ABD,
İran’a karşı savaşını açıktan yürütüyor. Bunu yaparken, bizzat destek verdiği
protestolara başvuruyor, silahlı teröristlerin birkaç gün boyunca büyük
şehirleri hedef alması yoluyla ülkeyi istikrarsızlaştırmayı amaçlayan, uzun
süredir planlanmış eylemlerini devreye sokuyor.
Bugünkü
kalkışma, ABD ve İsrail’e bağlı vekil güçlerin 2025 ortalarında İran’a karşı
başlattığı, yaklaşık iki hafta süren savaşın açtığı yolu takip ediyor. Bu
savaş, şu anda ortaya çıkıyor gibi görünen bir sonraki istikrarsızlaştırma ve
askeri saldırı girişiminden önce sadece bir süreliğine durdurulmuştu.
Ocak
2026’da ABD desteğiyle başlayan iç karışıklık esnasında ABD, muhalefeti açıktan
destekleyerek, silahlı militanların faaliyetlerine devam etmelerini, hatta
hükümet kurumlarını ele geçirmelerini istedi. Associated Press, ABD
başkanının “protestolara devam edin, yapabiliyorsanız kurumlarınızı ele geçirin,
yardım yolda” dediğini aktardı. Burada Trump, “yardım” derken, muhalefeti
desteklemek için İran’a yönelik olası askeri saldırıları kastediyordu.
Söylemsel
desteğin ötesine geçip haber yapma görevlerini hatırladıklarında geçtikleri
haberlerde Batı medyası, ABD’nin doğrudan müdahalesine dair kanıtlara yer
vermeye başladı. BBC, yakın tarihli bir makalesinde, “güvenlik
güçlerinin de öldürüldüğünü” itiraf etti. Eylemler sırasında ağır silahlı
unsurların yer aldığını örtük olarak dile getirdi. Aynı makale, İran içinden BBC
ile iletişime geçen muhbirlerin “Starlink” uydu bağlantılarını kullandığını da
kabul ediyordu. Burada ABD merkezli SpaceX şirketine ait uydu iletişim ağına
atıfta bulunuluyordu.
Bu,
hiç de şaşırtıcı değil. 2022 gibi erken bir tarihte CNN, “Beyaz Saray’ın,
İran’daki protesto hareketini desteklemenin çeşitli yollarından biri olarak,
SpaceX’in uydu internet hizmeti Starlink’i İran içinde kurma olasılığı hakkında
Elon Musk ile görüşmelerde bulunduğu”na dair bir haber yapmıştı.
Daha
yakın zamanda Forbes, “İran içinde on binlerce Starlink ünitesinin
çalıştığını” itiraf etti, bu da Biden yönetimi dönemindeki girişimin ne kadar saldırgan
bir üslupla yürütüldüğünün, daha sonra kurulan Trump yönetiminde bu yöntemin
uygulanmasına nasıl devam edildiğinin bir delili.
Güya
birbirine karşı olan başkanlar, ajandalarını elden ele birbirlerine iletiyorlar.
İran’da cereyan eden, şiddetli eylemlere tanık olunan ayaklanmayı destekleme
planları, ABD’li siyasetçilerce 2009 gibi erken bir tarihte Brookings Enstitüsü’nün
“İran’a Giden Yol Hangisi?” başlıklı makalesinde ortaya kondu. Bu plan, siyasi eğilim
veya kampanyalarda kullanılan dile bakılmaksızın, her yönetim tarafından
sorunsuz bir şekilde uygulandı.
Makalede,
“Kadife Devrim: Halk Ayaklanmasını Desteklemek” ve “Bir İsyanı Teşvik Etmek:
İran’daki Azınlık Örgütlerinin ve Muhalif Örgütlerin Desteklenmesi” başlıklı
bölümlerin yanı sıra, “Bu İşi Bibi’ye Bırakın: İsrail Askeri Saldırısına İzin
Vermek veya Teşvik Etmek” başlıklı bir bölüm içeriyor. Bu son bölümde, “ABD,
hem uluslararası eleştiriye hem de İran’ın misillemesine maruz kalmamak,
bunların İsrail’i hedef almasını sağlamak adına, İsraillileri saldırıları
kendilerinin gerçekleştirmeleri konusunda teşvik etmeli, hatta belki de bu
konuda ona yardımcı olmalı” deniliyordu.
Bu
senaryo, geçen yılın ortalarında aynen gerçekleşti. ABD tarafından kurgulanan
karışıklık konusunda bahsini ettiğimiz 2009 tarihli makale, ABD Dışişleri
Bakanlığı tarafından hazırlanan Yabancı Terör Örgütleri listesinde yer alan Halkın
Mücahitleri örgütünün kullanılmasını öneriyor.
Makale,
Halkın Mücahitleri örgütünün İran içinde hiç sevilmediğini, yetmişlerde
Amerikan vatandaşlarını ve askeri personelini öldürdüğünü, o zamandan beri başka
güçlere karşı terör eylemleri gerçekleştirdiğini kabul ediyor, ancak ABD’nin
daha fazla ve daha açık destek sağlaması için bu örgütün terör örgütü
listesinden çıkartılması gerektiğini savunuyor. 2012’de, daha sonra Başkan
Donald Trump’ın ilk yönetimini de kapsayacak olan neo-muhafazakârların yıllarca
süren lobi faaliyetlerinin ardından, Obama yönetiminde Halkın Mücahitleri
listeden çıkartıldı.
Bugün
İran’daki karışıklıkta pay sahibi olan diğer örgütler konusunda makale, şu
ifadelere yer veriyor:
“ABD, öncelikli olarak, devrimden
bu yana çeşitli dönemlerde rejime karşı savaşmış olan, gidişat karşısında
memnuniyetsiz İranlı etnik gruplarla (Kürtler, Beluciler, Araplar vb.) işbirliği
yapmayı tercih edebilir. Etnik muhalefet hareketlerinin meydana getireceği bir
koalisyon, özellikle de muhalif Farslarla birleşirse, rejimin istikrarı için
ciddi bir tehdit teşkil edecektir. Ayrıca, örgütlerin kendilerinin yarattığı
huzursuzluk, rejimi içeride zayıflatabilir.”
Burada
tam da bugün İran’da yaşanan durum anlatılıyor.
Biden-Trump
yönetimlerinden başlayarak Bush Jr. ve Obama yönetimlerine kadar uzanan, hem iç
sabotaj hem de ABD’nin İran’a doğrudan askeri saldırıları için yapılan
hazırlıklara rağmen, İran, bu girişimlere yıllarca direndi ve ABD tarafından
kurgulanan son karışıklık çıkartma girişimleri karşısında kısmen hazırlıklı olduğunu
ortaya koydu.
Yukarıda
alıntılanan Forbes makalesi, İran’ın yalnızca ABD destekli militanların
eylemlerini koordine etmek ve yabancı sponsorlarıyla iletişim kurmak için
kullandıkları internet hizmetlerini başarıyla devre dışı bırakmakla kalmayıp,
aynı zamanda kritik bölgelerdeki Starlink terminallerini de büyük ölçüde
etkisiz hale getirmeyi başardığını bildirdi.
Aynı
makale, İran’ın başarısının, Starlink’in de yoğun olarak kullanıldığı Ukrayna’da
devam eden, ABD eliyle yürüyen vekâlet savaşında mükemmelleştirilen, Ruslara ait
elektronik savaş yeteneklerinin transferine bağlı olabileceğini iddia ediyordu.
Bu
gelişmeler, ulusal enformasyon alanının güvenliğinin ve savunulmasının öncelikli
olduğunu ortaya koyuyor. Enformasyon alanı, yirmi birinci yüzyılda bir ülkenin
hava sahası, kara sınırları ve kıyıları kadar kritik bir ulusal güvenlik alanı.
Buranın güvenliği sağlanamadığında, sonucun felâket olacağı görülüyor.
ABD
21. Yüzyılda Enformasyon Alanını Silaha Dönüştürdü
21.
yüzyıl boyunca ABD, özellikle X (eski adıyla Twitter), Meta/Facebook, YouTube,
Google, Instagram gibi ABD merkezli sosyal medya platformları aracılığıyla,
küresel enformasyon alanındaki hâkimiyetini bir silaha dönüştürdü.
New
York Times, 2011 gibi erken bir tarihte, sözde “Arap Baharı”nın aslında
ABD hükümeti ve büyük teknoloji ortakları tarafından organize edilen, uzun
zamandır planlanmış ve hazırlanmış bölgesel bir istikrarsızlaştırma harekâtı
olduğunu kabul etti.
“Arap
Ayaklanmalarının Ateşine Benzini ABD’li Örgütler Döktü” başlıklı makalede “son
haftalarda yapılan görüşmelere ve WikiLeaks tarafından elde edilen Amerikan
diplomasisine ait belgelere göre, bölgeyi saran isyanlara ve reformlara
doğrudan dâhil olan bir dizi örgüt ve birey, Uluslararası Cumhuriyetçiler
Enstitüsü, Ulusal Demokratik Enstitü ve Washington merkezli, kâr amacı gütmeyen
insan hakları örgütü Freedom House gibi örgütlerden eğitim ve para aldı”
deniliyordu.
Makale
ayrıca, muhalif örgütlerin birçoğunun, “2008 yılında New York’ta düzenlenen ve
kendilerine demokrasiyi teşvik etmek için sosyal ağ ve mobil teknolojilerin
nasıl kullanılacağının öğretildiği bir teknoloji toplantısına katıldığını” da
kabul etti. Toplantının sponsorları arasında Facebook, Google, MTV, Columbia
Hukuk Fakültesi ve Dışişleri Bakanlığı yer alıyordu.
Aslında,
uzun süre boyunca her yıl düzenlenen bu “teknoloji toplantısı”, ABD hükümetinin
2000-2004 yılları arasında Sırbistan, Gürcistan, Belarus ve Ukrayna gibi
ülkelere yönelik benzer siyasi müdahalelerden elde ettiği deneyimi temel
alıyordu.
Guardian gazetesi
2004 yılında, o dönemde Kiev’de devam eden protestoların, “dört yılda dört
ülkede hileli seçimleri kurtarmaya ve istenmeyen rejimleri devirmeye çalışmak
için kullanılan, Batı’nın ambalajlayıp pazarladığı, sofistike ve zekice
tasarlanmış bir Amerikan ürünü” olduğunu kabul etti.
Makalede
ayrıca şu ifadeye de yer veriliyordu:
“Bu kampanya, ilk olarak
2000 yılında Belgrad’da Slobodan Miloseviç’i seçimde yenmek için kullanıldı.
Belgrad’daki ABD Büyükelçisi Richard Miles bu noktada önemli bir rol oynadı. Sonradan
ABD’nin Gürcistan Büyükelçisi olan Miles, geçen yıl aynı taktiği Gürcistan’da
tekrarlayarak Mihail Saakaşvili’ye Eduard Şevardnadze’yi nasıl devireceğini
öğretti. Belgrad’daki başarının üzerinden on ay geçtikten sonra, Orta Amerika’da,
özellikle Nikaragua’da benzer operasyonlarda deneyimli olan Minsk’teki ABD
Büyükelçisi Michael Kozak, Belarus’un başındaki Aleksandr Lukaşenko’yu yenmek
için neredeyse birebir aynı kampanyayı yürüttü.”
Ancak
makalenin yazarının da kabul ettiği üzere, bu kampanya başarısız oldu.
Böylece,
2000-2004 yılları arasında ABD, Doğu Avrupa’da hedef aldığı hükümetleri ardı
ardına devirmeye çalıştı. 2011’de bu teknikleri geliştirerek, Arap dünyasının
büyük bir bölümünü yerle bir etti. Ardından Ukrayna’daki iktidarı devirerek
2014’ten itibaren, yürüttüğü vekâlet savaşıyla ülkeyi yıkıma sürükledi. Geçen
yıl ise Çin sınırındaki Nepal hükümetini devirdi, şimdi de aynı taktikleri,
açık askeri saldırı tehdidiyle birleştirerek, İran hükümetini devirmeye
çalışıyor.
Analistler,
ABD Rusya ve Çin karşısında askeri sanayi gücü açısından önemli imkânlara
sahip. Enformasyon alanında üstünlüğü tartışılmaz. ABD’nin yirmi birinci yüzyıl
boyunca Kuzey Afrika’dan Asya’ya uzanan hat genelinde attığı istikrarsızlık
tohumları, yol açtığı ölüm ve yıkım dikkate alındığında, askeri sanayi
üretimindeki eksikliğini fazlasıyla telafi ettiği görülüyor. ABD’nin enformasyon
alanındaki hâkimiyeti, Amerika’nın yol açtığı askeri tehdit kadar olmasa bile
dünyaya en az onun kadar büyük bir tehdit teşkil ediyor.
ABD’nin
Küresel Enformasyon Alanına Yönelik Tehdidi
Küresel Savunmaya İhtiyaç Duyuyor
Rusya
ve Çin, uzun yıllar boyunca ve kapsamlı çalışmalar sonucunda kendi enformasyon
alanlarını güvence altına aldı. Bu da, her iki ülkenin, kendi siyasi alanlarını
güvence altına almalarına ve istikrara kavuşturmalarına, ABD’nin her iki
küresel gücü de kuşatma ve kontrol altına alma girişimlerine karşı sadece
hayatta kalmakla kalmayıp, birçok durumda gelişmek için gereken toplumsal ahenki
tesis etmelerine imkân sağladı.
Bu,
küresel enformasyon alanına hâkim olan ABD merkezli sosyal medya platformlarına
yerli alternatifler oluşturulmasıyla başarıldı. Her iki ülke de gerektiğinde
Batı etkisindeki bilgi alanından ayrılabilen çevrimiçi ağlara sahip.
Bunun
ötesinde, her iki ülke de, enformasyon alanlarının fiziksel altyapısını
sürdürmek için gerekli olan programcılar ve teknisyenler gibi kritik insan
kaynaklarının ülke içinde ve ülkenin çıkarları gözetilerek eğitilmesini
sağlayan yerel eğitim kanalları oluşturdu. Aynı şekilde, her ülkenin enformasyon
alanını kullanan medya personeli, hükümet yetkilileri ve diğer kamu görevlileri
de bu kapsamda hareket etmekte.
Enformasyon
alanının fiziksel altyapısı, herhangi bir egemen ulusun inşa ettiği fiziksel
altyapıdan pek farklı değil. Yollar, demiryolları, havalimanları ve limanlar,
ulusal güvenliğin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilir, bu nedenle,
bunların inşası, bakımı, kullanımı ve korunması güvenlik esaslarına göre
belirlenir.
Ne
yazık ki, gezegenin dört bir yanındaki birçok siyasetçi, yirmi birinci yüzyılda
enformasyon alanının bu fiziksel altyapı veya geleneksel ulusal güvenlik
alanlarından daha önemli olmasa bile, en az onun kadar önemli olduğunu henüz idrak
edebilmiş değil.
Ülkelerin
kendi sosyal medya platformlarını geliştirmek yerine, ABD merkezli sosyal medya
platformlarının kullanılmasına imkân sağlamaları, aynı zamanda bu
platformlardaki bilgi akışını ve dolayısıyla fikirleri ve fikir birliğini
kontrol etmesine izin vermeleri, yabancı çıkarların bir ülkenin fiziksel
sınırlarını, altyapısını ve hatta kendi vatandaşlarını kontrol etmesine izin
vermek demektir, hatta bu, ondan çok daha vahim bir hatadır.
Yirmi
birinci yüzyılda Avrupa’dan Arap dünyasına oradan Asya’ya dek tanık olduğumuz
tüm ABD operasyonlarının da gösterdiği üzere, ulusal güvenliğin en önemli alanını
ABD’ye teslim etmenin bedeli, siyasi sızma, ele geçirilme, hatta tam çöküştür.
Çok
kutuplu dünyanın, ulusal güvenliğin geleneksel alanlarında iş birliğini
görüşmek üzere bir araya geldiği koşullarda, küresel enformasyon alanının ABD nüfuzu
ve kontrolüne karşı korunması meselesine acilen dikkat edilmesi gerekiyor.
Kendileriyle
ortak hareket eden ülkelere eski tip yöntemlerle ulusal güvenliklerini
korusunlar diye silah ihraç eden Rusya ve Çin, ABD’nin İran’daki enformasyon
alanına yaptığı müdahaleye karşı ülkeyi savunmak için, ABD merkezli sosyal
medya platformlarına, fiziksel altyapıya ve geçitlere, ayrıca elektronik savaş
ekipmanına alternatif ürünler ihraç edebilir. Ayrıca, yerli sosyal medya
platformlarını ABD merkezli X, YouTube, Facebook ve diğer platformlara çok
kutuplu dünyadaki alternatiflerle bağlantılandırma fırsatları da sunabilir.
Önemli
bir konvansiyonel askeri güce sahip olan İran, enformasyon alanını, dolayısıyla,
siyasi alanını dış müdahaleye karşı koruma konusunda geç kaldığı için zayıflamıştır.
Son haftalarda kararlılıkla hareket etmiş olsa da (aylar öncesinden hazırlık
yapmış gibi görünüyor olsa da), bu koruma önlemleri tam zamanında mı alındı yoksa
geç mi kaldı sorusunun cevabını bize zaman verecektir.
Çok
kutuplu dünyanın geleceği, muhtemelen, geleneksel askeri güç düzleminde ABD
hegemonyasıyla arasındaki eşitsizliğin büyüklüğünden ziyade, dünyanın geri
kalanının ABD’nin yirmi birinci yüzyıl boyunca anladığı ve istismar ettiği enformasyon
alanını kontrol etmenin önemini ne kadar çabuk kavrayacağına bağlı.
Brian Berletic
16 Ocak 2026
Kaynak




0 Yorum:
Yorum Gönder