26 Ocak 2026

, ,

Emperyalizm, İran, Sol

İsrail istihbarat teşkilâtı Mossad, 1 Ocak günü, Farsça dilinde yayın yapan sosyal medya hesaplarında İran’da ayaklanma çağrısı yaptı ama nedense bu çağrı, Batı’da hiç kimsenin dikkatini çekmedi.

Ertesi gün, eski ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo sosyal medya hesabından, İran şehirlerinde ayaklanma çağrısında bulundu. “Sokaklardaki her İranlıya ve yanlarında yürüyen her Mossad ajanına mutlu yıllar” diledi.

Artık bundan sonra, Batı dış politikasını eleştirenlerin, yaşanan olaylarda yabancı istihbarat teşkilâtlarının ve terörist unsurların rolünü görmezden gelmeleri için pek bir gerekçe kalmamıştı.

Ama nedense 8 ve 9 Ocak tarihleri arasında yaşanan iki günlük isyanda Mossad’ın, hatta CIA ve MI6’in rolüyle yüzleşme konusunda yaygın bir isteksizlik halen daha gözlemleniyor.

Batı solu, Mossad’ı, Pehlevicileri, tarikat benzeri terörist örgüt Halkın Mücahitlerini ve CIA destekli “muhalif” grupları birbirine bağlayan “rejim değişikliği” ittifakını anlama konusunda büyük ölçüde başarısız oldu. Bu örgütlerin neredeyse tamamı ABD merkezlidir, İngiltere ve Avrupa genelinde ise nispeten daha az sayılarda varlık imkânı bulabilmektedir.

Çoğu kişi, İngiltere’nin istihbarat kuruluşu MI6’in de İran’ı hedef alan bu sinsi “rejim değişikliği” projesinde rol oynadığını kavrayamıyor. Bunun yerine, Batı solundaki birçok kişi, bu girişimleri “özgürlük mücadelesi” olarak yorumlama eğiliminde. Bu eylemleri, halkın iradesinin ifadesi, hatta işçi sınıfının ya da sendikaların ayaklanması olarak görüyor. Oysa gerçek böyle değil.

Aşağıda, liberal ve laik sol kesimden devrimci sol kesime kadar, anti-Siyonist olduğunu iddia edenler veya Filistin kurtuluş hareketini destekleyenler de dâhil olmak üzere, çok sayıda solcunun sergilediği çok yönlü hatalar, yanlış anlamalar ve düşünsel yozlaşma ele alınıyor.

Ancak devam etmeden önce, İran İslam Cumhuriyeti’nin rolünü anlamak için doğru çerçeveyi kısaca özetlemek gerekiyor.

İran, dünyanın önde gelen anti-emperyalist devleti, Filistin’in kurtuluş mücadelesinde öncü güçtür. Bunun için benim sözüme, hatta Seyyid Ali Hamaney’in veya General Kasım Süleymani’nin sözüne bile gerek yok.

Bunun yerine, Filistin Direnişi liderlerinin kendi sözlerine kulak vermek yeterli.

Şehit Yahya Sinvar, 2019’da şunları söylemişti:

“İran’ın Filistin’deki direnişe verdiği destek olmasaydı, bu yeteneklere [roketlere ve yerli roket üretme teknik araçlarına] sahip olamazdık. Gerçekten de, Arap milletimiz, zor anlarımızda bizi yüzüstü bıraktı, oysa İran, bize silah, teçhizat ve uzmanlık desteği sundu.”

Hamas’ın eski lideri Şehit İsmail Heniyye, 2020’deki Uluslararası Kudüs Günü’nde şunları söylüyordu:”

“Stratejimizin özü, direniş projesidir. En tepedeki silahlı askeri direniş de dâhil olmak üzere, tam bir direniş. Buradan, Filistin’de direniş seçimini benimseyen ve destekleyen milletin tüm bileşenlerini selamlıyorum. [...] Özellikle, direnişi mali, askeri ve teknik olarak desteklemekte ve finanse etmekte tereddüt etmeyen İran İslam Cumhuriyeti’ne değinmek istiyorum. Bu, Allah rahmet eylesin İmam Humeyni tarafından kurulan Cumhuriyet stratejisinin sunduğu bir örnekliktir.”

İslam Cumhuriyeti’ne ve Filistin direnişine karşı olanların başında, Filistin'deki Siyonist sömürgeciler ve onların başlıca destekçileri olan ABD ve İngiltere geliyor.

Ayrıca, eski Şah’ın monarşist destekçilerinden oluşan ve oğlunu yeni kral olarak tahta geçirmek isteyen, kendisini “muhalefet” olarak adlandıran örgütten de bahsetmemiz gerekiyor. Bir de tabii Halkın Mücahitlerinden (İran Ulusal Direniş Konseyi’nden).

Halkın Mücahitleri, NATO üyesi Arnavutluk’ta yerleşik, terör örgütü olarak tanımlanan bir kuruluştur, diğer operasyonel altyapısının yanı sıra bir de bir trol çiftliği işletmektedir.

Siyonist lobi ağlarının desteklediği kapsamlı bir lobi kampanyasının ardından 2012 yılında ABD’nin terör örgütleri listesinden çıkartıldı.

Haziran 2023’te Arnavut polisi, örgütün binalarına baskın düzenledi. Yaklaşık 150 bilgisayara el koydu. Baskın, İran ve Suudi Arabistan arasında Çin arabuluculuğuyla yaşanan yakınlaşmanın ardından gerçekleşti. Bu yakınlaşma üzerine, uzun süredir Halkın Mücahitleri ile herhangi bir bağlantısı olduğunu reddeden Riyad, desteğini geri çekmek zorunda kaldı.

Suudiler, ayrıca İslam Cumhuriyeti karşıtı medya kuruluşu Iran International’ı finanse ettiklerini de reddetmişlerdi, ancak Çin’in arabuluculuğuyla yapılan anlaşma imzalandıktan sonra mali destek, aniden kesildi ve kanalın Londra bürosu kapatıldı.

Ancak birkaç ay sonra, Siyonist kuruluştan gelen paralar sayesinde Londra’da yeni büro açıldı. Bu Siyonist kuruluş, propaganda aygıtını finanse etmeyi sürdürüyor.

Iran International örneği, İran’ı hedef alan dış muhalif grupların ait olduğu genel ekosistemi gözler önüne seriyor. Bu grupların birçoğu, Ulusal Demokrasi Vakfı ve ona bağlı kuruluşlarca finanse ediliyor.

Gazeteci Alan MacLeod, kısa süre önce MintPress sitesinde bu kuruluşlardan birkaçına ait bilgileri paylaştı: İran’da İnsan Hakları Aktivistleri / İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı, İran Abdurrahman Borumend İnsan Hakları Merkezi ve İran İnsan Hakları Merkezi. Bununla birlikte, bu paralel altyapı içinde faaliyet gösteren daha birçok kuruluş bulunuyor.

Solun İran’a Bakışı

Öncelikle söze, tarihsel olarak “rejim değişikliği” konusunda, CIA, MI6 ve Mossad’ın rolleri ile ilgili olarak, alabildiğine hatalı görüşlere sahip olan “solcular”dan başlamalıyız.

Bernie Sanders, “iğrenç bir rejim”den söz ediyor, Mossad’ın güttüğü “eylemcilerin cesaretini övüyor”. Kendisini eleştirenlerin “AOCIA” olarak andığı Alexandria Ocasio-Cortez, eylemcilerin öldürülmesi karşısında dehşete kapıldığını söylüyor. Jeremy Corbyn, benzer açıklamalar yapıyor. Zara Sultana, “Ceset torbalarının görüntüleri, İran’daki baskının ulaştığı düzey konusunda şüpheye yer bırakmıyor, iletişim kanallarının kapatılması savunulacak bir eylem değil” diyor.

İngiltere’de Owen Jones, Novara Media’dan Michael Walker ve daha birçok isim, aynı yolu yürüdü.

“Mollalar”, “Ayetullahlar” ve “İslamcılar”

Sorun, kısmen İslam düşmanlığının, İslamofobinin solun iliklerine işlemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Çoğu zaman ahlaki açıdan dürüst laiklik kılıfına bürünmüş olsa da, daha yakından bakıldığında, maskenin altından berbat bir yüz çıkıyor.

2017 yılında, İslamofobi üzerine hazırladığımız kitapta, İslamofobinin beş temel unsuruna işaret etmiştik:

1. Batılı devletler;

2. Neo-muhafazakârlar;

3. Siyonist hareket;

4. Aşırı sağ;

5. Solcu, laik ve feminist hareketler.

Kitapta, savaş yanlısı olarak nitelediğimiz solu, Yeni Ateistleri, feminist grupları ve sekülerizmin çeşitli akımlarını inceliyorduk. Orada şu sonuca ulaşmıştık:

Şurası açık ki, bu grupların bazıları, başlarda Batı’da Müslümanların yüzleştiği baskıcı koşullara karşı kampanya yürüttüler, ama birçoğu sonrasında başka bir yol yürüdü ve nihayetinde bu noktaya geldi.

Bu bağlamda, ilgili hareketleri aşağıdan değil, “yukarıdan inşa edilmiş toplumsal hareketler” olarak tanımlıyoruz; bu hareketler süreç içerisinde, bilinçli ya da bilinçsiz, diğer İslamofobik akımlarla aynı çizgiye gelmişlerdir.

Ancak Batı solundaki sorun, çok daha derine iniyor. Anti-Siyonist ve anti-emperyalist hareketlerin iliğine işlemiş olan bu sorun, sözde “devrimci” solun tümüne sirayet etmiş halde.

Dolayısıyla, İran söz konusu olduğunda, “savaş yanlısı solun” ötesinde, savaş karşıtı ve Filistin yanlısı sol da eleştirilmeli.

Soldaki birçok kişi, ateist ve İslam karşıtı görüşlere sahip. Belki başlangıçta tereddütle de olsa, en nihayetinde bu solcular, Müslümanları ve Müslüman toplumları tanımlamak için yaygın olarak kullanılan ırkçı dili benimsiyorlar.

“Mollalar”, “Ayetullahlar” ve “İslamcılar” gibi terimler, Siyonist ideologlarca popülerleştirilmiş, bizzat Binyamin Netanyahu gibi isimlerce imal edilmiş kavramlar. Ama sol, bunları doğal tanımlayıcı ifadeler olarak benimsiyor.

“İslami Köktencilik”

“Köktencilik” terimi, solcu İslamofobi düzleminde önemli bir rol oynuyor. İngiltere’de seksenlerin sonlarında bir feminist yapı, Köktenciliğe Karşı Kadınlar isminde bir örgüt kurmuştu. Örgütü kuranlar, dini hareketler içindeki küçük bir alt kümeyle sınırlı, ayrıntılandırılmış ya da dar bir “köktencilik” tanımını benimsememişlerdi. Kendilerinin de açıktan dile getirdikleri üzere, siyasi stratejiler düzleminde “dini temel alan” hareketlerden bahsediyorlardı.

Bu tanım, bir avuç Batılılaşmış laik örgüt hariç, neredeyse tüm Müslüman siyasi hareketlerini kapsıyordu. Oysa bu örgütlerin neredeyse tamamı, devletin çıkarlarını savunan yapılarca finanse ediliyordu.

Bu tür solcuların tanımına göre, Hristiyan kurtuluş teolojisi, hatta ünlü liberal Hristiyan örgütü Sarsıcılar da bu kategoriye giriyordu.

İlerici olduğunu iddia eden bir örgütün bu İslamofobik terimi benimsemesi gerçekten şaşırtıcı ama gerçek bu. Önemli aktivistlerden biri olan, Yahudi Sosyalistler Grubu üyesi Julia Bard, bu örgüt konusunda çeşitli sorular sordu.

Bu solcu İslamofobi alanına mensup bir diğer isim de kendisini “diasporada yaşayan antisiyonist İsrailli Yahudi” olarak tarif eden Nira Yuval Davis. Bu ifade, İsrail dışında yaşayan Yahudilerin bir diaspora oluşturduğu yönündeki yanlış Siyonist düşünceyi meşrulaştırıyor, “İsrail” kavramına siyasi meşruiyet kazandırıyor.

Belki de Köktenciliğe Karşı Kadınlar hareketinin en bilinen önderi, sivil haklar grubu Cage’i “cihatçı" olarak nitelendirmesiyle üne kavuşan Gita Sahgal’dı.

“Cihatçı” terimi, siyasi hayata katılan Müslümanları şeytanlaştırmak için kullanılan bir başka İslamofobik etikettir.

Meryem Namaziye ve Laiklerin/Feministlerin/Komünistlerin Mossad’la İttifakı

Gita Sahgal, İngiltere Eski Müslümanlar Konseyi (CEMB) ile de yakından ilişkili bir isim. Örneğin 2013’te CEMB sözcüsü Meryem Namaziye ile birlikte akşamları düzenlenen içkili sohbet toplantılarına katılmış.

2007 yılında kurulan CEMB, Müslüman karşıtı bir örgüt. İranlı olan Namaziye, Ekim 2022 başlarında Trafalgar Meydanı’nda CEMB adına İslam Cumhuriyeti’ne karşı düzenlenen gösterilerde öne çıkan isimlerden biriydi.

Üstsüz eylemine ait görüntüler, sonrasında Instagram ve Twitter tarafından kaldırıldı.

O gün, İslamofobik monarşistlerle ve diğer hükümet karşıtı gruplarla güçlerini birleştirdi. Namaziye, İran İşçi Komünist Partisi’nin eski önde gelen üyelerinden biriydi, ancak 2017 itibariyle hâlâ kendisini “komünist” olarak tanımlıyordu.

Bu durum, onun “şeriat karşıtı” kampanya yürüten Herkes İçin Tek Hukuk isimli örgüt üzerinden aşırı sağcı örgütlerle işbirliği yapmasına mani olmadı. İslamofobi ağları içerisinde kendisine destek sunan isimler arasında Ayaan Hirsi Ali ve Caroline Fourest gibi önde gelen neo-muhafazakârların yanı sıra İsrail lobi grubu BICOM için çalışan Alan Johnson gibi Siyonistler de bulunuyor.

Ayrıca, Laik Avukatlar Derneği, Ulusal Laiklik Derneği, Köktenciliğe Karşı Kadınlar ve Laik Demokrasiden Yana İngiliz Müslümanlar gibi İngiltere’de faal olan muhtelif Müslüman karşıtı STK’lar da sürece dâhil oldular.

Herkes İçin Tek Hukuk örgütü, Hollanda’da İslam düşmanlığı konusunda öne çıkan isimlerden Geert Wilders’i İngiltere’ye davet eden aşırı sağcı Baroness Cox ile birlikte çalışıyor.

Bu yılın 16 Ocak’ında Namaziye, İslam düşmanı İngiliz STK’sı Ulusal Laikler Derneği’nin internet sitesinde “ “İran: Teokrasiye İnancını Yitirmiş Nesil” başlıklı bir yazı yayınladı.

Mossad ve CIA bağlantılı aktörler tarafından yayılan yalanların çoğunu tekrarlayan makale, yabancı güçlerin desteğiyle hareket eden teröristlerin neden olduğu ölümlerden polisi ve Besic’i sorumlu tutuyor, yakınlarının naaşını alabilmek için ailelerin devlete para ödemek zorunda kaldığını söylüyor.

Sol Muhalefet ve “İşçicilik”

Batı tarafından düşman devlet olarak belirlenen ülkelerdeki hükümetlere yönelik her türlü eleştiriyi fırsata çevirme eğiliminden de söz etmek gerekiyor. Zaten yeterince liberal muhalefete maruz kalıyoruz, bir de bu liberalizm, solcu veya ilerici eleştiri postuna bürünüyor, isyancıymış gibi takdim ediliyor. Dolayısıyla aslında Owen Jones, marjinal, karşı-devrimci ve İslam düşmanı bir yapı olarak İranlı “komünist” parti Tude’yi örnek göstererek, kendisini yanlış bir konuma mahkûm ediyor.

Solda yaygın olarak görülen, o çocuksu “işçici” anlayış üzerinde de durmak gerekiyor. Neticede birçok solcu, Tahran ve başka şehirlerdeki sendikalardan gelen açıklamaları dolaşıma sokarak, bunları gerçek taban muhalefetinin kanıtıymış gibi göstermeye, böylece terör eylemlerine sağladıkları kılıfı gizlemeye çalıştı.

Bu yaklaşımın daha gelişmiş örneklerinden biri, Bernie Sanders tarafından kurulan Sanders Enstitüsü’nün gelirlerinin bir kısmıyla finanse edilen düşünce kuruluşu İlerici Enternasyonal’in yayınladığı makalede sergilendi.

Makale, İslam Cumhuriyeti’ne karşı bir araya gelen güçlerin ayrıntılı bir analizini sunarken, İran’daki işçi mücadelelerinin yabancı müdahaleden bağımsız olabileceği yanılgısına düştü. Ancak, İngiliz yazar Phil Bevin’in de ortaya koyduğu üzere, Halkın Mücahitleri isimli terör örgütünün bu tür eylemlere sunduğu destek, bu türden argümanları ciddi şekilde zayıflatıyor.

Noam Chomsky, Jeremy Corbyn ve Yanis Varufaki gibi aydınlardan oluşan, yıldızlarla dolu kadrosuyla İlerici Enternasyonal’in, Suriye’nin kuzeydoğusunda, yaygın olarak Rojava olarak bilinen bölgede, kısa süre önce başarısız olan CIA operasyonunun da güçlü bir destekçisi olması, şaşırtıcı değil.

Rojava yönelimine destek veren ekip, Sanders-Corbyn siyasi akımıyla yakından bağlantılı. Direktör David Adler, Sanders Enstitüsü’nden geliyor, iletişim direktörü James Schneider, Corbyn’in oldukça tartışmalı eski halkla ilişkiler danışmanı. “Kürtler için Adalet” kampanyasına katılımlarının, CIA ve Mossad destekli İran terörizmine sağladıkları o etkili kılıfla uyumlu olduğunu görmek gerekiyor.

İslam Düşmanı Antisiyonistler

İşte, kendisini antisiyonist ve Filistin özgürlüğünün destekçisi olarak tanımlayan bir kişinin son iki hafta içinde söylediği bazı sözler.

Açıkça belirtmek gerekirse, bu kişi, Filistin haklarının “göstermelik” bir destekçisi değil, en azından kamuoyuna yaptığı açıklamalara göre, direnişe ve Filistin’in kurtuluşuna gerçekten destek sunuyor.

* “Evet, İsrail ve ABD, protestolar sırasında rejime yönelik gerçekleştirilen saldırılara dâhil oldu, ancak İran halkının mollaların baskıcı, yozlaşmış, teokratik yönetimine duyduğu nefreti göz ardı etmek, ırkçı ve şarkiyatçı bir yaklaşımdır. İran’ın dinci rejimi kendi halkının kanıyla yoğrulmuştur.”

* “İran’daki dinci rejim faşizme benziyor.”

* “Benim inancıma göre, din devletin kontrolünü ele geçirdiğinde, kaçınılmaz olarak baskıcı bir hale gelir.”

Kendilerini ırkçılık karşıtı ve Siyonizm karşıtı ilan edenlerin ağzından bu türden ırkçı görüşlerin döküldüğünü görmek, gerçekten insanın nefesini kesiyor. Bu sözler, İslamofobik söylemin tüm unsurlarını içeriyor: “rejim”, “teokratik”, “mollalar”, “baskıcı” ve tabii ki “faşizm”.

Bu, İslamofobik fikirlerin Yahudi antisiyonist gruplar da dâhil olmak üzere tüm sol kesimde ne kadar derinlere kök saldığını ortaya koyan birçok örnekten sadece biri.

Mossad Teröründen Yana Saf Tutmuş Devrimci Sosyalistler

Facebook’taki sayfasında bir “devrimci sosyalist”, görüşlerini paylaşıyor. Yazdıkları, Counterfire ve Sosyalist İşçi Partisi gibi Troçkist örgütlerin birçok üyesinin de aralarında bulunduğu İngiliz solcularından ve başka ülkelerin solcularından 172 beğeni alıyor.

Kanadalı akademisyen ve sosyalist aktivist John Clarke, Facebook’taki yazısına şu sözlerle başlıyor: “İran’daki mücadele desteklenmeli, ancak aynı zamanda ABD ve İsrail’in müdahalesine ve eylemlerde rol almasına karşı da sesimizi yükseltmeliyiz.”

Yazar, bu tavrın aynı anda hem Mossad’ı desteklemek hem de kınamak anlamına geldiğinin farkında değil. Clarke, “Batılı ve İsrail istihbarat teşkilâtlarının İran’daki hareketi etkilemeye çalıştığına hiç şüphe yok” diyerek sözlerine devam ediyor. Ardından da “Elbette sahada mücadelenin ABD çıkarlarına hizmet etmesini sağlamak için ellerinden gelen her şeyi yapan gerici ve monarşist unsurlar da var” diyor.

Gerçekte, 28 Aralık’ta başlayan gösteriler, İslam Cumhuriyeti’nin kendisine karşı değil, ekonomik şikâyetlere yönelik protestolardı. Sol kesim, iç siyasi dinamiklerden habersiz görünüyor. Pehlevi yanlıları ve Mossad ajanları ortaya çıktığında, göstericiler tarafından şiddetle kınandılar.

Mossad ve militanlarının kışkırttığı iki gecelik isyan ve terör olaylarının ardından, Tahran ve ülkenin diğer şehirlerinde milyonlarca kişinin katıldığı yürüyüşler düzenlendi. Batılı solcuların neredeyse hiçbiri, bu kitlesel ulusal birlik gösterilerini dikkate almadı.

En çarpıcı olanı ise Clarke’ın, Lenin’in 1916’da İrlanda’da yaşanan Paskalya Ayaklanması ile ilgili sözlerini alıntılayarak, Lenin’in “mücadelenin kusurlu biçimine odaklananları eleştirdiğini, bu mücadelenin yürüdüğü yola işaret ettiğini” söylemesidir. Bu doğru olsa da, İrlanda’daki sömürge karşıtı ayaklanmayı İran’daki Mossad tarafından organize edilen bir terör saldırısıyla karşılaştıran kişi hayal âleminde yaşıyor demektir.

Terör saldırısı, İslam Cumhuriyeti’ni sonlandırmak, İran’ı parçalamak, sözde “Büyük İsrail” projesinin yolunu temizlemek, Filistin direnişinin önde gelen destekçisini tehdit olmaktan çıkartmak içindir.

John Clarke, sosyalistlerin “zafer getirecek stratejiler” sunması gerektiğini söylüyor, ancak Mossad ve CIA’in İslam Cumhuriyeti’ni yıkması, hem sosyalist devrimin umutlarını suya düşürecek hem de insan medeniyetine kaybettirecek bir stratejidir.

Bu strateji, aynı zamanda Filistin’de Siyonistlerin tam anlamıyla zafere ulaşmasını, Büyük İsrail’e doğru genişlemesini, hatta daha da ötesinde, yeni bir Yahudi imparatorluğuna doğru ilerlemesini güvence altına alacak bir yoldur.

Yeni Solun “İncelikli ve Detaylı” Analizleri

Bir de meseleyi “derinlemesine, tüm ayrıntılarıyla ele alan” akademisyenleri anmak gerek. St. Andrews Üniversitesi’nde görev yapan İranlı öğretim üyesi İskender Sadıki Burucerdi, New Left Review dergisinin blogunda yayınlanan yazısında şunları söylüyor:

“Bazıları, bu huzursuzluğu yakında gerçekleşecek bir devrimci kopuşun emaresi olarak görüyor. Bazıları, onu tümüyle yabancı güçlerin içeriyi istikrarsızlaştırma çabalarının bir ürünü olarak değerlendiriyor. Bazıları da nihayetinde tahammül sınırlarını aşmış bir toplumun gecikmiş hesaplaşması olarak tarif ediyor. Her değerlendirme genel resmin bir parçasını kavrıyor, ancak hiçbiri, mevcut konjonktürün dinamiklerini yeterince açıklamıyor. Ortaya çıkan durum, birikmiş toplumsal tükenmişliğin, şiddetli dağıtım şokunun ve İslam Cumhuriyeti’nin artık yönetmek için ideolojik, bürokratik veya mali kaynaklara sahip olmadığı bir yönetim krizinin bir birleşimi olarak anlaşılmalı.”

Buraya kadar yazar, her şeyi ince görüyor, detayları önemsiyor, “derinlikli” bir analiz sunuyor. Ancak “mevcut konjonktür” ifadesine dikkat kesilmemiz gerekiyor. Bu ifade, buradaki değerlendirmenin en nihayetinde Mossad destekli teröre hizmet ettiğini ortaya koyuyor.

“Konjonktür” terimi, genelde radikal hatta Marksist bir ruhun tezahürüymüş gibi görünmeye çalışan postyapısalcı ve postmodernist akademik çalışmaların temel bir unsurudur. Kökeni İtalyan Marksist Antonio Gramsci’ye dayanır, daha sonra Fransız yapısalcı Marksist Louis Althusser tarafından benimsenmiştir. Terry Eagleton’ın ifadesiyle, “Althusser’deki buz gibi kavrayış, İngiliz kültür bilimcisi Stuart Hall ve takipçilerine geçmiştir.”

Sorun şu ki Hall, bu kavramı seksenlerde İngiltere’ye taşıdığında, kavram Marksist veya anti-emperyalist politikadan arınmış haldeydi. Aradan kırk yıl geçmiş, bugün bu terim akademik tartışmalarla sınırlı kalmış, emperyalist gücü yenmeyi amaçlayan gerçek hareketlere pratikte hiçbir fayda sağlamamıştır.

Burucerdi, sadece birkaç paragraf sonra şunu söylüyor:

“Aynı zamanda, silahlı protestocuların güvenlik güçleriyle bıçak, pala ve bazı durumlarda ateşli silahlarla karşı karşıya geldiğine dair video kanıtları da mevcut. Bu da yıllarca süren baskının muhalefetin bazı kesimlerini nasıl radikalleştirdiğinin bir delili.”

Yazarda bu iddianın kanıtı tabii ki yok. Bu silahlar, İranlı vatandaşların radikalleşmesinden kaynaklanmadı, aksine, yabancı istihbarat teşkilâtları tarafından temin edildi.

Dahası, yazar, Mossad’ın açıktan övündüğü açıklamaları, hatta Mike Pompeo’nun 2 Ocak’ta X’te yaptığı, Mossad ajanlarının sahada olduğunu söyleyen paylaşımını tümüyle görmezden geliyor. Sadıki Burucerdi, araştırmasında bu önemli bilgiyi gözden kaçırıyor. Yazısında Mossad’ın adını bir kez bile anmıyor.

Burucerdi’nin analizinin en belirgin hatası, Mossad’ın müdahalesinin İslam Cumhuriyeti’nin argümanlarını yalnızca güçlendirdiği yönündeki önermesidir.

“Yabancı müdahalesini kabul etmek, rejimin bu hareketliliğin yabancı güçler tarafından planlandığı iddiasını doğru bulmak anlamına gelmez. Yıllarca süren toplumsal ve ekonomik gerilemeden kaynaklanan, ülke genelini kuşatan bir ayaklanma, İsrail ve ABD’ye ait istihbarat teşkilâtlarının protestoları ele geçirmeye çalıştığına dair ortada bir şüphe dahi olsa, dış istihbarat servislerinin çevirdikleri dolaplara indirgenemez. Esasen başardıkları şey, protestoları Haziran savaşının devamı olarak yeniden çerçeveleyerek, baskı için uygun bir bahane sağlamak ve böylece ulusal güvenlik bahanesiyle olağanüstü hal ilanını haklı çıkarmaktı.”

Bunlar, İslam Devrimi’nin temellerine yönelik bir saldırıyı tanımlamak için kullanılan ifadeler. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Sadıki Burucerdi, Cumhuriyet’i analiz ederken ırkçı bir etiket olan “İslamcı” ifadesini kullanıyor.

Yazı, “siyasi faillik için gerekli alan ülkede giderek daralıyor” cümlesiyle ifade ettiği şikâyetiyle son buluyor. Ancak bu bağlamda, “faillik” fikri, rejim değişikliği operasyonlarında rutin olarak kullanılan, belirli bir istihbarat teşkilatına sıkı sıkıya bağlı faillik üzerinde duran, CIA’in kullandığı ifadelerden birini andırıyor.

Sonuç olarak; bugün şu gerçek görülmeli: beynelmilel sol, ya en iyi ihtimalle Siyonistlerin İslam Cumhuriyeti’ni, dolayısıyla Filistinlileri savunan hattı ortadan kaldırmaya yönelik çabalarına kılıf örüyor, bu çabalara destek sunuyor, ya da en kötü ihtimalle, İran’a yönelik saldırılarında, dolayısıyla Levant’taki soykırımda Siyonistlere doğrudan işbirlikçilik yapıyor. Eğer bu beynelmilel sol İranlı ise kendi halklarına ihanet ediyor.

David Miller
24 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: