15 Ocak 2026

, , ,

Beyazlığın Peşinde: Şahçılar İsrail’in Soykırımını Neden Destekliyor?


“Londra Emniyet Müdürlüğü’ndeki kaynaklardan aldığımız güvenilir bilgilere göre, Tommy Robinson liderliğindeki aşırı sağcılar ve bir grup İranlı şahçı, yarınki protestolara katılarak, barışçıl eylemleri kışkırtacak ve onlara zarar verecekler.”

[Filistin yanlısı bir miting öncesinde alınan kısa mesaj, 2024]

 

Batı Avrupa veya Kuzey Amerika’da Filistin’le dayanışma eylemlerine iştirak eden herkes, şu türden rahatsız edici bir manzaraya illaki tanık olmuştur: Diasporadaki İranlı şah yanlıları, İsrail’in Filistinlilere yönelik soykırımını gözleri dönmüş bir şekilde, büyük bir coşkuyla destekliyorlar. İsrail yanlısı mitinglerde, 1979 öncesinin bayraklarını ellerine alan şahçılar, Yahudi üstünlükçüleri, aşırı sağcılar ve kitlesel katliama destek veren diğer kesimlerle omuz omuza yürüyorlar. Bunlar, televizyon ekranlarına yansıyan tartışmalarda, Filistinli çocukların sistematik olarak katledilmesini meşrulaştırmaya çalışıyorlar. İsrail’e bağlılıkları, sadece söylem düzeyinde kalmıyor. Sık sık Filistin yanlısı hemşehrilerini fiziken tehdit ediyorlar. 2024 yılında Londra'da, uzun boylu genç bir erkek şahçı, yaşlı bir İranlı aktivist kadını “terörist” olarak nitelendirdi ve ona “git de Hamas sana tecavüz etsin” dedi. Sonrasında internette bu yaşlı kadınla yaşı ve güçsüzlüğü üzerinden alay edildi.

Diasporada Şah yanlılarının güçlü olduğu, Siyonizmin yapısal destek gördüğü kimi topluluklarda (ki Güney Kaliforniya, bunun en önemli örneği), eski rejimle şiddete meyilli ilişki kuran insanlara rastlamak mümkün. Bu topluluklar içerisinde yaşayan ve Filistin’e destek veren İranlı aktivistler, düzenli olarak ölüm tehditleri aldıklarını söylüyorlar. Kendinden menkul, işgüzar kimi İranlı milisler, Kaliforniya Üniversitesi Los Angeles Kampüsü’nde kurulan kampta kalan öğrencilere coplarla saldırdı. Kullandıkları yöntemler, İran’da protestoculara vahşice saldıran sivil giyimli çeteleri hatırlatıyor.

Şahçılarda gördüğümüz, Siyonizme yönelik bu hararetli destek, başka yerlerde açığa çıkan eğilimlerle çelişiyor. Batı’da İsrail’in uyguladığı soykırıma yönelik devlet, şirket ve medya desteği azalmadan devam ediyor ama halklar, açlıktan ölen çocukların, yakılan ailelerin ve öldürülen yardım gönüllülerinin görüntüleri karşısında İsrail’in karşısına geçiyor. İsrail’in uyguladığı vahşetin karşısına dikiliyor. Ama nasıl oluyorsa İranlı Şahçılar, tam zıt bir konum alıyorlar. Ekranda canlı izledikleri her vahşette, her katliamda Siyonizme olan bağlılıkları daha da güçleniyor. İsrail’in, Haziran 2025’te kendi ülkelerine düzenlediği, aralarında birçok masum kadın ve çocuğun da bulunduğu binden fazla İranlının ölümüne yol açan saldırı bile onları yollarından döndürmüyor.

Şahçılar, Siyonizme büyük bir şevk ve coşkuyla bağlılar. Esasında bu bağlılık, daha kapsamlı bir olgunun basit bir tezahüründen başka bir şey değil. Bazı İranlıların Siyonizme sundukları desteğe hem İran içinde hem de yurtdışında İran İslam Cumhuriyeti karşıtı muhalefetin her bileşeninde rastlanıyor. İranlıların kullandığı internet ortamları, bu desteğe dair kanıtlarla dolup taşıyor. Bir futbol maçında “O Filistin bayrağını kıçına sok” diyen bağıranlara veya Tahran’ın simgeleşmiş yapılarına İsrail bayrağı asanlara, “Yaşasın İsrail” diye slogan atanlara rastlanıyor.[1]

Öte yandan, diasporadaki şahçılar, görünürlükleri, Filistinlilere karşı düşmanlıklarının yoğunluğu, İsrail’e yönelik desteklerindeki tutarlılık ve Batı dünyasında Filistin’le dayanışma eylemlerinin gerçekleştiği alanlarda ortaya koydukları etkiyle öne çıkıyorlar.

Peki bu İranlılar, hangi gerekçeyle İsrail’in uyguladığı soykırıma destek sunuyorlar? Konuyla ilgili eskiden beri dillendirilen geleneksel görüş, İranlılardaki Siyonizm destekçiliğini rejim karşıtlığıyla tanımlı politikaya bağlıyor. Bu anlamda ilgili görüş, Filistin’in İslam Cumhuriyeti’nin davası, Hamas’ın Tahran’ın “vekil gücü” oluşu üzerinde duruyor, “rejime yönelik muhalefetin İsrail’i desteklemeyi gerekli kıldığını” söylüyor. Bu mantık, Siyonizmin zorbalıklarını “cesur direniş eylemleri” olarak görüyor.

Bense, karşıtlıkla tanımlı politikanın, Filistinlilerin yok edilmesinin İran’ın kurtuluşunu getireceğine dair sapkın inancı açıklamakta yetersiz kaldığı düşüncesindeyim. Uydudan yayın yapan Iran International kanalının muhabiri Babek İshaki, Gazze’deki soykırım neticesinde enkaza dönmüş bir binanın duvarına, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” yazarken tepkisel muhalifliği örnekliyordu. Ama bu tepkisel muhalifliğin tüm gerçeği izah etmediğini görmek lazım. İshaki, o sloganı yazarken, bir yandan da Filistinlilerin yok edilmesi karşısında duyduğu tatmini ve memnuniyeti de dile döküyordu. İşte yukarıda bahsini ettiğimiz geleneksel görüş, odadaki fili, bu ağır gerçeği görmezden geliyor.

İranlıların Filistin karşıtı tutumları, benim “yuvasız milliyetçilik” olarak adlandırdığım şeyin sonucudur. Bu milliyetçilik anlayışı, derinlere kök salmış, insanlık dışı, ırkçı bir düşmanlığı temel alır. Özellikle şahçılar arasında güçlü olan bu ideoloji, Arapları ve Müslümanları İran’ın “kadim düşmanları” olarak görür, onların yok edilmesini kurtuluşumuz olarak değerlendirir. Ancak, yuvasız milliyetçilerin farkında olmadığı şey, milliyetçiliklerinin, Batı ve Siyonist sömürgeci bilgi teorilerinin merkezinde yer alan ırk hiyerarşilerini ve İslam düşmanlığını içselleştirmiş olmasıdır. Neticede bu bilgi teorileri, İranlılar da dâhil olmak üzere, tüm Ortadoğu halkları için birer tehdittir.

Yuvasız Milliyetçilik Nedir?

Önceki çalışmamda da dile getirdiğim gibi[2], yuvasız milliyetçilik, Rus ve İngiliz imparatorluklarıyla girilen savaşlarda yaşanan askeri yenilgiler ve toprak kayıplarının İranlı elitlerin güç ve güvenlik duygusunu paramparça ettiği on dokuzuncu yüzyılda doğdu. Yuvasız milliyetçiliği bu kadar dikkat çekici kılan şey, bu krize verdiği sezgisellikten uzak tepkidir. Avrupa kaynaklı bilgi teorilerini reddetmek yerine, onları toptan benimseyen bu milliyetçilik türü, Avrupa egemenliğinin temelini oluşturan ırkçı teorileri ve İslam düşmanlığını içselleştirdi. Bu muazzam ideolojik çarpıtma girişimi, beyaz olmayıp, Avrupa emperyalizmiyle muhatap olan her insanda etkili oldu.

Irkçı teoriler ve İslam düşmanlığı, iki sebebe bağlı olarak benimsendi:

1. Aryan ırk teorisinin kabulü: On dokuzuncu yüzyılda Avrupalı düşünürler, Hint-Avrupa dillerini konuşanları “Aryan ırkı”nın üyeleri olarak tasnif ettiler. Bu tasnif neticesinde İranlılar, istemeye istemeye, kendilerini bu gruba dâhil edilmiş buldular. Bu beyaz kulübe üyeliğin tabii ki kimi koşulları vardı. Ernest Renan ve Arthur de Gobineau gibi ırk düşünürleri, İranlıları en iyi ihtimalle Aryan ırkının “yozlaşmış” bir türü olarak görüyorlardı. Gene de bazı İranlı aydınlar, bu isteksizce dâhil edildikleri kategoriyi bir biçimde benimsediler. Bu tasnifi, Avrupalı işkencecileriyle akrabalık kurmanın bir yolu olarak gördüler. Ters psikoloji üzerinden bu kişileri “kuzenler”i olarak bağırlarına bastılar.

2. İran’ın sömürgecilikle belli belirsiz ilişkisi: Asya ve Afrika’daki birçok bölgenin aksine, Rus ve İngiliz müdahalesine maruz kalmasına rağmen İran, hiçbir zaman resmi manada sömürgeleştirilmedi. Yani, İranlılar, Avrupa’nın ırkçı şiddetine hiçbir zaman sistematik bir biçimde maruz kalmadılar. Dolayısıyla, Avrupa ırkçılığına karşı belirgin bir bağışıklık elde edemediler. Egemen ırka dâhil olma umudunu korudular. Oysa bu, baştan çıkarıcı ama çocukça bir inançtı.

Ben, yuvasız milliyetçiliği, işlevi açısından tanımlıyorum. İran’ı gözlemleyebildiğimiz gerçeklikten söz düzeyinde kopartma konusunda yaptıklarına bakıyorum. Coğrafi planda Ortadoğu’da yer alan, kültürel açıdan Irak, Türkiye ve Basra Körfezi ile iç içe geçmiş, tarihsel zeminde Orta Asya ve Hint alt kıtasıyla bağlantılı ve bin yılı aşkın süredir ağırlıklı olarak Müslüman olan İran, bir Aryan ulusu olarak, Sami ırkından gelen Arapların yaşadığı, “kendisi için yanlış olan bir mahallede kaybolmuş”, “Avrupalıların yoldan çıkmış kuzeni”, “Aryan ırkının ötekisi” olarak tasavvur ediliyor. Son Şah, İran’ın Ortadoğu’daki konumunu “coğrafi bir kaza” olarak tanımladığında, bu tasavvuru kusursuz biçimde dile dökmüştü.

Aryan ırk teorisi, İslam’ı “Arap/Semitik zihnin” ürünü olarak ırksallaştırır, ayrıca bu dini, İran’ın sözde Aryan özüne temelden yabancı olduğunu varsayar. Bugün sağda solda gördüğümüz şahçılardaki Siyonizme yönelik desteği ve İslam Cumhuriyeti’ne yönelik İslam düşmanlığı temelli muhalefeti anlamak istiyorsak, buraya bakmalıyız.

Farsça konuşan toplumların İslam’ı benimsedikleri ve dönüştürdükleri süreç, sığ bir yaklaşımla, “Arap istilası” denilen, bir gecede gerçekleşmiş gibi takdim edilen bir olaya indirgenir. Arapların İranlılara ve Farsçaya yönelik ırkçı düşmanlığına vurgu yapan bu yaklaşım ve onun üzerinden geliştirilen söylem, sahtekârlıktan başka bir şey değildir.

Tarihçilerin de bildiği gibi, Farsça konuşan elitler, İslam’ın doğuya doğru genişlemesinde çok önemli bir rol oynamış, Soğdca ve Baktriyaca gibi diğer İran dillerini ortadan kaldırarak, Farsçanın İslam’ın ikinci dili haline gelmesini sağlamışlardır.[3] Ancak milliyetçi inanç sistemlerinde, tarihe ait gerçekleri doğru aktarma meselesi, ancak ideolojik işleve sahipse önem arz eder.

“Arap istilası” efsanesinin amacı, on dokuzuncu yüzyıldaki askeri yenilgilerden 1979 Devrimi’ne kadar İran’ın yaptığı her yanlış için ırksal bir günah keçisi bulmaktır. Her felâket, her ırkçı düşünürün kâbusu anlamında, başka ırkın kana karışması ihtimalini anımsatan bir olgu olarak, “Semitik pislik”le kirlenmişliğin kanıtı haline gelir. Bu yuvasız milliyetçiliğin mantığına göre, İran’ın yüzleştiği açmazların çözümü, ırksal arınmadadır. Bu anlamda, İslami uygulamalar, Arapçadan ödünç alınmış kelimeler, yabancı dokunun bedenden cerrahi işlemle çıkarılmasında olduğu gibi, ülkeden sökülüp atılmalıdır. Beden olarak görülen ülkenin fazlalıklardan kurtulması sonucu İran, İslam öncesinde sahip olduğu ihtişama yeniden kavuşacaktır. 1930’ların ideologu Ali Ekber Siyasi’nin dediği gibi, İranlılar, “Fars ruhunu bu İslam denilen kirden arındırmalı, bu ruhun Aryan ırkındaki üstün yeteneğin kattığı canlılıkla ışıldamasını sağlamalıdır.”[4]

Pehlevi Devleti’nden Diasporaya

Tarihin ironi anlayışı güçlüdür. On dokuzuncu yüzyılda İranlı aydınlar arasında marjinal bir ideoloji olarak yola koyulan şey, siyaset ve iktidarda yaşanan tesadüfi gelişmeler neticesinde Pehlevi devletinin (1925-1979) resmi görüşü haline geldi. Hızlı ve kapsamlı bir dönüşüm yaşandı.

Otuzlarda Tahran, eski çağlara dönük özlem üzerinden, Ahameniş devletinden kalma beton anıtlar türünden unsurlarla dolup taştı. Yuvasız milliyetçiliğin, İran’ın ihtişamlı dönemini İslam öncesi geçmişine dayandırırken, İslam’ın gelişini kıyametvari bir “Arap istilası” olarak gösteren tarih okuması, kitlesel eğitim yoluyla genç zihinlere kazındı. Tüm nesiller, kendi kültürlerinin İslam ve Araplar eliyle kirletildiğini düşünmeyi öğrendiler.

Bu projenin en sapkın yönü, özgünlük iddiasıydı. Şah Rıza’nın İran’ı Batılılaştırma konusunda yürüttüğü, İslami uygulamaları yasaklamak, Batı kıyafetlerini dayatmak, hatta kadınların tesettürünü zorla çıkarmak gibi sert eylemleri içeren kampanya, “gerçek İranlılığa” dönüş olarak pazarlandı. İran’daki kültürel ve dini hayatın yüzleştiği yıkım, restorasyon maskesinin arkasına gizlendi. Şah Rıza’nın oğlu Muhammed Rıza, tarihsel açıdan hiçbir anlamı bulunmayan Aryamehr (“Aryanların Işığı”) unvanını alırken, taç giyme törenlerinden saray kıyafetlerine, hatta kraliyet arabalarına dek olduğu gibi İngiliz kraliyetine ait ihtişamı kopyaladı.

Avrupalıları taklit eden bu yaklaşım, bugün hâlâ vatansever bir başarı olarak yüceltiliyor. Bu, yuvasız milliyetçiliğin kültürel intiharı ulusal gurura nasıl dönüştürdüğünün çarpıcı bir örneği.

Oysa Şah’ın ideolojik bağlılığının en açık kanıtı, özellikle ABD olmak üzere, hegemonik güçlerle ittifak kurma fikrini esas alan dış politikasıydı. Sömürgecilik karşıtlığı, yuvasız milliyetçiliğin genetiğinde yazılı olmayan bir şeydi.

Batılı güçler, “ırksal kuzenleriniz” haline geldiklerinde, tanım gereği, müttefik olarak görülürler. Düşman ise sadece ırksal öteki olarak Arap Müslümandır. Bu yaklaşım üzerinden sömürgecilikle işbirliği, kaçınılmaz hale gelir.

Günümüz diasporasına baktığımızda, özellikle Pehlevi dönemine yönelik nostaljik bir yaklaşımı benimseyen, bir yandan da İslam Cumhuriyeti’ne düşman olan kesimlerde yuvasız milliyetçiliğin geliştiğini görüyoruz. Mevcut rejime karşı bir direniş dili sağlamanın ötesinde bu milliyetçilik, daha cazip bir imkânı, Batı toplumlarında beyazlıkla kurulan dirsek teması üzerinden sınıf atlama imkânı sunuyor.

Aryan taktiği giderek ters teperken (çoğu Batılı için Aryanizm, Nazizmi çağrıştırıyor), İslam düşmanlığı (İslamofobi) her kapıyı açıyor. Yuvasız milliyetçiler, (aşırıcılık, kadın düşmanlığı, cinsel sapkınlık gibi) Müslüman karşıtı klişeleri büyük bir hevesle benimsiyorlar, böylelikle Batılı kitlelerde karşılık buluyorlar. Onların “içeride” geliştirdikleri bakış açıları, tersten, Batı’daki İslam düşmanlığına meşruiyet kazandırıyor.

Yuvasız milliyetçiler, cami inşaatlarına karşı çıkıyorlar, gizli yürütülen cihat ve büyük göç gibi komplo teorilerinin ateşine benzin döküyorlar, yeri geldiğinde, İslam’a karşı doğrultulmuş bir silah olarak, ilericiymiş gibi görünen feminist milliyetçiliği ve lubun savunusu üzerine kurulu dile başvuruyorlar. Bu çok yönlü İslamofobi, beyazlığın ülkesine girmek için birer pasaport olarak kullanılıyor.

Beyaz üstünlüğü uzun zamandır, ırkçı bir yerden ele aldığı gruplardan insanları kendine devşiriyor. Afrikalı-Amerikalılar, kendi içlerinden çıkan ve düşmana teslim olan kişileri “ev köleleri” ve “Tom Amca” olarak nitelerdi. Zimbabveliler, kurtuluş mücadeleleri sırasında, aralarındaki “hainleri” ve “hindistan cevizleri”ni mahkûm ederlerdi. Bize daha yakın bir örnek olarak, Filistinlilerin İsrailli zalimlere yanaşanları “normalleşmeciler” ve “işbirlikçiler” şeklinde nitelemesine bakılabilir.

Ne var ki İranlı yuvasız milliyetçiler, sadece işbirlikçi oldukları için farklı değildirler. Bunlar, beyazların üstünlüğü fikrini bütünüyle benimsiyorlar. Irksal zulüm üzerine kurulu sisteme meydan okumak yerine, onu destekliyorlar, o sistemin içinde yer almaya çalışıyorlar. Bu süreçte İranlılar da dâhil olmak üzere, ırksal şiddetin çilesini çekmiş insanları görmezden geliyorlar. Ama gerçeklik, bu stratejiyi sahiplenenlerin suratına tokadını illaki indiriyor.

Amerika’daki İranlılar Trump’ı desteklemelerine rağmen, siyasi görüşlerine bakılmaksızın tüm İranlılar, aynı Trump eliyle “Müslüman yasağı” kapsamına sokuluyorlar. Son zamanlarda, ABD vatandaşlığına sahip İranlılar, hatta İran rejiminin açıktan düşmanları bile, Trampçılığın yol verdiği Göç ve Gümrük Muhafız (ICE) ekiplerinin hedefi haline geliyorlar.

Nida Makbule’nin yerinde tespitiyle, Amerika’daki İranlılar “beyazlığın sınırları”yla tanıştılar. Tepelerindeki cam tavanı bizzat fark ettiler.[5] Aryan ırkını savunan hiçbir tutum, İslam düşmanlığı üzerine kurulu hiçbir pratik, bu tavanı kıramaz.

Beyazlık Katına Çıkan Merdiven Olarak Siyonizm

Yuvasız milliyetçilik ve Siyonizm, Batı modernliğinin temel özellikleri olarak, etnik milliyetçilik, ırksal hiyerarşi ve kapitalizmin ürünleridir. Dahası, Siyonizm, Batı sömürgeciliğine ait, “beyaz olmayan halklar, sadece beyaz halkların sorunlarını çözmek için vardırlar” diyen temel önermeyi benimser. Bu bağlamda, sorun, Avrupa’ya has antisemitizm tarihi ve Holokost’ta zirvesine ulaşan süreç olarak belirlenmiştir. Soruna yönelik çözümse, Filistin’de kurulacak Yahudi devleti fikrinde bulunmuştur. Bu çözüm, neticede Filistinlilerin topraklarından mahrum bırakılmalarını, Filistin’deki toplumun yok edilmesini gerekli kılmıştır. Bu klasik sömürgeci anlayış uyarınca, beyaz olmayan yerliler, Avrupa’nın hatalarının varoluşsal bedelini ödemişlerdir.

Yuvasız milliyetçiler, bu getirilen düzeni cazip buluyorlar. Büyük ölçüde Arap ve Müslüman bir nüfusun yok edilmesine dönük pratik, yuvasız milliyetçiler açısından, özünde iki amaca hizmet ediyor: hem katılmak istedikleri Batı’nın sömürgeci projesinin mevzi kazanmasını sağlıyor, hem de İran’daki “Arap istilası”ndan ve 1979 Devrimi’nden intikam almalarını mümkün kılıyor.

Tahran’da bulunduğu sırada İtalyan bir arkadaşım, sohbet ettiği bir İranlının, İsrail’in Gazze’ye yönelik gerçekleştirdiği saldırılardan biriyle ilgili olarak, “Gazzelilerin çektiği acılar üzücü ama neticede İslam ve 1979 Devrimi konusunda ettiklerini buluyorlar” dediğini aktarıyor.

Arap oldukları için Filistinliler, yaşadığımız sorunlardan, ait oldukları millet üzerinden, topluca sorumlu tutuluyorlar. Bu bağlamda, ne kadar sapkın görünse de, Filistinlilerin çektiği acı, ırksallaştırılmış düşmana karşı elde edilmiş dolaylı bir zafer olarak görülüyor. İşte yuvasız milliyetçilerin Siyonizmle olan işbirliğinin ideolojik temeli burada yatıyor: yuvasız milliyetçilik de Siyonizm de ırksal kurtuluş vizyonlarını gerçekleştirmek için Arap-Müslümanların yok olmasına ihtiyaç duyuyor.

İsrail’in İslam Cumhuriyeti’ne yönelik düşmanlığı, İsrailli propagandacılara İran halkıyla baskıcı rejimlerine karşı ittifak kurma konusunda stratejik bir fırsat sunuyor. Yuvasız milliyetçiliğin duygularına hitap etmek kolaydır; tek gereken, İran’ın İslam öncesi mirasını övmek, Büyük Keyhüsrev’i yüceltmektir. İsrail devleti, İran şehirlerini bombalarken bile bu yönteme başvurabiliyor ve bu yöntem epey işe yarıyor. Tahtın varisi Rıza Pehlevi bile, eski İsrail istihbarat bakanı Gila Gamliel tarafından düzenlenen bu propaganda kampanyasına dâhil edildi. Pehlevi ve eşi 2023 yılında İsrail’i gezerek, İsraillilerle paylaştığımızı iddia ettiği ortak değerlere methiyeler dizdi.

Bu strateji, epey iyi işliyor. Stratejinin, bugünlerde İsrail’in diasporadaki muhalif medya üzerindeki etkisiyle, özellikle de birçok İsrail yayın organından daha hararetli bir biçimde İsrail yanlısı olan, Londra merkezli Iran International kanalı aracılığıyla kurumsal bir zemine kavuşturulduğunu görüyoruz.

İranlılar, kendi ülkelerine yönelik askeri saldırılara methiyeler diziyorlar, çünkü yuvasız milliyetçilik üzerinden İslam Cumhuriyeti’ni İrani bir olgu değil, Arapların ve İslam’ın İranlılara yönelik düşmanlıklarının tezahürü olarak görüyorlar. Bu nedenle, rejimin liderlerine her fırsatta tāzizade (Arap kökenli) deniliyor. Rıza Pehlevi bile onları “işgalci” olarak nitelendirerek, yabancılıklarını vurguluyor.

İsrailliler, bu söylemi memnuniyetle benimsediler, hatta İran’a bombaların atıldığı harekâtın zirvesinde yürüttükleri askeri propagandada bile rejimi popüler kültürde gördüğümüz “Dehhak” ifadesiyle takdim ettiler. Böylesine çarpık bir mantık üzerinden İranlı şahçılar, her İsrail saldırısını İranlı olmayan bir rejime yönelik saldırı olarak görüp alkışladılar. Ondan kurtulma imkânını sunduğu için İsrail’e destek verdiler. Bu manipülasyon, hasbaranın zafere ulaştığının delili. İsrail, kendi gerçekleştirdiği saldırılarda mağdur olanları yüzleştikleri yıkımı alkışlatmayı başardı.

Öte yandan, bu sistemik ve rastlantısal ittifaklara rağmen, Siyonizm, diasporadaki beyazlık arayışında daha da temel bir amaca hizmet ediyor. Yuvasız milliyetçiler, hiçbir jestin, tüm ideolojiler içerisinde yapısal olarak en Batılı olan Siyonizme yönelik coşkulu destek kadar Batı’dan onay almayacağını düşünüyorlar. Avrupa’da Avrupa antisemitizmine bir cevap olarak doğan, Avrupa’nın sömürgeci yöntemleriyle gerçekleştirilen ve Batı’nın emperyalist gücüyle hayatta tutulan Siyonizm, Ortadoğu’ya yansıtılan beyaz üstünlüğünün en saf özünü temsil ediyor.

Diasporadaki İranlılar için beyazlığa giriş arayışında, bu projeyi desteklemek, nihai sadakat sınavı haline geliyor çünkü beyazlığın iki temel niteliğini gösteriyor: tam bir İslamsızlaşma ve Küresel Güney’le dayanışma imkânlarının tümüyle ortadan kaldırılması. Arap ve Müslümanların çoğunlukta olduğu bir halkın yok edilmesine dönük saldırılara yönelik alkışlar, özünde Batı’nın sömürgeci tahayyülünde medeniyetin en yüksek ilerleme biçimini temsil ediyor. Bu nedenle, İranlı şahçılardaki Siyonizme yönelik desteğin düzeyi, birçok Batılı çevrelerin desteğinin düzeyini çoğu vakit aşıyor.

Şahçı İranlılar, Filistin’i harap edenlere herkesten daha fazla bağlı olduklarını, Müslümanların çektiği acılara, o acılara yol açanlardan daha fazla sevindiklerini kanıtlamak zorundalar. Ekranlarda canlı yayınlanan, komşularına yönelik soykırımı desteklemek, onlara göre hainlik değil, beyaz olmak için gidilen okulda girilen son sınav anlamına geliyor. Bu sınavın hileli olduğu, beyazlığın kimsenin ulaşamayacağı bir mertebede durduğu, bugünün katledilen Filistinlilerin yarın İran’da katledilecek insanların habercisi olduğu gerçeğini, dünya görüşleri yuvasız milliyetçilikle şekillenmiş kişiler hiçbir şekilde idrak edemiyorlar.

Karşıtlık Üzerine Kurulu Politikanın Sınırları

İran Siyonizmi, yalnızca “karşıtlık üzerine kurulu politika” üzerinden anlaşılamaz. Madem İranlı şahçılardaki nefret, gerçekten de İslam Cumhuriyeti’nin desteklediği her şeye karşı çıkmayı gerekli kılıyor, o vakit rejimin en önemli müttefiklerine, yani Rusya ve Çin’e de aynı öfkenin yöneltilmesi gerekirdi. Bu güçler, sadece diplomatik destek sunmakla kalmıyor, aynı zamanda içteki baskıya da pratikte zemin sunuyorlar. Rus ve Çin teknolojileri, İran’daki gözetim aygıtını, yüz tanıma sistemlerini ve kalabalıkları kontrol etme yöntemlerini destekliyor. İranlı protestocular, coplarla karşı karşıya kaldığında veya gazeteciler hapse atıldığında, Moskova ve Pekin’de mükemmelleştirilmiş araçlarla yüzleşiyorlar.

Rıza Pehlevi dâhil tüm şahçı güruh, Tahran ile ilişkileri sebebiyle Rusya ve Çin’i eleştiriyor, hatta İran’ın “Çin’in sömürgesi” haline geleceğine dair abartılı iddialarda bulunuyor. Ancak bu eleştirilere rağmen, farklı duygusal tepkiler veriliyor. Hiçbir İranlı şahçı, Filistin’e lanet okurken gösterdiği coşkuyla “Rusya’ya ölüm” diye bağırmıyor. Filistin’e ait simgelerin olduğu kâğıtları tuvalet kâğıdı olarak kullanmayı önerirken, aynı öneriyi Çin bayrakları için dillendirmiyor. Ukrayna’ya ait insansız hava araçları Rusları öldürdüğünde, İran muhalefetinin sosyal medyası, Filistinli çocukların yakılmasında olduğu gibi sevinç çığlıkları atmıyor.

Bu asimetri, Rusya ve Çin’in aksine Filistinlilerin İran muhalefeti için hiçbir tehdit teşkil etmediği gerçeğini dikkate aldığımızda daha da da belirginleşiyor. Seksen yıldır sömürgeleştirme ve soykırım sürecinin kurbanı olan, boyunduruk altındaki bir ulusun, İran rejimini anlamlı bir şekilde desteklemesi, yapısal olarak imkânsız. Filistinliler, alabildikleri her türlü yardımı kabul etmek zorunda, oysa Rusya ve Çin, baskıcı teknolojileriyle doğrudan İranlı muhaliflere zarar veren küresel süper güçler. Bu mantıksal çelişkinin farkında olan yuvasız milliyetçiler, Filistin düşmanlığını ebedi kılmak adına, çaresizce, Yasir Arafat’ın seksenlerde Saddam’a verdiği desteği örnek olarak gösteriyorlar ya da İran’da hükümet karşıtı protestocuları dövmek için Filistinli ajanlar tutulduğuna dair temelsiz iddialara sarılıyorlar.

Asıl Filistinlilere ve mücadelelerine düşman oldukları gerçeğinin en somut delili, Filistinlilerin çektiği acılara gösterdikleri tepkiler. Gazzeli çocuklar açlıktan ölürken, İranlı muhaliflere ait bazı hesaplar, X platformunda, “Gelin bunu yiyin” etiketi açtılar ve o çocuklarla alay ettiler. Açlıktan ölen Filistinlileri aşağılamak için gösterişli İran yemeklerinin fotoğraflarını paylaştılar. Bu olay, İran’ın ahlaken dibe vuruşunun somut ifadesiydi.

Bu türden saldırılar, bir yandan da İranlıların karşıtlık üzerine kurulu politikayla hareket ettiğine dair açıklamanın boş ve anlamsız olduğunu ortaya koyuyor. Bu insanlıktan çıkmış kişilerin sergilediği ahlaksızlık, siyasi anlaşmazlıklardan değil, derinlere işlemiş ideolojik zehirden, bilhassa yuvasız milliyetçilikten kaynaklanıyor. Şahçıların davranışları, ancak içselleştirilmiş ırkçı İslam düşmanlığıyla, ümitsizce bir çaba olarak beyaz olma gayretiyle, beyazlığa duyulan özlemle ve Batı hegemonyasının içgüdüsel olarak benimsenmesiyle izah edilebilir. Yuvasız milliyetçiliği, kendi yurdunu, vatanını gözetmeyen milliyetçiliği denklemden çıkarırsanız, şahçıların tutum ve konumlarını izah edemezsiniz. Yuvasız milliyetçiliği hesaba kattığımızda, şahçıların davranışları ne kadar kınanacak şeyler olursa olsun, bu davranışların öngörülebilir bir mantık uyarınca şekillendiklerini görürüz.

Siyonistlerle İttifak Bir Seraptan İbaret

İranlı şahçılardaki Siyonizm, sürekli İsrail’in İran içerisinde sergilediği becerilerden söz ediyor. Nükleer bilim insanlarına, Devrim Muhafızları komutanlarına yönelik suikastlar, Haziran 2025’te gerçekleştirilen yoğun saldırılar, İsrail’in rejime derinlemesine sızdığını ortaya koyuyor. Şahçılar, İsrail’i, kendilerine hiçbir yük ve maliyete sebep olmadan, her sorunu halledecek, rejimi bir çırpıda değiştirecek bir sihirli değnek olarak görüyorlar. İsrail bombaları İran topraklarına düştüğünde şahçılar, “İsrail’in cerrahi müdahaleler gerçekleştirdiğine dair yalanını” yinelediler ve yapılanları alkışlarla karşıladılar. Bu saldırılarda sadece rejime ait hedeflerin vurulduğu iddia ediliyor. Saldırılar neticesinde ölen yüzlerce sivil ile ilgili gerçek, İsrail’in masumiyetini korumak adına, söylem dışına çıkartılıyor, bu gerçekten hiç bahis açılmıyor.

Bu bağlamda, sadece yapay zekâyla üretilmiş videolarda var olabilen, muhayyel bir Batı yanlısı krallığın “veliaht prens”i olarak Rıza Pehlevi, uzun zamandır İsrail’e bağlı lobi örgütleriyle yakın ilişki kuruyor, bu örgütlerin davasına destek sunmasını bekliyor. Ama o Siyonist ortakları, kendisine şu gerçeği söylemiyorlar: “Yahudilerin nüfuzu denilen şeyin süper güçlerin politikalarını sizin çıkarlarınıza hizmet edecek şekilde yönlendirdiği, kontrol ettiği ile ilgili varsayım, özünde antisemitizmin herkesçe bilinen mantığını temel alıyor.” 1917’de Balfour Deklarasyonu tam da bu antisemitist varsayım üzerinden hazırlanmıştı.

İsrailli propagandacılar, İslam Cumhuriyeti’ne karşı doğal ittifak kurulduğuna dair yalanı pratik müdahalelerle besliyorlar. Bu noktada İsrail, kendisini İran muhalefetiyle dayanışma içerisinde olan bir ortak olarak konumlandırıyor, bilhassa kadın hareketine destek sunduğuna dair bir izlenim yaratıyor ve eski Pehlevi dönemine ait İran-Yahudi dostluğu söylemlerini tekrarlıyor. Oysa İran ve İsrail’in ortak çıkarları olduğu fikri, Arapları İran’ın ebedi düşmanı olarak ırksallaştıran, ırkçı bir yerden ele alan, bu nedenle onlara zulmedeni İran’ın doğal dostu olarak gösteren yuvasız milliyetçiliğe ait mantığı temel alan bir yanılgı. Gerçeklik ise son derece farklı. İsrail, Filistin soykırımı ve bölgesel egemenlik gündeminden başka kimsenin çıkarına hizmet etmemektedir. İsrail’in stratejik düşüncesi, bırakalım İran’la ortaklaşma fikrini benimsemeyi, esas olarak İsrailli akademisyen Haggai Ram’ın “İranofobi” [İran düşmanlığı] olarak adlandırdığı şeyle tanımlıdır.[6]

İsrail’in İslam düşmanlığını ve üstünlükçü ideolojisini temel alan dünya görüşü, ABD ve İsrail’in tüm Ortadoğu devletleri üzerinde hegemonya kurmasını talep etmektedir. Bu ise Mısır, Suudi Arabistan ve BAE örneğinde olduğu gibi kapitalist entegrasyon yoluyla gerçekleştirilebilecek bir taleptir. Bu talebin İran İslam Cumhuriyeti bağlamında yerine getirilebilmesi için tıpkı daha önce Esad’ın Suriye’sinde yapıldığı gibi, güç kullanılmak zorundadır.

Bu bağlamda, İsrail’in İran’daki hedefleri, rejim değişikliği veya nükleer silahsızlanmanın çok ötesine uzanmaktadır. İsrailli siyasetçiler, ABD-İsrail hegemonyasına meydan okuyamayacak bir İran yaratmayı hedeflemektedirler. Müttefik İran, teorik olarak bu amaca hizmet edebilirken, İsrailli stratejistler, bunu bir fantezi olarak görmektedirler. Karmaşık bir yapı arz eden, farklı etnisitelerden oluşan İran toplumu, İslam Cumhuriyeti sonrası bir düzende yuvasız milliyetçiliğin zafer kazanacağına dair hiçbir güvence sunmamaktadır. Bu nedenle, İsrail’in tercih ettiği, ABD’li neo-muhafazakârların da destekledikleri çözüm Suriye’de elde edilen sonucun oluşmasını öngörmektedir: Balkanlaşma.

Tek talep edilen şey, İsrail’e tehdit oluşturmayan, rekabet eden etnik milislere ve siyasi gruplara bölünmüş başarısız bir devletin oluşmasıdır. Her bir parça direnmek için çok zayıf, birleşmek için çok bölünmüş, isyan etmek için çok fazla bağımlı olacaktır.

İskender Sadıki Burucerdi’nin de tespit ettiği biçimiyle, “Washington ve Tel Aviv’de on yıllardır süregelen uzlaşma, mantıksal düzlemde, Ortadoğu’da tabi güçlerden oluşacak mimari yapı haricinde hiçbir bağımsız gücün bulunmaması fikrini temel almaktadır.” Uyurgezer şahçıların yürüdükleri yol, bu türden bir teslimiyete çıkmaktadır.

Filistin’in Kurtuluşu Neden İran'ın Kurtuluşudur?

İsrail’in Filistinlilere yönelik gerçekleştirdiği soykırım, çağımızın en büyük suçudur. Ancak biz İranlılar için bu, aynı zamanda kendi soykırımımızdır. İsrail’in saldırısını alkışlayan İranlı şahçılar, temel bir gerçeği kavrayamıyorlar: Batı’nın ırkçı düşünce yapısında Filistinlilerin ve İranlıların hayatlarının değeri aynıdır: sıfır.

Kaderlerimizin neden iç içe geçtiğini şu şekilde açıklayayım. Filistinliler, sadece İsrail’in gaddar yurttaş-askerleri eliyle yok edilmiyorlar, bu katliam, Batı dünyasının devlet, şirketler ve medya kuruluşlarıyla sunduğu destekle birlikte gerçekleştiriliyor. Bu destek ise kısmen İslam düşmanlığını, yani Ortadoğu halklarını insan olarak görmeyen, insanlık dışı koşullara mahkûm eden ırkçılık biçimin temel alıyor. İslam düşmanlığı, Avrupa-Amerikan kamuoyunun bazı kesimlerinin İsrail’in çektiği acılara bu kadar duyarlı, Filistin’in acılarına ise bu kadar duyarsız olmasının nedenidir. Yanlış anlaşılmasın, birçok Batılı, soykırıma karşı çıkıyor, bazıları, polis şiddetine ve medya tarafından şeytanlaştırılmaya maruz kalarak ciddi riskler alıyor. Ancak, mücadele eden insanların sayısı, soykırımı durdurmak veya yavaşlatmak konusunda yeterli değil. Gerçek şu ki, sokak protestolarının ötesinde, Batı kamuoyunun büyük bir bölümü, özellikle de elitleri, Filistinli çocukların yakılmasını tam bir kayıtsızlıkla, hatta açıktan destekleyerek izlemeye devam ediyorlar.

Yani, İslam düşmanlığından kaynaklanan bu hastalıklı empati eksikliği, Ortadoğu halkları arasında hiçbir ayrım gözetmiyor. Aynı İslam düşmanlığı, Saddam Hüseyin’i silahlandırıp bir milyon sivilin ölümüne sebep olan İran-Irak Savaşı’nın gerçekleşmesini sağlayan Batı’nın suç ortaklığı için gerekli zemini sunmuştu. Saddam Hüseyin, asker-sivil, İranlı ve Iraklı insanları zehirli gazla öldürdüğünde, daha sonra kitle imha silahlarına sahip olduğu için onu devirecek olan aynı Batı güçleri gözlerini başka yöne çevirmişlerdi. Kimyasal silahlar, bize karşı kullanıldıkları sürece sorun teşkil etmiyordu. Bu, 1988’de USS Vincennes isimli güdümlü füze kruvazörünün İran Hava Yolları’na bağlı 655 sefer sayılı uçağı düşürerek 290 İranlı sivili sebepsiz yere öldürmesi karşısında Batı’nın sergilediği kayıtsızlığı da aynı İslam düşmanı zihniyetle açıklamak mümkün. İran kanı, Filistin kanı kadar değersizdir.

Burada bir sistem söz konusu ve bu sistemde tesadüflere yer yok. İslam düşmanlığı, tüm Ortadoğu halklarını doğuştan şiddet yanlısı ve harcanabilir varlıklar olarak görüp ırksallaştırıyor. Arapça veya Farsça konuşmanızın, günde beş vakit namaz kılmanızın veya akşam yemeğinizde şarap içmenizin, İslam Cumhuriyeti’ni desteklemenizin veya ona karşı çıkmanızın bir önemi yok. Batı’nın çıkarları, bölgeyi esir almayı gerektiriyorsa bu farklılıklar önemsiz. İranlı aileleri boğan yaptırımlar, Gazzelilerin kasıtlı olarak aç bırakılmasıyla insani maliyet açısından karşılaştırılamayacak düzeyde olsa da aynı mantığı takip ediyor: Ortadoğu’nun çilesi, Batı hegemonyası için kabul edilebilir bir tali hasar. Filistinlilerin boyunduruk altına alınmasını haklı çıkaran aynı teorik yaklaşımlar, İsrail’in İran şehirlerini bombalamasını da meşrulaştırdılar. Batılı politikacılar, aynı dili kullandılar: insanları kalkan olarak kullanan eylemcilerden, gerekli tali hasardan ve tabii ki İsrail’in “kendisini savunma hakkı”ndan bahsedip durdular. Alman şansölyesi Friedrich Merz, daha da ileri giderek, İsrail’in tüm Avrupa’nın pis işlerini yaptığını söyledi ve ona teşekkür etti.

Uzun zamandır yuvasız milliyetçilik, İranlıları, Ortadoğu’daki mevcut hallerinden, beyaz ırka yakın durmak suretiyle kurtulabileceklerine inandırdı. Buradan İranlı şahçılar, İslam düşmanı yaklaşımlarının ve ateşli Siyonizm yanlısı oluşlarının kendilerinin Batı tarafından kabul görmelerini sağlayacağını düşünüyorlar. Oysa bu yanılsama, kendi topuklarına sıktıkları kurşundur. Filistin’deki soykırım ve İran’a yönelik saldırılar, bu stratejinin müflis olduğunu ortaya koydu. Hiçbir İslam düşmanı gösteri veya Siyonizme coşkuyla sunulan destek, şehirlerimizi bombalayan ve ailelerimize yaptırımlar uygulayan beyaz dünyaya giriş hakkı sunmayacak.

Bölgemizdeki mücadeleler birbirinden ayrılamaz. Filistin’in soykırımdan kurtuluşu, İran’ın yaptırımlardan ve askeri saldırılardan kurtuluşu, Suriye, Yemen ve Sudan’ın sömürge savaşlarından, hava bombardımanlarından ve vekalet savaşlarından kurtuluşuyla bağlantılıdır. Hepsi, aynı emperyalist mantıktan kaynaklanıyor, bu mantık, hayatlarımızı harcanabilir şeyler olarak görüyor.

Filistin direnişinin yanında durduğumuzda, tüm bölgemiz üzerindeki Batı egemenliğine meydan okumuş oluyoruz. Onların yıkımını alkışladığımızda ise, hepimizi ezen güçleri güçlendiriyoruz.

Filistin bayrağı, onur ve egemenlik için yürüttüğümüz ortak mücadeleyi temsil ediyor. Yekpâre bir halk olarak saldırıya uğruyoruz; bu nedenle yekpâre bir halk olarak karşılık vermeliyiz.

Tarihte yerel, bölgesel ve evrensel düzeyde işleyen zulüm pratiklerine karşı mücadeleleri birbirine bağlayan sloganlara nadiren tesadüf edilmiştir. Yerli halkların toprak mücadelelerinden yaptırım altındaki ekonomilere, gözetim devletlerinden bombalanmış şehirlere, güçlülerin güçsüzleri ezdiği, sömürgeci mantığın tüm halkları insanlıktan çıkardığı, direnişin ezici bir güçle karşılaştığı her yerde, onur ve egemenlik için verdiğimiz ortak mücadeleyi tek bir slogan birleştirdi: “Filistin’e Özgürlük”.

Rıza Ziya İbrahimi
22 Eylül 2025
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Dünya genelinde faal olan Siyonist medya kuruluşları bu sloganları sevinçle karşıladı. Bu noktada Jewish Chronicle’ın yayınladığı “O Filistin bayrağını kıçına sok” başlıklı makaleye ve Siyonist propagandacı Emily Schrader'in tvitine bakılabilir.

[2] Reza Zia-Ebrahimi, The Emergence of Iranian Nationalism: Race and the Politics of Dislocation (Columbia University Press, 2016).

[3] Khodadad Rezakhani, “Navigating Persian: The travels and tribulations of Middle Iranian Languages”, yayına hz.: Borrut vd., Navigating Language in the Early Islamic World: Multilingualism and Language Change in the First Centuries of Islam içinde (Brepols, 2024).

[4] Zia-Ebrahimi, The Emergence of Iranian Nationalism, s. 199.

[5] Neda Maghbouleh. The Limits of Whiteness: Iranian Americans and the Everyday Politics of Race (Stanford University Press, 2020).

[6] Haggai Ram, Iranophobia: The Logic of an Israeli Obsession. Stanford University Press, 2020.

0 Yorum: