Lukács,
1924 tarihli Lenin: A Study on the Unity of His Thought [“Lenin:
Düşüncesinin Birliği Üzerine Bir Çalışma”] adlı kitabında, Lenin’in yalnızca
emperyalizmin sosyalist devrim için açtığı fırsat kapısını değerlendirmenin
araçlarını sunmakla kalmadığını, aynı zamanda Marksistlerin emperyalizm konusunda
teorik netliğe kavuşmaları için gerekli yöntemi de sağladığını söyler. Lenin’in
yöntemi, işçi hareketine, işçileri kolektif çıkarlarından koparan emperyalist
dinamikler karşısında sınıf mücadelesinde nasıl kararlı adımlar atılacağı
konusunda yol gösterir.
Lenin’in
emperyalizme müdahalesi o kadar önemlidir ki, Lukács, bu müdahalenin tarihsel
materyalizm geleneğine yeni bir unsur kattığını savunur. Bu yeni unsur, Lenin’in
işçi sınıfı hareketi içerisindeki farklı akımların oportünizm, şovenizm ve
revizyonizmle nasıl rabıtalı olduklarını belirlemeye yönelik çabası dâhilinde
açığa çıkar.
Emperyalist
adımların atıldığı dönemlerde şovenizmin biti kanlanır. Ne var ki şovenizm,
ahlaki bir eleştiri olarak anlaşılmamalıdır. O, ırkçılık veya bağnazlıktaki
bireyci duruşa indirgenemez, daha ziyade, oportünizmin bir sonucudur.
Oportünizmse proletaryanın burjuva çıkarlarıyla iç içe geçtiği zaman ortaya
çıkar. Hem oportünizm hem de şovenizm stratejik bir sorundur: Bir işçi, bu iki
konumdan birini benimsediğinde, sınıf mücadelesinin doğasına ilişkin hatalı bir
bakış açısı benimser, bu da diğer işçilerin sömürüyü normal olarak görmesine
yol açar.
Şovenizm,
sömürüyü olağan veya doğal olarak yorumlayan, bu haliyle, işçi hareketini tahrif
edip başka yönlere yönlendiren bir eğilimdir. Bu nedenle şovenizm, emperyalizm
koşullarından neşet eden, o koşulların yoğunlaştırdığı, kitleleri siyaset
dışına atan bir eğilimin açığa çıkmasına neden olur.
Şovenizm
genellikle, emperyalist savaşın, işçi sınıfının ayrıcalıklı bir tabakasının,
maddi teşvikler nedeniyle işçi hareketini terk etmesine yol açtığını savunan “işçi
aristokrasisi teorisi”nin merkezi konusudur. İşçi aristokrasisi teorisi, savaş
ganimetlerinin işçi hareketinin burjuvalaşmasına neden olduğu fikrini temel
alır. İşçi aristokrasisi teorisi, kısıtlı bir teoridir. Bu kısıtlarından biri,
günümüzdeki emperyalist savaşın, Birinci Dünya Savaşı öncesi ve hemen
sonrasında görüldüğü üzere, işçi hareketine doğrudan bağımlı olmamasıyla
ilgilidir.
İşçi
aristokrasisi, geçmişte savaş ve zorunlu askerlik meseleleriyle doğrudan
bağlantılı olarak belirli bir işleve sahipti. Ama bugün bu tarz bir işleve
sahip değil. Yalnız bu, şovenizmin, günümüz emperyalizmi bağlamında işçi sınıfı
siyaseti için bir sorun teşkil etmediği anlamına gelmez.
Bence
şovenizm ve oportünizm, hâlâ geçerli terimler, çünkü bunlar, proletaryanın bazı
kesimlerinin burjuvalaşması sürecine işaret ediyorlar. Bu genele teşmil edilmiş
süreç tekrar tekrar ortaya çıkan bir dizi eğilimi açıklama konusunda gerekli
teorik çerçeveyi sunuyor.
Lukács’a
göre şovenizm, teorik düzeyde revizyonizmin bir sonucudur çünkü revizyonist,
proletaryanın kaygılarını veya çıkarlarını öncelikli görmediği için tarihsel
materyalizmden sapar. Revizyonist, sınıf mücadelesinin yorumlanmasında emeğin
konumunu değil, “toplumun iyiliği” denilen o soyut ve muğlak konumu benimser.
Bu nedenle, Lukács’ın dediği gibi, “revizyonist, diyalektiği mahkûm eder”,
çünkü o, proletaryanın durumunu tam da burjuva toplumu içerisinde iyileştirmeye
çalışır.[1]
Lenin,
emperyalizm teorisyeni olarak, şovenizm, oportünizm ve revizyonizm üçlüsünü
eleştirel bir şekilde tanımladığı için önemlidir. Onun Emperyalizm broşürünü
okuyanlar, bu üçünün de Karl Kautsky ve onun “ultra emperyalizm” teorisinde
yoğunlaştığını hatırlayacaklardır.[2] Kautsky’nin “Ultra Emperyalizm” teorisi, tekellerin
ortaya çıkmadığı kapitalizmi savunduğu için yanlıştı. Yani Kautsky, emperyalizmin
nasıl gerçek bir devrimci kopuş sunabileceğini göremedi.
Bir
teori olarak “Ultra Emperyalizm”, emperyalistler arasında tesis edilmiş,
kontrol mekanizması olarak iş görecek bir ağa ve ittifaka atıfta bulunur. Oysa
bu türden bir ağ ve ittifak teşkil edildiğinde, işçi hareketinde daha büyük bir
şovenizme tanık olunacaktır. Zira burada tümüyle burjuva çıkarları uyarınca
biçimlenmiş bir emperyalizm anlayışı söz konusudur.
Kautsky,
emperyalizm ve savaş karşısında yeterince devrimci değildi çünkü “barışçıl
demokrasi”nin emperyalistler arası rekabetten doğabileceğine inanıyordu. Lenin,
Kautsky’nin ultra emperyalizmini, barışçıl ve federatif bir Hristiyan devletine
benzer bir küresel sistemin ortaya çıkabileceği, bunun emperyalizme son
vereceği yönündeki naif görüşe dayandırır. Kautsky, emperyalizm hakkındaki bu
hatalı revizyonist görüşlerden hareketle, emperyalizmin en önemli zirvesi olan Birinci
Dünya Savaşı konusunda kararsız bir konum aldı ve bu konumunu muhafaza etti. Kautsky’deki
kararsızlık ve emperyalizme sunduğu zımni destek, savaş kredileri oylamasında
çekimser kalmasında kendisini gösterdi. Birçok insan, bu eylemini savaşa fiilen
oy vermek olarak yorumladı.
Bu
noktada Lenin, emperyalizmi tanımlamanın zorunluluk olduğunu gördü. Tekelci
kapitalizmle eş anlamlı bir kavram olarak gördüğü emperyalizm, Lenin’e göre, 1.
Üretimin yoğunlaşmasını, 2. Bankaların dünyada faal olan tekellere egemen
olmasını sağlıyor, ayrıca, 3. Sömürge topraklarına el konulmasını gerekli
kılıyordu. Bu başlıklar üzerinden Lenin, kapitalist sistemin temel
çelişkisinin, küresel kapitalist sisteme ait dürüst serbest ticaret anlayışı
ile gerçekte kartellere benzeyen yapı arasında olduğunu tespit etti. Kautsky, ultra
emperyalizm teorisinde bu temel çelişkiyi reddediyordu.
Bence Lenin’in emperyalizm teorisinin tarihsel materyalizme getirdiği en önemli değişiklik, devrimin proletarya temelli olması gerektiği iddiasıdır. Başka bir deyişle, emperyalizm çağında proletarya, devrimi bir sonraki mantıksal seviyeye taşıyabilecek tek sınıf olarak ortaya çıkar. Bu nedenle Lenin, proletaryanın görevinin sadece üretim temelli emek mücadeleleri bağlamında kendi ülkesinde lider konuma gelmek değil, aynı zamanda, dünya genelinde tüm ezilen halkların özgürlüğü için ayağa kalkmak olduğunu öne sürdü.[3]
Doğalında,
Marksist politik örgütlenme anlayışının alamet-i farikası olarak sınıfın
bağımsızlığının zaruri olduğu görüşünden, emperyalizm koşullarında devrimlerin
proleter olması gerektiğine ilişkin güçlü iddiayı temel alan devrim teorisine
geçildi. Bu da işçi sınıfı hareketinin omuzlarındaki yükü artırdı, çünkü artık
hareket, emperyalizmden etkilenen Küresel Güney’deki işçileri de kucaklayan
uluslararası liderliği koordine etmekle de görevliydi.
Kapitalizm,
tekelci aşamaya geçti. Artık “geberme”nin eşiğindeydi. Bu durum, burjuvaziyi
çöküş ve parçalanma sürecinin yol açtığı girdaba sürüklüyordu. Bu çöküş, ideolojik
ve kültürel düzeylerde karşılık buldu. Bu da sınıf sistemine dair dünya
görüşünü etkiledi. Öyle ki burjuvazi, hatta daha yumuşak ve ilerici türevleri
bile, emperyalizmin gündeme getirdiği zorunlulukları yerine getirmekten imtina
edemedi.
Emperyalizm,
Kültürel Gerileme ve Çöküş
Emperyalizmin
gündeme getirdiği zorunluluklar, düşünsel ve kültürel hayatı ele geçiriyor.
Burjuvazi, kaçınılmaz olarak, dünya görüşünü savaş, vahşet ve toplumsal kaosa
uyacak şekilde değiştiriyor. Sanat ve kültür, iktidarın kimsenin bir şey
kazanmamasını sağlayan mantığı temelinde insana dair görüşler geliştiriyor. Toplumun
işbirliği temelli inşası ve faaliyeti ihtimali ortadan kalktı. Rekabet, doğal
bir şey olarak teorileştirildi. Artık o, piyasanın toplumsal düzeyde ürettiği
bir şey değil. Kanaatimce günümüzde toplumsal hayat şu türden bir çelişkiyle
malul: teknoloji oligarklarının ideolojisi rekabete karşı, ama rekabet
ideolojisi, genel kültür alanı dâhilinde kaçınılmaz ve doğal olarak
içselleştirilmiş bir olgu.
Piyasadaki
değişkenlik ve uyguladığı şiddet, doğal ve kaçınılmaz kabul ediliyor. Doğalında
refahı esas alan toplum sözleşmeleri aşınıyor. Kapitalist egemen sınıf, refah
politikalarının etkinliğini açıkça sorgulamaya başlıyor. Kültür, gaddarlığın olağanlaştırılmasının
ideolojik bir zorunluluk haline geldiği bir aşamaya geçiyor. Bu geçiş daha çok,
genel süreçlere alaycı bir kayıtsızlıkla yaklaşan liberal aydınları etkiliyor. Gerici
aydınlarsa savaşı açıktan yücelten yaklaşımlar sergiliyorlar, emperyalizmin
gündeme getirdiği zorunlulukları ifade eden görüşleri savunuyorlar.
Emperyalizmin
bir krizi tetiklediği açık. Bu kriz, başta tanımladığımız şovenizmdeki ana
soruna, yani işçilerin sömürülmesini olağanlaştırma eğilimine katkıda
bulunuyor.
Burjuva
aydınlarının ekseriyeti, ücretli emeğin sömürülmesi ile sömürgeciliğin tesis
ettiği hâkimiyet arasındaki çelişkinin uzlaştırılamayacağını düşünüyor. Bu
bağlamda, Lenin’in, daha sonra Lukács’ın geliştirdiği Marksist emperyalizm
teorisinin kavramsal zenginliği bu düzlemde açığa çıkıyor. Bu teori, üstyapının
(sanat, edebiyat, din, genel olarak kültür) siyasi epistemolojisini ve
emperyalist zorunluluklarla nasıl tanımlı hale geldiğini ve onlar eliyle
yönlendirildiğini tarihsel olarak açıklamamıza yardımcı oluyor.
Lukács’ın
Aklın Yıkımı adlı eserinde, Nietzsche’ye yönelik eleştirisini hatırlamakta
fayda var: “Nietzsche, emperyalizmin toplumsal düzeyde militan olan
burjuvazisine ve orta sınıf aydınlara bir ahlak temin etti.”
Nietzsche,
sınıf sistemi emperyalizmin yoğunlaşmasına tanık olduğu, bu yoğunlaşma
neticesinde kendisinin Bismarck’ın devleti Bonapartist bir şekilde yönetmesine
olan inancını yitirmesiyle birlikte, bir gerici peygamber olarak arz-ı endam
etti. Nietzsche, büyük savaşların, devrimlerin ve karşı devrimlerin yaşanacağı
bir dönemi öngördü, ortaya çıkan kaostan yeni bir ülkü devşirdi: “yeryüzünün
efendileri”, artık itaatkâr olan sürü, gerektiği şekilde sindirilmiş olan köleler
üzerinde mutlak hâkimiyet tesis edebilecekti.[4]
“Güç
istemi” gibi doktrinlere verilen zımni desteğin de emperyalist koşullar ve
zorunluluklar tarafından şekillendirildiği argümanını, sadece Lukács dillendirmedi.
Ernest Seillière de 1905 tarihli k Apollôn ou Dionysos; étude critique sur
Frédéric Nietzsche et l'utilitarisme impérialiste [“Apollon veya Dionysos:
Friedrich Nietzsche Emperyalist Faydacılık Üzerine Eleştirel Bir Deneme”] adlı
eserinde bu argümanı aktarıyordu.
Nietzsche,
emperyalizm yanlısı görüşlere sahipti. Bu görüşler, bizim ölümünden sonra
ortaya çıkan “Nietzsche” efsanesini ve “Nietzsche” putlarını daha iyi
anlamamıza katkı sunarlar. Esasında Nietzsche’nin elde ettiği popülarite, büyük
ölçüde emperyalizmin dayattığı zorunlulukları muteber kılması ve onlara destek
sunması ile ilgili bir meseledir.
Emperyalist
Dönemde Sınıf Bilincinin Yüzleştiği Güçlük
Emperyalizm,
Lenin’in “işçiler içerisindeki ayrıcalıklı kesimler” olarak adlandırdığı şeyi
meydana getirme eğilimine sahiptir. Buradaki sorun, ayrıcalıklı kesimin ahlaki
şovenizmi değil, sınıfsal açıdan şovenizmin öncelikle küçük burjuva dünya
görüşünün hâkimiyeti üzerinden dil bulmasıdır. Küçük burjuvazi, şovenizm,
revizyonizm ve oportünizmden oluşan o korkunç üçlüyü kuvvetlendirir.
Peki
işçi, bu koşullarla nasıl başa çıkacak? Lenin, ilk döneminde kaleme aldığı
Ne Yapmalı? kitabında bu konuda bir ipucu sunuyor:
“Sınıf bilincine sahip
olmak için, işçinin zihninde, toprak sahibi ve din adamının, yüksek devlet
memuru ve köylünün, öğrenci ve serserinin ekonomik doğası ile toplumsal ve politik
özelliklerine dair net bir resim olması gerekir. Ancak bu ‘net resmi’ hiçbir
kitap vermez. Her bir toplumsal sınıfı düşünsel, ahlaki ve politik hayatının tüm
tezahürleriyle gözlemlemeyi somut ve her şeyden önce güncel politik olgular ve
olaylardan öğrendiklerinde, işçiler, tüm sınıfların, tabakaların ve nüfus
gruplarının hayat ve faaliyetlerinin tüm yönlerine ilişkin materyalist analizi
ve materyalist değerlendirmeyi pratikte uygulamayı öğrenirler. İşçiler, her
sınıfın ve her tabakanın bencil çabalarını ve gerçek ‘iç işleyiş’ini gizlemek
için kullandığı tüm sloganların ve safsataların anlamını kavramalıdırlar. İşçiler,
bu sınıfların ve tabakaların güçlü ve zayıf yönlerini bilmeli, belirli kurumlar
ve belirli yasalar tarafından hangi çıkarların yansıtıldığını anlamalıdırlar.”[5]
Lenin’in
burada vurgulamak istediği şey, kapitalist toplumsal ilişkilerin sonuçlarından
birinin ki bu sonuçlara dair bilinç, bizim ille de bir “aşamacı” kapitalizm
teorisi sunmamızı gerektirmez, sermayenin ana çelişkisinin, yani işçi sınıfı
ile burjuvazi arasındaki çelişkinin, ilk anda saf veya damıtılmış bir biçimiyle
ortaya çıkmadığı gerçeğidir.
Emperyalizm,
işçi hareketinin ve sınıf bilincinin karşısına bir güçlük çıkartır, çünkü
yarattığı parçalanma, bu temel çelişkiyi yerinden ederek gizlemeye çalışır.
Domenico Losurdo’nun Class Struggles [“Sınıf Mücadeleleri”] adlı
eserinde dile getirdiği gibi, üç tür sınıf mücadelesi vardır:
1.
Proletaryanın emek sömürüsü;
2.
Sömürgelerin mücadeleleri (emperyalizmin bir sonucu olan mücadeleler);
3.
Kadın mücadelesi.
Losurdo’nun
sınıf mücadeleleri tasnifindeki özgünlük, bu üç mücadele biçiminin evrimci bir
yaklaşım uyarınca, bir sihir sonucu ortaya çıkmaması, aksine, her birinin Marx
ve Engels’in erken dönem çalışmalarına kadar uzanan tarihsel materyalizmde mündemiç
olmasıdır. En önemlisi, yalnızca emperyalizmde ortaya çıkacak gibi görünen sömürü
ve zulüm arasındaki farkın, emperyalizm olsun ya da olmasın, kapitalist
sistemin yerleşik bir özelliği olduğunu göstermesidir. Kapitalist gelişmenin
eşitsizliği, kapitalist sistem içinde çok sayıda üretim biçimine yol açar; yani
feodal ve kölelik varlığını sürdürür.
Marx
ve Engels, işçilerin koşullarını yorumlarken onları ezilen kategorisinde ele
alır.[6] Ezilenle sömürülen arasındaki ayrımı sıklıkla uzlaşmaz bir fark olarak
görenlerin, sömürüyü normalleştiren burjuvazideki tutarsızlığın bir yansıması
oldukları üzerinde durulur. Bu nedenle, şovenizmin en vahim etkisi, işçilerin
sömürüyü, toplumsal çürümeyi ve yaşam koşullarının bozulmasını normal ve “olması
gereken” bir durum olarak görmelerine yol açmasıdır. Şovenizmin iki eğilimini
ele almamız önemlidir: Sömürüyü normalleştirme eğilimi ve sömürgeci egemenliğe
maruz kalan ezilen halklarla dayanışma kurmayı reddetme eğilimi.[7]
Postone’da
Antiemperyalizm Karşıtlığı
Moishe
Postone, 2006 tarihli Tarih ve Çaresizlik adlı makalesinde, soldaki savaş
karşıtı ve emperyalizm karşıtı mücadeleye yönelik güçlü bir eleştiri sunuyor.
Postone, emperyalizm karşıtlığının kapitalizm perspektifini çarpıttığını,
mücadele nesnesini tamamen fetişistik bir nesneye dönüştürdüğünü düşünüyor. Yani
Postone’a göre antiemperyalist mücadeleler, Amerikan emperyalizmine düşmanlarının
üzerine ahlakçılık gömleği geçiriyor. Postone, antiemperyalizmin, emperyalizmin
mantığının analizini tümüyle öznel bir tarihsel güce indirgeyerek, teorik ve
pratik bir hata yapıyor. Postone'un emperyalizm görüşü, emperyalizmin emek ve
sermaye arasındaki temel çelişkiyi gizlediğini savunması bakımından, Lenin’in
anlayışına benziyor. Ancak Postone, antiemperyalizmin, küresel kapitalizmi aktörler
üzerinden anlayan, sermayenin soyut ve dinamik temelini ihmal eden fetişistik
bir küresel kalkınma anlayışına ricat ettiğine inanıyor.[8]
Postone’un
görüşüne göre, antiemperyalizm kusurlu ve hatalıdır, çünkü emperyalist
dinamikleri yönlendiren unsurların analizinde öznelliği temel alıyor. Bu
öznellik, solun sermayenin tarihsel gerekliliğini, nesnel ve (Postone’un sık
sık vurgulamayı sevdiği) sermayenin kişisel olmayan tahakküm biçimlerini
kavramasını engelliyor.
Postone,
küreselleşme karşıtı hareket ve Irak savaşına karşı seferberliklerde ortaya
çıkan anti-emperyalizm türünü eleştiriyor. Esasen, bu antiemperyalizm
biçiminin, ABD emperyalizminin kurbanlarıyla ve ABD düşmanlarının diktatör
liderleriyle duygu ve düşünce temelli dayanışma geliştiren kişisel öfke
tarafından yönlendirildiğini düşünüyor; tüm bunlar, aktörlerin temelde iyi veya
kötü olduğu ikilikçi bir ahlaki emperyalizm değerlendirmesine yol açıyor.
Yalnız bu değerlendirmede söz konusu ikilikçilik sekülerlik düzleminde dile
dökülüyor. Netice itibarıyla sol, emperyalizmi popülist bir sınıf mücadelesi
anlayışı içinde yorumluyor.
Postone,
bu aktörleri temel alan, popülist antiemperyalizmin tarihsel temelini, şiddet
yoluyla kişiliği gerçekleştirme anlayışını esas alan varoluşçu ve anarşist
felsefi paradigmalarda buluyor.[9] , Postone; Sorel, Fanon ve Pareto’da
karşımıza çıkan, varoluşçu ahlakçılık ve şiddetin kurtuluş aracı olarak
kullanılması yöntemini esas alan bu mirası kusurlu buluyor, çünkü ona göre bu
miras, kapitalizmle değil, burjuva toplumuyla bir kopuşu hedefliyor. Tüm bunlar,
solun antiemperyalist stratejilerinde ve bakış açısında göz ardı edemeyeceği
bir kişiselleştirme paradigmasına dayanan ahlaki bir isyana işaret ediyor.
Bu
hataların tarihsel mihenk taşı, Yeni Sol’da ve sömürüyü ele almaktan vazgeçip
bunun yerine yabancılaşma ve bürokratlaşmayı ele almasında bulunuyor. Şiddete
duyulan saplantı, aslında kapitalizmin yeterince devrimcileştirilememesiyle
ilgili acizliği gizleyen bir öfkenin ifadesidir ve bu kurtuluş paradigmaları,
temelde farklı bir tarihsel bağlama uygulanmıştır; yani, Yeni Sol’un
emperyalizmle ilgili dünya görüşü, Fordist dünyanın bürokratik durağanlığına yönelik
tepkisini Küresel Güney’e yansıtmıştır. Bütün bunlar, derinde siyasete dair
umutsuzluğu gizlemektedir.[10]
Bu
antiemperyalizmle ilgili teorik miras, diyalektik düşünceyi göz ardı eden ikilikçi
bir “direniş” anlayışı biçiminde bir antiemperyalizm yorumuna yol açmıştır.
Diyalektik düşünmek derken şunu kastediyoruz: Postone’un da eleştirdiği gibi, ilgili
miras, antiemperyalizmin kendi imkânlarının açığa çıkacağı koşulları veya
içinde bulunduğu tarihsel bağlamı kavrayamıyor. Dolayısıyla, antiemperyalizm,
sermayenin belirleyici yapısal dinamiklerini yanlış anlıyor. Bu cehaletse
emperyalist çatışmaya dair bir popülist-fetişist anlayışa, mücadeleyi irade
savaşı olarak gören bir anlayışa yol açıyor.
Antiemperyalizm,
ezilenlerde romantizme sebep oluyor, bu da mücadeleyi her türden olumlu siyasi
değişimden koparma riskini taşıyor. Postone’a göre anti-emperyalizm, kaçınılmaz
olarak şovenizmle bağlantılıdır çünkü sermayeye ilişkin doğru ve dinamik bakış
açısını yitirmiştir.
Postone’un
Antiemperyalizm Karşıtı Eleştiri
Postone’un
antiemperyalizm teşhisi, haklı olarak ilişkilendirdiği altmışların siyasi
epistemolojilerinde ortak bir dayanağı olan çok özel bir liberal antiemperyalizm
biçimini açıklamaya yardımcı olur. Ancak gerçek şu ki, Lenin ile
ilişkilendirildiğinde, Postone’un antiemperyalizm eleştirisinin eksik olduğu
görülüyor.
Postone’un
eleştirisi, Lenin’den çok Kautsky’ye benziyor, çünkü Lenin’e göre revizyonizmin
ilk emaresi, emek veya proletarya değil, soyut bir anlamda topluma dair bir bakış
açısının benimsenmesidir. Sermayenin aktörlerden bağımsız temeline dair bakış
açısı, emperyalizmin nasıl farklı bir kapitalizm biçimi olduğunu açıklayamaz.
Postone’un
liberal antiemperyalizme dair tarihsel teşhisi, tarihte sahip olduğu çelişkili
temele dikkat kesiliyor, altmışlarda kurtuluş mücadelelerinin aldığı biçimlerin,
Gazze’deki soykırımdan İran’la yaklaşan savaşa kadar bugünün tüm savaşlarıyla
aynı ölçeğe sahip olmadıkları, eşit düzlemde durmadıkları üzerinde duruyor.
Postone’un
sermayeyi kişisel olmayan bir tahakküm sistemi olarak ele alan teorik
yaklaşımının haklı yönleri olsa da, kaçınılmaz olarak örtüşen ve ilişki içinde
düşünülmesi gereken tahakküm biçimleriyle bütünleşme ve dayanışma kurma
yollarını ayırt etmemize yardımcı olmuyor.
Postone’un
emperyalizmde tek taraflı olarak tanımladığı temel ayrım, Lenin’de zaten ele
alınmış olan bir husustur: sisteme yönelik sınıf saldırısı ile kapitalist
olarak anlaşılan sisteme yönelik saldırı arasında bir ayrım söz konusudur. Antiemperyalizmde
eksik olan, ikincisidir, sadece birincisine öncelik verilmektedir. Ancak asıl
eksik olan, işçi hareketinin hem sisteme hem de aktörlere dair bir bakış
açısına nasıl kavuşacağı sorusunun cevabıdır. Aktörlerle ilgili bakış açısı
konusunda, emperyalizme özgü zulüm biçimleriyle nasıl bütünleşilecek, işçi
sınıfıyla dayanışma nasıl tesis edilecek ve bu mücadeleleri çözülemeyen bir çatışkı
olarak görme eğiliminden nasıl kaçınacağız gibi sorular gündeme gelmektedir.
Yukarıda gördüğümüz gibi, bu çatışkı, işçi aristokrasisinin yükselişinden
değil, öncelikle emperyalist zorunlulukların aşıladığı topyekûn kültürel
dönüşümden kaynaklanan derin bir parçalanmanın kaynağıdır. Lenin’in şovenizm
eleştirisinde sunduğu belki de en önemli pratik mesaj, bu ikiliği bir kenara
bırakıp, bu mücadele biçimlerini birleştirebilecek sınıfsal bağımsızlığı
gerçekleştirme sorumluluğunu işçi hareketine yüklemesidir.
Postone’un
antiemperyalizmde görülen yeni-romantizme yönelik eleştirisinin ikna edici
olduğuna hiç şüphe yok ama bu eleştiri, özünde Wall Street’i İşgal Et eylemleri
ile Sanders öncesine, Irak Savaşı karşıtı solun varolduğu döneme ait. Postone’un
tespit ettiği şey, liberal antiemperyalizmdeki akıl dışılıktır. Bu akıl dışılık,
tam da emperyalist çatışmayı kişiselleştirdiği için akıl dışıdır. Gelgelelim Postone,
bu sorunu, yalnızca anlamaya dayalı soyut bir analitik bakış açısına
başvurmaktan başka bir şey yapmıyor, onu gidermek için bir yol önermiyor.
Postone’da eksik olan şey, proletarya merkezli bir politikaya bağlı bir sınıf
analizidir. Lenin’in emperyalizmin yalnızca sınıfsal bağımsızlığı gerekli
kılmakla kalmayıp, her devrimin proletarya temelli olması gerektiği yönündeki
güçlü iddiası, işçi sınıfının politik ve toplumsal ilişkilerin bütününe dair
algısında bir değişime ihtiyaç duyuyor.
Tüm
bu tespitler, emperyalizm karşısında pratik idealizmden kaçınmamız gerektiği
gerçeğine dikkat çekiyor. Pratik idealizm, Postone’un emperyalist çatışmaların
kaçınılmaz bir sonucu olarak tanımladığı öznelcilik türünü ifade ediyor. Lenin’in
savunduğu gibi, bu öznelcilik, emperyalizm karşısında işçinin sömürüsünü
önemsiz bir konu haline getiriyor.
Bugün,
proletaryanın bakış açısından yönetilen bir siyaset inşa etme zorluğuyla karşı
karşıyayız ve bu, Lenin ve Lukács’ın da karşılaştığı türden bir sorundur. Lenin
ve Lukács zamanındaki işçi sınıfı hareketinin olgunluğu, günümüzdekiyle
karşılaştırıldığında elbette çok daha büyüktür; ancak, gerçekten proleter siyaset
inşa etmek için, sivil toplum kurumlarının inşasından, siyasi eğitime, parti
kurmaya kadar çeşitli stratejiler uygulamamız gerekir.
İşçi
sınıfını kararlı kılmayı, sınıf olarak hareket etme kapasitesini artırmayı ve
proletaryayı kapitalist siyaseti aşmanın yollarına yönlendirmeyi amaçlayan bir
proleter siyaset, yalnızca güçlü bir antiemperyalist duruşa değil, aynı zamanda
emperyalizmin kaçınılmaz olarak yol açtığı kültürel ve felsefi sorunlarla
yüzleşmemize de ihtiyaç duyar.
Daniel Tutt
20 Haziran 2025
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Lukacs, Georg, Lenin: A Study on the Unity of His Thought, Verso
Books, s. 53.
[2]
Kautsky’nin emperyalizmle ilgili görüşleri Lenin’in sert eleştirilerinden
etkilenmiştir. Ancak daha hoşgörülü yorumlar da incelenmeye değerdir.
Neo-Kautskici düşünür Ian Szabo ile yaptığım röportaja bakabilirsiniz: Youtube.
[3]
Lenin’in Emperyalizm metninden bir yıl sonra, 1920 yazında, Komintern’in
İkinci Kongresi’nin hemen ardından Bakû’de toplanan Doğu Halkları Kurultayı,
başlangıçta Komünist Manifesto’da ve Uluslararası İşçi Birliği’nin
Açılış Konuşması’nda ortaya konan sloganı revize etti. Yeni slogan şu
şekildeydi: “Bütün Ülkelerin İşçileri ve Bütün Dünyanın Ezilen Halkları,
Birleşin!” Domenico Losurdo, bu noktada “ezilen halkların” artık “işçilerin”
yanında hakiki birer devrimci özne olarak ortaya çıktığını, slogana “ezilen
halklar”ı dâhil etmenin Lenin’in emperyalizm üzerine yazdığı broşürde ima
edildiğini belirtirken haklıdır.
[4]
Lukács, Georg, The Destruction of Reason, s. 337.
[5]
Lenin, Vladimir, What is to be Done?, MIA.
[6]
Engels, kadınların özgürleşmesinin genel özgürleşme sürecinin doğal bir ölçüsü
olduğunu belirtmiştir.
[7]
Losurdo, Domenico, Class Struggles, s. 174.
[8]
Postone, Moishe, History and Helplessness, s. 96.
[9]
A.g.e., s. 106.
[10] Bu makalem, 16 Mart 2025’te Georgetown Üniversitesi’nde düzenlenen “Emperyalizm Nedir ve Neden Ona Karşı Olmalıyız?” başlıklı panelde verdiğim konuşmayı temel almaktadır.


0 Yorum:
Yorum Gönder