İsrail
istihbarat teşkilâtı Mossad, 1 Ocak günü, Farsça dilinde yayın yapan sosyal
medya hesaplarında İran’da ayaklanma çağrısı yaptı ama nedense bu çağrı, Batı’da
hiç kimsenin dikkatini çekmedi.
Ertesi
gün, eski ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo sosyal medya hesabından, İran
şehirlerinde ayaklanma çağrısında bulundu. “Sokaklardaki her İranlıya ve yanlarında
yürüyen her Mossad ajanına mutlu yıllar” diledi.
Artık
bundan sonra, Batı dış politikasını eleştirenlerin, yaşanan olaylarda yabancı
istihbarat teşkilâtlarının ve terörist unsurların rolünü görmezden gelmeleri
için pek bir gerekçe kalmamıştı.
Ama
nedense 8 ve 9 Ocak tarihleri arasında yaşanan iki günlük isyanda Mossad’ın,
hatta CIA ve MI6’in rolüyle yüzleşme konusunda yaygın bir isteksizlik halen
daha gözlemleniyor.
Batı
solu, Mossad’ı, Pehlevicileri, tarikat benzeri terörist örgüt Halkın Mücahitlerini
ve CIA destekli “muhalif” grupları birbirine bağlayan “rejim değişikliği”
ittifakını anlama konusunda büyük ölçüde başarısız oldu. Bu örgütlerin
neredeyse tamamı ABD merkezlidir, İngiltere ve Avrupa genelinde ise nispeten
daha az sayılarda varlık imkânı bulabilmektedir.
Çoğu
kişi, İngiltere’nin istihbarat kuruluşu MI6’in de İran’ı hedef alan bu sinsi “rejim
değişikliği” projesinde rol oynadığını kavrayamıyor. Bunun yerine, Batı
solundaki birçok kişi, bu girişimleri “özgürlük mücadelesi” olarak yorumlama
eğiliminde. Bu eylemleri, halkın iradesinin ifadesi, hatta işçi sınıfının ya da
sendikaların ayaklanması olarak görüyor. Oysa gerçek böyle değil.
Aşağıda,
liberal ve laik sol kesimden devrimci sol kesime kadar, anti-Siyonist olduğunu
iddia edenler veya Filistin kurtuluş hareketini destekleyenler de dâhil olmak
üzere, çok sayıda solcunun sergilediği çok yönlü hatalar, yanlış anlamalar ve düşünsel
yozlaşma ele alınıyor.
Ancak
devam etmeden önce, İran İslam Cumhuriyeti’nin rolünü anlamak için doğru
çerçeveyi kısaca özetlemek gerekiyor.
İran,
dünyanın önde gelen anti-emperyalist devleti, Filistin’in kurtuluş
mücadelesinde öncü güçtür. Bunun için benim sözüme, hatta Seyyid Ali Hamaney’in
veya General Kasım Süleymani’nin sözüne bile gerek yok.
Bunun
yerine, Filistin Direnişi liderlerinin kendi sözlerine kulak vermek yeterli.
Şehit
Yahya Sinvar, 2019’da şunları söylemişti:
“İran’ın Filistin’deki
direnişe verdiği destek olmasaydı, bu yeteneklere [roketlere ve yerli roket
üretme teknik araçlarına] sahip olamazdık. Gerçekten de, Arap milletimiz, zor
anlarımızda bizi yüzüstü bıraktı, oysa İran, bize silah, teçhizat ve uzmanlık
desteği sundu.”
Hamas’ın
eski lideri Şehit İsmail Heniyye, 2020’deki Uluslararası Kudüs Günü’nde şunları
söylüyordu:”
“Stratejimizin özü,
direniş projesidir. En tepedeki silahlı askeri direniş de dâhil olmak üzere,
tam bir direniş. Buradan, Filistin’de direniş seçimini benimseyen ve
destekleyen milletin tüm bileşenlerini selamlıyorum. [...] Özellikle, direnişi
mali, askeri ve teknik olarak desteklemekte ve finanse etmekte tereddüt etmeyen
İran İslam Cumhuriyeti’ne değinmek istiyorum. Bu, Allah rahmet eylesin İmam
Humeyni tarafından kurulan Cumhuriyet stratejisinin sunduğu bir örnekliktir.”
İslam
Cumhuriyeti’ne ve Filistin direnişine karşı olanların başında, Filistin'deki
Siyonist sömürgeciler ve onların başlıca destekçileri olan ABD ve İngiltere
geliyor.
Ayrıca,
eski Şah’ın monarşist destekçilerinden oluşan ve oğlunu yeni kral olarak tahta
geçirmek isteyen, kendisini “muhalefet” olarak adlandıran örgütten de
bahsetmemiz gerekiyor. Bir de tabii Halkın Mücahitlerinden (İran Ulusal Direniş
Konseyi’nden).
Halkın
Mücahitleri, NATO üyesi Arnavutluk’ta yerleşik, terör örgütü olarak tanımlanan
bir kuruluştur, diğer operasyonel altyapısının yanı sıra bir de bir trol
çiftliği işletmektedir.
Siyonist
lobi ağlarının desteklediği kapsamlı bir lobi kampanyasının ardından 2012
yılında ABD’nin terör örgütleri listesinden çıkartıldı.
Haziran
2023’te Arnavut polisi, örgütün binalarına baskın düzenledi. Yaklaşık 150 bilgisayara
el koydu. Baskın, İran ve Suudi Arabistan arasında Çin arabuluculuğuyla yaşanan
yakınlaşmanın ardından gerçekleşti. Bu yakınlaşma üzerine, uzun süredir Halkın
Mücahitleri ile herhangi bir bağlantısı olduğunu reddeden Riyad, desteğini geri
çekmek zorunda kaldı.
Suudiler,
ayrıca İslam Cumhuriyeti karşıtı medya kuruluşu Iran International’ı
finanse ettiklerini de reddetmişlerdi, ancak Çin’in arabuluculuğuyla yapılan
anlaşma imzalandıktan sonra mali destek, aniden kesildi ve kanalın Londra bürosu
kapatıldı.
Ancak
birkaç ay sonra, Siyonist kuruluştan gelen paralar sayesinde Londra’da yeni büro
açıldı. Bu Siyonist kuruluş, propaganda aygıtını finanse etmeyi sürdürüyor.
Iran
International örneği, İran’ı hedef alan dış muhalif grupların ait
olduğu genel ekosistemi gözler önüne seriyor. Bu grupların birçoğu, Ulusal
Demokrasi Vakfı ve ona bağlı kuruluşlarca finanse ediliyor.
Gazeteci
Alan MacLeod, kısa süre önce MintPress sitesinde bu kuruluşlardan
birkaçına ait bilgileri paylaştı: İran’da İnsan Hakları Aktivistleri / İnsan
Hakları Aktivistleri Haber Ajansı, İran Abdurrahman Borumend İnsan Hakları
Merkezi ve İran İnsan Hakları Merkezi. Bununla birlikte, bu paralel altyapı
içinde faaliyet gösteren daha birçok kuruluş bulunuyor.
Solun
İran’a Bakışı
Öncelikle
söze, tarihsel olarak “rejim değişikliği” konusunda, CIA, MI6 ve Mossad’ın
rolleri ile ilgili olarak, alabildiğine hatalı görüşlere sahip olan “solcular”dan
başlamalıyız.
Bernie
Sanders, “iğrenç bir rejim”den söz ediyor, Mossad’ın güttüğü “eylemcilerin
cesaretini övüyor”. Kendisini eleştirenlerin “AOCIA” olarak andığı Alexandria
Ocasio-Cortez, eylemcilerin öldürülmesi karşısında dehşete kapıldığını
söylüyor. Jeremy Corbyn, benzer açıklamalar yapıyor. Zara Sultana, “Ceset
torbalarının görüntüleri, İran’daki baskının ulaştığı düzey konusunda şüpheye
yer bırakmıyor, iletişim kanallarının kapatılması savunulacak bir eylem değil”
diyor.
İngiltere’de
Owen Jones, Novara Media’dan Michael Walker ve daha birçok isim, aynı
yolu yürüdü.
“Mollalar”,
“Ayetullahlar” ve “İslamcılar”
Sorun,
kısmen İslam düşmanlığının, İslamofobinin solun iliklerine işlemiş olmasından
kaynaklanmaktadır. Çoğu zaman ahlaki açıdan dürüst laiklik kılıfına bürünmüş
olsa da, daha yakından bakıldığında, maskenin altından berbat bir yüz çıkıyor.
2017
yılında, İslamofobi üzerine hazırladığımız kitapta, İslamofobinin beş temel
unsuruna işaret etmiştik:
1.
Batılı devletler;
2.
Neo-muhafazakârlar;
3.
Siyonist hareket;
4.
Aşırı sağ;
5.
Solcu, laik ve feminist hareketler.
Kitapta,
savaş yanlısı olarak nitelediğimiz solu, Yeni Ateistleri, feminist grupları ve
sekülerizmin çeşitli akımlarını inceliyorduk. Orada şu sonuca ulaşmıştık:
Şurası
açık ki, bu grupların bazıları, başlarda Batı’da Müslümanların yüzleştiği
baskıcı koşullara karşı kampanya yürüttüler, ama birçoğu sonrasında başka bir
yol yürüdü ve nihayetinde bu noktaya geldi.
Bu
bağlamda, ilgili hareketleri aşağıdan değil, “yukarıdan inşa edilmiş toplumsal
hareketler” olarak tanımlıyoruz; bu hareketler süreç içerisinde, bilinçli ya da
bilinçsiz, diğer İslamofobik akımlarla aynı çizgiye gelmişlerdir.
Ancak
Batı solundaki sorun, çok daha derine iniyor. Anti-Siyonist ve anti-emperyalist
hareketlerin iliğine işlemiş olan bu sorun, sözde “devrimci” solun tümüne
sirayet etmiş halde.
Dolayısıyla,
İran söz konusu olduğunda, “savaş yanlısı solun” ötesinde, savaş karşıtı ve
Filistin yanlısı sol da eleştirilmeli.
Soldaki
birçok kişi, ateist ve İslam karşıtı görüşlere sahip. Belki başlangıçta
tereddütle de olsa, en nihayetinde bu solcular, Müslümanları ve Müslüman
toplumları tanımlamak için yaygın olarak kullanılan ırkçı dili benimsiyorlar.
“Mollalar”,
“Ayetullahlar” ve “İslamcılar” gibi terimler, Siyonist ideologlarca popülerleştirilmiş,
bizzat Binyamin Netanyahu gibi isimlerce imal edilmiş kavramlar. Ama sol,
bunları doğal tanımlayıcı ifadeler olarak benimsiyor.
“İslami
Köktencilik”
“Köktencilik”
terimi, solcu İslamofobi düzleminde önemli bir rol oynuyor. İngiltere’de
seksenlerin sonlarında bir feminist yapı, Köktenciliğe Karşı Kadınlar isminde
bir örgüt kurmuştu. Örgütü kuranlar, dini hareketler içindeki küçük bir alt
kümeyle sınırlı, ayrıntılandırılmış ya da dar bir “köktencilik” tanımını benimsememişlerdi.
Kendilerinin de açıktan dile getirdikleri üzere, siyasi stratejiler düzleminde “dini
temel alan” hareketlerden bahsediyorlardı.
Bu
tanım, bir avuç Batılılaşmış laik örgüt hariç, neredeyse tüm Müslüman siyasi
hareketlerini kapsıyordu. Oysa bu örgütlerin neredeyse tamamı, devletin çıkarlarını
savunan yapılarca finanse ediliyordu.
Bu
tür solcuların tanımına göre, Hristiyan kurtuluş teolojisi, hatta ünlü liberal Hristiyan
örgütü Sarsıcılar da bu kategoriye giriyordu.
İlerici
olduğunu iddia eden bir örgütün bu İslamofobik terimi benimsemesi gerçekten
şaşırtıcı ama gerçek bu. Önemli aktivistlerden biri olan, Yahudi Sosyalistler
Grubu üyesi Julia Bard, bu örgüt konusunda çeşitli sorular sordu.
Bu
solcu İslamofobi alanına mensup bir diğer isim de kendisini “diasporada yaşayan
antisiyonist İsrailli Yahudi” olarak tarif eden Nira Yuval Davis. Bu ifade,
İsrail dışında yaşayan Yahudilerin bir diaspora oluşturduğu yönündeki yanlış
Siyonist düşünceyi meşrulaştırıyor, “İsrail” kavramına siyasi meşruiyet
kazandırıyor.
Belki
de Köktenciliğe Karşı Kadınlar hareketinin en bilinen önderi, sivil haklar
grubu Cage’i “cihatçı" olarak nitelendirmesiyle üne kavuşan Gita Sahgal’dı.
“Cihatçı”
terimi, siyasi hayata katılan Müslümanları şeytanlaştırmak için kullanılan bir
başka İslamofobik etikettir.
Meryem
Namaziye ve Laiklerin/Feministlerin/Komünistlerin Mossad’la İttifakı
Gita
Sahgal, İngiltere Eski Müslümanlar Konseyi (CEMB) ile de yakından ilişkili bir
isim. Örneğin 2013’te CEMB sözcüsü Meryem Namaziye ile birlikte akşamları
düzenlenen içkili sohbet toplantılarına katılmış.
2007
yılında kurulan CEMB, Müslüman karşıtı bir örgüt. İranlı olan Namaziye, Ekim
2022 başlarında Trafalgar Meydanı’nda CEMB adına İslam Cumhuriyeti’ne karşı
düzenlenen gösterilerde öne çıkan isimlerden biriydi.
Üstsüz
eylemine ait görüntüler, sonrasında Instagram ve Twitter tarafından kaldırıldı.
O
gün, İslamofobik monarşistlerle ve diğer hükümet karşıtı gruplarla güçlerini
birleştirdi. Namaziye, İran İşçi Komünist Partisi’nin eski önde gelen
üyelerinden biriydi, ancak 2017 itibariyle hâlâ kendisini “komünist” olarak
tanımlıyordu.
Bu
durum, onun “şeriat karşıtı” kampanya yürüten Herkes İçin Tek Hukuk isimli
örgüt üzerinden aşırı sağcı örgütlerle işbirliği yapmasına mani olmadı.
İslamofobi ağları içerisinde kendisine destek sunan isimler arasında Ayaan
Hirsi Ali ve Caroline Fourest gibi önde gelen neo-muhafazakârların yanı sıra
İsrail lobi grubu BICOM için çalışan Alan Johnson gibi Siyonistler de bulunuyor.
Ayrıca,
Laik Avukatlar Derneği, Ulusal Laiklik Derneği, Köktenciliğe Karşı Kadınlar ve
Laik Demokrasiden Yana İngiliz Müslümanlar gibi İngiltere’de faal olan muhtelif
Müslüman karşıtı STK’lar da sürece dâhil oldular.
Herkes
İçin Tek Hukuk örgütü, Hollanda’da İslam düşmanlığı konusunda öne çıkan
isimlerden Geert Wilders’i İngiltere’ye davet eden aşırı sağcı Baroness Cox ile
birlikte çalışıyor.
Bu
yılın 16 Ocak’ında Namaziye, İslam düşmanı İngiliz STK’sı Ulusal Laikler
Derneği’nin internet sitesinde “ “İran: Teokrasiye İnancını Yitirmiş Nesil”
başlıklı bir yazı yayınladı.
Mossad
ve CIA bağlantılı aktörler tarafından yayılan yalanların çoğunu tekrarlayan
makale, yabancı güçlerin desteğiyle hareket eden teröristlerin neden olduğu
ölümlerden polisi ve Besic’i sorumlu tutuyor, yakınlarının naaşını alabilmek
için ailelerin devlete para ödemek zorunda kaldığını söylüyor.
Sol
Muhalefet ve “İşçicilik”
Batı
tarafından düşman devlet olarak belirlenen ülkelerdeki hükümetlere yönelik her
türlü eleştiriyi fırsata çevirme eğiliminden de söz etmek gerekiyor. Zaten yeterince
liberal muhalefete maruz kalıyoruz, bir de bu liberalizm, solcu veya ilerici
eleştiri postuna bürünüyor, isyancıymış gibi takdim ediliyor. Dolayısıyla aslında
Owen Jones, marjinal, karşı-devrimci ve İslam düşmanı bir yapı olarak İranlı “komünist”
parti Tude’yi örnek göstererek, kendisini yanlış bir konuma mahkûm ediyor.
Solda
yaygın olarak görülen, o çocuksu “işçici” anlayış üzerinde de durmak gerekiyor.
Neticede birçok solcu, Tahran ve başka şehirlerdeki sendikalardan gelen
açıklamaları dolaşıma sokarak, bunları gerçek taban muhalefetinin kanıtıymış
gibi göstermeye, böylece terör eylemlerine sağladıkları kılıfı gizlemeye çalıştı.
Bu
yaklaşımın daha gelişmiş örneklerinden biri, Bernie Sanders tarafından kurulan
Sanders Enstitüsü’nün gelirlerinin bir kısmıyla finanse edilen düşünce kuruluşu
İlerici Enternasyonal’in yayınladığı makalede sergilendi.
Makale,
İslam Cumhuriyeti’ne karşı bir araya gelen güçlerin ayrıntılı bir analizini
sunarken, İran’daki işçi mücadelelerinin yabancı müdahaleden bağımsız
olabileceği yanılgısına düştü. Ancak, İngiliz yazar Phil Bevin’in de ortaya
koyduğu üzere, Halkın Mücahitleri isimli terör örgütünün bu tür eylemlere sunduğu
destek, bu türden argümanları ciddi şekilde zayıflatıyor.
Noam
Chomsky, Jeremy Corbyn ve Yanis Varufaki gibi aydınlardan oluşan, yıldızlarla
dolu kadrosuyla İlerici Enternasyonal’in, Suriye’nin kuzeydoğusunda, yaygın
olarak Rojava olarak bilinen bölgede, kısa süre önce başarısız olan CIA
operasyonunun da güçlü bir destekçisi olması, şaşırtıcı değil.
Rojava
yönelimine destek veren ekip, Sanders-Corbyn siyasi akımıyla yakından
bağlantılı. Direktör David Adler, Sanders Enstitüsü’nden geliyor, iletişim
direktörü James Schneider, Corbyn’in oldukça tartışmalı eski halkla ilişkiler
danışmanı. “Kürtler için Adalet” kampanyasına katılımlarının, CIA ve Mossad
destekli İran terörizmine sağladıkları o etkili kılıfla uyumlu olduğunu görmek
gerekiyor.
İslam
Düşmanı Antisiyonistler
İşte,
kendisini antisiyonist ve Filistin özgürlüğünün destekçisi olarak tanımlayan
bir kişinin son iki hafta içinde söylediği bazı sözler.
Açıkça
belirtmek gerekirse, bu kişi, Filistin haklarının “göstermelik” bir destekçisi
değil, en azından kamuoyuna yaptığı açıklamalara göre, direnişe ve Filistin’in
kurtuluşuna gerçekten destek sunuyor.
* “Evet,
İsrail ve ABD, protestolar sırasında rejime yönelik gerçekleştirilen
saldırılara dâhil oldu, ancak İran halkının mollaların baskıcı, yozlaşmış,
teokratik yönetimine duyduğu nefreti göz ardı etmek, ırkçı ve şarkiyatçı bir
yaklaşımdır. İran’ın dinci rejimi kendi halkının kanıyla yoğrulmuştur.”
* “İran’daki
dinci rejim faşizme benziyor.”
* “Benim inancıma göre, din devletin kontrolünü ele
geçirdiğinde, kaçınılmaz olarak baskıcı bir hale gelir.”
Kendilerini
ırkçılık karşıtı ve Siyonizm karşıtı ilan edenlerin ağzından bu türden ırkçı
görüşlerin döküldüğünü görmek, gerçekten insanın nefesini kesiyor. Bu sözler, İslamofobik
söylemin tüm unsurlarını içeriyor: “rejim”, “teokratik”, “mollalar”, “baskıcı”
ve tabii ki “faşizm”.
Bu,
İslamofobik fikirlerin Yahudi antisiyonist gruplar da dâhil olmak üzere tüm sol
kesimde ne kadar derinlere kök saldığını ortaya koyan birçok örnekten sadece
biri.
Mossad
Teröründen Yana Saf Tutmuş Devrimci Sosyalistler
Facebook’taki
sayfasında bir “devrimci sosyalist”, görüşlerini paylaşıyor. Yazdıkları, Counterfire
ve Sosyalist İşçi Partisi gibi Troçkist örgütlerin birçok üyesinin de aralarında
bulunduğu İngiliz solcularından ve başka ülkelerin solcularından 172 beğeni
alıyor.
Kanadalı
akademisyen ve sosyalist aktivist John Clarke, Facebook’taki yazısına şu
sözlerle başlıyor: “İran’daki mücadele desteklenmeli, ancak aynı zamanda ABD ve
İsrail’in müdahalesine ve eylemlerde rol almasına karşı da sesimizi
yükseltmeliyiz.”
Yazar,
bu tavrın aynı anda hem Mossad’ı desteklemek hem de kınamak anlamına geldiğinin
farkında değil. Clarke, “Batılı ve İsrail istihbarat teşkilâtlarının İran’daki
hareketi etkilemeye çalıştığına hiç şüphe yok” diyerek sözlerine devam ediyor.
Ardından da “Elbette sahada mücadelenin ABD çıkarlarına hizmet etmesini
sağlamak için ellerinden gelen her şeyi yapan gerici ve monarşist unsurlar da
var” diyor.
Gerçekte,
28 Aralık’ta başlayan gösteriler, İslam Cumhuriyeti’nin kendisine karşı değil,
ekonomik şikâyetlere yönelik protestolardı. Sol kesim, iç siyasi dinamiklerden
habersiz görünüyor. Pehlevi yanlıları ve Mossad ajanları ortaya çıktığında,
göstericiler tarafından şiddetle kınandılar.
Mossad
ve militanlarının kışkırttığı iki gecelik isyan ve terör olaylarının ardından,
Tahran ve ülkenin diğer şehirlerinde milyonlarca kişinin katıldığı yürüyüşler
düzenlendi. Batılı solcuların neredeyse hiçbiri, bu kitlesel ulusal birlik
gösterilerini dikkate almadı.
En
çarpıcı olanı ise Clarke’ın, Lenin’in 1916’da İrlanda’da yaşanan Paskalya
Ayaklanması ile ilgili sözlerini alıntılayarak, Lenin’in “mücadelenin kusurlu
biçimine odaklananları eleştirdiğini, bu mücadelenin yürüdüğü yola işaret
ettiğini” söylemesidir. Bu doğru olsa da, İrlanda’daki sömürge karşıtı
ayaklanmayı İran’daki Mossad tarafından organize edilen bir terör saldırısıyla
karşılaştıran kişi hayal âleminde yaşıyor demektir.
Terör
saldırısı, İslam Cumhuriyeti’ni sonlandırmak, İran’ı parçalamak, sözde “Büyük
İsrail” projesinin yolunu temizlemek, Filistin direnişinin önde gelen destekçisini
tehdit olmaktan çıkartmak içindir.
John
Clarke, sosyalistlerin “zafer getirecek stratejiler” sunması gerektiğini söylüyor,
ancak Mossad ve CIA’in İslam Cumhuriyeti’ni yıkması, hem sosyalist devrimin
umutlarını suya düşürecek hem de insan medeniyetine kaybettirecek bir
stratejidir.
Bu
strateji, aynı zamanda Filistin’de Siyonistlerin tam anlamıyla zafere
ulaşmasını, Büyük İsrail’e doğru genişlemesini, hatta daha da ötesinde, yeni
bir Yahudi imparatorluğuna doğru ilerlemesini güvence altına alacak bir yoldur.
Yeni
Solun “İncelikli ve Detaylı” Analizleri
Bir
de meseleyi “derinlemesine, tüm ayrıntılarıyla ele alan” akademisyenleri anmak
gerek. St. Andrews Üniversitesi’nde görev yapan İranlı öğretim üyesi İskender
Sadıki Burucerdi, New Left Review dergisinin blogunda yayınlanan
yazısında şunları söylüyor:
“Bazıları, bu huzursuzluğu
yakında gerçekleşecek bir devrimci kopuşun emaresi olarak görüyor. Bazıları, onu
tümüyle yabancı güçlerin içeriyi istikrarsızlaştırma çabalarının bir ürünü
olarak değerlendiriyor. Bazıları da nihayetinde tahammül sınırlarını aşmış bir
toplumun gecikmiş hesaplaşması olarak tarif ediyor. Her değerlendirme genel
resmin bir parçasını kavrıyor, ancak hiçbiri, mevcut konjonktürün dinamiklerini
yeterince açıklamıyor. Ortaya çıkan durum, birikmiş toplumsal tükenmişliğin,
şiddetli dağıtım şokunun ve İslam Cumhuriyeti’nin artık yönetmek için
ideolojik, bürokratik veya mali kaynaklara sahip olmadığı bir yönetim krizinin
bir birleşimi olarak anlaşılmalı.”
Buraya
kadar yazar, her şeyi ince görüyor, detayları önemsiyor, “derinlikli” bir
analiz sunuyor. Ancak “mevcut konjonktür” ifadesine dikkat kesilmemiz
gerekiyor. Bu ifade, buradaki değerlendirmenin en nihayetinde Mossad destekli
teröre hizmet ettiğini ortaya koyuyor.
“Konjonktür”
terimi, genelde radikal hatta Marksist bir ruhun tezahürüymüş gibi görünmeye
çalışan postyapısalcı ve postmodernist akademik çalışmaların temel bir
unsurudur. Kökeni İtalyan Marksist Antonio Gramsci’ye dayanır, daha sonra
Fransız yapısalcı Marksist Louis Althusser tarafından benimsenmiştir. Terry
Eagleton’ın ifadesiyle, “Althusser’deki buz gibi kavrayış, İngiliz kültür
bilimcisi Stuart Hall ve takipçilerine geçmiştir.”
Sorun
şu ki Hall, bu kavramı seksenlerde İngiltere’ye taşıdığında, kavram Marksist
veya anti-emperyalist politikadan arınmış haldeydi. Aradan kırk yıl geçmiş,
bugün bu terim akademik tartışmalarla sınırlı kalmış, emperyalist gücü yenmeyi
amaçlayan gerçek hareketlere pratikte hiçbir fayda sağlamamıştır.
Burucerdi,
sadece birkaç paragraf sonra şunu söylüyor:
“Aynı zamanda, silahlı
protestocuların güvenlik güçleriyle bıçak, pala ve bazı durumlarda ateşli
silahlarla karşı karşıya geldiğine dair video kanıtları da mevcut. Bu da
yıllarca süren baskının muhalefetin bazı kesimlerini nasıl radikalleştirdiğinin
bir delili.”
Yazarda
bu iddianın kanıtı tabii ki yok. Bu silahlar, İranlı vatandaşların
radikalleşmesinden kaynaklanmadı, aksine, yabancı istihbarat teşkilâtları
tarafından temin edildi.
Dahası,
yazar, Mossad’ın açıktan övündüğü açıklamaları, hatta Mike Pompeo’nun 2 Ocak’ta
X’te yaptığı, Mossad ajanlarının sahada olduğunu söyleyen paylaşımını tümüyle
görmezden geliyor. Sadıki Burucerdi, araştırmasında bu önemli bilgiyi gözden
kaçırıyor. Yazısında Mossad’ın adını bir kez bile anmıyor.
Burucerdi’nin
analizinin en belirgin hatası, Mossad’ın müdahalesinin İslam Cumhuriyeti’nin
argümanlarını yalnızca güçlendirdiği yönündeki önermesidir.
“Yabancı müdahalesini
kabul etmek, rejimin bu hareketliliğin yabancı güçler tarafından planlandığı
iddiasını doğru bulmak anlamına gelmez. Yıllarca süren toplumsal ve ekonomik
gerilemeden kaynaklanan, ülke genelini kuşatan bir ayaklanma, İsrail ve ABD’ye
ait istihbarat teşkilâtlarının protestoları ele geçirmeye çalıştığına dair
ortada bir şüphe dahi olsa, dış istihbarat servislerinin çevirdikleri dolaplara
indirgenemez. Esasen başardıkları şey, protestoları Haziran savaşının devamı
olarak yeniden çerçeveleyerek, baskı için uygun bir bahane sağlamak ve böylece
ulusal güvenlik bahanesiyle olağanüstü hal ilanını haklı çıkarmaktı.”
Bunlar,
İslam Devrimi’nin temellerine yönelik bir saldırıyı tanımlamak için kullanılan
ifadeler. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Sadıki Burucerdi, Cumhuriyet’i analiz
ederken ırkçı bir etiket olan “İslamcı” ifadesini kullanıyor.
Yazı,
“siyasi faillik için gerekli alan ülkede giderek daralıyor” cümlesiyle ifade
ettiği şikâyetiyle son buluyor. Ancak bu bağlamda, “faillik” fikri, rejim
değişikliği operasyonlarında rutin olarak kullanılan, belirli bir istihbarat
teşkilatına sıkı sıkıya bağlı faillik üzerinde duran, CIA’in kullandığı
ifadelerden birini andırıyor.
Sonuç
olarak; bugün şu gerçek görülmeli: beynelmilel sol, ya en iyi ihtimalle Siyonistlerin
İslam Cumhuriyeti’ni, dolayısıyla Filistinlileri savunan hattı ortadan
kaldırmaya yönelik çabalarına kılıf örüyor, bu çabalara destek sunuyor, ya da
en kötü ihtimalle, İran’a yönelik saldırılarında, dolayısıyla Levant’taki
soykırımda Siyonistlere doğrudan işbirlikçilik yapıyor. Eğer bu beynelmilel sol
İranlı ise kendi halklarına ihanet ediyor.
David Miller
24 Ocak 2026
Kaynak



0 Yorum:
Yorum Gönder