünü teşkil ediyor. Trump, bu gerçeği şu şekilde dile döküyor:

“Yeni ulusal güvenlik stratejimiz kapsamında, Batı Yarımküre’deki Amerikan egemenliği bir daha asla sorgulanmayacak. On yıllardır diğer yönetimler, Batı Yarımküre’deki bu artan güvenlik tehditlerini ihmal ettiler, hatta bunlara katkıda bulundular. Trump yönetiminde, kendi bölgemizde Amerika’nın gücünü tüm kudretimizle tekrar ortaya koyuyoruz.”

Peki Grönland, ekonomik açıdan hakkında kopartılan fırtınaya değecek bir yer mi? Ekonomisi de nüfusu da küçük. 56.000 kişilik nüfusuyla ada, önemli ölçüde balıkçılığa bağımlı, insanların çoğu, Danimarka’dan her yıl alınan yaklaşık 3,9 milyar Danimarka kronu (520 milyon avro), yani kişi başına yılda yaklaşık 9.000 avroya denk gelen bir devlet desteğiyle geçiniyor. Dünya Bankası verilerine göre, Grönland’ın GSYİH'si sadece 3,5-4 milyar dolar (3,2-3,7 milyar avro), ihracatının yaklaşık yüzde 90’ı balıkçılıkla ilgili ürünler üzerine kurulu.

Grönland, şu ana kadar nadir toprak elementleri temin edebilmiş değil, ancak ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu, yer altındaki potansiyel nadir toprak kaynaklarının 36,1 milyon ton olduğunu, teknolojik açıdan hayati öneme sahip miktarın yaklaşık 1,5 milyon tonu bulduğunu tahmin ediyor. Bu türden materyaller, elektrikli araç motorlarından savaş uçaklarına kadar çeşitli ürünlerde kullanılıyor.

Grönland’da toplam 55 kritik hammadde yatağı tespit edildi, ancak şu anda sadece bir tanesi işletiliyor. Amerikan Eylem Forumu (AAF) tarafından yayınlanan bir çalışmanın tahminlerine göre, Grönland’ın bilinen maden kaynaklarının ham jeolojik değeri teorik olarak 4 trilyon doları (3,66 trilyon avro) aşabilir. Bununla birlikte, mevcut piyasa, düzenleyici ve teknolojik koşullar altında gerçekçi olarak çıkarılabilir olduğu düşünülen miktar, bunun sadece küçük bir kısmı (yaklaşık 186 milyar dolar). Adada çok az madencilik faaliyeti yürütülüyor. Bazı ABD’li milyarderler, nikel madenciliği için şirketler kurdular. Şu anki ABD Ticaret Bakanı Howard Lutnick, bir Grönland madencilik şirketinin CEO’suydu.

Grönland, ciddi anlamda az gelişmiş ve nüfusu yetersiz bir ülke. Asfalt yolların uzunluğu 160 kilometreyi geçmiyor. Kutup Bölgesi’nin kötü hava koşullarının çilesini çekiyor. Adada işgücü çok ufak.

Grönland’ın kalkınması için yüz milyarlarca dolara ihtiyaç var. Grönlandlıların çoğu yerel yönetimde çalışıyor (25.000 çalışanın yüzde 43’ü). İşsizlik yüksek seviyede, ekonominin geri kalanı hükümet tarafından büyük ölçüde sübvanse edilen karides ve balık ihracatına olan talebe bağlı. Zaten bu kötü koşullar sebebiyle Grönlandlılar adayı terk ediyor, nüfus giderek azalıyor.

Gidenlerin yerini kısmen, Grönlandlıların yapmak istemediği işleri yapan veya küçük dükkânlar ve işletmeler kuran yoksul Asyalı göçmen işçiler aldı.

Trump’ın “gayrimenkul anlaşması” olarak adlandırdığı bu tür bir anlaşmayla, Danimarka’dan Grönland’ı satın almak için ne kadar ödeme yapması gerekiyor? Financial Times, adanın sahip olduğu kaynaklar temelinde, 1,1 trilyon dolarlık bir değere sahip olduğunu söylerken, New York Times, 12,5 milyar ila 77 milyar dolar arasında, çok daha düşük bir tahminde bulundu.

Ancak tabii bu hesaplamalar, alım-satım işlemleri sırasında kimse Grönlandlılara danışmadı. Ocak 2025’te Verian Group tarafından yapılan bir anket, Grönlandlıların yüzde 85’inin Danimarka’dan ayrılıp ABD’ye katılma fikrine karşı olduğunu, bu fikre nüfusun sadece yüzde 6’sının destek sunduğunu ortaya koydu. Peki, doğru ve yerinde teşviklerle bu durum değişebilir mi? Trump yönetimi, Grönland halkını ABD'ye yakınlaştırmak için her bir kişiye 10.000 ilâ 100.000 dolar arasında doğrudan ödeme yapmayı düşünüyor.

Trump, istediğini elde edecek mi? Trump, “Grönland, ulusun ve dünyanın güvenliği için hayati önem taşıyor. Geri dönüş yok” diyor. Davos’ta ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Avrupa liderlerinin Grönland teslim edilmediği takdirde ithalattan alınan gümrük vergilerini yüzde 10 artırma tehdidine karşı koyma girişimlerini alaya aldı. Bessent, “Sanırım, önce o yaratacağı korkuyla dizlerimizin bağını çözecek Avrupa çalışma grubunu kuracaklar, bu grup, onların en güçlü silahı gibi görünüyor” dedi. Bessent, Avrupa’nın Kuzey Kutup Bölgesi’nde Rus ve Çin nüfuzuna karşı kendini koruyacak kadar güçlü olmadığını, bu sebeple, Donald Trump’ın Grönland’ın kontrolünü ele geçirmeye çalıştığını söyledi.

Büyük olasılıkla Trump, Grönland’ı alacak, böylece Amerika’nın Batı yarımküredeki imparatorluğunu genişleten ilk ABD başkanı olacak. Askeri müdahale söz konusu değil, ancak Avrupalılar teslim olmazlarsa, ekonomik savaş gündemde. Avrupa, hem enerji düzleminde ABD’nin sıvılaştırılmış doğal gaz ithalatına hem de Ukrayna’daki Rus işgaline karşı savaşı sürdürebilmesi için ABD’nin askeri gücüne bağımlı. Bu nedenle, bir tür “gayrimenkul anlaşması” muhtemel görünüyor.

Ama sonra Trump, yoluna devam edecek: Küba’yı ele geçirmeyi hedefliyor. Kuzey Amerika’da ise Kanada, ilhak konusunda halen daha önemli bir hedef. Bu son hedef, Kanada Başbakanı Mark Carney’nin stratejisinde net bir değişikliğe yol açtı.

Carney, uluslararası finans kapital sınıfının önde gelen temsilcisi, eski bir Goldman Sachs yöneticisi, Kanada Merkez Bankası ve İngiltere Bankası’nın eski başkanı. Kanada’ya döndü, Trump’ın Kanada’yı ele geçirme talepleri karşısında bağımsızlığı savunan milliyetçi programla son seçimden zaferle çıkan Liberal Parti’nin başına geçti.

Davos’ta bulunan Carney, etkileyici bir konuşma yaptı:

“Bugün dünya düzeninde yaşanan kırılmadan, herkese hoş gelen kurgunun sona erdiğinden, büyük güç jeopolitiğinin dizginsiz ilerlediği acımasız gerçekliğin oluşumundan bahsedeceğim. [...] Her bir gün bize büyük güçler arası rekabetin hüküm sürdüğü bir çağda yaşadığımızı, kurallara dayalı düzenin solmakta olduğunu, güçlülerin yapabileceklerini yaptığını, zayıflarınsa olan bitene katlanmak zorunda kaldığını hatırlatıyor.”

Onca şey yaşandıktan sonra her şeyi şaşırtıcı bir dürüstlükle izah eden Carney konuşmasında, kurallara dayalı uluslararası düzenin, küreselleşmenin ve Washington Mutabakatı’nın gerçekliğini şu şekilde ortaya koydu.

“On yıllarca Kanada gibi ülkeler, kurallara dayalı uluslararası düzen dediğimiz şey dâhilinde refah içinde yaşadılar. Bu düzenin kurumları içinde çalıştık, ilkelerini övdük, öngörülebilirliğinden istifade ettik. Onun koruması altında değerlere dayalı dış politikalar uygulama imkânı bulduk. Kurallara dayalı uluslararası düzenin hikâyesinin kısmen yanlış olduğunu biliyorduk. En güçlü olanın, işine geldiğinde kendini kurallardan muaf tutacağını, ticaret kurallarının asimetrik olarak uygulandığını, uluslararası hukukun, suçlananın veya mağdurun kimliğine bağlı olarak değişen titizlik ve dikkat düzeyiyle birlikte uygulandığını biliyorduk. Ancak gene de bu kurgu faydalıydı, bilhassa Amerikan hegemonyası, halka faydalı mal ve hizmetlerin sunulmasına yardımcı oluyor, deniz yollarının işlemesini, finansal sistemin istikrarlı olmasını, ihtilafların çözümü konusunda kolektif güvenlik sağlıyor, çözüme destek sunuyordu.”

Ama bunların hepsi artık geride kaldı.

“Son zamanlarda büyük güçler, ekonomik entegrasyonu silah olarak kullanmaya başladılar. Gümrük vergilerini avantaj, finansal altyapıyı baskı aracı, tedarik zincirlerini ise istismar edilecek zaaflar olarak kullandılar. Entegrasyon, sizin esaretinizin kaynağı haline gelmişse, entegrasyon yoluyla karşılıklı fayda sağlama ‘yalan’ıyla artık yaşayamazsınız. Orta büyüklükte güçlerin güvendiği Dünya Ticaret Örgütü, Birleşmiş Milletler ve Taraflar Konferansı gibi çok taraflı kurumlar, tüm o kolektif problem çözücü yapı, büyük ölçüde zayıfladı.”

Peki şimdi ne yapmalı?

“Kurallar sizi artık korumadığında, kendinizi korumalısınız. Ama bu gerçeğin bizi nereye götürdüğünü net bir biçimde görelim. Kalelerden oluşan bir dünya, daha yoksul, daha kırılgan ve daha az sürdürülebilir olacaktır.”

Carney, bu yeni çağda büyük kapitalist ekonomilerin yürüdüğü yola işaret ediyor:

“Kanada, kalk borusunu ilk duyan ülkelerden biriydi. Böylelikle stratejik duruşumuzu temelden değiştirdik. Kanadalılar, coğrafyamızın ve ittifaklardaki üyeliklerimizin otomatik olarak refah ve güvenlik sağladığına dair o eski, içimizi ferahlatan varsayımın artık geçerli olmadığını biliyorlar.”

Carney’ye göre, Davos’taki diğer liderler neler olup bittiğini anlamak zorunda.

“Bu da demek oluyor ki mevcut gerçeğin adını koymak zorundayız. Bu ‘kurallara dayalı uluslararası düzen’ reklâm edildiği haliyle işliyormuşçasına daha ısrarla ona atıfta bulunup durmayın. Sistemin adını koyun: Artık en güçlülerin ekonomik entegrasyonu bir baskı silahı olarak kullanarak çıkarlarını kolladığı bir dönemde yaşıyoruz. Eski düzen geri gelmeyecek. Bunun için yas tutmamalıyız. Nostalji, bir strateji değildir. Ancak bu çatlayan yapının üzerine daha iyi, daha güçlü ve daha adil bir şey inşa edebiliriz. Bu inşa işi de kalelerle dolu dünyada en çok şeyi kaybedip gerçek işbirliği temelli dünyadan en çok şeyi kazanacak olan orta büyüklükte güçlere düşmektedir. Muktedirler, belirli bir güce sahipler. Ama biz de rol kesmeyi bırakıp gerçeğin adını koyma, kendi içimizde gücümüzü inşa etme ve birlikte hareket etme kapasitesine sahibiz.”

Avrupalı liderler “Donroe Doktrini”yle “otokrasi” güçlerine (Rusya, Çin, İran’a) karşı “Batı ittifakı”na yol veren, Washington Mutabakatı’nın sona erdiği gerçeğiyle başa çıkmak için mücadele ederken, Carney gayet gerçekçi laflar ediyor. Carney, bugün “orta büyüklükte güçler”in ayrı örgütlenmesini, belki de küresel kuzeyin kendi BRICS’ini kurmasını istiyor. Bugün Kanada, Çin ile yeni bir ticaret anlaşması imzaladı. Trump’ın Grönland’ı ele geçirmek için adım attığı koşullarda Kanada, sınır komşusu hegemon (ABD) karşısında bağımsızlığını savunmak için hazırlanıyor.

Öteki ülkeler için kuralları belirleyen kapitalist “demokrasiler”le müttefik olan hegemonya sahibi devletin öncülük ettiği, küresel işbirliği üzerine kurulu, uyumlu hareket ettiği söylenen kapitalist dünyanın sonu geldi. Bugün artık her bir ulus, kendi başının çaresine bakıyor, çok kutuplu dünyada yeni ittifaklar arıyor. Artık hiçbir şey kesin veya öngörülebilir değil. Geçmişte hep güvenli liman olarak görülen altının fiyatının bugün rekor seviyelere ulaşmasına şaşmamak gerek.

Michael Roberts
21 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: