12 Ocak 2026

,

Antiemperyalizmin Yöntemi


Lukács, 1924 tarihli Lenin: A Study on the Unity of His Thought [“Lenin: Düşüncesinin Birliği Üzerine Bir Çalışma”] adlı kitabında, Lenin’in yalnızca emperyalizmin sosyalist devrim için açtığı fırsat kapısını değerlendirmenin araçlarını sunmakla kalmadığını, aynı zamanda Marksistlerin emperyalizm konusunda teorik netliğe kavuşmaları için gerekli yöntemi de sağladığını söyler. Lenin’in yöntemi, işçi hareketine, işçileri kolektif çıkarlarından koparan emperyalist dinamikler karşısında sınıf mücadelesinde nasıl kararlı adımlar atılacağı konusunda yol gösterir.

Lenin’in emperyalizme müdahalesi o kadar önemlidir ki, Lukács, bu müdahalenin tarihsel materyalizm geleneğine yeni bir unsur kattığını savunur. Bu yeni unsur, Lenin’in işçi sınıfı hareketi içerisindeki farklı akımların oportünizm, şovenizm ve revizyonizmle nasıl rabıtalı olduklarını belirlemeye yönelik çabası dâhilinde açığa çıkar.

Emperyalist adımların atıldığı dönemlerde şovenizmin biti kanlanır. Ne var ki şovenizm, ahlaki bir eleştiri olarak anlaşılmamalıdır. O, ırkçılık veya bağnazlıktaki bireyci duruşa indirgenemez, daha ziyade, oportünizmin bir sonucudur. Oportünizmse proletaryanın burjuva çıkarlarıyla iç içe geçtiği zaman ortaya çıkar. Hem oportünizm hem de şovenizm stratejik bir sorundur: Bir işçi, bu iki konumdan birini benimsediğinde, sınıf mücadelesinin doğasına ilişkin hatalı bir bakış açısı benimser, bu da diğer işçilerin sömürüyü normal olarak görmesine yol açar.

Şovenizm, sömürüyü olağan veya doğal olarak yorumlayan, bu haliyle, işçi hareketini tahrif edip başka yönlere yönlendiren bir eğilimdir. Bu nedenle şovenizm, emperyalizm koşullarından neşet eden, o koşulların yoğunlaştırdığı, kitleleri siyaset dışına atan bir eğilimin açığa çıkmasına neden olur.

Şovenizm genellikle, emperyalist savaşın, işçi sınıfının ayrıcalıklı bir tabakasının, maddi teşvikler nedeniyle işçi hareketini terk etmesine yol açtığını savunan “işçi aristokrasisi teorisi”nin merkezi konusudur. İşçi aristokrasisi teorisi, savaş ganimetlerinin işçi hareketinin burjuvalaşmasına neden olduğu fikrini temel alır. İşçi aristokrasisi teorisi, kısıtlı bir teoridir. Bu kısıtlarından biri, günümüzdeki emperyalist savaşın, Birinci Dünya Savaşı öncesi ve hemen sonrasında görüldüğü üzere, işçi hareketine doğrudan bağımlı olmamasıyla ilgilidir.

İşçi aristokrasisi, geçmişte savaş ve zorunlu askerlik meseleleriyle doğrudan bağlantılı olarak belirli bir işleve sahipti. Ama bugün bu tarz bir işleve sahip değil. Yalnız bu, şovenizmin, günümüz emperyalizmi bağlamında işçi sınıfı siyaseti için bir sorun teşkil etmediği anlamına gelmez.

Bence şovenizm ve oportünizm, hâlâ geçerli terimler, çünkü bunlar, proletaryanın bazı kesimlerinin burjuvalaşması sürecine işaret ediyorlar. Bu genele teşmil edilmiş süreç tekrar tekrar ortaya çıkan bir dizi eğilimi açıklama konusunda gerekli teorik çerçeveyi sunuyor.

Lukács’a göre şovenizm, teorik düzeyde revizyonizmin bir sonucudur çünkü revizyonist, proletaryanın kaygılarını veya çıkarlarını öncelikli görmediği için tarihsel materyalizmden sapar. Revizyonist, sınıf mücadelesinin yorumlanmasında emeğin konumunu değil, “toplumun iyiliği” denilen o soyut ve muğlak konumu benimser. Bu nedenle, Lukács’ın dediği gibi, “revizyonist, diyalektiği mahkûm eder”, çünkü o, proletaryanın durumunu tam da burjuva toplumu içerisinde iyileştirmeye çalışır.[1]

Lenin, emperyalizm teorisyeni olarak, şovenizm, oportünizm ve revizyonizm üçlüsünü eleştirel bir şekilde tanımladığı için önemlidir. Onun Emperyalizm broşürünü okuyanlar, bu üçünün de Karl Kautsky ve onun “ultra emperyalizm” teorisinde yoğunlaştığını hatırlayacaklardır.[2] Kautsky’nin “Ultra Emperyalizm” teorisi, tekellerin ortaya çıkmadığı kapitalizmi savunduğu için yanlıştı. Yani Kautsky, emperyalizmin nasıl gerçek bir devrimci kopuş sunabileceğini göremedi.

Bir teori olarak “Ultra Emperyalizm”, emperyalistler arasında tesis edilmiş, kontrol mekanizması olarak iş görecek bir ağa ve ittifaka atıfta bulunur. Oysa bu türden bir ağ ve ittifak teşkil edildiğinde, işçi hareketinde daha büyük bir şovenizme tanık olunacaktır. Zira burada tümüyle burjuva çıkarları uyarınca biçimlenmiş bir emperyalizm anlayışı söz konusudur.

Kautsky, emperyalizm ve savaş karşısında yeterince devrimci değildi çünkü “barışçıl demokrasi”nin emperyalistler arası rekabetten doğabileceğine inanıyordu. Lenin, Kautsky’nin ultra emperyalizmini, barışçıl ve federatif bir Hristiyan devletine benzer bir küresel sistemin ortaya çıkabileceği, bunun emperyalizme son vereceği yönündeki naif görüşe dayandırır. Kautsky, emperyalizm hakkındaki bu hatalı revizyonist görüşlerden hareketle, emperyalizmin en önemli zirvesi olan Birinci Dünya Savaşı konusunda kararsız bir konum aldı ve bu konumunu muhafaza etti. Kautsky’deki kararsızlık ve emperyalizme sunduğu zımni destek, savaş kredileri oylamasında çekimser kalmasında kendisini gösterdi. Birçok insan, bu eylemini savaşa fiilen oy vermek olarak yorumladı.

Bu noktada Lenin, emperyalizmi tanımlamanın zorunluluk olduğunu gördü. Tekelci kapitalizmle eş anlamlı bir kavram olarak gördüğü emperyalizm, Lenin’e göre, 1. Üretimin yoğunlaşmasını, 2. Bankaların dünyada faal olan tekellere egemen olmasını sağlıyor, ayrıca, 3. Sömürge topraklarına el konulmasını gerekli kılıyordu. Bu başlıklar üzerinden Lenin, kapitalist sistemin temel çelişkisinin, küresel kapitalist sisteme ait dürüst serbest ticaret anlayışı ile gerçekte kartellere benzeyen yapı arasında olduğunu tespit etti. Kautsky, ultra emperyalizm teorisinde bu temel çelişkiyi reddediyordu.

Bence Lenin’in emperyalizm teorisinin tarihsel materyalizme getirdiği en önemli değişiklik, devrimin proletarya temelli olması gerektiği iddiasıdır. Başka bir deyişle, emperyalizm çağında proletarya, devrimi bir sonraki mantıksal seviyeye taşıyabilecek tek sınıf olarak ortaya çıkar. Bu nedenle Lenin, proletaryanın görevinin sadece üretim temelli emek mücadeleleri bağlamında kendi ülkesinde lider konuma gelmek değil, aynı zamanda, dünya genelinde tüm ezilen halkların özgürlüğü için ayağa kalkmak olduğunu öne sürdü.[3]

Doğalında, Marksist politik örgütlenme anlayışının alamet-i farikası olarak sınıfın bağımsızlığının zaruri olduğu görüşünden, emperyalizm koşullarında devrimlerin proleter olması gerektiğine ilişkin güçlü iddiayı temel alan devrim teorisine geçildi. Bu da işçi sınıfı hareketinin omuzlarındaki yükü artırdı, çünkü artık hareket, emperyalizmden etkilenen Küresel Güney’deki işçileri de kucaklayan uluslararası liderliği koordine etmekle de görevliydi.

Kapitalizm, tekelci aşamaya geçti. Artık “geberme”nin eşiğindeydi. Bu durum, burjuvaziyi çöküş ve parçalanma sürecinin yol açtığı girdaba sürüklüyordu. Bu çöküş, ideolojik ve kültürel düzeylerde karşılık buldu. Bu da sınıf sistemine dair dünya görüşünü etkiledi. Öyle ki burjuvazi, hatta daha yumuşak ve ilerici türevleri bile, emperyalizmin gündeme getirdiği zorunlulukları yerine getirmekten imtina edemedi.

Emperyalizm, Kültürel Gerileme ve Çöküş

Emperyalizmin gündeme getirdiği zorunluluklar, düşünsel ve kültürel hayatı ele geçiriyor. Burjuvazi, kaçınılmaz olarak, dünya görüşünü savaş, vahşet ve toplumsal kaosa uyacak şekilde değiştiriyor. Sanat ve kültür, iktidarın kimsenin bir şey kazanmamasını sağlayan mantığı temelinde insana dair görüşler geliştiriyor. Toplumun işbirliği temelli inşası ve faaliyeti ihtimali ortadan kalktı. Rekabet, doğal bir şey olarak teorileştirildi. Artık o, piyasanın toplumsal düzeyde ürettiği bir şey değil. Kanaatimce günümüzde toplumsal hayat şu türden bir çelişkiyle malul: teknoloji oligarklarının ideolojisi rekabete karşı, ama rekabet ideolojisi, genel kültür alanı dâhilinde kaçınılmaz ve doğal olarak içselleştirilmiş bir olgu.

Piyasadaki değişkenlik ve uyguladığı şiddet, doğal ve kaçınılmaz kabul ediliyor. Doğalında refahı esas alan toplum sözleşmeleri aşınıyor. Kapitalist egemen sınıf, refah politikalarının etkinliğini açıkça sorgulamaya başlıyor. Kültür, gaddarlığın olağanlaştırılmasının ideolojik bir zorunluluk haline geldiği bir aşamaya geçiyor. Bu geçiş daha çok, genel süreçlere alaycı bir kayıtsızlıkla yaklaşan liberal aydınları etkiliyor. Gerici aydınlarsa savaşı açıktan yücelten yaklaşımlar sergiliyorlar, emperyalizmin gündeme getirdiği zorunlulukları ifade eden görüşleri savunuyorlar.

Emperyalizmin bir krizi tetiklediği açık. Bu kriz, başta tanımladığımız şovenizmdeki ana soruna, yani işçilerin sömürülmesini olağanlaştırma eğilimine katkıda bulunuyor.

Burjuva aydınlarının ekseriyeti, ücretli emeğin sömürülmesi ile sömürgeciliğin tesis ettiği hâkimiyet arasındaki çelişkinin uzlaştırılamayacağını düşünüyor. Bu bağlamda, Lenin’in, daha sonra Lukács’ın geliştirdiği Marksist emperyalizm teorisinin kavramsal zenginliği bu düzlemde açığa çıkıyor. Bu teori, üstyapının (sanat, edebiyat, din, genel olarak kültür) siyasi epistemolojisini ve emperyalist zorunluluklarla nasıl tanımlı hale geldiğini ve onlar eliyle yönlendirildiğini tarihsel olarak açıklamamıza yardımcı oluyor.

Lukács’ın Aklın Yıkımı adlı eserinde, Nietzsche’ye yönelik eleştirisini hatırlamakta fayda var: “Nietzsche, emperyalizmin toplumsal düzeyde militan olan burjuvazisine ve orta sınıf aydınlara bir ahlak temin etti.”

Nietzsche, sınıf sistemi emperyalizmin yoğunlaşmasına tanık olduğu, bu yoğunlaşma neticesinde kendisinin Bismarck’ın devleti Bonapartist bir şekilde yönetmesine olan inancını yitirmesiyle birlikte, bir gerici peygamber olarak arz-ı endam etti. Nietzsche, büyük savaşların, devrimlerin ve karşı devrimlerin yaşanacağı bir dönemi öngördü, ortaya çıkan kaostan yeni bir ülkü devşirdi: “yeryüzünün efendileri”, artık itaatkâr olan sürü, gerektiği şekilde sindirilmiş olan köleler üzerinde mutlak hâkimiyet tesis edebilecekti.[4]

“Güç istemi” gibi doktrinlere verilen zımni desteğin de emperyalist koşullar ve zorunluluklar tarafından şekillendirildiği argümanını, sadece Lukács dillendirmedi. Ernest Seillière de 1905 tarihli k Apollôn ou Dionysos; étude critique sur Frédéric Nietzsche et l'utilitarisme impérialiste [“Apollon veya Dionysos: Friedrich Nietzsche Emperyalist Faydacılık Üzerine Eleştirel Bir Deneme”] adlı eserinde bu argümanı aktarıyordu.

Nietzsche, emperyalizm yanlısı görüşlere sahipti. Bu görüşler, bizim ölümünden sonra ortaya çıkan “Nietzsche” efsanesini ve “Nietzsche” putlarını daha iyi anlamamıza katkı sunarlar. Esasında Nietzsche’nin elde ettiği popülarite, büyük ölçüde emperyalizmin dayattığı zorunlulukları muteber kılması ve onlara destek sunması ile ilgili bir meseledir.

Emperyalist Dönemde Sınıf Bilincinin Yüzleştiği Güçlük

Emperyalizm, Lenin’in “işçiler içerisindeki ayrıcalıklı kesimler” olarak adlandırdığı şeyi meydana getirme eğilimine sahiptir. Buradaki sorun, ayrıcalıklı kesimin ahlaki şovenizmi değil, sınıfsal açıdan şovenizmin öncelikle küçük burjuva dünya görüşünün hâkimiyeti üzerinden dil bulmasıdır. Küçük burjuvazi, şovenizm, revizyonizm ve oportünizmden oluşan o korkunç üçlüyü kuvvetlendirir.

Peki işçi, bu koşullarla nasıl başa çıkacak? Lenin, ilk döneminde kaleme aldığı Ne Yapmalı? kitabında bu konuda bir ipucu sunuyor:

“Sınıf bilincine sahip olmak için, işçinin zihninde, toprak sahibi ve din adamının, yüksek devlet memuru ve köylünün, öğrenci ve serserinin ekonomik doğası ile toplumsal ve politik özelliklerine dair net bir resim olması gerekir. Ancak bu ‘net resmi’ hiçbir kitap vermez. Her bir toplumsal sınıfı düşünsel, ahlaki ve politik hayatının tüm tezahürleriyle gözlemlemeyi somut ve her şeyden önce güncel politik olgular ve olaylardan öğrendiklerinde, işçiler, tüm sınıfların, tabakaların ve nüfus gruplarının hayat ve faaliyetlerinin tüm yönlerine ilişkin materyalist analizi ve materyalist değerlendirmeyi pratikte uygulamayı öğrenirler. İşçiler, her sınıfın ve her tabakanın bencil çabalarını ve gerçek ‘iç işleyiş’ini gizlemek için kullandığı tüm sloganların ve safsataların anlamını kavramalıdırlar. İşçiler, bu sınıfların ve tabakaların güçlü ve zayıf yönlerini bilmeli, belirli kurumlar ve belirli yasalar tarafından hangi çıkarların yansıtıldığını anlamalıdırlar.”[5]

Lenin’in burada vurgulamak istediği şey, kapitalist toplumsal ilişkilerin sonuçlarından birinin ki bu sonuçlara dair bilinç, bizim ille de bir “aşamacı” kapitalizm teorisi sunmamızı gerektirmez, sermayenin ana çelişkisinin, yani işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki çelişkinin, ilk anda saf veya damıtılmış bir biçimiyle ortaya çıkmadığı gerçeğidir.

Emperyalizm, işçi hareketinin ve sınıf bilincinin karşısına bir güçlük çıkartır, çünkü yarattığı parçalanma, bu temel çelişkiyi yerinden ederek gizlemeye çalışır. Domenico Losurdo’nun Class Struggles [“Sınıf Mücadeleleri”] adlı eserinde dile getirdiği gibi, üç tür sınıf mücadelesi vardır:

1. Proletaryanın emek sömürüsü;

2. Sömürgelerin mücadeleleri (emperyalizmin bir sonucu olan mücadeleler);

3. Kadın mücadelesi.

Losurdo’nun sınıf mücadeleleri tasnifindeki özgünlük, bu üç mücadele biçiminin evrimci bir yaklaşım uyarınca, bir sihir sonucu ortaya çıkmaması, aksine, her birinin Marx ve Engels’in erken dönem çalışmalarına kadar uzanan tarihsel materyalizmde mündemiç olmasıdır. En önemlisi, yalnızca emperyalizmde ortaya çıkacak gibi görünen sömürü ve zulüm arasındaki farkın, emperyalizm olsun ya da olmasın, kapitalist sistemin yerleşik bir özelliği olduğunu göstermesidir. Kapitalist gelişmenin eşitsizliği, kapitalist sistem içinde çok sayıda üretim biçimine yol açar; yani feodal ve kölelik varlığını sürdürür.

Marx ve Engels, işçilerin koşullarını yorumlarken onları ezilen kategorisinde ele alır.[6] Ezilenle sömürülen arasındaki ayrımı sıklıkla uzlaşmaz bir fark olarak görenlerin, sömürüyü normalleştiren burjuvazideki tutarsızlığın bir yansıması oldukları üzerinde durulur. Bu nedenle, şovenizmin en vahim etkisi, işçilerin sömürüyü, toplumsal çürümeyi ve yaşam koşullarının bozulmasını normal ve “olması gereken” bir durum olarak görmelerine yol açmasıdır. Şovenizmin iki eğilimini ele almamız önemlidir: Sömürüyü normalleştirme eğilimi ve sömürgeci egemenliğe maruz kalan ezilen halklarla dayanışma kurmayı reddetme eğilimi.[7]

Postone’da Antiemperyalizm Karşıtlığı

Moishe Postone, 2006 tarihli Tarih ve Çaresizlik adlı makalesinde, soldaki savaş karşıtı ve emperyalizm karşıtı mücadeleye yönelik güçlü bir eleştiri sunuyor. Postone, emperyalizm karşıtlığının kapitalizm perspektifini çarpıttığını, mücadele nesnesini tamamen fetişistik bir nesneye dönüştürdüğünü düşünüyor. Yani Postone’a göre antiemperyalist mücadeleler, Amerikan emperyalizmine düşmanlarının üzerine ahlakçılık gömleği geçiriyor. Postone, antiemperyalizmin, emperyalizmin mantığının analizini tümüyle öznel bir tarihsel güce indirgeyerek, teorik ve pratik bir hata yapıyor. Postone'un emperyalizm görüşü, emperyalizmin emek ve sermaye arasındaki temel çelişkiyi gizlediğini savunması bakımından, Lenin’in anlayışına benziyor. Ancak Postone, antiemperyalizmin, küresel kapitalizmi aktörler üzerinden anlayan, sermayenin soyut ve dinamik temelini ihmal eden fetişistik bir küresel kalkınma anlayışına ricat ettiğine inanıyor.[8]

Postone’un görüşüne göre, antiemperyalizm kusurlu ve hatalıdır, çünkü emperyalist dinamikleri yönlendiren unsurların analizinde öznelliği temel alıyor. Bu öznellik, solun sermayenin tarihsel gerekliliğini, nesnel ve (Postone’un sık sık vurgulamayı sevdiği) sermayenin kişisel olmayan tahakküm biçimlerini kavramasını engelliyor.

Postone, küreselleşme karşıtı hareket ve Irak savaşına karşı seferberliklerde ortaya çıkan anti-emperyalizm türünü eleştiriyor. Esasen, bu antiemperyalizm biçiminin, ABD emperyalizminin kurbanlarıyla ve ABD düşmanlarının diktatör liderleriyle duygu ve düşünce temelli dayanışma geliştiren kişisel öfke tarafından yönlendirildiğini düşünüyor; tüm bunlar, aktörlerin temelde iyi veya kötü olduğu ikilikçi bir ahlaki emperyalizm değerlendirmesine yol açıyor. Yalnız bu değerlendirmede söz konusu ikilikçilik sekülerlik düzleminde dile dökülüyor. Netice itibarıyla sol, emperyalizmi popülist bir sınıf mücadelesi anlayışı içinde yorumluyor.

Postone, bu aktörleri temel alan, popülist antiemperyalizmin tarihsel temelini, şiddet yoluyla kişiliği gerçekleştirme anlayışını esas alan varoluşçu ve anarşist felsefi paradigmalarda buluyor.[9] , Postone; Sorel, Fanon ve Pareto’da karşımıza çıkan, varoluşçu ahlakçılık ve şiddetin kurtuluş aracı olarak kullanılması yöntemini esas alan bu mirası kusurlu buluyor, çünkü ona göre bu miras, kapitalizmle değil, burjuva toplumuyla bir kopuşu hedefliyor. Tüm bunlar, solun antiemperyalist stratejilerinde ve bakış açısında göz ardı edemeyeceği bir kişiselleştirme paradigmasına dayanan ahlaki bir isyana işaret ediyor.

Bu hataların tarihsel mihenk taşı, Yeni Sol’da ve sömürüyü ele almaktan vazgeçip bunun yerine yabancılaşma ve bürokratlaşmayı ele almasında bulunuyor. Şiddete duyulan saplantı, aslında kapitalizmin yeterince devrimcileştirilememesiyle ilgili acizliği gizleyen bir öfkenin ifadesidir ve bu kurtuluş paradigmaları, temelde farklı bir tarihsel bağlama uygulanmıştır; yani, Yeni Sol’un emperyalizmle ilgili dünya görüşü, Fordist dünyanın bürokratik durağanlığına yönelik tepkisini Küresel Güney’e yansıtmıştır. Bütün bunlar, derinde siyasete dair umutsuzluğu gizlemektedir.[10]

Bu antiemperyalizmle ilgili teorik miras, diyalektik düşünceyi göz ardı eden ikilikçi bir “direniş” anlayışı biçiminde bir antiemperyalizm yorumuna yol açmıştır. Diyalektik düşünmek derken şunu kastediyoruz: Postone’un da eleştirdiği gibi, ilgili miras, antiemperyalizmin kendi imkânlarının açığa çıkacağı koşulları veya içinde bulunduğu tarihsel bağlamı kavrayamıyor. Dolayısıyla, antiemperyalizm, sermayenin belirleyici yapısal dinamiklerini yanlış anlıyor. Bu cehaletse emperyalist çatışmaya dair bir popülist-fetişist anlayışa, mücadeleyi irade savaşı olarak gören bir anlayışa yol açıyor.

Antiemperyalizm, ezilenlerde romantizme sebep oluyor, bu da mücadeleyi her türden olumlu siyasi değişimden koparma riskini taşıyor. Postone’a göre anti-emperyalizm, kaçınılmaz olarak şovenizmle bağlantılıdır çünkü sermayeye ilişkin doğru ve dinamik bakış açısını yitirmiştir.

Postone’un Antiemperyalizm Karşıtı Eleştiri

Postone’un antiemperyalizm teşhisi, haklı olarak ilişkilendirdiği altmışların siyasi epistemolojilerinde ortak bir dayanağı olan çok özel bir liberal antiemperyalizm biçimini açıklamaya yardımcı olur. Ancak gerçek şu ki, Lenin ile ilişkilendirildiğinde, Postone’un antiemperyalizm eleştirisinin eksik olduğu görülüyor.

Postone’un eleştirisi, Lenin’den çok Kautsky’ye benziyor, çünkü Lenin’e göre revizyonizmin ilk emaresi, emek veya proletarya değil, soyut bir anlamda topluma dair bir bakış açısının benimsenmesidir. Sermayenin aktörlerden bağımsız temeline dair bakış açısı, emperyalizmin nasıl farklı bir kapitalizm biçimi olduğunu açıklayamaz.

Postone’un liberal antiemperyalizme dair tarihsel teşhisi, tarihte sahip olduğu çelişkili temele dikkat kesiliyor, altmışlarda kurtuluş mücadelelerinin aldığı biçimlerin, Gazze’deki soykırımdan İran’la yaklaşan savaşa kadar bugünün tüm savaşlarıyla aynı ölçeğe sahip olmadıkları, eşit düzlemde durmadıkları üzerinde duruyor.

Postone’un sermayeyi kişisel olmayan bir tahakküm sistemi olarak ele alan teorik yaklaşımının haklı yönleri olsa da, kaçınılmaz olarak örtüşen ve ilişki içinde düşünülmesi gereken tahakküm biçimleriyle bütünleşme ve dayanışma kurma yollarını ayırt etmemize yardımcı olmuyor.

Postone’un emperyalizmde tek taraflı olarak tanımladığı temel ayrım, Lenin’de zaten ele alınmış olan bir husustur: sisteme yönelik sınıf saldırısı ile kapitalist olarak anlaşılan sisteme yönelik saldırı arasında bir ayrım söz konusudur. Antiemperyalizmde eksik olan, ikincisidir, sadece birincisine öncelik verilmektedir. Ancak asıl eksik olan, işçi hareketinin hem sisteme hem de aktörlere dair bir bakış açısına nasıl kavuşacağı sorusunun cevabıdır. Aktörlerle ilgili bakış açısı konusunda, emperyalizme özgü zulüm biçimleriyle nasıl bütünleşilecek, işçi sınıfıyla dayanışma nasıl tesis edilecek ve bu mücadeleleri çözülemeyen bir çatışkı olarak görme eğiliminden nasıl kaçınacağız gibi sorular gündeme gelmektedir. Yukarıda gördüğümüz gibi, bu çatışkı, işçi aristokrasisinin yükselişinden değil, öncelikle emperyalist zorunlulukların aşıladığı topyekûn kültürel dönüşümden kaynaklanan derin bir parçalanmanın kaynağıdır. Lenin’in şovenizm eleştirisinde sunduğu belki de en önemli pratik mesaj, bu ikiliği bir kenara bırakıp, bu mücadele biçimlerini birleştirebilecek sınıfsal bağımsızlığı gerçekleştirme sorumluluğunu işçi hareketine yüklemesidir.

Postone’un antiemperyalizmde görülen yeni-romantizme yönelik eleştirisinin ikna edici olduğuna hiç şüphe yok ama bu eleştiri, özünde Wall Street’i İşgal Et eylemleri ile Sanders öncesine, Irak Savaşı karşıtı solun varolduğu döneme ait. Postone’un tespit ettiği şey, liberal antiemperyalizmdeki akıl dışılıktır. Bu akıl dışılık, tam da emperyalist çatışmayı kişiselleştirdiği için akıl dışıdır. Gelgelelim Postone, bu sorunu, yalnızca anlamaya dayalı soyut bir analitik bakış açısına başvurmaktan başka bir şey yapmıyor, onu gidermek için bir yol önermiyor. Postone’da eksik olan şey, proletarya merkezli bir politikaya bağlı bir sınıf analizidir. Lenin’in emperyalizmin yalnızca sınıfsal bağımsızlığı gerekli kılmakla kalmayıp, her devrimin proletarya temelli olması gerektiği yönündeki güçlü iddiası, işçi sınıfının politik ve toplumsal ilişkilerin bütününe dair algısında bir değişime ihtiyaç duyuyor.

Tüm bu tespitler, emperyalizm karşısında pratik idealizmden kaçınmamız gerektiği gerçeğine dikkat çekiyor. Pratik idealizm, Postone’un emperyalist çatışmaların kaçınılmaz bir sonucu olarak tanımladığı öznelcilik türünü ifade ediyor. Lenin’in savunduğu gibi, bu öznelcilik, emperyalizm karşısında işçinin sömürüsünü önemsiz bir konu haline getiriyor.

Bugün, proletaryanın bakış açısından yönetilen bir siyaset inşa etme zorluğuyla karşı karşıyayız ve bu, Lenin ve Lukács’ın da karşılaştığı türden bir sorundur. Lenin ve Lukács zamanındaki işçi sınıfı hareketinin olgunluğu, günümüzdekiyle karşılaştırıldığında elbette çok daha büyüktür; ancak, gerçekten proleter siyaset inşa etmek için, sivil toplum kurumlarının inşasından, siyasi eğitime, parti kurmaya kadar çeşitli stratejiler uygulamamız gerekir.

İşçi sınıfını kararlı kılmayı, sınıf olarak hareket etme kapasitesini artırmayı ve proletaryayı kapitalist siyaseti aşmanın yollarına yönlendirmeyi amaçlayan bir proleter siyaset, yalnızca güçlü bir antiemperyalist duruşa değil, aynı zamanda emperyalizmin kaçınılmaz olarak yol açtığı kültürel ve felsefi sorunlarla yüzleşmemize de ihtiyaç duyar.

Daniel Tutt
20 Haziran 2025
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Lukacs, Georg, Lenin: A Study on the Unity of His Thought, Verso Books, s. 53.

[2] Kautsky’nin emperyalizmle ilgili görüşleri Lenin’in sert eleştirilerinden etkilenmiştir. Ancak daha hoşgörülü yorumlar da incelenmeye değerdir. Neo-Kautskici düşünür Ian Szabo ile yaptığım röportaja bakabilirsiniz: Youtube.

[3] Lenin’in Emperyalizm metninden bir yıl sonra, 1920 yazında, Komintern’in İkinci Kongresi’nin hemen ardından Bakû’de toplanan Doğu Halkları Kurultayı, başlangıçta Komünist Manifesto’da ve Uluslararası İşçi Birliği’nin Açılış Konuşması’nda ortaya konan sloganı revize etti. Yeni slogan şu şekildeydi: “Bütün Ülkelerin İşçileri ve Bütün Dünyanın Ezilen Halkları, Birleşin!” Domenico Losurdo, bu noktada “ezilen halkların” artık “işçilerin” yanında hakiki birer devrimci özne olarak ortaya çıktığını, slogana “ezilen halklar”ı dâhil etmenin Lenin’in emperyalizm üzerine yazdığı broşürde ima edildiğini belirtirken haklıdır.

[4] Lukács, Georg, The Destruction of Reason, s. 337.

[5] Lenin, Vladimir, What is to be Done?, MIA.

[6] Engels, kadınların özgürleşmesinin genel özgürleşme sürecinin doğal bir ölçüsü olduğunu belirtmiştir.

[7] Losurdo, Domenico, Class Struggles, s. 174.

[8] Postone, Moishe, History and Helplessness, s. 96.

[9] A.g.e., s. 106.

[10] Bu makalem, 16 Mart 2025’te Georgetown Üniversitesi’nde düzenlenen “Emperyalizm Nedir ve Neden Ona Karşı Olmalıyız? başlıklı panelde verdiğim konuşmayı temel almaktadır.

0 Yorum: