25 Ocak 2026

, ,

CIA ve MI6 IŞİD’i Nasıl Yarattı?


22 Mart’ta Moskova’daki Crocus Belediye Binası’nda meydana gelen, en az 137 masum insanın ölümüne, 60 kişinin de ağır yaralanmasına yol açan korkunç silahlı saldırının üzerinden 24 saat geçmeden ABD yetkilileri, katliamdan IŞİD’in Güney-Orta Asya kolu IŞİD-K’yi sorumlu tuttu. Birçok kişide bu alelacele suçluyu ifşa etme girişimi, Washington’ın Batı kamuoyunun ve Rus hükümetinin odağını gerçek suçlulardan, yani Ukrayna ve/veya Kiev’in en önemli destekçisi olan İngiltere’den uzaklaştırmaya çalıştığı yönünde şüphelerin oluşmasına neden oldu.

Dört saldırganın nasıl tutulduğu, yönlendirildiği, silahlandırıldığı ve kim tarafından finanse edildiğine dair tüm ayrıntılar henüz açıklanmış değil. Kremlin, saldırının arkasında Ukrayna Güvenlik Servisi’nin (SBU) olduğuna dair kanıtlar bulduğunu iddia ediyor. Ancak SBU, bu iddiayı reddediyor, Rus devletinin saldırıdan önceden haberdar olduğunu, saldırıyı önleyebilecekken Ukrayna’ya yönelik saldırılarını artırmak için gerekli önlemleri almadığını öne sürüyor. Ayrıca, katillerin, IŞİD’in Tacikistan kanadıyla bağlantılı bir kripto para cüzdanından para aldıkları söyleniyor.

Saldırının ardındaki gerçek ne olursa olsun, sorumlu dört kişinin eylemlerini kimin veya neyin finanse ettiğinden habersiz olduğu kesin. IŞİD’in bağnaz, aşırı dindar köktencilikten ilham aldığı yönündeki yaygın algının aksine, örgüt, esasen paralı askerlerden oluşuyor. Herhangi bir zamanda, ortak çıkarlarla birbirine bağlı bir dizi uluslararası bağışçının emriyle, hareket edebiliyor. Fonlar, silah ve emirler savaşçılarına dolaylı ve şeffaf olmayan yollarla ulaşıyor. Örgütün üstlendiği bir saldırının failleri ile nihai düzenleyicileri ve finansörleri arasında neredeyse her zaman bir dizi aracı bulunuyor.

IŞİD-K denilen yapının Çin, İran ve Rusya karşısında konumlandığını biliyoruz. ABD İmparatorluğu’nun rakiplerine karşı konum almış olan örgütün köklerini yeniden ele almak zorundayız.

On yıldan biraz daha uzun bir süre önce âdeta yoktan var olmuş gibi görünen, ana akım medya manşetlerine ve Batı kamuoyunun bilincine birkaç yıl boyunca hâkim olduktan sonra tekrar ortadan kaybolan IŞİD, bir dönem Irak ve Suriye topraklarının önemli bir kısmını işgal etmişti. Orada “İslam Devleti”ni ilan ederek, kendi parasını, pasaportlarını ve araç tescil plakalarını hazırlamıştı.

ABD ve Rusya’nın ayrı ayrı gerçekleştirdiği askeri müdahalelerle IŞİD, 2017’de ortadan kaldırıldı. Hiç şüphe yok ki böylece CIA ve MI6’in sırtından büyük bir yük kalkmış oldu. Neticede artık kimse, IŞİD’in gerçekte nasıl ortaya çıktığı konusunda rahatsız edici sorular sormayacaktı.

Esasında bu terör örgütü ve hilafet, karanlık bir gecede çakan şimşek gibi birden zuhur etmedi. O, Londra ve Washington’da tasarlanan, istihbarat teşkilatlarının uygulamaya koydukları kararlı ve özverili politikaların sonucuydu.

“Her Daim Düşmanca Hareket Eden Bir Yapı”

RAND, merkezi Washington’da bulunan, oldukça etkili bir “düşünce kuruluşu”. Pentagon ve diğer kuruluşların yıllık yaklaşık 100 milyon dolar tutarında para akıttığı kuruluş, düzenli olarak ABD ulusal güvenliği, dış ilişkiler, askeri strateji ve yurtdışındaki gizli ve açık eylemler hakkında tavsiyelerde bulunuyor. Bu açıklamalar, çoğu zaman daha sonra politika olarak benimseniyor.

Örneğin, Temmuz 2016’da RAND’in hazırladığı, “Çin’le savaşın akla dahi getirilemeyeceğini” söyleyen raporda, Rusya’nın bu türden bir çatışma durumunda komşusu ve müttefiki Çin’in yanında yer alacağı, Pekin ile “sıcak” çatışma öncesinde Doğu Avrupa’yı ABD askerleriyle doldurulmasına ihtiyaç duyulacağı öngörüsünde bulunuluyordu. Bu nedenle, Moskova’nın güçlerini kendi sınırlarında meşgul etmenin gerekli olduğu düşünülmüştü. Altı ay sonra, “Rus saldırganlığı”na karşı koymak için bölgeye çok sayıda NATO askeri sevk edildi.

Aynı şekilde, RAND, Nisan 2019’da “Rusya’yı Sündürmek” başlıklı bir rapor yayınladı. Bu raporda, Moskova’yı tahrik edip güçlerini daha geniş bir alana yaymak zorunda bırakmaktan, böylelikle “rejimin istikrarını zayıflatmak”tan söz ediliyordu. Bahsi edilen yöntemler arasında, Ukrayna’ya “yoğun yardım” sunmak, Suriyeli isyancılara ABD desteğini artırmak, “Belarus’ta rejim değişikliğini” teşvik etmek, Kafkasya’daki “gerilimleri” istismar etmek, “Orta Asya’da” ve Moldova’da “Rus nüfuzunu” etkisiz hale getirmek gibi başlıklar yer alıyordu. Bunların çoğu daha sonra bir bir gerçekleşti.

Bu bağlamda, RAND’in Kasım 2008 tarihli “Uzun Soluklu Savaşın Başlaması” başlıklı makalesi, okuru rahatsız edecek bir içeriğe sahip. Makale, aynı ay Bağdat ve Washington tarafından imzalanan bir çekilme anlaşmasının şartları uyarınca koalisyon güçleri Irak’tan resmen ayrıldıktan sonra, ABD’nin Küresel Terörle Mücadele’sini nasıl yürüteceğine değiniyor. Bu gelişme, tanımı gereği, işgal resmen sona erdiğinde “stratejik öncelik” olarak kalacak olan Basra Körfezi petrol ve doğalgaz kaynakları üzerindeki İngiliz-Amerikan egemenliğini tehdit ediyordu.

RAND, “Bu öncelik, uzun sürecek savaşı yürütme önceliğiyle güçlü bir şekilde etkileşim içinde olacaktır” açıklamasını yaptı. Düşünce kuruluşu, geri çekilmenin yarattığı güç boşluğu sırasında Irak’taki ABD hegemonyasını sürdürmek için “böl ve yönet” stratejisi önerisinde bulunuyordu. Bu strateji kapsamında Washington, “Irak'taki çeşitli Selefi-cihatçı örgütler arasındaki fay hatlarını kullanarak, onları birbirlerine karşı kışkırtacak ve enerjilerini iç çatışmalara dağıtacak”, aynı zamanda “İran’a karşı sürekli düşmanca duygular besleyen otoriter Sünni hükümetleri destekleyecekti.”

“Bu strateji, büyük ölçüde gizli operasyonlara, enformasyon temelli operasyonlara, alışılmadık savaş yöntemlerine ve yerel güvenlik güçlerine sunulacak desteğe dayanıyor. [...] ABD ve yereldeki müttefikleri, milliyetçi cihatçıları kullanarak, yerel halkın gözünde uluslararası cihatçıları itibarsızlaştırmak için vekalet savaşları başlatabilir. [...] İşi daha ucuza halletmeyi düşünüyorsa ABD, bu yola başvurmalı, dikkatini tamamen bölgeye çevirene kadar zaman kazanmalıdır. [...] ABD liderleri ayrıca, Müslüman âleminde Şiileri güçlendirecek hareketlere karşı muhafazakâr Sünni rejimlerin yanında yer alarak, süregelen Şii-Sünni çatışmasından da faydalanmayı tercih edebilir.”

Büyük Tehlike”

Böylece CIA ve MI6, Batı Asya genelinde Sünni “milliyetçi cihatçıları” desteklemeye başladı. Ertesi yıl, Beşar Esad, Katar’ın Doha’nın geniş doğalgaz rezervlerini Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye’yi kapsayan 10 milyar dolarlık, 1500 kilometrelik bir boru hattı aracılığıyla doğrudan Avrupa’ya yönlendirme teklifini geri çevirdi. Wikileaks’in paylaştığı, önemli ayrıntılar içeren bir belgede de aktarıldığı üzere, ABD, İsrail ve Suudi istihbaratı, yerelde bir Sünni isyanını kışkırtarak, Esad’ı devirmek için derhal harekete geçti, bu amaçla muhalif örgütleri finanse etmeye başladı.

Bu çaba, Ekim 2011’de Muammer Kaddafi’nin televizyonda yayınlanan katli ardından, MI6’in Libya’dan Suriye’ye silah ve aşırılıkçı savaşçıları yönlendirmesiyle hız kazandı. CIA, Kongre’yi çevrilen dolaplardan haberdar etmemek için İngiliz istihbaratını aracı olarak kullanarak bu operasyonu denetledi. CIA’in Şam'daki gizli işbirliği, ancak Haziran 2013’te, dönemin Başkanı Barack Obama’nın resmi onayıyla resmileşti, sonrasında Çınar Kerestesi Operasyonu adı altında bir operasyonun yürütüldüğü itiraf edildi.

Bu dönemde Batılı yetkililer, Suriye’deki vekil güçlerini genelde “ılımlı isyancılar” olarak adlandırıyorlardı. Ancak Washington, bu vekil güçlerin işgal ettikleri topraklarda köktenci bir hilafet kurmaya çalışan tehlikeli aşırılıkçılar olduğunun gayet bilincindeydi. Ağustos 2012’de Bilgi Edinme Özgürlüğü yasaları kapsamında yayınlanan bir ABD Savunma İstihbarat Teşkilâtı raporu, bu dönemde Batı Asya’daki olayların “açık bir mezhepçi yöne doğru ilerlediğini” ve radikal Selefi grupların “Suriye’deki isyanı yönlendiren başlıca güçler” olduğunu belirtiyordu.

Bu örgütlerden biri Kaide’nin Irak kanadı, diğeri de onun çatı örgütü olan Irak İslam Devleti’ydi. Bu iki örgüt, daha sonra IŞİD’i meydana getirdi. Amerikan Savunma İstihbarat Örgütü (DIA) raporu, bu olasılığı sadece öngörmekle kalmamış, aynı zamanda ona onay da vermişti:

“Durum kontrolden çıkarsa, Doğu Suriye’de ilan edilmiş veya edilmemiş bir Selefi prensliği kurulması olasılığı var. [...] Bu, tam da muhalefeti destekleyen güçlerin Suriye rejimini izole etmek için istediği şey. [...] IŞİD, ayrıca Irak ve Suriye’deki diğer terör örgütleriyle birleşerek bir İslam devleti ilan edebilir ki bu da büyük bir tehlikeye yol açacaktır.”

Böylesine ciddi endişelere rağmen, CIA, Suriye’deki “ılımlı isyancılar”a ciddi miktarlarda silah ve para göndermeye devam etti. CIA, bu “yardım”ın kaçınılmaz olarak IŞİD’in eline geçeceğini çok iyi biliyordu. Dahası, İngiltere, aynı anda muhalif paramiliter unsurları insan öldürme konusunda eğitmek için milyonlarca dolara mal olan gizli programlar yürütürken, bir yandan da yaralı mücahitlere tıbbi yardım sundu. Londra, ayrıca Katar’dan satın alınan çok sayıda ambulansı ülkedeki silahlı örgütlere bağışladı.

Sızdırılan belgeler, İngiliz istihbaratının, bu türden çabalar sonucunda ekipman ve personelin Nusret, IŞİD ve Batı Asya’daki diğer aşırılıkçı örgütlerin eline geçme ihtimalini “yüksek seviye risk” olarak değerlendirdiğini ortaya koyuyor. Ancak, bu tehlikeye karşı koymak için hiçbir strateji geliştirilmediği, operasyonların hızla devam ettiği görülüyor. İnsan, bu noktada şunu düşünmeden edemiyor: Demek ki IŞİD’in eğitilip silahlandırılması, MI6’in muradıymış.

Kit Klarenberg
4 Nisan 2024
Kaynak

0 Yorum: