Emperyalizmin
1823’te geliştirdiği Monroe Doktrini’nin modernleştirilmiş hali olan “Donroe
Doktrini” yeni ama yanıltıcı bir terim. Bu terim etrafında dönen tartışmada bir
taraf, ABD’nin “Batı Yarımküre’de bir nüfuz alanı edinmeye çalıştığını” iddia
ediyor. Oysa gerçek şu ki çok daha geniş bir alanı kapsayan doktrin, küresel
hâkimiyet doktrinine denk düşüyor. Bu açıdan, “Donroe Doktrini”, İkinci Dünya
Savaşı’ndan bu yana izlenen Amerikan politikasının özünden kopuk değil. Geçen ay
Amerika, sadece Batı Yarımküre’de değil, üç kıtada petrol üreten ülkeleri hedef
alan saldırılar gerçekleştirdi.
ABD,
13 Aralık’ta iki Amerikalı asker ve onlara tercümanlık yapan kişinin
öldürülmesinin ardından, 19 Aralık’ta ardından bir de 10 Ocak’ta IŞİD unsurları
bahanesiyle Suriye’yi bombaladı. Bu askerler, 2014’ten beri Suriye’nin petrol
üreten bölgelerini işgal eden ve ABD’nin Suriye petrolünü kendi çıkarı için
çıkarıp satarak kolay kar elde ettiği iki binden fazla Amerikan askerinden
oluşan bir gücün parçasıydı.
Bu
arada, Trump’ın Nijerya’da on binlerce Hristiyanın cihatçı gruplar tarafından
öldürüldüğünü iddia ettiği bir dizi tehditkâr açıklamasının ardından, 25 Aralık’ta
Afrika’nın en büyük petrol üreten ülkesine bir hava saldırısı düzenledi ve bunu
“Noel hediyesi” olarak nitelendirdi. Operasyon, “Hristiyanları kurtarma”
bahanesiyle, “cihatçı” olarak tanımladığı düzinelerce insanın ölümüne yol açtı.
Bununla yetinmeyen Trump, “Hristiyanlar öldürülmeye devam ederse” bu hafta
Nijerya’ya tekrar saldırmakla tehdit etti.
28
Aralık’ta İran’da ekonomik krizin körüklediği, ülke geneline yayılan hükümet
karşıtı protestolar ve ayaklanmalar patlak verdi. Bu yazı yazıldığı sırada
çatışmalar devam ediyor. Bazı tahminlere göre, bu devam eden protestolarda en
az 645 kişi hayatını kaybetti; bunların 512’si polis tarafından öldürülen
protestocular, 133’ü ise isyancılar tarafından öldürülen güvenlik görevlileri.
İsyancılar, polis memurlarını hedef almanın yanı sıra, arabaları ve binaları da
ateşe verdi. Bu bağlamda, İsrail yetkilileri, İran’da Mossad ajanlarının
varlığını doğrulayarak, protestolara karıştıkları imasında bulundu. Eski ABD
Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da bir tvitinde, İran’daki Mossad ajanlarını
tebrik ederek buna değindi. Bu arada Trump, İranlı yetkililer, protestoculara
yönelik baskıyı durdurmadığı takdirde, ülkeyi bombalamakla tehdit etti.
ABD,
3 Ocak’ta dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesi olan Venezuela’yı
bombaladı. Bu saldırı neticesinde yüzü aşkın kişi öldü, saldırı sırasında
Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’i kaçırıldı.
Washington, ülkeyi ve petrol sahalarını kontrol altına alma niyetini açıkladı.
Eş zamanlı olarak Trump, Danimarka'yı, geniş petrol rezervlerine sahip özerk
bir Danimarka toprağı olan Grönland’ı işgal etmekle tehdit etti. Hatta böyle
bir işgal için askeri planların geliştirilmesi talimatını verdi.
ABD,
dünya genelinde petrolü kontrol etme konusunda ısrarcı. Bu ısrarın iki boyutu
mevcut.
1.
Petrol fiyatlarını kontrol etmek ve doların küresel petrol ticaretinde
kullanılan tek para birimi olarak kalmasını sağlamak;
2.
Küresel petrol ihracatını kontrol etmek ve ABD’li rakiplerin bunlara erişim kanallarını
kontrol etmek. Böylece ana ekonomik rakibi Çin’i doğrudan etkilemek.
Bu
faktörler, Amerikan emperyalizmi için aktif rol oynayan elitlerin düşünce
tarzına yabancı değil. Bu fikriyatın kökenleri, ABD’nin dünya genelinde egemen
ulusların petrolünü ele geçirmek için rejim değişikliği politikalarını
yürürlüğe koyduğu İkinci Dünya Savaşı sonrası döneme dek uzanıyor.
Bu
strateji, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından, ilkin CIA destekli gerçekleştirilen
ilk darbeyle, Mart 1949’da Suriye’de yürürlüğe konuldu. Bu darbe, demokratik
olarak seçilmiş Suriye Devlet Başkanı Şükrü Kuvvetli’yi devirdi, yerine Albay
Hüsnü Zaim’i iktidara getirdi. Zaim, Kuvvetli’yi iktidardan uzaklaştırmak için
ABD ve İsrail ile işbirliği yaptı. Bu darbenin ardındaki motivasyon kaynağı da
petroldü.
Kuvvetli,
o dönemde Amerikan şirketlerine ait olan Suudi petrolünü Suriye toprakları
üzerinden Akdeniz’e taşıyacak Trans-Arabistan Boru Hattı’nın (Tapline) uzatılmasına
izin vermeyince emperyalizm öfkelendi. Hüsnü Zaim, iktidara gelir gelmez,
Tapline projesine onay verdi, dahası, Filistinlileri Irak’a yerleştirme
planları konusunda İsrail ile müzakerelere başladı. Ayrıca, Golan Tepeleri
üzerinden Lübnan’daki Sidon’a bir doğalgaz boru hattı inşa edilmesine de onay
verdi. İsrail’in Golan’ı işgal etmesinin ardından Suudi Arabistan, Suriye,
Lübnan ve Ürdün, İsrail’in boru hattının yaklaşık elli kilometrelik bölümünü
kontrol ettiği gerçeğini kabul etti.
30
Haziran 1969’da Filistin Kurtuluş Halk Cephesi (FHKC), bir petrol boru hattını
havaya uçurarak altı ila dokuz bin ton petrolün Celile Denizi’ne akmasına, hem
Suudi Arabistan hem de Amerikan petrol şirketleri için önemli gelir kayıplarına
yol açtı. Boru hattı, tankerle taşımanın daha ucuz hale geldiği 1976 yılına
kadar işgal altındaki topraklardan petrol pompalamaya devam etti. ABD, 2014’ten
sonra Suriye petrolüne el koydu. Esad’ın devrilmesi ve Şam’daki yeni rejimin emperyalizmin
emirleri uyarınca hareket etmesi ile birlikte petrol üzerindeki kontrol iyice
pekişti. Tüm bu adımlar, eski yaklaşımın uzanımı olarak atıldı.
İkinci
Dünya Savaşı sonrası dönemde ABD’nin desteklediği ikinci darbe, İran Başbakanı
Muhammed Musaddık hükümetini deviren Ağustos 1953 tarihli darbeydi. Bu darbe,
İran petrolünü millileştirme kararı sonrasında gerçekleşti. Petrol gelirleri,
İngiliz petrol şirketleri tarafından yağmalandı. CIA ve İngiliz istihbaratı, Ajax
Operasyonu adı verilen darbe planının yürürlüğe konulmasında aktif rol aldı.
CIA, Şah yanlısı gösteriler düzenlemek için haydutlar kullandı, yüzlerce insanı
Tahran’a otobüslerle taşıyarak, uydurma hükümet karşıtı protestolara
katılmalarını, Musaddık yanlısı göstericilere saldırmalarını sağladı. Darbe,
çok eleştirilen Şah’ı iktidara geri getirdi. Şah, ülkesinin Batılı petrol
şirketleri tarafından sömürülmesi için gerekli zemini hazırladı. Bugün İran’a
yönelik ABD müdahalesi, beraberindeki sabotaj ve yakın işgal tehditleriyle
birlikte, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana İran’a yönelik
olarak attığı adımların bir devamıdır.
Latin
Amerika’nın en büyük petrol üreticisi olan Venezuela, 1976’da Venezuela
hükümeti petrol sektörünü millileştirene kadar ABD petrol şirketlerinin
kontrolü altında kaldı. Venezuela, o dönemdeki birçok petrol üreten ülkenin yaptığını
yaptı. Bunu, 2008’de Başkan Hugo Chávez döneminde bir başka millileştirme
dalgası izledi. 2014 yılına gelindiğinde, ABD’nin Venezuela’ya yönelik
yaptırımları tırmandı, Donald Trump’ınkinden daha az emperyalist olmayan Obama
yönetiminde zirveye ulaştı. Aynı yıl Obama, Suriye petrol sahalarının
kontrolünü ele geçirdi. ABD’nin Suriye’ye yönelik yaptırımları Trump’ın ilk
yönetimi ve daha sonra Biden döneminde de devam etti. ABD’nin rejim değişikliği
amacıyla ülkeyi istikrarsızlaştırma çabaları son on yıldır sürüyor.
Bu
ülkelerde rejim değişikliğini meşrulaştırmak için emperyalizm, (Suriye ve Libya
örneklerinde görüldüğü üzere) terörizm, (Venezuela ve Kolombiya’da başvurulan) uyuşturucu
kaçakçılığı ve (İran konusunda gündeme getirilen) demokrasinin olmayışı türünden
yavan ve sıradan bahanelere sığınıyor. Emperyalizm, Irak’ı işgal ve talan
ederken kullandığı kitle imha silahı yalanı türünden yalanlara başvuruyor. Bu noktada
ülkelere gülünç suçlamalar yöneltiyor. Grönland konusunda ise Trump,
uluslararası hukukta eşi benzeri görülmemiş yeni bir argüman uydurdu: “Bu bölge,
ABD ulusal güvenliği için hayati öneme sahip.”
Venezuela
Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılması, ABD tarihinde münferit veya eşi
benzeri görülmemiş bir olay değildir. ABD, daha önce de başka başkanları
kaçırdı. Eski Panama Devlet Başkanı, 1990’daki devrilmesinden önce ABD’nin
müttefiki olan, onun himayesinde hareket eden Manuel Noriega, 2004 yılında
devrilen, Fransa’dan on sekizinci yüzyıldan beri ülkesinden yağmaladığı
milyarlarca dolar için tazminat talep ettikten sonra ABD-Fransa ortak
operasyonuyla kaçırılan, demokratik olarak seçilmiş Haiti Devlet Başkanı
Jean-Bertrand Aristide de kaçırılıp iktidardan uzaklaştırılmıştı.
CIA,
birçok rejim değişikliği operasyonuna ve darbeye destek sundu. İkinci Dünya
Savaşı’nın sona ermesinden bu yana, bilhassa Latin Amerika’da, çoğu ABD’nin göz
koyduğu petrol ve madenlerle bağlantılı düzinelerce vakaya şahit olundu. Önde
gelen Latin Amerikalı gazeteci ve tarihçi Eduardo Galeano, 1970’te yayımlanan
klasik eseri Latin Amerika'nın Kesik Damarları’nda, 1960’lı yıllarda Latin
Amerika’da ABD destekli bazı darbeleri sıralayarak, bunların özündeki ekonomik-sömürgeci
niteliğe dikkat çekti.
Brezilya’nın
Paraavia Vadisi’nin altındaki demir cevheri zenginliği, iki başkanın, Janio
Quadros ve João Goulart’ın iktidardan uzaklaşmasına neden oldu. 1964’te kendisini
diktatör ilan eden Mareşal Castillo Branco, bu maden yatağını cömert bir
hamleyle Amerikan madencilik şirketi Hanna’ya devretti.
Peru’da
1968’de, Başkan Fernando Belayende Terry’nin Standard Oil’in bir yan
kuruluşuyla imzaladığı anlaşmanın 11. sayfası, gizemli bir şekilde ortadan
kayboldu. General Juan Velasco Alvarado, Belayende’yi devirdi, iktidarı ele
geçirdi, şirketin kuyularını ve rafinerilerini millileştirdi.
Arjantin’de,
her petrol imtiyazı teklifinden önce veya sonra defalarca darbeler yaşandı.
Bakır, Salvador Allende’nin solcu koalisyonu seçimleri kazanmadan önce ABD
Savunma Bakanlığı’nın Şili’ye sağladığı büyük miktardaki askeri yardımda önemli
bir faktördü.
1964’te
Che Guevara, Havana’daki ofisinde bana, “Batista yönetimindeki Küba’da temel
meselenin sadece şeker olmadığını, emperyalizmin Küba Devrimi’ne yönelik
öfkesinin esas olarak ülkedeki geniş nikel ve manganez yataklarından
kaynaklandığını” söylemişti. Amerika’ya ait Nicaranickel’in millileştirilmesi,
ABD nikel rezervlerini üçte iki oranında azalttı, bunun neticesinde Başkan
Johnson, Fransa’nın Küba’dan nikel satın alması durumunda Fransızların metal
ihracatına ambargo uygulama tehdidinde bulundu. Bu madenler ayrıca, 1964’ün
sonlarında o zamanlar İngiliz Guyanası olarak anılan, dünyanın dördüncü büyük
boksit üreticisi ve Latin Amerika’nın üçüncü büyük manganez üreticisi olan
bölgede oyların çoğunluğunu kazanan Cheddi Jagan’ın sosyalist hükümetinin
çöküşünde de önemli bir rol oynadı. CIA, Jagan’ın yenilmesi için çok çalıştı.
Jagan’ın zaferinden sonra seçmenlerin oy kullanma haklarını gasp etmek için bir
provokasyon ve bahane olarak kullanılan grevin lideri Arnold Zander,
sendikasının CIA’e bağlı bir kuruluştan önemli miktarda para aldığını kamuoyuna
açıkladı.
Geçtiğimiz
ay yaşanan olayların hiçbiri, yeni veya mevcut tarihsel bağlamla alakasız
şeylermiş gibi görülemez. Muhtemelen ABD, İran’a yönelik olası bir saldırının,
İran’ı Körfez’deki petrol kuyularını hedef alma ve küresel petrol piyasasını yıkıma
uğratma konusunda tahrik edeceğinden endişeleniyor. İran, özellikle petrol
üreten Arap devletlerinde ve Ürdün’de olmak üzere, bölgeye yayılmış Amerikan
üslerine saldırmakla tehdit ediyor. Bu nedenle, ABD’nin 2011’de Avrupalı müttefikleriyle birlikte, Kaddafi’nin
devrilmesine sunduğu desteğin ardından Libya petrolünü kontrol etme isteği ve
şu anda Suriye, Venezuela ve muhtemelen daha sonra Grönland ve Nijerya
petrolünü kontrol etme çabaları, İran’ın Körfez petrol kuyularına saldırması
durumunda Rus petrolü hariç küresel petrol akışlarına hâkim olmak için devreye
sokulmuş bir acil durum planı olarak yorumlanabilir.
Bu
hamle, ABD’ye Çin ekonomisini daha etkili bir biçimde sekteye uğratma becerisi
kazandıracaktır. Sıklıkla iddia edildiği gibi, yalnızca Batı Yarımküre’yi
değil, tüm dünyayı hedef alan “Donroe Doktrini”nin temel amaçlarından biri, muhtemelen
bu. Önümüzdeki günler ve haftalar, bu gidişat konusunda daha fazla bilgiye erişmemizi
sağlayacak.
Joseph Massad
13 Ocak 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder