22
Mart’ta Moskova’daki Crocus Belediye Binası’nda meydana gelen, en az 137 masum
insanın ölümüne, 60 kişinin de ağır yaralanmasına yol açan korkunç silahlı
saldırının üzerinden 24 saat geçmeden ABD yetkilileri, katliamdan IŞİD’in
Güney-Orta Asya kolu IŞİD-K’yi sorumlu tuttu. Birçok kişide bu alelacele suçluyu
ifşa etme girişimi, Washington’ın Batı kamuoyunun ve Rus hükümetinin odağını
gerçek suçlulardan, yani Ukrayna ve/veya Kiev’in en önemli destekçisi olan
İngiltere’den uzaklaştırmaya çalıştığı yönünde şüphelerin oluşmasına neden oldu.
Dört
saldırganın nasıl tutulduğu, yönlendirildiği, silahlandırıldığı ve kim
tarafından finanse edildiğine dair tüm ayrıntılar henüz açıklanmış değil.
Kremlin, saldırının arkasında Ukrayna Güvenlik Servisi’nin (SBU) olduğuna dair
kanıtlar bulduğunu iddia ediyor. Ancak SBU, bu iddiayı reddediyor, Rus devletinin
saldırıdan önceden haberdar olduğunu, saldırıyı önleyebilecekken Ukrayna’ya
yönelik saldırılarını artırmak için gerekli önlemleri almadığını öne sürüyor. Ayrıca,
katillerin, IŞİD’in Tacikistan kanadıyla bağlantılı bir kripto para cüzdanından
para aldıkları söyleniyor.
Saldırının
ardındaki gerçek ne olursa olsun, sorumlu dört kişinin eylemlerini kimin veya
neyin finanse ettiğinden habersiz olduğu kesin. IŞİD’in bağnaz, aşırı dindar
köktencilikten ilham aldığı yönündeki yaygın algının aksine, örgüt, esasen
paralı askerlerden oluşuyor. Herhangi bir zamanda, ortak çıkarlarla birbirine
bağlı bir dizi uluslararası bağışçının emriyle, hareket edebiliyor. Fonlar,
silah ve emirler savaşçılarına dolaylı ve şeffaf olmayan yollarla ulaşıyor. Örgütün
üstlendiği bir saldırının failleri ile nihai düzenleyicileri ve finansörleri
arasında neredeyse her zaman bir dizi aracı bulunuyor.
IŞİD-K
denilen yapının Çin, İran ve Rusya karşısında konumlandığını biliyoruz. ABD
İmparatorluğu’nun rakiplerine karşı konum almış olan örgütün köklerini yeniden
ele almak zorundayız.
On
yıldan biraz daha uzun bir süre önce âdeta yoktan var olmuş gibi görünen, ana
akım medya manşetlerine ve Batı kamuoyunun bilincine birkaç yıl boyunca hâkim
olduktan sonra tekrar ortadan kaybolan IŞİD, bir dönem Irak ve Suriye
topraklarının önemli bir kısmını işgal etmişti. Orada “İslam Devleti”ni ilan
ederek, kendi parasını, pasaportlarını ve araç tescil plakalarını hazırlamıştı.
ABD
ve Rusya’nın ayrı ayrı gerçekleştirdiği askeri müdahalelerle IŞİD, 2017’de
ortadan kaldırıldı. Hiç şüphe yok ki böylece CIA ve MI6’in sırtından büyük bir
yük kalkmış oldu. Neticede artık kimse, IŞİD’in gerçekte nasıl ortaya çıktığı konusunda
rahatsız edici sorular sormayacaktı.
Esasında
bu terör örgütü ve hilafet, karanlık bir gecede çakan şimşek gibi birden zuhur
etmedi. O, Londra ve Washington’da tasarlanan, istihbarat teşkilatlarının
uygulamaya koydukları kararlı ve özverili politikaların sonucuydu.
“Her
Daim Düşmanca Hareket Eden Bir Yapı”
RAND,
merkezi Washington’da bulunan, oldukça etkili bir “düşünce kuruluşu”. Pentagon
ve diğer kuruluşların yıllık yaklaşık 100 milyon dolar tutarında para akıttığı kuruluş,
düzenli olarak ABD ulusal güvenliği, dış ilişkiler, askeri strateji ve
yurtdışındaki gizli ve açık eylemler hakkında tavsiyelerde bulunuyor. Bu
açıklamalar, çoğu zaman daha sonra politika olarak benimseniyor.
Örneğin,
Temmuz 2016’da RAND’in hazırladığı, “Çin’le savaşın akla dahi
getirilemeyeceğini” söyleyen raporda, Rusya’nın bu türden bir çatışma durumunda
komşusu ve müttefiki Çin’in yanında yer alacağı, Pekin ile “sıcak” çatışma
öncesinde Doğu Avrupa’yı ABD askerleriyle doldurulmasına ihtiyaç duyulacağı
öngörüsünde bulunuluyordu. Bu nedenle, Moskova’nın güçlerini kendi sınırlarında
meşgul etmenin gerekli olduğu düşünülmüştü. Altı ay sonra, “Rus saldırganlığı”na
karşı koymak için bölgeye çok sayıda NATO askeri sevk edildi.
Aynı
şekilde, RAND, Nisan 2019’da “Rusya’yı Sündürmek” başlıklı bir rapor
yayınladı. Bu raporda, Moskova’yı tahrik edip güçlerini daha geniş bir alana
yaymak zorunda bırakmaktan, böylelikle “rejimin istikrarını zayıflatmak”tan söz
ediliyordu. Bahsi edilen yöntemler arasında, Ukrayna’ya “yoğun yardım” sunmak,
Suriyeli isyancılara ABD desteğini artırmak, “Belarus’ta rejim değişikliğini”
teşvik etmek, Kafkasya’daki “gerilimleri” istismar etmek, “Orta Asya’da” ve
Moldova’da “Rus nüfuzunu” etkisiz hale getirmek gibi başlıklar yer alıyordu.
Bunların çoğu daha sonra bir bir gerçekleşti.
Bu
bağlamda, RAND’in Kasım 2008 tarihli “Uzun Soluklu Savaşın Başlaması” başlıklı
makalesi, okuru rahatsız edecek bir içeriğe sahip. Makale, aynı ay Bağdat ve
Washington tarafından imzalanan bir çekilme anlaşmasının şartları uyarınca
koalisyon güçleri Irak’tan resmen ayrıldıktan sonra, ABD’nin Küresel Terörle Mücadele’sini
nasıl yürüteceğine değiniyor. Bu gelişme, tanımı gereği, işgal resmen sona
erdiğinde “stratejik öncelik” olarak kalacak olan Basra Körfezi petrol ve
doğalgaz kaynakları üzerindeki İngiliz-Amerikan egemenliğini tehdit ediyordu.
RAND,
“Bu öncelik, uzun sürecek savaşı yürütme önceliğiyle güçlü bir şekilde
etkileşim içinde olacaktır” açıklamasını yaptı. Düşünce kuruluşu, geri
çekilmenin yarattığı güç boşluğu sırasında Irak’taki ABD hegemonyasını
sürdürmek için “böl ve yönet” stratejisi önerisinde bulunuyordu. Bu strateji
kapsamında Washington, “Irak'taki çeşitli Selefi-cihatçı örgütler arasındaki
fay hatlarını kullanarak, onları birbirlerine karşı kışkırtacak ve enerjilerini
iç çatışmalara dağıtacak”, aynı zamanda “İran’a karşı sürekli düşmanca duygular
besleyen otoriter Sünni hükümetleri destekleyecekti.”
“Bu strateji, büyük ölçüde
gizli operasyonlara, enformasyon temelli operasyonlara, alışılmadık savaş
yöntemlerine ve yerel güvenlik güçlerine sunulacak desteğe dayanıyor. [...] ABD
ve yereldeki müttefikleri, milliyetçi cihatçıları kullanarak, yerel halkın
gözünde uluslararası cihatçıları itibarsızlaştırmak için vekalet savaşları
başlatabilir. [...] İşi daha ucuza halletmeyi düşünüyorsa ABD, bu yola
başvurmalı, dikkatini tamamen bölgeye çevirene kadar zaman kazanmalıdır. [...]
ABD liderleri ayrıca, Müslüman âleminde Şiileri güçlendirecek hareketlere karşı
muhafazakâr Sünni rejimlerin yanında yer alarak, süregelen Şii-Sünni
çatışmasından da faydalanmayı tercih edebilir.”
“Büyük
Tehlike”
Böylece
CIA ve MI6, Batı Asya genelinde Sünni “milliyetçi cihatçıları” desteklemeye
başladı. Ertesi yıl, Beşar Esad, Katar’ın Doha’nın geniş doğalgaz rezervlerini
Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye’yi kapsayan 10 milyar dolarlık, 1500
kilometrelik bir boru hattı aracılığıyla doğrudan Avrupa’ya yönlendirme teklifini
geri çevirdi. Wikileaks’in paylaştığı, önemli ayrıntılar içeren bir belgede de
aktarıldığı üzere, ABD, İsrail ve Suudi istihbaratı, yerelde bir Sünni isyanını
kışkırtarak, Esad’ı devirmek için derhal harekete geçti, bu amaçla muhalif örgütleri
finanse etmeye başladı.
Bu
çaba, Ekim 2011’de Muammer Kaddafi’nin televizyonda yayınlanan katli ardından,
MI6’in Libya’dan Suriye’ye silah ve aşırılıkçı savaşçıları yönlendirmesiyle hız
kazandı. CIA, Kongre’yi çevrilen dolaplardan haberdar etmemek için İngiliz
istihbaratını aracı olarak kullanarak bu operasyonu denetledi. CIA’in Şam'daki
gizli işbirliği, ancak Haziran 2013’te, dönemin Başkanı Barack Obama’nın resmi
onayıyla resmileşti, sonrasında Çınar Kerestesi Operasyonu adı altında bir
operasyonun yürütüldüğü itiraf edildi.
Bu
dönemde Batılı yetkililer, Suriye’deki vekil güçlerini genelde “ılımlı
isyancılar” olarak adlandırıyorlardı. Ancak Washington, bu vekil güçlerin işgal
ettikleri topraklarda köktenci bir hilafet kurmaya çalışan tehlikeli aşırılıkçılar
olduğunun gayet bilincindeydi. Ağustos 2012’de Bilgi Edinme Özgürlüğü yasaları
kapsamında yayınlanan bir ABD Savunma İstihbarat Teşkilâtı raporu, bu dönemde
Batı Asya’daki olayların “açık bir mezhepçi yöne doğru ilerlediğini” ve radikal
Selefi grupların “Suriye’deki isyanı yönlendiren başlıca güçler” olduğunu
belirtiyordu.
Bu
örgütlerden biri Kaide’nin Irak kanadı, diğeri de onun çatı örgütü olan Irak
İslam Devleti’ydi. Bu iki örgüt, daha sonra IŞİD’i meydana getirdi. Amerikan
Savunma İstihbarat Örgütü (DIA) raporu, bu olasılığı sadece öngörmekle
kalmamış, aynı zamanda ona onay da vermişti:
“Durum kontrolden çıkarsa,
Doğu Suriye’de ilan edilmiş veya edilmemiş bir Selefi prensliği kurulması
olasılığı var. [...] Bu, tam da muhalefeti destekleyen güçlerin Suriye rejimini
izole etmek için istediği şey. [...] IŞİD, ayrıca Irak ve Suriye’deki diğer
terör örgütleriyle birleşerek bir İslam devleti ilan edebilir ki bu da büyük
bir tehlikeye yol açacaktır.”
Böylesine
ciddi endişelere rağmen, CIA, Suriye’deki “ılımlı isyancılar”a ciddi miktarlarda
silah ve para göndermeye devam etti. CIA, bu “yardım”ın kaçınılmaz olarak IŞİD’in
eline geçeceğini çok iyi biliyordu. Dahası, İngiltere, aynı anda muhalif
paramiliter unsurları insan öldürme konusunda eğitmek için milyonlarca dolara
mal olan gizli programlar yürütürken, bir yandan da yaralı mücahitlere tıbbi
yardım sundu. Londra, ayrıca Katar’dan satın alınan çok sayıda ambulansı
ülkedeki silahlı örgütlere bağışladı.
Sızdırılan
belgeler, İngiliz istihbaratının, bu türden çabalar sonucunda ekipman ve
personelin Nusret, IŞİD ve Batı Asya’daki diğer aşırılıkçı örgütlerin eline
geçme ihtimalini “yüksek seviye risk” olarak değerlendirdiğini ortaya koyuyor.
Ancak, bu tehlikeye karşı koymak için hiçbir strateji geliştirilmediği,
operasyonların hızla devam ettiği görülüyor. İnsan, bu noktada şunu düşünmeden
edemiyor: Demek ki IŞİD’in eğitilip silahlandırılması, MI6’in muradıymış.
Kit Klarenberg
4 Nisan 2024
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder