09 Ocak 2026

Saflık Fetişinin Felsefi Temelleri: Heraklit’e Karşı Parmenides, Parmenides’e Karşı Hegel


Batı Marksistlerinin saflık, durağanlık, homojenlik gibi konulara olan takıntısının kökleri, milattan önce 500 civarı geliştirilmiş olan Yunan felsefesine ve değişim meselesi üzerine yapılan tartışmalara uzanır. Elea okulu ve Heraklitçilik, değişim konusunda öne çıkan düşünce akımlarıdır.

Parmenides’in önderlik ettiği, en önemli öğrencileri Zeno ve Melissus tarafından savunulup geliştirilen Elea okulu, “sağır ve kör gibi şaşkın ve biçare” olan kişinin, “var olmak ve olmamak hem aynıdır hem de değil, her şey hareket ve karşı hareket halindedir”[11] görüşünü savunduğunu ileri sürer.

Bu okulun iki ana ilkesi “varlık tektir” ve “varlık değişmez” idi.[12] Ancak buradaki “tek”, Hegel ve Marx’ın somut olarak adlandıracakları, kendi içinde çokluğu barındıran heterojen bir tek olarak anlaşılmıyordu. Aksine, bu, homojen bir tekti. Dinamik bir çokluğa (sürekli birbirine bağlı çoğulluğa) bağlı kalmak, görüşlerin yoluna katılmak, dolayısıyla, gerçeklikten yoksun olmak anlamına geliyordu. Çelişkinin ortaya çıkması, bunun nesneler ve süreçlerde ima ettiği heterojenlik, imkânsız bir sonuç olarak görülüyordu.

Misal, Elea düşüncesinin en gelişmiş biçimine ulaştığı Zeno’nun paradokslarından birini (Aristoteles’e göre dört paradokstan birini) inceleyelim. Aristoteles’in belirttiği gibi, “birincisi, hareket halindeki bir şeyin hedefe ulaşmadan önce yarı yola varmak zorunda olduğu gerekçesiyle hareketin var olmadığını iddia eder” ve sonsuz bölünebilirlik, yani sonsuz yarı yol aşamaları olabileceğinden, Zeno’ya göre, “bir şeyin sonlu bir sürede sonsuz sayıda şeyi geçmesi veya bunlarla ayrı ayrı temas etmesi imkânsızdır”. [13] Zeno, harekete içkin olan bu çelişkinin hareketin varlığını imkânsız kıldığını düşünüyordu.

Zeno, hareketin çelişkili karakteri konusunda haklı olsa da, Hegel’in de belirttiği gibi, “bunun anlamı, hareketin olmadığı değil, aksine hareketin var olan çelişkinin kendisi olduğu”ydu. Polonyalı Marksist Adam Schaff’ın da dediği gibi, “hareket olasılığını araştırırken Zeno, bir cismin orada dinlenmekten başka bir şekilde ‘var olamayacağını’ veya ‘kendini bulamayacağını’ varsayıyordu”, bu nedenle onun hatası, “hareketi bir dizi dinlenme durumuna ‘indirgeme’ girişiminde” aranmalıydı.[15] Zeno, tüm değişimin özündeki çelişkiye haklı olarak ulaştığında, bu çelişkiyi “tüm hareket ve canlılığın kökü” olarak kabul etmek yerine, araştırmayı geri çekti ve keşfini, keşfinin içerdiği şeyin yanlışlığının bir işareti olarak değerlendirdi.[16]

Heraklit, bu okulun karşısına genel akışı, karşılıklı bağlantıları ve çelişkiyi esas alan felsefesini çıkarttı. Ona göre, “her şey akar, hiçbir şey durmaz, her şey kendisine yol açar, hiçbir şey sabit kalmaz.”[17] Heraklit, “her şeyin homojen ve statik olmayan tekin parçası olduğunu söyler. Bu tek, niteliksel açıdan heterojen olan dinamik bir bütünlüktür.[18] Vahdet kesreti içerir. Elea okulunun da dediği gibi, ötekinin gerçekliğini ne kesret ne de vahdet ortadan kaldırır. Hegel gibi Heraklit de “bizim İdea’nın kusursuz halini bütünlük dâhilinde gördüğümüzü, bu bütünlüğün felsefenin başladığı yer olduğunu, zira onun İdea’nın özünü, ebedi anlayışını ifade ettiğini söyler. Kuvvede ve fiilde varolan bütünlük, “karşıtların birliği”dir.[19]

Heraklit ile birlikte “ilke olarak diyalektik” ve “ilk somut” kategorisi öne çıkar, Elea okulunun “soyut anlayışını çöpe atar.[20] Gelgelelim, Heraklit, dünya görüşü düzleminde Parmenides’e karşı verilen savaşı kaybetmiştir, ta ki Hegel ve Marksizmin ortaya çıkışına kadar. Farklı zihinlerde Heraklit’in düşüncesinin muhtelif yönleri etkili olmuşsa da Elea okulunun diyalektik karşıtı anlayışı, iki bin yıl boyunca Batı düşüncesinin merkezindeki konumunu muhafaza etmiştir. İlişkilerden ve hareketten mahrum olan, evrensel ve hakikat, değişmeyen olgular olarak ele alınmış, Hegel’in soyut anlayış dediği görüş kapsamında bu fikir galebe çalmıştır.

Antik dünyanın en iyi diyalektikçilerinden biri de Platon’du. Platon, Parmenides ile Heraklit’i uzlaştırmaya çalıştı. Biçimler alanında Parmenidesçi devamlılık felsefesi; fiziksel alanda Heraklitçi akış felsefesi hüküm sahibiydi. Phaedo eserinde Platon, fiziksel dünya alanının değiştiğini, birbirine nüfuz eden, yani diyalektik bir ilişki içerisinde olan somut karşıtlıktan oluştuğunu söylüyordu. Buna karşılık, “değişmeyen biçimler” alanında ise temel karşıtlıklar, bir başkasına dönüşmez, bir başkasından türemez”[21] diyen Platon, nihayetinde hakikatin, “saflığın, ebediliğin, ölümsüzlüğün ve değişmezliğin” hüküm sürdüğü biçimler alanında bulunduğunu söylüyordu.[22] Dolayısıyla, her ne kadar Parmenides’in ve Heraklit’in devamlılık ve değişim felsefelerini sentezlemeye çalışsa da Parmenides’te bulduğumuz saflık ve sabitlik temelli felsefe, Platon’un sahiden gerçek olan alana, yani Biçimler veya İdea alanına dair anlayışına hükmetti. Hegel’in de tespit ettiği biçimiyle:

“Esasında bu diyalektik, aynı zamanda düşüncenin hareketidir, ancak bu diyalektik, sadece harici bir yoldan, bilinci yansıtmak için gereklidir. Burada amaç, kendisi için ve kendi içinde olan, değiştirilemeyen ve ölümsüz olan genelin öne çıkmasını sağlamaktır. Bu diyalektik, özelin çözülmesini sağlayan, geneli üreten haliyle henüz gerçek biçimini bulmuş bir diyalektik değildir. Bu diyalektik, Platon’un özeli nasıl parçalayacağını gayet iyi anlamış olan Sofistlerle ortaklaştığı tek konudur.”[23]

Özelin çözülmesi, diyalektiğin hükümsüz olduğu, homojenliğin, bağlantısızlığın ve statikliğin galebe çaldığı İdea’nın (biçimler alanının) ontolojik düzeyde altında olan bir diyalektiği ortaya koyar. Ancak Platon’un kendi içinde çok bileşenli olan diyalektiği, kaleme aldığı külliyatta karşımıza hem zayıf hem de güçlü biçimler almış bir halde çıkar. Örneğin, bu külliyatta Platon’un “en hakiki diyalektik”in bulunduğunu iddia ettiği Parmenides incelemeye tabi tutulur.[24] Phaedo eserinde bulunan aynı ayrım, orta yaşlarda kaleme aldığı bir başka eserinde de karşımıza çıkar. Zeno ile gerçekleştirdiği sohbetinde Sokrates şunu söyler:

“Bana şunun cevabını verin: kendi başına suret olarak varolan bir biçim bir de buna karşıt, ona benzemeyen bir başka biçimden söz edebilir miyiz? Siz, ben ve diğer birçok şey iki varlığı paylaşıyor olabilir mi? Benzerlikte payı alan şeyler, pay aldıkları ölçüde ve şekilde benzer hâle gelmezler mi, benzerlikte paya sahip olmadıkları şeyler de farklı hâle gelmez mi, her ikisinden de pay alan şeyler, hem benzer hem farklı hâle gelmez mi? Eğer tüm şeyler her ikisinden de pay alıyorlarsa, zıt olsalar bile, onlara katılarak hem kendilerine benzer hem de benzersiz oluyorlarsa, bunda şaşırtıcı olan ne var? [...] Ama eğer türlerin ve biçimlerin kendilerinin zıt özelliklere sahip olduğu gösterilebilseydi işte o vakit gerçekten şaşırmak gerekirdi.”[25]

Gerçeğin derinlemesine incelenmediği alan, çelişkiye, hareketliliğe, karşılıklı bağlantıya izin verir; gerçekliğin olduğu alan ise, yani özsel Formlar veya İdea alanı, bu izni vermez. Ayrıca, diyalektiğin henüz rüşeym haliyle var olduğu alanda bile, bu sahte bir karakterdedir: burada, daha yüksek bir şeye olumlu bir uzlaşıya dönüşmeyen negatif bir diyalektik mevcuttur. Başka bir ifadeyle bu, yadsımanın yadsınmasından mahrum bir diyalektiktir. Hegel’in dediği gibi: “Parmenides’te ulaşılan sonuç bizi tatmin etmeyebilir, çünkü bu sonuç, nitetlik itibarıyla olumsuz görünüyor, yadsımanın yadsınması olarak gerçek bir doğrulamayı ifade etmiyor.”[26]

Platon’un öğrencisi olarak Aristo, değişim felsefesine sahip olan Heraklitçi görüşten bir adım daha uzaklaştı. Aristo’da, Batı dünyasının ilk mantıksal sisteminin gelişimini görüyoruz; bu son derece etkileyici bir başarıdır, ancak ondaki sistem, soyut ve durağan kategorilerden oluşan, içerikten tamamen bağımsız, kategorilerin iç içe geçme ihtimalini reddeden bir sistemdir.

Aristo’ya göre, kanıtlanamayacak kadar kesin olan en temel ilke, “aynı özellik aynı anda aynı özneye hem ait olabilir hem de ait olamaz” ilkesidir.[27] Bu, çelişmezlik yasası olarak bilinir ve buradan özdeşlik yasası (A, A’dır) ve üçüncü hâlin imkânsızlığı yasası (A ya A’dır ya da A değildir) elde edilir. Bu düşünce yasalarından doğalında ortaya çıkan mantık, Hegel’in “anlayış” dediği şeye gerekli olan mantıktır. Düşünmenin bilimi olarak mantık, dünyaya ayrımlar, durağanlık ve soyut genellikler dayatan bir düşünme biçimidir. Hegel’in Aristocu mantığın ana unsuru olan üç düşünce yasası konusunda dediği gibi: bunlar “soyut anlama yasalarından başka bir şey değildir.”[28]

Bu mantıkta mevcut olan takıntı, saflığın tezahürüdür. Şeylerin eidosu (özü) bu saflıkla ele alınır. Formlar, Platon’daki gibi ayrı bir âlemde var olmasalar da, gene de aynı katılıkla var olurlar. Özlere dair tefekkür, yani bir türü neyin meydana getirdiğini, bir şeyin nasıl tür haline geldiğini düşünme pratiği, bu takıntılı Aristocu çerçevede, bilimin alanında kalacaktır.

On altıncı yüzyılda gerçekleşen bilimsel devrim, yaygın skolastik felsefeye hükmeden Aristoculuğu parçalamaya başlasa da, Aristocu özcülüğe o nihai darbe ancak Darwin’in Türlerin Kökeni eserinin yayınlanmasıyla vurulacaktır. Hiç şüphe yok ki Aristoculukta karşımıza çıkan bu özcülük, kalıcılığı esas alan Parmenides felsefesinin mirasıdır. Ancak diyalektik düşüncedeki bu sınırlamalar, Aristo’nun, Hegel’in ifadesiyle, “şimdiye dek ortaya çıkan tüm bilimsel dehaların en zengin ve en derinlerinden biri, daha sonraki hiçbir çağın üretemediği bir adam” olduğu gerçeğini değiştirmez.[29]

Plotinus ve diğerlerinde görülen Neoplatonizme evrilen Platon felsefesi, Hristiyan düşüncesinin oluşumunda, bilhassa Hippolu Augustinus’ta inanılmaz derecede etkili olur. Bu nedenle, diyalektik sahneye çıktığında, onun nispeten daha zayıf biçimleri Platon’un diyalektiğinde karşımıza çıkar. Yukarıda dile getirdiğimiz gibi, Platon’un Parmenides eserinde, negatif diyalektiğe yöneltiği eleştiri üzerinden Hegel şunu söyler: “Neoplatonistler, [geç Neoplatonist Proclus gibi], Parmenides’te ulaşılan sonucu gerçek teoloji, ilahi özün tüm sırlarının açığa çıkışı olarak görürler.”[30]

Hristiyanlık, on ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Aristo’nun yeniden keşfi ve Akinolu Thomas aracılığıyla felsefesinin Hristiyan öğretiyle sentezlenmesine kadar Platoncu felsefi temelle devam edecekti. Yüzyıllar sonra, Protestan reformunun Aristoculuğu reddetmesi, Platon’un Hristiyan sahnesine dönüşünü işaret edecekti.

Genel olarak, Manoel ve Losurdo’nun saflığın her aşamasında fetişleştirilmesi meselesinin kökeni olarak gördükleri Hristiyan mesihçiliği, çok özel bir Yunan felsefesi hattının varolduğu varsayımı üzerinden hareket ede. O halde, Hristiyanlığın ötesine geçip şu eleştirel soruyu sormak gerekmektedir: burada önsel olarak varolduğu düşünülen nedir? Soruya şu cevap verilebilir: her durumda, ister Platon ister Aristo aracılığıyla olsun, doğru ile eşanlamlı olarak homojen, ebedi ve değişmeyen tekle hakikati eş anlamlı gören, öte yandan, dinamik, heterojen ve çok olanı yanlış kategorisine yerleştiren Parmenidesçi bir dünya görüşü mevcuttur.

Buna rağmen, Hegel’in Platon ile ilgili söyledikleri, Batı felsefesi tarihinde Parmenidesçi dünya görüşünün hâkimiyeti için de söylenebilir:

“Platon’un bize lazım gelen bakış açısı net bir tanıma sahip. Ama biz, orada kalamayız, ona ger dönemeyiz. [...] Çünkü Akıl, bugün daha yüce talepler ortaya koymaktadır. Biz Platon’un üzerine çıkmalıyız. Yani biz, kendi zamanımızdaki düşünce sahibi zihinlerin ihtiyaçlarıyla tanışmalıyız, daha doğrusu, bu ihtiyaçları bizzat deneyimlemeliyiz. [Platoncu felsefe] kendisine ait yeri ve önemi olan bir felsefedir. Ama bizim çağımızın felsefesi değildir.”[31]

Elea okulundaki saflık fetişi üzerine kurulu dünya görüşü, Hegel’in dünyanın ruhu (weltgeist) olarak adlandıracağı şeyin gelişiminde veya Marksist gelenekte (İlyenkov ile birlikte) İdeal olarak adlandırılan şeyde gerekli bir moment olarak görülmüştür. Marx’ın belirttiği gibi, “düşünce yoluyla somutun yeniden üretimi bir çıkış noktası değil, bir yoğunlaşma sürecinin sonucudur.”[32] Daha önce de savunduğum gibi, soyut düşünce, "somutun somut yeniden üretimine doğru yükseldiği gerekli bir momenttir”.[33] Ancak, bu Elea okulundaki soyut ve durağan dünya görüşünün hâkimiyeti ne kadar gerekli bir moment olursa olsun, Heraklitçi dünya görüşünün dönüşüyle birlikte tarihsel planda aşılmak zorundaydı. Heraklitçi dünya görüşünün Hegel’in felsefesinde, daha da somutta, Marksizmin diyalektik materyalist dünya görüşünde ortaya çıkmasıyla birlikte Elea okulunun görüşü daha somut ve ileri biçimlerle birlikte aşılmıştır. İki bin yıldır birçok cenkte mağlup olsa da Heraklit’in diyalektik dünya görüşü Hegel ve Marksizmle birlikte savaştan zaferle çıkacak teçhizata kavuşmuştur. Hegel’in yerinde tespitiyle:

“Eğer gerçek soyutsa, yanlış olmalıdır. [...] Çünkü doğru olan, daha çok hareket halindeki süreçte bulunur. Doğru somuttur, felsefi gelişimin ileriye doğru akışında ortaya çıkmalıdır. Felsefe, soyutlamaya en karşıt olan şeydir, bizi gerisin geri somuta taşır. Felsefenin görevi, anlama pratiği aksine, Gerçek veya Fikir’in boş genelliklerde değil, bir evrenselde olduğunu göstermekten ibarettir. Bu, kendince özgül ve belirlenmiş bir şeydir. O, sadece somut olan farklılıkların birliğidir. [...] Somut, farklı belirlemelerin birleşimidir.”[34]

Heraklitçi diyalektiğin ruhu, G. W. F. Hegel tarafından yeniden canlandırılır. Hegel, felsefenin nihayet Heraklit’le “karayı” görmeye başladığını savunacaktır.[35] Felsefe Tarihi Üzerine Dersler’inde Hegel, “Mantığımda benim benimsemediğim Heraklit’e ait bir önerme yoktur.”[36] der. Hegel’e göre Heraklit’te, “bilginin şimdiye dek ulaştığı mükemmelliği” görürüz, çünkü Heraklit, “mutlakı, bu diyalektiğin süreci olarak anlar.”[37] Hegel’in belirttiği gibi Heraklit’in diyalektiği, “varlık ve yokluğun hakikatten yoksun soyutlamalar olduğunu, ilk hakikatin oluşum denilen şeyde bulunduğunu” idrak etmişti.[38] Saf varlık ile yokluk arasındaki bu birlik, Hegel’in Mantık Bilimi için başlangıç noktasıdır. Burada Hegel şöyle der:

“Doğrudan ve nedensiz olan saf varlık, aslında hiçliktir. Ne daha fazlası ne de daha azı, o hiçlikten ibarettir. Dolayısıyla saf varlık ile hiçlik aynı şeydir. Hakikatse ne varlık ne de hiçliktir. Bu varlık, bugünde değil geçmişte hiçliğe dönüşmüştür. Hiçlik de varlığa dönüşmüştür.”[39]

Varoluş, saf bir durumda mevcut olduğu sürece, hiçlikten ayırt edilemez. Varoluş, var olabilmek için zıddıyla yüzleşme ve onunla vakit geçirme riskini almak zorundadır. Varoluş ancak, varlık ve hiçlik arasındaki salınımda mevcut olan saf olmama halinde meydana gelir; yani varoluş, ancak belirli bir varlık olarak gerçekleşen oluş ve yok oluşta kendini aşarken ortaya çıkar.[40]

Aslında Hegel’in gösterdiği şey, başından beri “saf varlık” fikrinin o kadar da saf olmadığıdır, yani Hegel, detaylı bir şekilde incelendiğinde, zaten zıddıyla, yani hiçlikle özdeş olduğunu ortaya koymaktadır. Hegel, Mantık’ta ele alınan ilk hareket konusunda önemli bir tespitte bulunur. Tüm kategorilerin belirlenime tabi oluşu, saf varlık anlayışının olumsuzuyla, hiçlikle oyalanmanın bir sonucudur. Hegel uzmanı Terry Pinkard’ın belirttiği gibi, “varoluşa dair, daha gelişkin olan, başka şekilde ifade edilmiş kavramsal anlayışların mantığı, saf varlık kavramının mantığına göre inşa edilir: varlıkla ilgili her anlayışı, Hegel’in onun yadsınması şey, yani kendi ‘hiçliği’ tarafından belirlenir.”[41] Ian Hunt ve Roy Swan’in özlü bir şekilde belirttiği gibi, “tüm yöntem, Varlık’ın ilk üç biçiminde zımnen mevcuttur.”[42]

Bu nedenle, Hegel, Tinin Görüngübilimi’nde “Öz, gerçekte Özne olan Varlıktır” der.[43] Temel saflığı Batı felsefesi için Hakikat’in en değerli mücevherini barındıran Öz (Yunanca ousia ve Latince substantia), ancak kendini “ötekiyle ilişkilendirerek” var olabilir.[44] Öz ile özne arasındaki tek taraflı değildir. Bu ilişki karşılıklıdır. Öz, ancak özne aracılığıyla var olabildiği ölçüde özdür.

Özde olduğu gibi öznede de olumsuz olan, her birinin kavramsal kimliğinin vazgeçilmez bir bileşeni olarak mevcuttur. Hegel’in de belirttiği gibi, Öz, “kendi olumsuzu ile yüzleşmeli, onunla vakit geçirmelidir.”[45] Bunu yaptığında, kavramsal kimliğinin “dışarıdan değil, kendi içinde, kendi doğasında” belirli bir fark (yani saflıktan sapma, olumsuzluk) içerdiğini görür.[46] Bir şeyin yalnızca kendisini ötekileştirdiği ölçüde, yani bir şey, kendi içerisinde kendisini yadsıyabildiği, saf halini yere serip ayaklar altına alabildiği ölçüde gerçek olma ihtimali için gerekli koşullar oluşur. Bu nedenle, “varlığın gerçek olup olmaması” varolmayla tanımlıdır. Hakikate, parçalanma sürecinde kendisini bulduğu vakit kavuşulur.[47] Bu, yadsımanın varlık mantığında (geçiş), öz mantığında (yansıma) ve kavram mantığında (gelişim) alabileceği farklı aracılık biçimlerinden bağımsız olarak doğru bir tespittir.

Saflık, “yıkım sürecinden etkilenmemek için ölümden kaçınma halidir.” Dolayısıyla cansızdır.[48] Âşık, ilişkinin saflığını korumak istediği sürece maşukuyla birlikte olamaz. Batılı Marksistler, sosyalizmin ya da işçi sınıfının zihinlerindeki saf halleriyle arz-ı endam etmesini bekleyip durdukları sürece ne sosyalizmi inşa edebilirler ne de desteklenebilecek bir sosyalizm bulabilirler.

Buraya kadar Batı Marksizminin saflık fetişinin felsefi temeli üzerinde durduk. Takip ettiği özel Elen felsefesi kaynaklı düşünce hattına (dolaylı olarak da Hristiyan tasavvufuna) değindik. Şimdi de bu bakış açısının Batı Marksizminde hangi biçimlerde tezahür ettiğine bakalım.

Carlos L. Garrido

[Kaynak: The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism, Midwestern Marx Publishing Press, Bahar 2023.]

Dipnotlar:
[11] Phillip Wheelwright, The Presocratics (Indianapolis: The Odyssey Press, 1975), s. 97.

[12] Wheelwright, The Presocratics, s. 90.

[13] Aristotle, Physics. The Basic Works of Aristotle içinde (New York: Modern Library, 2001), s. 335 (239b), 320 (233a).

[14] G. W. F. Hegel, Science of Logic, Çeviri. A.V. Miller (Atlantic Highlands: Humanities Press International, 1993), s. 440.

[15] Adam Schaff, ‘Marxist Dialectics and the Principle of Contradiction,’ The Journal of Philosophy 57:7 (1960) s. 247, 248. PDC.

[16] Hegel, Science of Logic, 439. Buradan Hegel, Felsefe Tarihi Üzerine Dersler kitabında “Kant’taki çelişkiler Zeno’dakilerden fazla değil” der. G. W. F. Hegel, Lectures on the History of Philosophy Vol 1(London: Routledge and Kegan Paul, 1974), s. 277.

[17] Wheelwright, The Presocratics, s. 70.

[18] Wheelwright, The Presocratics, s. 79.

[19] Hegel, Lectures on the History of Philosophy Cilt. 1, s. 282.

[20] Hegel, Lectures on the History of Philosophy Cilt. 1, s. 279, 283.

[21] Plato, Phaedo. The Harvard Classics içinde (New York: P.F. Collier & Son Corporation, 1937), s. 70, 90.

[22] Plato, Phaedo, s. 71.

[23] G. W. F. Hegel, Lectures on the History of Philosophy Cilt. 2 (Londra: Routledge and Kegan Paul, 1974), s. 52.

[24] Hegel, Lectures on the History of Philosophy Cilt. 2, s. 56.

[25] Plato, Complete Works (Indianapolis: Hackett Publishing Company, 1997), s. 362-363. (129a, 129b).

[26] Hegel, Lectures on the History of Philosophy Cilt. 2, s. 60.

[27] Aristotle, Metaphysics. The Basic Works of Aristotle içinde, s. 736 (1005b15).

[28] G. W. F. Hegel, Hegel’s Logic: Being Part One of the Encyclopaedia of the Philosophical Sciences, Çeviri. W. Wallace (Oxford: Clarendon Press, 1874), s. 184.

[29] Hegel, Lectures on the History of Philosophy Cilt. 2, s. 117. Marx ve Engels, Hegel’in modern dünyanın, Aristo’nun da antik çağın düşünürü olduğunu söylüyordu.

[30] Hegel, Lectures on the History of Philosophy Cilt. 2, s. 60.

[31] Hegel, Lectures on the History of Philosophy Cilt. 2, s. 10.

[32] Karl Marx, Grundrisse (Londra: Penguin Books, 1973), s. 100.

[33] Carlos L. Garrido, “The Dialectical Ascension from the Abstract to the Concrete,” Midwestern Marx Institute for Marxist Theory and Political Analysis (28 Temmuz 2022: MWM; Carlos L. Garrido, Marxism and the Dialectical Materialist Worldview: An Anthology of Classical Marxist Texts on Dialectical Materialism (Midwestern Marx Publishing Press, 2022), s. 35.

[34] Hegel, Lectures on the History of Philosophy Cilt 1, s. 24, 25; Hegel, Lectures on the History of Philosophy Cilt 2, s. 13.

[35] Hegel, Lectures on the History of Philosophy Cilt 1, s. 279.

[36] Hegel, Lectures on the History of Philosophy Cilt 1, s. 279.

[37] Hegel, Lectures on the History of Philosophy Cilt 1, s. 278.

[38] Hegel, Lectures on the History of Philosophy Cilt. 1, s. 283.

[39] Hegel, Science of Logic, s. 82-83.

[40] Hegel, Science of Logic, s. 103.

[41] Terry Pinkard, Hegel’s Dialectic (Philadelphia: Temple University Press, 1988), s. 26.

[42] Ian Hunt ve Roy Swan, “A Comparison of Marxist and Hegelian Dialectical Form,” Radical Philosophy, Cilt. 30 (Bahar1982) s. 33-40, 35.

[43] G. W. F. Hegel, Phenomenology of Spirit (Oxford: Oxford University Press, 1977), s. 10.

[44] Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 10.

[45] Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 19.

[46] Hegel, Science of Logic, s. 413.

[47] Hegel, Lectures on the History of Philosophy Cilt.1, s. 283; Phenomenology of Spirit, s. 19.

[48] Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 19.

0 Yorum: