14 Ocak 2026

Petrol ve ABD Destekli Rejim Değişikliği


Emperyalizmin 1823’te geliştirdiği Monroe Doktrini’nin modernleştirilmiş hali olan “Donroe Doktrini” yeni ama yanıltıcı bir terim. Bu terim etrafında dönen tartışmada bir taraf, ABD’nin “Batı Yarımküre’de bir nüfuz alanı edinmeye çalıştığını” iddia ediyor. Oysa gerçek şu ki çok daha geniş bir alanı kapsayan doktrin, küresel hâkimiyet doktrinine denk düşüyor. Bu açıdan, “Donroe Doktrini”, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana izlenen Amerikan politikasının özünden kopuk değil. Geçen ay Amerika, sadece Batı Yarımküre’de değil, üç kıtada petrol üreten ülkeleri hedef alan saldırılar gerçekleştirdi.

ABD, 13 Aralık’ta iki Amerikalı asker ve onlara tercümanlık yapan kişinin öldürülmesinin ardından, 19 Aralık’ta ardından bir de 10 Ocak’ta IŞİD unsurları bahanesiyle Suriye’yi bombaladı. Bu askerler, 2014’ten beri Suriye’nin petrol üreten bölgelerini işgal eden ve ABD’nin Suriye petrolünü kendi çıkarı için çıkarıp satarak kolay kar elde ettiği iki binden fazla Amerikan askerinden oluşan bir gücün parçasıydı.

Bu arada, Trump’ın Nijerya’da on binlerce Hristiyanın cihatçı gruplar tarafından öldürüldüğünü iddia ettiği bir dizi tehditkâr açıklamasının ardından, 25 Aralık’ta Afrika’nın en büyük petrol üreten ülkesine bir hava saldırısı düzenledi ve bunu “Noel hediyesi” olarak nitelendirdi. Operasyon, “Hristiyanları kurtarma” bahanesiyle, “cihatçı” olarak tanımladığı düzinelerce insanın ölümüne yol açtı. Bununla yetinmeyen Trump, “Hristiyanlar öldürülmeye devam ederse” bu hafta Nijerya’ya tekrar saldırmakla tehdit etti.

28 Aralık’ta İran’da ekonomik krizin körüklediği, ülke geneline yayılan hükümet karşıtı protestolar ve ayaklanmalar patlak verdi. Bu yazı yazıldığı sırada çatışmalar devam ediyor. Bazı tahminlere göre, bu devam eden protestolarda en az 645 kişi hayatını kaybetti; bunların 512’si polis tarafından öldürülen protestocular, 133’ü ise isyancılar tarafından öldürülen güvenlik görevlileri. İsyancılar, polis memurlarını hedef almanın yanı sıra, arabaları ve binaları da ateşe verdi. Bu bağlamda, İsrail yetkilileri, İran’da Mossad ajanlarının varlığını doğrulayarak, protestolara karıştıkları imasında bulundu. Eski ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da bir tvitinde, İran’daki Mossad ajanlarını tebrik ederek buna değindi. Bu arada Trump, İranlı yetkililer, protestoculara yönelik baskıyı durdurmadığı takdirde, ülkeyi bombalamakla tehdit etti.

ABD, 3 Ocak’ta dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesi olan Venezuela’yı bombaladı. Bu saldırı neticesinde yüzü aşkın kişi öldü, saldırı sırasında Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’i kaçırıldı. Washington, ülkeyi ve petrol sahalarını kontrol altına alma niyetini açıkladı. Eş zamanlı olarak Trump, Danimarka'yı, geniş petrol rezervlerine sahip özerk bir Danimarka toprağı olan Grönland’ı işgal etmekle tehdit etti. Hatta böyle bir işgal için askeri planların geliştirilmesi talimatını verdi.

ABD, dünya genelinde petrolü kontrol etme konusunda ısrarcı. Bu ısrarın iki boyutu mevcut.

1. Petrol fiyatlarını kontrol etmek ve doların küresel petrol ticaretinde kullanılan tek para birimi olarak kalmasını sağlamak;

2. Küresel petrol ihracatını kontrol etmek ve ABD’li rakiplerin bunlara erişim kanallarını kontrol etmek. Böylece ana ekonomik rakibi Çin’i doğrudan etkilemek.

Bu faktörler, Amerikan emperyalizmi için aktif rol oynayan elitlerin düşünce tarzına yabancı değil. Bu fikriyatın kökenleri, ABD’nin dünya genelinde egemen ulusların petrolünü ele geçirmek için rejim değişikliği politikalarını yürürlüğe koyduğu İkinci Dünya Savaşı sonrası döneme dek uzanıyor.

Bu strateji, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından, ilkin CIA destekli gerçekleştirilen ilk darbeyle, Mart 1949’da Suriye’de yürürlüğe konuldu. Bu darbe, demokratik olarak seçilmiş Suriye Devlet Başkanı Şükrü Kuvvetli’yi devirdi, yerine Albay Hüsnü Zaim’i iktidara getirdi. Zaim, Kuvvetli’yi iktidardan uzaklaştırmak için ABD ve İsrail ile işbirliği yaptı. Bu darbenin ardındaki motivasyon kaynağı da petroldü.

Kuvvetli, o dönemde Amerikan şirketlerine ait olan Suudi petrolünü Suriye toprakları üzerinden Akdeniz’e taşıyacak Trans-Arabistan Boru Hattı’nın (Tapline) uzatılmasına izin vermeyince emperyalizm öfkelendi. Hüsnü Zaim, iktidara gelir gelmez, Tapline projesine onay verdi, dahası, Filistinlileri Irak’a yerleştirme planları konusunda İsrail ile müzakerelere başladı. Ayrıca, Golan Tepeleri üzerinden Lübnan’daki Sidon’a bir doğalgaz boru hattı inşa edilmesine de onay verdi. İsrail’in Golan’ı işgal etmesinin ardından Suudi Arabistan, Suriye, Lübnan ve Ürdün, İsrail’in boru hattının yaklaşık elli kilometrelik bölümünü kontrol ettiği gerçeğini kabul etti.

30 Haziran 1969’da Filistin Kurtuluş Halk Cephesi (FHKC), bir petrol boru hattını havaya uçurarak altı ila dokuz bin ton petrolün Celile Denizi’ne akmasına, hem Suudi Arabistan hem de Amerikan petrol şirketleri için önemli gelir kayıplarına yol açtı. Boru hattı, tankerle taşımanın daha ucuz hale geldiği 1976 yılına kadar işgal altındaki topraklardan petrol pompalamaya devam etti. ABD, 2014’ten sonra Suriye petrolüne el koydu. Esad’ın devrilmesi ve Şam’daki yeni rejimin emperyalizmin emirleri uyarınca hareket etmesi ile birlikte petrol üzerindeki kontrol iyice pekişti. Tüm bu adımlar, eski yaklaşımın uzanımı olarak atıldı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ABD’nin desteklediği ikinci darbe, İran Başbakanı Muhammed Musaddık hükümetini deviren Ağustos 1953 tarihli darbeydi. Bu darbe, İran petrolünü millileştirme kararı sonrasında gerçekleşti. Petrol gelirleri, İngiliz petrol şirketleri tarafından yağmalandı. CIA ve İngiliz istihbaratı, Ajax Operasyonu adı verilen darbe planının yürürlüğe konulmasında aktif rol aldı. CIA, Şah yanlısı gösteriler düzenlemek için haydutlar kullandı, yüzlerce insanı Tahran’a otobüslerle taşıyarak, uydurma hükümet karşıtı protestolara katılmalarını, Musaddık yanlısı göstericilere saldırmalarını sağladı. Darbe, çok eleştirilen Şah’ı iktidara geri getirdi. Şah, ülkesinin Batılı petrol şirketleri tarafından sömürülmesi için gerekli zemini hazırladı. Bugün İran’a yönelik ABD müdahalesi, beraberindeki sabotaj ve yakın işgal tehditleriyle birlikte, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana İran’a yönelik olarak attığı adımların bir devamıdır.

Latin Amerika’nın en büyük petrol üreticisi olan Venezuela, 1976’da Venezuela hükümeti petrol sektörünü millileştirene kadar ABD petrol şirketlerinin kontrolü altında kaldı. Venezuela, o dönemdeki birçok petrol üreten ülkenin yaptığını yaptı. Bunu, 2008’de Başkan Hugo Chávez döneminde bir başka millileştirme dalgası izledi. 2014 yılına gelindiğinde, ABD’nin Venezuela’ya yönelik yaptırımları tırmandı, Donald Trump’ınkinden daha az emperyalist olmayan Obama yönetiminde zirveye ulaştı. Aynı yıl Obama, Suriye petrol sahalarının kontrolünü ele geçirdi. ABD’nin Suriye’ye yönelik yaptırımları Trump’ın ilk yönetimi ve daha sonra Biden döneminde de devam etti. ABD’nin rejim değişikliği amacıyla ülkeyi istikrarsızlaştırma çabaları son on yıldır sürüyor.

Bu ülkelerde rejim değişikliğini meşrulaştırmak için emperyalizm, (Suriye ve Libya örneklerinde görüldüğü üzere) terörizm, (Venezuela ve Kolombiya’da başvurulan) uyuşturucu kaçakçılığı ve (İran konusunda gündeme getirilen) demokrasinin olmayışı türünden yavan ve sıradan bahanelere sığınıyor. Emperyalizm, Irak’ı işgal ve talan ederken kullandığı kitle imha silahı yalanı türünden yalanlara başvuruyor. Bu noktada ülkelere gülünç suçlamalar yöneltiyor. Grönland konusunda ise Trump, uluslararası hukukta eşi benzeri görülmemiş yeni bir argüman uydurdu: “Bu bölge, ABD ulusal güvenliği için hayati öneme sahip.”

Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılması, ABD tarihinde münferit veya eşi benzeri görülmemiş bir olay değildir. ABD, daha önce de başka başkanları kaçırdı. Eski Panama Devlet Başkanı, 1990’daki devrilmesinden önce ABD’nin müttefiki olan, onun himayesinde hareket eden Manuel Noriega, 2004 yılında devrilen, Fransa’dan on sekizinci yüzyıldan beri ülkesinden yağmaladığı milyarlarca dolar için tazminat talep ettikten sonra ABD-Fransa ortak operasyonuyla kaçırılan, demokratik olarak seçilmiş Haiti Devlet Başkanı Jean-Bertrand Aristide de kaçırılıp iktidardan uzaklaştırılmıştı.

CIA, birçok rejim değişikliği operasyonuna ve darbeye destek sundu. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana, bilhassa Latin Amerika’da, çoğu ABD’nin göz koyduğu petrol ve madenlerle bağlantılı düzinelerce vakaya şahit olundu. Önde gelen Latin Amerikalı gazeteci ve tarihçi Eduardo Galeano, 1970’te yayımlanan klasik eseri Latin Amerika'nın Kesik Damarları’nda, 1960’lı yıllarda Latin Amerika’da ABD destekli bazı darbeleri sıralayarak, bunların özündeki ekonomik-sömürgeci niteliğe dikkat çekti.

Brezilya’nın Paraavia Vadisi’nin altındaki demir cevheri zenginliği, iki başkanın, Janio Quadros ve João Goulart’ın iktidardan uzaklaşmasına neden oldu. 1964’te kendisini diktatör ilan eden Mareşal Castillo Branco, bu maden yatağını cömert bir hamleyle Amerikan madencilik şirketi Hanna’ya devretti.

Peru’da 1968’de, Başkan Fernando Belayende Terry’nin Standard Oil’in bir yan kuruluşuyla imzaladığı anlaşmanın 11. sayfası, gizemli bir şekilde ortadan kayboldu. General Juan Velasco Alvarado, Belayende’yi devirdi, iktidarı ele geçirdi, şirketin kuyularını ve rafinerilerini millileştirdi.

Arjantin’de, her petrol imtiyazı teklifinden önce veya sonra defalarca darbeler yaşandı. Bakır, Salvador Allende’nin solcu koalisyonu seçimleri kazanmadan önce ABD Savunma Bakanlığı’nın Şili’ye sağladığı büyük miktardaki askeri yardımda önemli bir faktördü.

1964’te Che Guevara, Havana’daki ofisinde bana, “Batista yönetimindeki Küba’da temel meselenin sadece şeker olmadığını, emperyalizmin Küba Devrimi’ne yönelik öfkesinin esas olarak ülkedeki geniş nikel ve manganez yataklarından kaynaklandığını” söylemişti. Amerika’ya ait Nicaranickel’in millileştirilmesi, ABD nikel rezervlerini üçte iki oranında azalttı, bunun neticesinde Başkan Johnson, Fransa’nın Küba’dan nikel satın alması durumunda Fransızların metal ihracatına ambargo uygulama tehdidinde bulundu. Bu madenler ayrıca, 1964’ün sonlarında o zamanlar İngiliz Guyanası olarak anılan, dünyanın dördüncü büyük boksit üreticisi ve Latin Amerika’nın üçüncü büyük manganez üreticisi olan bölgede oyların çoğunluğunu kazanan Cheddi Jagan’ın sosyalist hükümetinin çöküşünde de önemli bir rol oynadı. CIA, Jagan’ın yenilmesi için çok çalıştı. Jagan’ın zaferinden sonra seçmenlerin oy kullanma haklarını gasp etmek için bir provokasyon ve bahane olarak kullanılan grevin lideri Arnold Zander, sendikasının CIA’e bağlı bir kuruluştan önemli miktarda para aldığını kamuoyuna açıkladı.

Geçtiğimiz ay yaşanan olayların hiçbiri, yeni veya mevcut tarihsel bağlamla alakasız şeylermiş gibi görülemez. Muhtemelen ABD, İran’a yönelik olası bir saldırının, İran’ı Körfez’deki petrol kuyularını hedef alma ve küresel petrol piyasasını yıkıma uğratma konusunda tahrik edeceğinden endişeleniyor. İran, özellikle petrol üreten Arap devletlerinde ve Ürdün’de olmak üzere, bölgeye yayılmış Amerikan üslerine saldırmakla tehdit ediyor. Bu nedenle, ABD’nin 2011’de Avrupalı müttefikleriyle birlikte, Kaddafi’nin devrilmesine sunduğu desteğin ardından Libya petrolünü kontrol etme isteği ve şu anda Suriye, Venezuela ve muhtemelen daha sonra Grönland ve Nijerya petrolünü kontrol etme çabaları, İran’ın Körfez petrol kuyularına saldırması durumunda Rus petrolü hariç küresel petrol akışlarına hâkim olmak için devreye sokulmuş bir acil durum planı olarak yorumlanabilir.

Bu hamle, ABD’ye Çin ekonomisini daha etkili bir biçimde sekteye uğratma becerisi kazandıracaktır. Sıklıkla iddia edildiği gibi, yalnızca Batı Yarımküre’yi değil, tüm dünyayı hedef alan “Donroe Doktrini”nin temel amaçlarından biri, muhtemelen bu. Önümüzdeki günler ve haftalar, bu gidişat konusunda daha fazla bilgiye erişmemizi sağlayacak.

Joseph Massad
13 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: