03 Ocak 2026

Mamdani İşçi Sınıfına da İhanet Edecek


Sosyalizmin zaferi gökten zembille inmeyecek. O zafere ancak eski ve yeni güçler arasında cereyan eden, şiddetle tanımlı güç mücadeleleri neticesinde varılabilir.

[Rosa Luxemburg, Junius Broşürü, 1915]

 

Bu meselenin hiç tartışılmayacağına eminim.

“Solun kazanmaya yönelik alerjisinden, kaybetmeye olan sevdasından” dem vuran yorumlar yapmadan önce lütfen nezaket gösterin de sizi küplere bindirecek argümanımı açıklamama izin verin.

Burada derdim, Andrew Cuomo ülkeyi terk edip Staten Island’da sürgün hükümeti kurmak zorunda kalana kadar, Zohran Mamdani’nin New York hinterlandının, New Jersey’nin geniş köylü kitlelerini (banliyö sakinlerini) halk savaşı için seferber edememesini eleştirmek değil. Bu, ileride ele alınacak bir mesele.

Bu makalenin asıl konusu, en azından öncelikle, şu bariz gerçekleri yinelemek değil: Zohran Mamdani bir reformisttir. Amerikalı Demokratik Sosyalistler (DSA) denilen örgüt, tümüyle reformist bir örgüttür. Reformizm, yapısal olarak başarısızlığa veya tam teslimiyete mahkûmdur. Reformizm, ya Salvador Allende’nin yolundan gidip kafasına bir kurşun sıkar ya da Avrupa sosyal demokrasisinin yolunu takip edip, mermi dağıtım işine önemli yatırımlar yaparken sonunda büyükannenizin emeklilik fonunu BlackRock şirketine satar, ardından da Afganistan’ı bombalar. Bu iki seçenekten biri diğerinden evla olabilir pekâlâ, ama ikisinin de proleter devrime, hele ki sosyalizme hiçbir şekilde yol açmayacağı açıktır.

Umutlarını New York belediye başkanlığı seçimine giren Demokrat Parti adayına bağlayanlar bilmelidirler ki bu çaresizlik, esasen adayın yürüttüğü kampanyayla değil, emperyalizmin merkezinde bilhassa ABD’de devrimci bilincin içler acısı haliyle ilgilidir.

Tüm kusurlarına rağmen, Mamdani, Sanders sonrası dünyada anlamsızlaşmış olan “demokratik sosyalist” tabirinin somutlaşmış hali olduğunu hiçbir zaman iddia etmedi. Amerikalı Demokratik Sosyalistler örgütünün tabanını harekete geçirmek için radikal konumlar aldığı izlenimi yaratmaya yönelik muğlâk kimi ifadelere başvurdu. Söz konusu taban, siyaset anlayışlarının üzerine genellikle yüzeysel bir radikalizm maskesi takmış bir kesimdi.

Herkes, kendi hareketini gökleri fetheden Bolşevikler olarak tahayyül etmek ister. Kimse, hikâyesi tarihin çöplüğünde sona eren Menşevikler olmak istemez. Bu, yeni bir durum değil.

Bir de son olarak şunu eklemem gerek: bu makalede ben, dostum Lenin’in geçen akşam beni arayıp Zohran Mamdani’nin kötü, şeytani bir burjuva olduğunu, kötü politikaları savunduğunu, Kerenski’yi, Birinci Dünya Savaşı’nı ve Rosa Luxemburg’un öldürülmesini destekleyeceğini düşündüğünü söylediğinden bahsedecek değilim. Lenin, sonra telefonda “Sovyetler Birliği’ne ne oldu öyle?” diye bağırdı, muhabbet çok daha garip bir hal almadan, telefonu kapattım.

Şaka bir yana, çoktan ölmüş insanların, hiçbir bağlantılarının, hiçbir çıkarlarının olmadığı ve her açıdan dışında yaşadıkları koşullar konusunda ne düşündükleri sorusu üzerinden tartışma yürütmek, saçma. Aslında bu yaklaşım, o kadar materyalizm karşıtıdır ki tartışmaya bile değmez.

Bununla birlikte, Lenin, sadece etten kemikten bir insan olsa da, fikirleri, Marx, Engels ve diğerlerinin fikirleri gibi, kendi başlarına ayakta durur. O zamandan beri daha da geliştirilen evrenselleştirilmiş bir toplumsal ilişkiler teorisi olarak Marksizme entegre edilmiştir.

Bugün bu teoriye dair yorumunuz farklılık arz edebilir, hatta Marksizm-Leninizmin ondan neşet ettiği görüşüne karşı çıkabilirsiniz, ancak sizden tek ricam şu: fikirlerini temelde reddettiğiniz kişilerin adlarını siyasetinize vermeyin. Bağlamından kopartılmış alıntılara başvurarak, bu insanların aldıkları konumları yanlış aktarmayın. Bu tür yaklaşımların kafa karışıklıklarına yol açtığı görülmeli.

Diyelim ki hem devrimci öncü partiyi ve merkezi planlama üzerine kurulu ekonomiyi savunuyorum hem de kendime “anarşist” diyorum. Bu durum şaşkınlığa yol açardı, değil mi?

Tartışmalardan zaferle çıkmak için siyasi görüşleriniz konusunda, hatta kendinizle ilgili olarak yalan söylemenin iyi bir fikir olmadığı bilinmeli. Bu, son derece ciddiyetsiz ve dahası, işe yaramaz bir davranıştır.

Öyleyse, tüm bunları hallettiğimize göre, akla gelen bariz soru şu:

Bu makale neyle ilgilidir?

Bu makale, esas olarak teslimiyet ve ona yol açan çelişkilerle, burjuva devlet gücünü anti-kapitalist amaçlar için kullanma girişiminde var olan çelişkilerle ilgilidir.

Bu makale, Zohran Mamdani, Alexandria Ocasio-Cortez, Bernie Sanders ve gezegendeki hemen her devlette onlara benzeyen yüzlerce ismin, mücadele henüz daha ciddi manada başlamadan evvel burjuvaziye boyun eğmesiyle ilgilidir.

Bu makale, bunun neden sürekli tekrarlandığı ve bu konuda neler yapabileceğimiz sorusuna cevap vermeyi amaçlıyor.

Şimdilik, anti-Siyonizm ve anti-emperyalizmden, bunların New York belediye başkanlığı seçiminde neden önemli olduğundan bahsedelim. Tüm mücadeleler birbirine bağlıdır ve dolayısıyla oportünizm, bunlardan birini bile satarsa hepsini birden satmış olur. Mamdani, bu hususu 2021’de şu şekilde ifade etmişti:

“Örgütlenme biçimimiz, çalışma şeklimiz ve önceliklerimizi belirleme biçimimiz açısından, hiçbir konuyu diğerinin önüne koymuyor oluşumuz önemli bir özelliğimizdir.”

Bu, gayet talihsiz bir ifade. Mamdani, Marksizmle az çok ilişkili olduğu zamanlarda ne kadar da güzel konuşuyormuş! Hiçbir şeyin görünüşte doğru gitmediği koşullarda doğru olanı söylemek kolaydır. Ancak siyaset yapanlar bilsin ya da bilmesin, siyasette her şey zaten doğru yolda ilerler.

Oportünizm: Satılık Gelecek

Bu tartışmaya bir tahminle, daha doğrusu, bu makale boyunca çözmeye çalışacağımız bir çelişkiyle başlayalım:

Belki de şaşırtıcı bulacaksınız ama Zohran Mamdani’yi tanımıyorum; dostum değil. Havalı ve komik bir adam olmasıyla da hiç ilgilenmiyorum. Ama öte yandan, Amerikalı Demokratik Sosyalistler geçmişine dair bildiklerimiz, bana Mamdani’nin bir Siyonist olmadığını söylüyor. Kan dökücü bir emperyalist olduğuna veya New York Emniyet Müdürlüğü’nün büyük bir hayranı olduğuna inanmak için de hiçbir nedenim yok. Ama gene de şundan eminim: Mamdani, New York belediye başkanı seçildikten sonra, aldığı konumlarla ABD’de resmi güce sahip diğer tüm burjuva politikacılarından ayırt edilemecek bir siyasetçiye dönüşecek.

Başkan Mamdani, Boykot, Tecrit, Yaptırımlar (BDS) ile ilgili kararları uygulamayacak, emperyalizmin ablukalarının aşılması için uğraşanlara sembolik bir destek bile sunmayacak. Polis devletine para akıtmaya devam edecek. O dilinden düşürmediği kira kontrolü ve ücretsiz toplu taşıma politikalarını görev süresinin ilk yılında uygulasın, dişimi kırarım.

Bazılarınız bu ilkesizlikle ilgili fikrim veya en azından bendeki karamsarlık karşısında öfkelenecektir. Ama herkes, bu noktada sevdalanılan onca sosyal demokratın süreç sonunda çoktan ilkesizleştiği, teslim olduğu gerçeğine bakmalı.

Bu noktada, Yugoslavya’nın yıkımına açıktan sunduğu desteğe ve Siyonizmle olan sorunlu ilişkisine rağmen, kariyeri çoğu “solcu” tarafından uzun süre yanlış değerlendirilen bir isim olarak Bernie Sanders’a bakılsın. Ya da Alexandria Ocasio-Cortez’e ve kadronun diğer üyelerine bakılsın. Bu isimler, dünyanın en yoksul ülkeleri arasında olan kimi ülkelere yönelik tahriklerde emperyalizm yanlısı konumlar aldılar.

İşin kötü yanı şu ki Mamdani, iktidara gelmezden çok önce zaten birçok geri adım atmış, düzene teslim olmuştu. Aşağıdaki liste, teslimiyete dair tüm örnekleri içermiyor. Sadece birkaç örneğe yer veriyor:

* Mamdani, İsrail’in “demokratik bir devlet” olarak var olma hakkını savundu, böylece devletin yerleşimci-sömürgeci niteliğini örtbas etti, bununla birlikte, Filistin’de mücadeleeden her bir direniş örgütünün siyasi çizgisini fiilen redde tabi tutmuş oldu. Aynı şekilde Mamdani, “İntifadayı küreselleştir” sloganını reddettiğine dair iddialara karşı çıksa da zamanla bu slogandan uzaklaştı.

* ABD polis teşkilatını ırkçı bir kurum olarak nitelendirdiği için özür diledi. 2020’de savunduğu gibi polis teşkilatının bütçesinin kesilmesi veya tamamen ortadan kaldırılmasını öngören ilk görüşünden geri adım attı. Tüm bunları yaparken de New York Emniyet Müdürlüğü’nün “her gün hayatlarını tehlikeye atan” memurlarıyla birlikte çalışma isteğini dile getirmeyi ihmal etmedi.

* “Solcu otoriter liderler”den dem vurduğu röportajının ardından kampanyası adına bildirileri kaleme alanlar, Küba lideri Miguel Díaz-Canel’i ve Venezuela lideri Nicolás Maduro’yu doğal diktatör olarak gördüklerini, bu nedenle kınadıklarını yinelediler. Bu anlamda, esasen ABD emperyalizminin bu devletler konusunda belirlediği çizgiyle uyumlu olduklarını dile getirdiler.

* Bir zamanlar New York Eyalet Meclisi’ne seçildiği dönemde savunduğu, reformist sosyalizme dair radikal söylemlerinin çoğundan geri adım attı, büyük ölçüde Sandersvari, daha ılımlı bir sosyal demokrat çizgiye ricat etti.

Listeyi daha da uzatmak mümkün. Artık asıl noktanın net ve açık olduğunu düşünüyorum: bu tür reformist siyasetçiler tavizler verdiler. Bu da politik düzlemde uygun gördükleri her anda tavizler vermeyi sürdüreceklerinin kanıtı.

Tüm bunlar, oldukça tuhaf gelebilir size. Şu soruları da sorabilirsiniz: Anketlerde rakibinden yüzde 15 farkla önde olan, seçimi zaten kazanmış, nispeten radikalmiş gibi görünmeyi bilmiş bir siyasetçi, neden daha en başta bu tavizleri versin ki? En sadık tabanını neredeyse hiçbir sebep yokken neden kendisinden uzaklaştırsın?

Bunun seçim kazanmak için taktiksel bir tercih olduğunu ve işler iyi görünse de henüz bitmediğini söyleyerek cevap verebilirsiniz. Gerçekten de öyle. Yukarıda bahsini ettiğimiz başlıklar o kadar da önemli değil. Zaten bir belediye başkanının pek tesir edemeyeceği konu başlıkları bunlar.

Belki de Mamdani tavizler veriyor ama iktidara geldikten sonra büyük adımlar atacaktır. Bu noktada verilecek küçük tavizlerin pek bir önemi yoktur.

Burjuvaziyi yatıştıracak sözler sarf eden Mamdani, belki de ilk fırsatta burjuvazinin kitle tabanını dağıtmak için sessiz sedasız bir sosyalist darbe planlıyordur, kim bilir?

Ben, böyle bir plan uyarınca hareket etmediğine eminim. Tarih de Marksist devlet teorisi de benim gibi düşünüyor. Çünkü böylesi bir darbe, hiçbir zaman hiçbir yerde gerçekleşmedi. Mamdani’nin yapıp ettiklerinin çok daha tutarlı bir açıklaması var aslında:

Seçim kampanyaları, adayın seçmen kitlesi dışında başka kitlelere de hitap eder. Mamdani, Demokrat Parti’nin adayı haline geldiği koşullarda, Andrew Cuomo denilen şahıs, isminin bilinmesi dışında bir avantaja sahip değildi. Adamın arkasında sadece Mamdani’nin yürüttüğü kampanyayı sorun olarak gören zengin burjuvalar vardı.

Zengin burjuvalar, onu sorun olarak görüyor ama Mamdani, bu kesimin iktidarına son verecek biri değil. New York’un zenginleri, Mamdani’nin politikalarını şehri serbest yatırım alanı olarak herkese açık kılacak, onu cazip hale getirecek bir tehdit olarak görüyorlar. Açıktan dile döktüğü tavizlerle Mamdani, aslında kapitalist sınıfa ve ona bağlı devlet bürokrasisine hitap ediyor. Onlara hiçbir zaman ileri gitmeyeceği, gitse bile, Küba ve Venezuela’daki “solcu otoriterler” gibi olmayacağı, “hukuku ve düzeni” ortadan kaldırma taleplerine boyun eğmeyeceği, meşru endişelerine kulak veren makul bir belediye başkanı olacağı, aynı zamanda halktan o fosilleşmiş Cuomo’dan çok daha fazla destek alacağı konusunda güvence veriyor.

Her şeyden evvel bu tanık olduğumuz şey, bir tür iş mülâkatıdır. Size “hangi pozisyona başvurmuştunuz?” diye sorarlar. Siz de “Tabii ki burjuva devletinin makul bir yöneticisi olarak çalışacağım New York belediyesi başkanlığı için” cevabını verirsiniz. Zaten tehlikeli bir radikal de değilsinizdir. Öyle olsa, başvurunuz zaten kabul görmezdi.

Mamdani de burjuva hükümetine duhul edecek veya bu durumda, onun önde gelen figürü olacak. Orada “demokratik sosyalist” olarak görevini ifa edecek.

Rosa Luxemburg, bu siyasi çizginin sonuçlarını bir asırdan fazla önce tespit etmişti:

“Modern devletin başındaki hükümet, özünde sınıf egemenliğinin bir örgütüdür, düzenli olarak işlemesi, sınıf devletinin varoluş koşullarından biridir. Sınıf egemenliğinin sürdüğü koşullarda bir sosyalist, hükümete dâhil oldu diye burjuva hükümeti sosyalist hükümete dönüşmez, aksine, bir sosyalist, burjuva bir bakana dönüşmüştür.

İşçi dostu bir bakanın gerçekleştirebileceği toplumsal reformların kendi başlarına sosyalizmle hiçbir ilgisi yoktur. Bunlar, ancak sınıf mücadelesi yoluyla elde edildikleri ölçüde sosyalisttirler.

[…]

Bir sosyalistin burjuva hükümetine girmesi, sanıldığı gibi sosyalistlerin burjuva devletini kısmen ele geçirdiği değil, burjuva devletinin sosyalist partiyi kısmen ele geçirdiği anlamına gelir.”

[Rosa Luxemburg, Dreyfus Olayı ve Millerand Davası, 1899]

Amerikalı Demokratik Sosyalistler (DSA) ve seçilmiş temsilcileri, neredeyse on yıldır ABD burjuva devleti tarafından sürekli olarak ele geçirilme, iç edilme sürecindeler. Bu sırada kendileri de iktidarı kendilerinin ele geçirdiklerine, onu fethettiklerine inandırılmışlardır!

Oysa bu temsilciler, iktidara yaklaştıkça, burjuva devleti ve ilk etapta bu iktidar pozisyonlarına ulaşmak için kullandıkları Demokrat Parti kurumlarınca yutulmuşlardır. 2018’de New York Eyalet Meclisi’ne seçilen ilk DSA üyesi olan Julia Salazar gibi biri, Lenin ve Che Guevara’yı siyasi ilham kaynakları arasında saydığını (gerekli sonuçları ortaya çıkarmadan sefil bir konuma savrulduğu koşullarda) özgürce ifade ediyordu. 2025’te Kongre’ye aday olmayı düşünen birinin bu lafları seçildikten sonra etmesi tümüyle imkânsızdır.

Pratikte seçim yoluyla yüksek makam ve mevkilere getirilen reformistlerin asli görevi, Demokrat Parti ile aynı çizgide olmak ve tabanlarını belirsiz radikal söylemlerle oyalamaktır. Destekçileri için tek teselli, az sayıda üyeyle zaten dağılmış haldeki kitle tabanı üzerinden ufak da olsa güce sahip olmaktır. Asıl teslimiyet bayrağı, tam da bu vehimle birlikte açılır. Burada burjuva siyasetiyle kurulan bu türden bir ilişkinin dayandığı gerçeklik, yanlış idrak edilmektedir. Aslında bu, gerilemedir:

Bir “demokratik sosyalist”, gerçek iktidara ne kadar yaklaşırsa ki Mamdani, New York belediye başkanı olarak üstlendiği icra pozisyonuyla buna en çok yaklaşan kişi, burjuva devletine teslimiyet o kadar gerekli ve cazip hale gelir. İktidar olunduğuna dair izlenimin altında kaçınılmaz bir biçimde yüzleşilecek ihanetler saklıdır.

Ortada somut politikaya dair kararlar yoksa, görünüşte önemsiz sonuçlarla birlikte, mevcut konumları anında değiştirmek de o kadar kolay olacaktır. Bir “demokratik sosyalist”, burjuva hükümetine duhul ettiğinde veya onun lideri olduğunda, içinde yer aldığı devletin niteliğine kaçınılmaz olarak teslim olur. Ondan kaçınamaz.

Solcu, devletle açık mücadeleye girmeye hazır değilse, burjuvazinin genel çıkarlarını tehlikeye atan konularda teslimiyetçi bir tutum sergiler. Salvador Allende’nin Unidad Popular’ı, genel seçimleri kazanıp üç yıl iktidarda kaldıktan sonra, arkasında kitle hareketi olmasına rağmen, devletle mücadeleye hiçbir şekilde hazır değildi. DSA’in de bu konuda bir hazırlığı yok.

Esasında bu örgüt, siyaset anlayışında böylesi bir hazırlığa yer veren bir yapı değil. Dolayısıyla, varolabileceğine dair tahmin ve öngörülerde bulunmak bile onlara gereğinden fazla itibar kazandırıyor.

Neticede tarih tekerrür eder, “önce trajedi sonra fars” olarak. Fars, ABD’de ilk Sanders kampanyasından beri sahneleniyor ki bu kampanya da Eugene Debs’in sadece bir gölgesinden ibaretti.

Oportünizmin temel bir özelliği de şu: politik konumlar, faydalarına göre sürekli değiştiriliyor, böylelikle belirsizlik, siyasete hâkim oluyor. Yeni şehir yönetimi, seçmen tabanına verdiği sözlerle doğrudan çelişecek, burjuva devletinin koruyucusu olarak doğal rolüne uygun hareket edecek, bu da mevcut durumu daha da kötüleştirecek:

“Oportünist, doğası gereği, bir sorunun kesin ve nihai çözümünden kaçınmaya meyillidir. Her daim alternatifler arar. Birbirini dışlayan bakış açıları arasında bir yılan gibi kıvrılır. Tüm taraflarla ‘anlaşmaya’ çalışır, ancak anlaşmazlıklarını değişikliğe vurgu yapan ifadeler, şüpheler, saygın ve masummuş gibi görünen dilekler vb. ile dile döker.”

[Lenin, Bir Adım İleri İki Adım Geri, 1904]

Zohran Mamdani, karizmatik biri olabilir. Uzaktan bakıldığında çoğu zaman dürüst görünebilir, ancak dürüstlük, karizma, “saygın ve masummuş gibi görünen dilekler” kısa süre sonra şehir yönetimini dikenli tel gibi çevreleyecek olan nesnel koşulları pek değiştirmez.

Peki Mamdani’nin bu işin sonunda işçi sınıfının mücadelesi için kahramanca ama büyük ölçüde anlamsız bir fedakârlık yapacak mı? Şimdiye kadarki davranışlarına, çağdaşlarının davranışlarına ve küçük burjuvazi ile işçi aristokrasisindeki çıkarsız destek tabanına bakılırsa, bunun pek ihtimali yok. Seçim bittikten sonra muhtemelen öğleden sonra da toplanmamış olan kahvaltı sofrasına dönecekler. Mamdani’ye proleterleri sessizce satması için gerekli alanı tanıyacaklar. Sonuçta satılan, her daim proleterler olacaktır.

Bu durum, doğalında şu soruyu akla getiriyor: Alternatif ne?

Kısa cevap, ilkedir. Ama bu ilke, gerçekliği asla göz ardı edemez, ona kör bakamaz.

İlke ve Taviz: Kazanılacak Bir Dünya

Gerçeklik, siyasi mücadeleye her zaman sınırlar koyar. Yenilgi seçeneği gündeme geldiğinde, acı verici olsa bile, tavizler zorunluluk haline gelebilir. Ama gene de kimi ilkelerden vazgeçilmez. Aksi takdirde onca mücadele heba olur.

Genelde taviz denilen meseleye üç yaşındaki çocuklar karşı çıkar, siyaset değil. Buna karşın, tavizle teslimiyet arasında ayrım yapmak gerekir.

Lenin bu gerilimi Sol Komünizm kitabında net bir dille aktarır. Bu çalışmanın, Bolşeviklerin acımasız bir İç Savaş’la boğuştuğu, emperyalist kuşatma ve müdahalenin etkilerinden muzdarip olduğu bir dönemde ortaya çıkmış olması tesadüf değildir. Gerçeklik, devrimci mücadelenin mevcut koşulları, hepimizi olduğu gibi onları da tavizlerde bulunmaya mecbur etmiştir:

“[...] ‘İlke üzerinden’ uzlaşmaları reddetmek, genel olarak, ne türden olursa olsun, tavizlerin kabul edilebilirliğini reddetmek, ciddiye alınması bile zor olan bir çocukça davranıştır. Devrimci proletaryaya faydalı olmak isteyen bir siyasi lider, affedilemez olan somut taviz örnekleriyle oportünizmin ve ihanetin somut ifadesi olan tavizi birbirinden ayırabilmelidir. […]”

[Lenin, “Sol” Komünizm: Çocukluk Çağı Hastalığı, 1920]

Kabul edilemez tavizler ile gerekli tavizleri birbirinden ayırmak çok önemli. Ancak öte yandan, elimizde ikisi arasına net bir çizgi çizmemizi sağlayacak kurallar yok. Mücadelenin somut koşullarından bağımsız böylesi bir ayrım çizgisi çekmenin mümkün olduğu varsayımı, idealizmden başka bir şey değil. Genel bir cevap anlamında şu söylenebilir: Ayrım noktasında üzerinde durulması gereken husus, alınacak kararın komünist örgütün nihai amacı olarak proleter devrime hizmet edip etmeyeceğidir. Ancak gene de bu, gerçekte yapılması son derece zor bir ayrımdır.

Rus örneğine dönecek olursak, hangi tavizlerin kabul edilebilir olduğu sorusu, Ekim Devrimi’nin ilk yılında Bolşevikler içinde bir değil, iki değil, üç kez bölünmeye yol açmıştır. En ünlü bölünme de Lenin’in Merkez Komite’yi Brest-Litovsk Antlaşması’nın aşağılayıcı şartlarını kabul etmeyi reddederse görevinden istifa edeceği tehdidiyle birlikte gündeme gelmiştir. “Sol komünistler”, bu barışı Alman emperyalizmine verilmiş, kabul edilmesi mümkün olmayan bir taviz olarak değerlendirmişlerdir. Lenin ise savaşı derhal sona erdirmek ve Alman İmparatorluğu’nun Petrograd’a yürüyerek devrimi bastırmasını engellemek için barışın mutlak bir gereklilik olduğunu savunmuştur. Bugün Lenin’in görüşünün doğru olduğunu söylemek kolaydır, ancak o dönemde tartışmanın her iki tarafı da birbirini ihanetle suçlamıştır.

Tüm bunları göz önünde bulundurarak, 2025 yılına geri dönelim. Soyut düzlemde oportünizmle taviz arasında ayrım yapmanın ne kadar zor olduğunu dikkate aldığımızda şu soruyla yüzleşiriz: mevcut yolun doğru yol olduğundan veya hangi yolun yanlış olduğundan nasıl emin olabiliriz? Her şeyde olduğu gibi, cevap, analizde ve tavizsiz eleştiride yatıyor, ancak bu tek başına yeterli değil.

Örgütler, kendilerini bağlayan bir siyasi çizgi bulmalı, iç eleştiri mekanizmaları oluşturmalı, siyasi çizgilerini buna göre ayarlayabilmelidir. Taktiksel tavizler, her zaman, tanımı gereği, bir partinin ilkelerinin, yani o partinin savunduğu şekliyle proletaryanın iktidar mücadelesinin ilkelerinin bir temsili olan siyasi çizgi içerisinde yer bulmalı, ona tabi olmalıdır.

Bu anlamda, bir partinin görevi, herhangi bir durumda devrimci çizgiyi oportünizmden ayırt edebilecek kadar keskin bir analiz yeteneğine ve herhangi bir durumda yanlış değerlendirme yapmasına ve oportünizme teslim olmasına neden olan siyasi çizgisindeki hatalar üzerine düşünmesini sağlayacak ölçüde güçlü iç eleştiri yapılarına sahip olmaktır. Bu bağlamda Lenin, partinin rolünü “Uzlaşma Üzerine” adını taşıyan metinde şu şekilde tanımlamaktadır:

“Gerçek bir devrimci partinin görevi, tüm tavizlerden vazgeçmenin imkânsız olduğunu ilan etmek değil, kaçınılmaz olduğunda tüm tavizler yoluyla ilkelerine, sınıfına, devrimci amacına, devrime giden yolu açma ve halk kitlelerini devrimde zafer için eğitme görevine sadık kalabilmektir.”

[Lenin, “Uzlaşma Üzerine”, 1917]

Sorunun özü burada yatıyor. Bu öze ilişkin tartışma, bizi en nihayetinde Zohran Mamdani’ye, DSA’e, temelde dünyanın her ülkesinde kendisine kökleşecek zemin bulan “geniş yelpazeli sosyalist” partilerin dile getirdikleri siyasi projeyle baş başa bırakıyor:

“Geniş yelpazeli sosyalist partiler”, temel yapıları itibarıyla, özden ziyade sahte bir birlik üzerine kuruludur. Bu da onları, en başta tutarlı bir siyasi çizgiye sahip olmadıkları için, uzlaşma ile tam teslimiyet arasında ayrım yapmaktan alıkoyar.

Elbette, DSA’in bir davranış kuralları ve (fazlasıyla) belirsiz tanımlanmış bir programı var. Gerçi örgüt, sanki bu iyi bir şeymiş gibi, parti olmadıklarını sürekli hatırlatıp duruyor. Zaten parti de üyeler için yeterli yaptırım mekanizmaları ve net hedeflere sahip değilse hiçbir işe yaramaz.

Kendilerini “Marksist-Leninist-Maoist” olarak tanımlayanla ABD emperyalizmini destekleyen, hatta Filipin Devleti’nin gerçek Maoistlere karşı silah kullanması fikrini savunan sosyal demokratlar, aynı örgütte aynı amaç için nasıl çalışma yürütebilirler?

Lenin, “Şu diyeceğime sakın gülmeyin: Artık bugün bütün sosyal şovenistler ‘Marksist’.” lafını boşuna etmemiştir.

Onca farklı görüşün tek çatı altında nasıl çalışma yürüttüğü ile ilgili sorunun cevabı gayet basit aslında: Bu unsurların kendilerini tanımlarken dile döktükleri siyasetin gerçek siyasetle bir alakası yok! Bir nebze olsun güç elde edenler, doğal olarak çok az direniş sergileyecekleri yolu yürürler. Bunlar, akla gelebilecek her türden oportünizme boyun eğerler.

Bir vakitler en coşkulu destekçileri olan ve onlarla aynı örgütü paylaşanlar ise anlaşmazlıklar konusunda homurdanarak etkisiz, dişleri sökülmüş bir radikalizm sergilerler.

Örgütlerinin yapısı, oportünizmin üstesinden gelmeyi imkânsızlaştırır, çünkü ilkeli eleştiri ve tartışma, akla gelebilecek en ılımlı birlikte yaşama biçiminin yerini alır. Açık çelişkiler, birliğin bedeli olarak görülüp çöpe atılır.

Daha önce de söyledim: Tüm mücadeleler birbirine bağlıdır, dolayısıyla oportünizm, bir mücadeleyi satmışsa hepsini satmış demektir. Bugün tüm mücadeleler tek seferde satışa çıkartılıyor. Artık gerisinin bir önemi yok.

Bugün sosyalizm mücadelesi zihinsel bir hale indirgeniyor. Harekete mensup olan kişileri kuşatan politik yapıdaki o büyük boşluğu doldurmak için o üyeler, sürekli toplumsal faaliyetlerle meşgul tutuluyor.

Bir anlığına, Zohran Mamdani gibi, bu örgütlerin seçilmiş temsilcilerinin, onları ilk etapta kuran örgüte karşı gerçekten hesap verebilir olduğu bir dünyayı benimle birlikte hayal edin.

Örgüt içerisindeki konumları ne olursa olsun, on binlerce üyenin, tek tek şubelerin ruh hallerine veya yerel liderlik yapısının düşüncelerine değil, yıllarca süren pratik deneyim ve öz eleştirinin keskin bir teorik silaha dönüştürülmüş hali olan ilkeli siyasi çizgiye karşı sorumlu olduğu bir dünyayı hayal edin.

Burjuvaziden taktiksel kazanç ve itibar kazanmak için örgütün kıdemli bir üyesinin anti-emperyalizmi ve anti-Siyonizmi reddetmesinin mümkün bile olmadığı, o üyenin kendi örgütlerinden yıkıcı müdahalelerle yüzleşeceği, bu durumda ilgili kişinin burjuva devletiyle mücadeleyi bile daha cazip bir şeymiş gibi göreceği bir dünyayı hayal edin.

Bu dünya bir hayal değil. Öncü partinin, demokratik merkeziyetçiliğin ve tüm üyelerin tabi olduğu açıkça tanımlanmış bir siyasi çizginin dünyasından söz ediyoruz. Kısacası, komünist kitle partisine götüren tek dünyadan. Bunu daha önce inşa ettik ve tekrar inşa edebiliriz, ancak bunun için bir kez ve sonsuza dek şunu söylememiz gerekiyor:

“İlkelere evet, uzlaşmaya evet, ama oportünizme hayır!”

O zamana kadar ihanetlerin sayısı artacak, çünkü zaten elde artık ihanet edilecek somut bir öz diye bir şey yok. Bir tek proleterlerin kendisi kaldı. Sonuçta her daim gemiyi en son proleterler terk eder. Bu sefer, onların ayağa kalkmalarını sağlamalıyız.

Ya da Rosa Luxemburg’un sözleriyle:

“Yarın devrim bir kez daha ayağa kalkacak, silâhlarını çekecek ve savaş davulları eşliğinde sizi dehşete düşürerek şu sözü haykıracaktır: ‘Vardım, varım, var olacağım!’[...]”

[Rosa Luxemburg, “Berlin’de Düzen Hâkim”, 14 Ocak 1919]

Lukas Unger
28 Ekim 2025
Kaynak

0 Yorum: