“Londra Emniyet
Müdürlüğü’ndeki kaynaklardan aldığımız güvenilir bilgilere göre, Tommy Robinson
liderliğindeki aşırı sağcılar ve bir grup İranlı şahçı, yarınki protestolara
katılarak, barışçıl eylemleri kışkırtacak ve onlara zarar verecekler.”
[Filistin yanlısı bir miting öncesinde alınan kısa mesaj, 2024]
Batı
Avrupa veya Kuzey Amerika’da Filistin’le dayanışma eylemlerine iştirak eden
herkes, şu türden rahatsız edici bir manzaraya illaki tanık olmuştur:
Diasporadaki İranlı şah yanlıları, İsrail’in Filistinlilere yönelik soykırımını
gözleri dönmüş bir şekilde, büyük bir coşkuyla destekliyorlar. İsrail yanlısı
mitinglerde, 1979 öncesinin bayraklarını ellerine alan şahçılar, Yahudi
üstünlükçüleri, aşırı sağcılar ve kitlesel katliama destek veren diğer
kesimlerle omuz omuza yürüyorlar. Bunlar, televizyon ekranlarına yansıyan
tartışmalarda, Filistinli çocukların sistematik olarak katledilmesini
meşrulaştırmaya çalışıyorlar. İsrail’e bağlılıkları, sadece söylem düzeyinde
kalmıyor. Sık sık Filistin yanlısı hemşehrilerini fiziken tehdit ediyorlar.
2024 yılında Londra'da, uzun boylu genç bir erkek şahçı, yaşlı bir İranlı
aktivist kadını “terörist” olarak nitelendirdi ve ona “git de Hamas sana
tecavüz etsin” dedi. Sonrasında internette bu yaşlı kadınla yaşı ve güçsüzlüğü
üzerinden alay edildi.
Diasporada
Şah yanlılarının güçlü olduğu, Siyonizmin yapısal destek gördüğü kimi topluluklarda
(ki Güney Kaliforniya, bunun en önemli örneği), eski rejimle şiddete meyilli
ilişki kuran insanlara rastlamak mümkün. Bu topluluklar içerisinde yaşayan ve
Filistin’e destek veren İranlı aktivistler, düzenli olarak ölüm tehditleri
aldıklarını söylüyorlar. Kendinden menkul, işgüzar kimi İranlı milisler,
Kaliforniya Üniversitesi Los Angeles Kampüsü’nde kurulan kampta kalan
öğrencilere coplarla saldırdı. Kullandıkları yöntemler, İran’da protestoculara
vahşice saldıran sivil giyimli çeteleri hatırlatıyor.
Şahçılarda
gördüğümüz, Siyonizme yönelik bu hararetli destek, başka yerlerde açığa çıkan
eğilimlerle çelişiyor. Batı’da İsrail’in uyguladığı soykırıma yönelik devlet,
şirket ve medya desteği azalmadan devam ediyor ama halklar, açlıktan ölen
çocukların, yakılan ailelerin ve öldürülen yardım gönüllülerinin görüntüleri
karşısında İsrail’in karşısına geçiyor. İsrail’in uyguladığı vahşetin karşısına
dikiliyor. Ama nasıl oluyorsa İranlı Şahçılar, tam zıt bir konum alıyorlar. Ekranda
canlı izledikleri her vahşette, her katliamda Siyonizme olan bağlılıkları daha da
güçleniyor. İsrail’in, Haziran 2025’te kendi ülkelerine düzenlediği, aralarında
birçok masum kadın ve çocuğun da bulunduğu binden fazla İranlının ölümüne yol
açan saldırı bile onları yollarından döndürmüyor.
Şahçılar,
Siyonizme büyük bir şevk ve coşkuyla bağlılar. Esasında bu bağlılık, daha
kapsamlı bir olgunun basit bir tezahüründen başka bir şey değil. Bazı
İranlıların Siyonizme sundukları desteğe hem İran içinde hem de yurtdışında
İran İslam Cumhuriyeti karşıtı muhalefetin her bileşeninde rastlanıyor.
İranlıların kullandığı internet ortamları, bu desteğe dair kanıtlarla dolup
taşıyor. Bir futbol maçında “O Filistin bayrağını kıçına sok” diyen bağıranlara
veya Tahran’ın simgeleşmiş yapılarına İsrail bayrağı asanlara, “Yaşasın İsrail”
diye slogan atanlara rastlanıyor.[1]
Öte
yandan, diasporadaki şahçılar, görünürlükleri, Filistinlilere karşı
düşmanlıklarının yoğunluğu, İsrail’e yönelik desteklerindeki tutarlılık ve Batı
dünyasında Filistin’le dayanışma eylemlerinin gerçekleştiği alanlarda ortaya
koydukları etkiyle öne çıkıyorlar.
Peki
bu İranlılar, hangi gerekçeyle İsrail’in uyguladığı soykırıma destek sunuyorlar?
Konuyla ilgili eskiden beri dillendirilen geleneksel görüş, İranlılardaki
Siyonizm destekçiliğini rejim karşıtlığıyla tanımlı politikaya bağlıyor. Bu anlamda
ilgili görüş, Filistin’in İslam Cumhuriyeti’nin davası, Hamas’ın Tahran’ın “vekil
gücü” oluşu üzerinde duruyor, “rejime yönelik muhalefetin İsrail’i desteklemeyi
gerekli kıldığını” söylüyor. Bu mantık, Siyonizmin zorbalıklarını “cesur
direniş eylemleri” olarak görüyor.
Bense,
karşıtlıkla tanımlı politikanın, Filistinlilerin yok edilmesinin İran’ın
kurtuluşunu getireceğine dair sapkın inancı açıklamakta yetersiz kaldığı
düşüncesindeyim. Uydudan yayın yapan Iran International kanalının muhabiri
Babek İshaki, Gazze’deki soykırım neticesinde enkaza dönmüş bir binanın
duvarına, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” yazarken tepkisel muhalifliği örnekliyordu. Ama
bu tepkisel muhalifliğin tüm gerçeği izah etmediğini görmek lazım. İshaki, o sloganı
yazarken, bir yandan da Filistinlilerin yok edilmesi karşısında duyduğu tatmini
ve memnuniyeti de dile döküyordu. İşte yukarıda bahsini ettiğimiz geleneksel
görüş, odadaki fili, bu ağır gerçeği görmezden geliyor.
İranlıların
Filistin karşıtı tutumları, benim “yuvasız milliyetçilik” olarak adlandırdığım
şeyin sonucudur. Bu milliyetçilik anlayışı, derinlere kök salmış, insanlık
dışı, ırkçı bir düşmanlığı temel alır. Özellikle şahçılar arasında güçlü olan
bu ideoloji, Arapları ve Müslümanları İran’ın “kadim düşmanları” olarak görür,
onların yok edilmesini kurtuluşumuz olarak değerlendirir. Ancak, yuvasız
milliyetçilerin farkında olmadığı şey, milliyetçiliklerinin, Batı ve Siyonist
sömürgeci bilgi teorilerinin merkezinde yer alan ırk hiyerarşilerini ve İslam
düşmanlığını içselleştirmiş olmasıdır. Neticede bu bilgi teorileri, İranlılar
da dâhil olmak üzere, tüm Ortadoğu halkları için birer tehdittir.
Yuvasız
Milliyetçilik Nedir?
Önceki
çalışmamda da dile getirdiğim gibi[2], yuvasız milliyetçilik, Rus ve İngiliz
imparatorluklarıyla girilen savaşlarda yaşanan askeri yenilgiler ve toprak
kayıplarının İranlı elitlerin güç ve güvenlik duygusunu paramparça ettiği on
dokuzuncu yüzyılda doğdu. Yuvasız milliyetçiliği bu kadar dikkat çekici kılan
şey, bu krize verdiği sezgisellikten uzak tepkidir. Avrupa kaynaklı bilgi
teorilerini reddetmek yerine, onları toptan benimseyen bu milliyetçilik türü,
Avrupa egemenliğinin temelini oluşturan ırkçı teorileri ve İslam düşmanlığını
içselleştirdi. Bu muazzam ideolojik çarpıtma girişimi, beyaz olmayıp, Avrupa emperyalizmiyle
muhatap olan her insanda etkili oldu.
Irkçı
teoriler ve İslam düşmanlığı, iki sebebe bağlı olarak benimsendi:
1.
Aryan ırk teorisinin kabulü: On dokuzuncu yüzyılda Avrupalı düşünürler,
Hint-Avrupa dillerini konuşanları “Aryan ırkı”nın üyeleri olarak tasnif ettiler. Bu tasnif
neticesinde İranlılar, istemeye istemeye, kendilerini bu gruba
dâhil edilmiş buldular. Bu beyaz kulübe üyeliğin
tabii ki kimi koşulları vardı. Ernest Renan ve Arthur de Gobineau gibi ırk düşünürleri, İranlıları en iyi
ihtimalle Aryan ırkının “yozlaşmış” bir türü olarak görüyorlardı. Gene de bazı İranlı aydınlar, bu isteksizce
dâhil edildikleri kategoriyi bir biçimde benimsediler. Bu tasnifi, Avrupalı işkencecileriyle akrabalık kurmanın bir
yolu olarak gördüler. Ters psikoloji üzerinden bu kişileri “kuzenler”i
olarak bağırlarına bastılar.
2.
İran’ın sömürgecilikle belli belirsiz ilişkisi: Asya ve
Afrika’daki birçok bölgenin aksine, Rus ve İngiliz müdahalesine
maruz kalmasına rağmen İran, hiçbir zaman resmi manada sömürgeleştirilmedi. Yani, İranlılar, Avrupa’nın ırkçı şiddetine hiçbir zaman sistematik bir biçimde
maruz kalmadılar. Dolayısıyla, Avrupa ırkçılığına karşı belirgin
bir bağışıklık elde edemediler. Egemen ırka dâhil olma umudunu korudular. Oysa
bu, baştan çıkarıcı ama çocukça bir inançtı.
Ben,
yuvasız milliyetçiliği, işlevi açısından tanımlıyorum. İran’ı
gözlemleyebildiğimiz gerçeklikten söz düzeyinde kopartma konusunda yaptıklarına
bakıyorum. Coğrafi planda Ortadoğu’da yer alan, kültürel açıdan Irak, Türkiye
ve Basra Körfezi ile iç içe geçmiş, tarihsel zeminde Orta Asya ve Hint alt
kıtasıyla bağlantılı ve bin yılı aşkın süredir ağırlıklı olarak Müslüman olan
İran, bir Aryan ulusu olarak, Sami ırkından gelen Arapların yaşadığı, “kendisi
için yanlış olan bir mahallede kaybolmuş”, “Avrupalıların yoldan çıkmış kuzeni”,
“Aryan ırkının ötekisi” olarak tasavvur ediliyor. Son Şah, İran’ın Ortadoğu’daki
konumunu “coğrafi bir kaza” olarak tanımladığında, bu tasavvuru kusursuz
biçimde dile dökmüştü.
Aryan
ırk teorisi, İslam’ı “Arap/Semitik zihnin” ürünü olarak ırksallaştırır, ayrıca
bu dini, İran’ın sözde Aryan özüne temelden yabancı olduğunu varsayar. Bugün sağda
solda gördüğümüz şahçılardaki Siyonizme yönelik desteği ve İslam Cumhuriyeti’ne
yönelik İslam düşmanlığı temelli muhalefeti anlamak istiyorsak, buraya
bakmalıyız.
Farsça
konuşan toplumların İslam’ı benimsedikleri ve dönüştürdükleri süreç, sığ bir
yaklaşımla, “Arap istilası” denilen, bir gecede gerçekleşmiş gibi takdim edilen
bir olaya indirgenir. Arapların İranlılara ve Farsçaya yönelik ırkçı
düşmanlığına vurgu yapan bu yaklaşım ve onun üzerinden geliştirilen söylem,
sahtekârlıktan başka bir şey değildir.
Tarihçilerin
de bildiği gibi, Farsça konuşan elitler, İslam’ın doğuya doğru genişlemesinde
çok önemli bir rol oynamış, Soğdca ve Baktriyaca gibi diğer İran dillerini
ortadan kaldırarak, Farsçanın İslam’ın ikinci dili haline gelmesini
sağlamışlardır.[3] Ancak milliyetçi inanç sistemlerinde, tarihe ait gerçekleri
doğru aktarma meselesi, ancak ideolojik işleve sahipse önem arz eder.
“Arap
istilası” efsanesinin amacı, on dokuzuncu yüzyıldaki askeri yenilgilerden 1979
Devrimi’ne kadar İran’ın yaptığı her yanlış için ırksal bir günah keçisi bulmaktır.
Her felâket, her ırkçı düşünürün kâbusu anlamında, başka ırkın kana karışması
ihtimalini anımsatan bir olgu olarak, “Semitik pislik”le kirlenmişliğin kanıtı
haline gelir. Bu yuvasız milliyetçiliğin mantığına göre, İran’ın yüzleştiği
açmazların çözümü, ırksal arınmadadır. Bu anlamda, İslami uygulamalar,
Arapçadan ödünç alınmış kelimeler, yabancı dokunun bedenden cerrahi işlemle çıkarılmasında
olduğu gibi, ülkeden sökülüp atılmalıdır. Beden olarak görülen ülkenin
fazlalıklardan kurtulması sonucu İran, İslam öncesinde sahip olduğu ihtişama yeniden
kavuşacaktır. 1930’ların ideologu Ali Ekber Siyasi’nin dediği gibi, İranlılar, “Fars
ruhunu bu İslam denilen kirden arındırmalı, bu ruhun Aryan ırkındaki üstün
yeteneğin kattığı canlılıkla ışıldamasını sağlamalıdır.”[4]
Pehlevi
Devleti’nden Diasporaya
Tarihin
ironi anlayışı güçlüdür. On dokuzuncu yüzyılda İranlı aydınlar arasında
marjinal bir ideoloji olarak yola koyulan şey, siyaset ve iktidarda yaşanan
tesadüfi gelişmeler neticesinde Pehlevi devletinin (1925-1979) resmi görüşü
haline geldi. Hızlı ve kapsamlı bir dönüşüm yaşandı.
Otuzlarda
Tahran, eski çağlara dönük özlem üzerinden, Ahameniş devletinden kalma beton
anıtlar türünden unsurlarla dolup taştı. Yuvasız milliyetçiliğin, İran’ın
ihtişamlı dönemini İslam öncesi geçmişine dayandırırken, İslam’ın gelişini
kıyametvari bir “Arap istilası” olarak gösteren tarih okuması, kitlesel eğitim
yoluyla genç zihinlere kazındı. Tüm nesiller, kendi kültürlerinin İslam ve
Araplar eliyle kirletildiğini düşünmeyi öğrendiler.
Bu
projenin en sapkın yönü, özgünlük iddiasıydı. Şah Rıza’nın İran’ı
Batılılaştırma konusunda yürüttüğü, İslami uygulamaları yasaklamak, Batı
kıyafetlerini dayatmak, hatta kadınların tesettürünü zorla çıkarmak gibi sert
eylemleri içeren kampanya, “gerçek İranlılığa” dönüş olarak pazarlandı. İran’daki
kültürel ve dini hayatın yüzleştiği yıkım, restorasyon maskesinin arkasına
gizlendi. Şah Rıza’nın oğlu Muhammed Rıza, tarihsel açıdan hiçbir anlamı
bulunmayan Aryamehr (“Aryanların Işığı”) unvanını alırken, taç giyme
törenlerinden saray kıyafetlerine, hatta kraliyet arabalarına dek olduğu gibi
İngiliz kraliyetine ait ihtişamı kopyaladı.
Avrupalıları
taklit eden bu yaklaşım, bugün hâlâ vatansever bir başarı olarak yüceltiliyor. Bu,
yuvasız milliyetçiliğin kültürel intiharı ulusal gurura nasıl dönüştürdüğünün
çarpıcı bir örneği.
Oysa
Şah’ın ideolojik bağlılığının en açık kanıtı, özellikle ABD olmak üzere,
hegemonik güçlerle ittifak kurma fikrini esas alan dış politikasıydı.
Sömürgecilik karşıtlığı, yuvasız milliyetçiliğin genetiğinde yazılı olmayan bir
şeydi.
Batılı
güçler, “ırksal kuzenleriniz” haline geldiklerinde, tanım gereği, müttefik olarak
görülürler. Düşman ise sadece ırksal öteki olarak Arap Müslümandır. Bu yaklaşım
üzerinden sömürgecilikle işbirliği, kaçınılmaz hale gelir.
Günümüz
diasporasına baktığımızda, özellikle Pehlevi dönemine yönelik nostaljik bir
yaklaşımı benimseyen, bir yandan da İslam Cumhuriyeti’ne düşman olan kesimlerde
yuvasız milliyetçiliğin geliştiğini görüyoruz. Mevcut rejime karşı bir direniş
dili sağlamanın ötesinde bu milliyetçilik, daha cazip bir imkânı, Batı
toplumlarında beyazlıkla kurulan dirsek teması üzerinden sınıf atlama imkânı
sunuyor.
Aryan
taktiği giderek ters teperken (çoğu Batılı için Aryanizm, Nazizmi
çağrıştırıyor), İslam düşmanlığı (İslamofobi) her kapıyı açıyor. Yuvasız
milliyetçiler, (aşırıcılık, kadın düşmanlığı, cinsel sapkınlık gibi) Müslüman
karşıtı klişeleri büyük bir hevesle benimsiyorlar, böylelikle Batılı kitlelerde
karşılık buluyorlar. Onların “içeride” geliştirdikleri bakış açıları, tersten,
Batı’daki İslam düşmanlığına meşruiyet kazandırıyor.
Yuvasız
milliyetçiler, cami inşaatlarına karşı çıkıyorlar, gizli yürütülen cihat ve
büyük göç gibi komplo teorilerinin ateşine benzin döküyorlar, yeri geldiğinde,
İslam’a karşı doğrultulmuş bir silah olarak, ilericiymiş gibi görünen feminist
milliyetçiliği ve lubun savunusu üzerine kurulu dile başvuruyorlar. Bu çok
yönlü İslamofobi, beyazlığın ülkesine girmek için birer pasaport olarak
kullanılıyor.
Beyaz
üstünlüğü uzun zamandır, ırkçı bir yerden ele aldığı gruplardan insanları
kendine devşiriyor. Afrikalı-Amerikalılar, kendi içlerinden çıkan ve düşmana
teslim olan kişileri “ev köleleri” ve “Tom Amca” olarak nitelerdi.
Zimbabveliler, kurtuluş mücadeleleri sırasında, aralarındaki “hainleri” ve “hindistan
cevizleri”ni mahkûm ederlerdi. Bize daha yakın bir örnek olarak,
Filistinlilerin İsrailli zalimlere yanaşanları “normalleşmeciler” ve “işbirlikçiler”
şeklinde nitelemesine bakılabilir.
Ne
var ki İranlı yuvasız milliyetçiler, sadece işbirlikçi oldukları için farklı
değildirler. Bunlar, beyazların üstünlüğü fikrini bütünüyle benimsiyorlar. Irksal
zulüm üzerine kurulu sisteme meydan okumak yerine, onu destekliyorlar, o
sistemin içinde yer almaya çalışıyorlar. Bu süreçte İranlılar da dâhil olmak
üzere, ırksal şiddetin çilesini çekmiş insanları görmezden geliyorlar. Ama gerçeklik,
bu stratejiyi sahiplenenlerin suratına tokadını illaki indiriyor.
Amerika’daki
İranlılar Trump’ı desteklemelerine rağmen, siyasi görüşlerine bakılmaksızın tüm
İranlılar, aynı Trump eliyle “Müslüman yasağı” kapsamına sokuluyorlar. Son
zamanlarda, ABD vatandaşlığına sahip İranlılar, hatta İran rejiminin açıktan
düşmanları bile, Trampçılığın yol verdiği Göç ve Gümrük Muhafız (ICE) ekiplerinin
hedefi haline geliyorlar.
Nida
Makbule’nin yerinde tespitiyle, Amerika’daki İranlılar “beyazlığın sınırları”yla
tanıştılar. Tepelerindeki cam tavanı bizzat fark ettiler.[5] Aryan ırkını savunan
hiçbir tutum, İslam düşmanlığı üzerine kurulu hiçbir pratik, bu tavanı kıramaz.
Beyazlık
Katına Çıkan Merdiven Olarak Siyonizm
Yuvasız
milliyetçilik ve Siyonizm, Batı modernliğinin temel özellikleri olarak, etnik
milliyetçilik, ırksal hiyerarşi ve kapitalizmin ürünleridir. Dahası, Siyonizm, Batı
sömürgeciliğine ait, “beyaz olmayan halklar, sadece beyaz halkların sorunlarını
çözmek için vardırlar” diyen temel önermeyi benimser. Bu bağlamda, sorun,
Avrupa’ya has antisemitizm tarihi ve Holokost’ta zirvesine ulaşan süreç olarak
belirlenmiştir. Soruna yönelik çözümse, Filistin’de kurulacak Yahudi devleti
fikrinde bulunmuştur. Bu çözüm, neticede Filistinlilerin topraklarından mahrum
bırakılmalarını, Filistin’deki toplumun yok edilmesini gerekli kılmıştır. Bu
klasik sömürgeci anlayış uyarınca, beyaz olmayan yerliler, Avrupa’nın
hatalarının varoluşsal bedelini ödemişlerdir.
Yuvasız
milliyetçiler, bu getirilen düzeni cazip buluyorlar. Büyük ölçüde Arap ve
Müslüman bir nüfusun yok edilmesine dönük pratik, yuvasız milliyetçiler
açısından, özünde iki amaca hizmet ediyor: hem katılmak istedikleri Batı’nın
sömürgeci projesinin mevzi kazanmasını sağlıyor, hem de İran’daki “Arap
istilası”ndan ve 1979 Devrimi’nden intikam almalarını mümkün kılıyor.
Tahran’da
bulunduğu sırada İtalyan bir arkadaşım, sohbet ettiği bir İranlının, İsrail’in
Gazze’ye yönelik gerçekleştirdiği saldırılardan biriyle ilgili olarak, “Gazzelilerin
çektiği acılar üzücü ama neticede İslam ve 1979 Devrimi konusunda ettiklerini
buluyorlar” dediğini aktarıyor.
Arap
oldukları için Filistinliler, yaşadığımız sorunlardan, ait oldukları millet
üzerinden, topluca sorumlu tutuluyorlar. Bu bağlamda, ne kadar sapkın görünse
de, Filistinlilerin çektiği acı, ırksallaştırılmış düşmana karşı elde edilmiş dolaylı
bir zafer olarak görülüyor. İşte yuvasız milliyetçilerin Siyonizmle olan
işbirliğinin ideolojik temeli burada yatıyor: yuvasız milliyetçilik de Siyonizm
de ırksal kurtuluş vizyonlarını gerçekleştirmek için Arap-Müslümanların yok
olmasına ihtiyaç duyuyor.
İsrail’in
İslam Cumhuriyeti’ne yönelik düşmanlığı, İsrailli propagandacılara İran
halkıyla baskıcı rejimlerine karşı ittifak kurma konusunda stratejik bir fırsat
sunuyor. Yuvasız milliyetçiliğin duygularına hitap etmek kolaydır; tek gereken,
İran’ın İslam öncesi mirasını övmek, Büyük Keyhüsrev’i yüceltmektir. İsrail
devleti, İran şehirlerini bombalarken bile bu yönteme başvurabiliyor ve bu
yöntem epey işe yarıyor. Tahtın varisi Rıza Pehlevi bile, eski İsrail
istihbarat bakanı Gila Gamliel tarafından düzenlenen bu propaganda kampanyasına
dâhil edildi. Pehlevi ve eşi 2023 yılında İsrail’i gezerek, İsraillilerle
paylaştığımızı iddia ettiği ortak değerlere methiyeler dizdi.
Bu
strateji, epey iyi işliyor. Stratejinin, bugünlerde İsrail’in diasporadaki
muhalif medya üzerindeki etkisiyle, özellikle de birçok İsrail yayın organından
daha hararetli bir biçimde İsrail yanlısı olan, Londra merkezli Iran International
kanalı aracılığıyla kurumsal bir zemine kavuşturulduğunu görüyoruz.
İranlılar,
kendi ülkelerine yönelik askeri saldırılara methiyeler diziyorlar, çünkü
yuvasız milliyetçilik üzerinden İslam Cumhuriyeti’ni İrani bir olgu değil,
Arapların ve İslam’ın İranlılara yönelik düşmanlıklarının tezahürü olarak
görüyorlar. Bu nedenle, rejimin liderlerine her fırsatta tāzizade (Arap
kökenli) deniliyor. Rıza Pehlevi bile onları “işgalci” olarak nitelendirerek, yabancılıklarını
vurguluyor.
İsrailliler,
bu söylemi memnuniyetle benimsediler, hatta İran’a bombaların atıldığı
harekâtın zirvesinde yürüttükleri askeri propagandada bile rejimi popüler
kültürde gördüğümüz “Dehhak” ifadesiyle takdim ettiler. Böylesine çarpık bir
mantık üzerinden İranlı şahçılar, her İsrail saldırısını İranlı olmayan bir
rejime yönelik saldırı olarak görüp alkışladılar. Ondan kurtulma imkânını
sunduğu için İsrail’e destek verdiler. Bu manipülasyon, hasbaranın
zafere ulaştığının delili. İsrail, kendi gerçekleştirdiği saldırılarda mağdur
olanları yüzleştikleri yıkımı alkışlatmayı başardı.
Öte
yandan, bu sistemik ve rastlantısal ittifaklara rağmen, Siyonizm, diasporadaki
beyazlık arayışında daha da temel bir amaca hizmet ediyor. Yuvasız
milliyetçiler, hiçbir jestin, tüm ideolojiler içerisinde yapısal olarak en
Batılı olan Siyonizme yönelik coşkulu destek kadar Batı’dan onay almayacağını
düşünüyorlar. Avrupa’da Avrupa antisemitizmine bir cevap olarak doğan, Avrupa’nın
sömürgeci yöntemleriyle gerçekleştirilen ve Batı’nın emperyalist gücüyle hayatta
tutulan Siyonizm, Ortadoğu’ya yansıtılan beyaz üstünlüğünün en saf özünü temsil
ediyor.
Diasporadaki
İranlılar için beyazlığa giriş arayışında, bu projeyi desteklemek, nihai
sadakat sınavı haline geliyor çünkü beyazlığın iki temel niteliğini gösteriyor:
tam bir İslamsızlaşma ve Küresel Güney’le dayanışma imkânlarının tümüyle
ortadan kaldırılması. Arap ve Müslümanların çoğunlukta olduğu bir halkın yok
edilmesine dönük saldırılara yönelik alkışlar, özünde Batı’nın sömürgeci
tahayyülünde medeniyetin en yüksek ilerleme biçimini temsil ediyor. Bu nedenle,
İranlı şahçılardaki Siyonizme yönelik desteğin düzeyi, birçok Batılı çevrelerin
desteğinin düzeyini çoğu vakit aşıyor.
Şahçı
İranlılar, Filistin’i harap edenlere herkesten daha fazla bağlı olduklarını,
Müslümanların çektiği acılara, o acılara yol açanlardan daha fazla sevindiklerini
kanıtlamak zorundalar. Ekranlarda canlı yayınlanan, komşularına yönelik
soykırımı desteklemek, onlara göre hainlik değil, beyaz olmak için gidilen
okulda girilen son sınav anlamına geliyor. Bu sınavın hileli olduğu, beyazlığın
kimsenin ulaşamayacağı bir mertebede durduğu, bugünün katledilen Filistinlilerin
yarın İran’da katledilecek insanların habercisi olduğu gerçeğini, dünya
görüşleri yuvasız milliyetçilikle şekillenmiş kişiler hiçbir şekilde idrak
edemiyorlar.
Karşıtlık
Üzerine Kurulu Politikanın Sınırları
İran
Siyonizmi, yalnızca “karşıtlık üzerine kurulu politika” üzerinden anlaşılamaz. Madem
İranlı şahçılardaki nefret, gerçekten de İslam Cumhuriyeti’nin desteklediği her
şeye karşı çıkmayı gerekli kılıyor, o vakit rejimin en önemli müttefiklerine,
yani Rusya ve Çin’e de aynı öfkenin yöneltilmesi gerekirdi. Bu güçler, sadece
diplomatik destek sunmakla kalmıyor, aynı zamanda içteki baskıya da pratikte
zemin sunuyorlar. Rus ve Çin teknolojileri, İran’daki gözetim aygıtını, yüz
tanıma sistemlerini ve kalabalıkları kontrol etme yöntemlerini destekliyor.
İranlı protestocular, coplarla karşı karşıya kaldığında veya gazeteciler hapse
atıldığında, Moskova ve Pekin’de mükemmelleştirilmiş araçlarla yüzleşiyorlar.
Rıza
Pehlevi dâhil tüm şahçı güruh, Tahran ile ilişkileri sebebiyle Rusya ve Çin’i
eleştiriyor, hatta İran’ın “Çin’in sömürgesi” haline geleceğine dair abartılı
iddialarda bulunuyor. Ancak bu eleştirilere rağmen, farklı duygusal tepkiler veriliyor.
Hiçbir İranlı şahçı, Filistin’e lanet okurken gösterdiği coşkuyla “Rusya’ya
ölüm” diye bağırmıyor. Filistin’e ait simgelerin olduğu kâğıtları tuvalet
kâğıdı olarak kullanmayı önerirken, aynı öneriyi Çin bayrakları için dillendirmiyor.
Ukrayna’ya ait insansız hava araçları Rusları öldürdüğünde, İran muhalefetinin
sosyal medyası, Filistinli çocukların yakılmasında olduğu gibi sevinç
çığlıkları atmıyor.
Bu
asimetri, Rusya ve Çin’in aksine Filistinlilerin İran muhalefeti için hiçbir
tehdit teşkil etmediği gerçeğini dikkate aldığımızda daha da da
belirginleşiyor. Seksen yıldır sömürgeleştirme ve soykırım sürecinin kurbanı
olan, boyunduruk altındaki bir ulusun, İran rejimini anlamlı bir şekilde
desteklemesi, yapısal olarak imkânsız. Filistinliler, alabildikleri her türlü
yardımı kabul etmek zorunda, oysa Rusya ve Çin, baskıcı teknolojileriyle
doğrudan İranlı muhaliflere zarar veren küresel süper güçler. Bu mantıksal
çelişkinin farkında olan yuvasız milliyetçiler, Filistin düşmanlığını ebedi
kılmak adına, çaresizce, Yasir Arafat’ın seksenlerde Saddam’a verdiği desteği
örnek olarak gösteriyorlar ya da İran’da hükümet karşıtı protestocuları dövmek
için Filistinli ajanlar tutulduğuna dair temelsiz iddialara sarılıyorlar.
Asıl
Filistinlilere ve mücadelelerine düşman oldukları gerçeğinin en somut delili,
Filistinlilerin çektiği acılara gösterdikleri tepkiler. Gazzeli çocuklar
açlıktan ölürken, İranlı muhaliflere ait bazı hesaplar, X platformunda, “Gelin
bunu yiyin” etiketi açtılar ve o çocuklarla alay ettiler. Açlıktan ölen Filistinlileri
aşağılamak için gösterişli İran yemeklerinin fotoğraflarını paylaştılar. Bu olay,
İran’ın ahlaken dibe vuruşunun somut ifadesiydi.
Bu
türden saldırılar, bir yandan da İranlıların karşıtlık üzerine kurulu
politikayla hareket ettiğine dair açıklamanın boş ve anlamsız olduğunu ortaya
koyuyor. Bu insanlıktan çıkmış kişilerin sergilediği ahlaksızlık, siyasi
anlaşmazlıklardan değil, derinlere işlemiş ideolojik zehirden, bilhassa yuvasız
milliyetçilikten kaynaklanıyor. Şahçıların davranışları, ancak içselleştirilmiş
ırkçı İslam düşmanlığıyla, ümitsizce bir çaba olarak beyaz olma gayretiyle,
beyazlığa duyulan özlemle ve Batı hegemonyasının içgüdüsel olarak benimsenmesiyle
izah edilebilir. Yuvasız milliyetçiliği, kendi yurdunu, vatanını gözetmeyen
milliyetçiliği denklemden çıkarırsanız, şahçıların tutum ve konumlarını izah
edemezsiniz. Yuvasız milliyetçiliği hesaba kattığımızda, şahçıların davranışları
ne kadar kınanacak şeyler olursa olsun, bu davranışların öngörülebilir bir
mantık uyarınca şekillendiklerini görürüz.
Siyonistlerle
İttifak Bir Seraptan İbaret
İranlı
şahçılardaki Siyonizm, sürekli İsrail’in İran içerisinde sergilediği
becerilerden söz ediyor. Nükleer bilim insanlarına, Devrim Muhafızları
komutanlarına yönelik suikastlar, Haziran 2025’te gerçekleştirilen yoğun saldırılar,
İsrail’in rejime derinlemesine sızdığını ortaya koyuyor. Şahçılar, İsrail’i,
kendilerine hiçbir yük ve maliyete sebep olmadan, her sorunu halledecek, rejimi
bir çırpıda değiştirecek bir sihirli değnek olarak görüyorlar. İsrail bombaları
İran topraklarına düştüğünde şahçılar, “İsrail’in cerrahi müdahaleler
gerçekleştirdiğine dair yalanını” yinelediler ve yapılanları alkışlarla
karşıladılar. Bu saldırılarda sadece rejime ait hedeflerin vurulduğu iddia
ediliyor. Saldırılar neticesinde ölen yüzlerce sivil ile ilgili gerçek,
İsrail’in masumiyetini korumak adına, söylem dışına çıkartılıyor, bu gerçekten hiç
bahis açılmıyor.
Bu
bağlamda, sadece yapay zekâyla üretilmiş videolarda var olabilen, muhayyel bir
Batı yanlısı krallığın “veliaht prens”i olarak Rıza Pehlevi, uzun zamandır
İsrail’e bağlı lobi örgütleriyle yakın ilişki kuruyor, bu örgütlerin davasına
destek sunmasını bekliyor. Ama o Siyonist ortakları, kendisine şu gerçeği
söylemiyorlar: “Yahudilerin nüfuzu denilen şeyin süper güçlerin politikalarını sizin
çıkarlarınıza hizmet edecek şekilde yönlendirdiği, kontrol ettiği ile ilgili
varsayım, özünde antisemitizmin herkesçe bilinen mantığını temel alıyor.” 1917’de
Balfour Deklarasyonu tam da bu antisemitist varsayım üzerinden hazırlanmıştı.
İsrailli
propagandacılar, İslam Cumhuriyeti’ne karşı doğal ittifak kurulduğuna dair
yalanı pratik müdahalelerle besliyorlar. Bu noktada İsrail, kendisini İran
muhalefetiyle dayanışma içerisinde olan bir ortak olarak konumlandırıyor,
bilhassa kadın hareketine destek sunduğuna dair bir izlenim yaratıyor ve eski
Pehlevi dönemine ait İran-Yahudi dostluğu söylemlerini tekrarlıyor. Oysa İran
ve İsrail’in ortak çıkarları olduğu fikri, Arapları İran’ın ebedi düşmanı
olarak ırksallaştıran, ırkçı bir yerden ele alan, bu nedenle onlara zulmedeni
İran’ın doğal dostu olarak gösteren yuvasız milliyetçiliğe ait mantığı temel
alan bir yanılgı. Gerçeklik ise son derece farklı. İsrail, Filistin soykırımı
ve bölgesel egemenlik gündeminden başka kimsenin çıkarına hizmet etmemektedir.
İsrail’in stratejik düşüncesi, bırakalım İran’la ortaklaşma fikrini benimsemeyi,
esas olarak İsrailli akademisyen Haggai Ram’ın “İranofobi” [İran düşmanlığı]
olarak adlandırdığı şeyle tanımlıdır.[6]
İsrail’in
İslam düşmanlığını ve üstünlükçü ideolojisini temel alan dünya görüşü, ABD ve
İsrail’in tüm Ortadoğu devletleri üzerinde hegemonya kurmasını talep
etmektedir. Bu ise Mısır, Suudi Arabistan ve BAE örneğinde olduğu gibi
kapitalist entegrasyon yoluyla gerçekleştirilebilecek bir taleptir. Bu talebin İran
İslam Cumhuriyeti bağlamında yerine getirilebilmesi için tıpkı daha önce Esad’ın
Suriye’sinde yapıldığı gibi, güç kullanılmak zorundadır.
Bu
bağlamda, İsrail’in İran’daki hedefleri, rejim değişikliği veya nükleer
silahsızlanmanın çok ötesine uzanmaktadır. İsrailli siyasetçiler, ABD-İsrail
hegemonyasına meydan okuyamayacak bir İran yaratmayı hedeflemektedirler.
Müttefik İran, teorik olarak bu amaca hizmet edebilirken, İsrailli
stratejistler, bunu bir fantezi olarak görmektedirler. Karmaşık bir yapı arz
eden, farklı etnisitelerden oluşan İran toplumu, İslam Cumhuriyeti sonrası bir
düzende yuvasız milliyetçiliğin zafer kazanacağına dair hiçbir güvence sunmamaktadır.
Bu nedenle, İsrail’in tercih ettiği, ABD’li neo-muhafazakârların da destekledikleri
çözüm Suriye’de elde edilen sonucun oluşmasını öngörmektedir: Balkanlaşma.
Tek
talep edilen şey, İsrail’e tehdit oluşturmayan, rekabet eden etnik milislere ve
siyasi gruplara bölünmüş başarısız bir devletin oluşmasıdır. Her bir parça
direnmek için çok zayıf, birleşmek için çok bölünmüş, isyan etmek için çok fazla
bağımlı olacaktır.
İskender
Sadıki Burucerdi’nin de tespit ettiği biçimiyle, “Washington ve Tel Aviv’de on
yıllardır süregelen uzlaşma, mantıksal düzlemde, Ortadoğu’da tabi güçlerden
oluşacak mimari yapı haricinde hiçbir bağımsız gücün bulunmaması fikrini temel
almaktadır.” Uyurgezer şahçıların yürüdükleri yol, bu türden bir teslimiyete
çıkmaktadır.
Filistin’in
Kurtuluşu Neden İran'ın Kurtuluşudur?
İsrail’in
Filistinlilere yönelik gerçekleştirdiği soykırım, çağımızın en büyük suçudur.
Ancak biz İranlılar için bu, aynı zamanda kendi soykırımımızdır. İsrail’in
saldırısını alkışlayan İranlı şahçılar, temel bir gerçeği kavrayamıyorlar: Batı’nın
ırkçı düşünce yapısında Filistinlilerin ve İranlıların hayatlarının değeri
aynıdır: sıfır.
Kaderlerimizin
neden iç içe geçtiğini şu şekilde açıklayayım. Filistinliler, sadece İsrail’in gaddar
yurttaş-askerleri eliyle yok edilmiyorlar, bu katliam, Batı dünyasının devlet,
şirketler ve medya kuruluşlarıyla sunduğu destekle birlikte gerçekleştiriliyor.
Bu destek ise kısmen İslam düşmanlığını, yani Ortadoğu halklarını insan olarak
görmeyen, insanlık dışı koşullara mahkûm eden ırkçılık biçimin temel alıyor.
İslam düşmanlığı, Avrupa-Amerikan kamuoyunun bazı kesimlerinin İsrail’in
çektiği acılara bu kadar duyarlı, Filistin’in acılarına ise bu kadar duyarsız
olmasının nedenidir. Yanlış anlaşılmasın, birçok Batılı, soykırıma karşı
çıkıyor, bazıları, polis şiddetine ve medya tarafından şeytanlaştırılmaya maruz
kalarak ciddi riskler alıyor. Ancak, mücadele eden insanların sayısı, soykırımı
durdurmak veya yavaşlatmak konusunda yeterli değil. Gerçek şu ki, sokak
protestolarının ötesinde, Batı kamuoyunun büyük bir bölümü, özellikle de
elitleri, Filistinli çocukların yakılmasını tam bir kayıtsızlıkla, hatta
açıktan destekleyerek izlemeye devam ediyorlar.
Yani,
İslam düşmanlığından kaynaklanan bu hastalıklı empati eksikliği, Ortadoğu
halkları arasında hiçbir ayrım gözetmiyor. Aynı İslam düşmanlığı, Saddam
Hüseyin’i silahlandırıp bir milyon sivilin ölümüne sebep olan İran-Irak Savaşı’nın
gerçekleşmesini sağlayan Batı’nın suç ortaklığı için gerekli zemini sunmuştu.
Saddam Hüseyin, asker-sivil, İranlı ve Iraklı insanları zehirli gazla
öldürdüğünde, daha sonra kitle imha silahlarına sahip olduğu için onu devirecek
olan aynı Batı güçleri gözlerini başka yöne çevirmişlerdi. Kimyasal silahlar,
bize karşı kullanıldıkları sürece sorun teşkil etmiyordu. Bu, 1988’de USS
Vincennes isimli güdümlü füze kruvazörünün İran Hava Yolları’na bağlı 655 sefer
sayılı uçağı düşürerek 290 İranlı sivili sebepsiz yere öldürmesi karşısında
Batı’nın sergilediği kayıtsızlığı da aynı İslam düşmanı zihniyetle açıklamak
mümkün. İran kanı, Filistin kanı kadar değersizdir.
Burada
bir sistem söz konusu ve bu sistemde tesadüflere yer yok. İslam düşmanlığı, tüm
Ortadoğu halklarını doğuştan şiddet yanlısı ve harcanabilir varlıklar olarak görüp
ırksallaştırıyor. Arapça veya Farsça konuşmanızın, günde beş vakit namaz
kılmanızın veya akşam yemeğinizde şarap içmenizin, İslam Cumhuriyeti’ni
desteklemenizin veya ona karşı çıkmanızın bir önemi yok. Batı’nın çıkarları,
bölgeyi esir almayı gerektiriyorsa bu farklılıklar önemsiz. İranlı aileleri
boğan yaptırımlar, Gazzelilerin kasıtlı olarak aç bırakılmasıyla insani maliyet
açısından karşılaştırılamayacak düzeyde olsa da aynı mantığı takip ediyor: Ortadoğu’nun
çilesi, Batı hegemonyası için kabul edilebilir bir tali hasar. Filistinlilerin
boyunduruk altına alınmasını haklı çıkaran aynı teorik yaklaşımlar, İsrail’in
İran şehirlerini bombalamasını da meşrulaştırdılar. Batılı politikacılar, aynı
dili kullandılar: insanları kalkan olarak kullanan eylemcilerden, gerekli tali
hasardan ve tabii ki İsrail’in “kendisini savunma hakkı”ndan bahsedip durdular.
Alman şansölyesi Friedrich Merz, daha da ileri giderek, İsrail’in tüm Avrupa’nın
pis işlerini yaptığını söyledi ve ona teşekkür etti.
Uzun
zamandır yuvasız milliyetçilik, İranlıları, Ortadoğu’daki mevcut hallerinden, beyaz
ırka yakın durmak suretiyle kurtulabileceklerine inandırdı. Buradan İranlı
şahçılar, İslam düşmanı yaklaşımlarının ve ateşli Siyonizm yanlısı oluşlarının kendilerinin
Batı tarafından kabul görmelerini sağlayacağını düşünüyorlar. Oysa bu yanılsama,
kendi topuklarına sıktıkları kurşundur. Filistin’deki soykırım ve İran’a
yönelik saldırılar, bu stratejinin müflis olduğunu ortaya koydu. Hiçbir İslam
düşmanı gösteri veya Siyonizme coşkuyla sunulan destek, şehirlerimizi
bombalayan ve ailelerimize yaptırımlar uygulayan beyaz dünyaya giriş hakkı sunmayacak.
Bölgemizdeki
mücadeleler birbirinden ayrılamaz. Filistin’in soykırımdan kurtuluşu, İran’ın
yaptırımlardan ve askeri saldırılardan kurtuluşu, Suriye, Yemen ve Sudan’ın
sömürge savaşlarından, hava bombardımanlarından ve vekalet savaşlarından
kurtuluşuyla bağlantılıdır. Hepsi, aynı emperyalist mantıktan kaynaklanıyor, bu
mantık, hayatlarımızı harcanabilir şeyler olarak görüyor.
Filistin
direnişinin yanında durduğumuzda, tüm bölgemiz üzerindeki Batı egemenliğine
meydan okumuş oluyoruz. Onların yıkımını alkışladığımızda ise, hepimizi ezen
güçleri güçlendiriyoruz.
Filistin
bayrağı, onur ve egemenlik için yürüttüğümüz ortak mücadeleyi temsil ediyor. Yekpâre
bir halk olarak saldırıya uğruyoruz; bu nedenle yekpâre bir halk olarak
karşılık vermeliyiz.
Tarihte
yerel, bölgesel ve evrensel düzeyde işleyen zulüm pratiklerine karşı
mücadeleleri birbirine bağlayan sloganlara nadiren tesadüf edilmiştir. Yerli
halkların toprak mücadelelerinden yaptırım altındaki ekonomilere, gözetim
devletlerinden bombalanmış şehirlere, güçlülerin güçsüzleri ezdiği, sömürgeci
mantığın tüm halkları insanlıktan çıkardığı, direnişin ezici bir güçle
karşılaştığı her yerde, onur ve egemenlik için verdiğimiz ortak mücadeleyi tek
bir slogan birleştirdi: “Filistin’e Özgürlük”.
Rıza Ziya İbrahimi
22 Eylül 2025
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Dünya genelinde faal olan Siyonist medya kuruluşları bu sloganları sevinçle
karşıladı. Bu noktada Jewish Chronicle’ın yayınladığı “O Filistin
bayrağını kıçına sok” başlıklı makaleye ve Siyonist propagandacı Emily
Schrader'in tvitine bakılabilir.
[2]
Reza Zia-Ebrahimi, The Emergence of Iranian Nationalism: Race and the
Politics of Dislocation (Columbia University Press, 2016).
[3]
Khodadad Rezakhani, “Navigating Persian: The travels and tribulations of Middle
Iranian Languages”, yayına hz.: Borrut vd., Navigating Language in the Early
Islamic World: Multilingualism and Language Change in the First Centuries of
Islam içinde (Brepols, 2024).
[4]
Zia-Ebrahimi, The Emergence of Iranian Nationalism, s. 199.
[5]
Neda Maghbouleh. The Limits of Whiteness: Iranian Americans and the Everyday
Politics of Race (Stanford University Press, 2020).
[6] Haggai Ram, Iranophobia: The Logic of an Israeli Obsession. Stanford University Press, 2020.


0 Yorum:
Yorum Gönder