30 Ocak 2026

, ,

Filistin ve Teorinin İki Ucu


7 Ekim 2023’te İsrail’e karşı Hamas önderliğinde düzenlenen operasyonlar, doğası gereği, “Yirmi birinci yüzyılda sömürgecilik karşıtı hareketlerin önünde hangi seçenekler mevcut?” ve “Bugün siyasi mücadelede şiddetin yeri nedir?” gibi kimi genel soruları gündeme getirdi.

Saldırılar, genel manada akıl dışı ve canice bulundu, insana ait bilme becerisinin ve bilme ediminin dışında, her türden tariften azade, ebedi bir nefrete indirgenebilecek bir olgu olarak değerlendirildi.

Muhalefet içerisinde bir eğilim, silahlı direnişi soyut düzeyde idrak etti, haklılığına vurgu yaptı. “Sömürgeleştirilmiş bir halk savaşacaktır, Birleşmiş Milletler bile sömürgenin şiddet araçlarını kullanma hakkını savunur” dedi. Diğer bir eğilimse daha da ileri giderek, 7 Ekim saldırılarının ilk aşamasını “işgalci bir güce karşı yürütüln meşru gerilla savaşının bir örneği” olarak ele aldı (Shatz 2023) ancak 7 Ekim’deki saldırının ardındaki askeri mantığı incelemek yerine (Abdeljawad Omar 2023) ondaki “ilkel intikamcı yaklaşım”ı kabul eden ifadeler dile getirdi.

Bu tür bir tasvirde Filistinliler, siyasi olarak akıl dışı ve etik açıdan boş aktörler olarak takdim ediliyorlar. Bir yandan da Filistinlileri ecdadının intikamını almak için katliam yapan güruh olarak tasvir eden İsraillilerin söylemi, yeniden üretiliyor. Böylelikle askeri birer aktör ve politik özne olarak Filistinliler karalanıyor, teoriden silinip atılıyor. Askeri aktör ve politik özne olma halleri, bu tür değerlendirmelerde kendilerine yer bulmuyor.[1]

Hamas’ı yalnızca bir katliamın failleri olarak gösterenler, politikanın şiddet alanına uzanmasını ifade eden askeri stratejiye dönük ilgisizliği perçinliyorlar ve esas olarak bu ilgisizlik üzerinden konuşuyorlar. Hamas, şeytan ilan edilip taşlanıyor, böylelikle Filistin davasını siyasetten arındırmanın önündeki engeller kalkıyor. Tartışma, tümüyle çile çekmeyle ilgili, duygu yüklü dil ve söylem alanına hapsediliyor.

Genelde analizlerde Hamas harici örgütlere değinilmiyor. Hamas da onunla aradaki mesafeyi ortaya koymak için ele alınıyor. Siyonist projeye eleştirel yaklaşan aydınlar, Hamas’ı sadece açıktan şeytanlaştırmıyorlar, aynı zamanda Hamas’ın ideolojisi veya stratejisiyle ilgili anlaşmazlıklarını örtük bir dille ortaya koyuyorlar. Bazen de en geniş anlamıyla ulusal kurtuluş meselesini emperyalist dünya düzeni içerisindeki yerini görmeyen görüşler serdediyorlar (Palestinian Freedom, Antisemitism Accusations, and Civil Rights Law 2023). Nitekim, bazı forumlar, örneğin son dönemdeki Filistin Dünya Akademik Forumu, Hamas’tan neredeyse hiç bahsetmeden Arap dünyası direnişini tartışacak kadar ileri gidiyor. Bu fikir ayrılığı, en çok da 7 Ekim sonrası Gazze’nin sadece Filistinlilerin kanı, çaresizliği veya beceriksizliğinden ibaret olmadığı gerçeğinin herkesin gözüne sokulduğu zeminde belirginleşiyor.

Soykırımcı kontrgerilla faaliyetine asimetrik silahlı mücadele eşlik ediyor ve bu mücadele, “sistemin çöküşünü” güvence altına alıyor (Influential Israeli National Security Leader Makes the Case for Genocide in Gaza 2023). İsrail’in yürüttüğü kontrgerilla faaliyetine hız katan ana unsur, yüzlerce İsrail askerinin öldürüldüğü, dikkatlice planlanmış operasyondu. Ardından gelen soykırımcı saldırılar, askeri başarısızlığa yol açtı: Gazze’de mekanize piyadelerin yaygın bir şekilde imha edilmesi, milyarlarca dolarlık elektronik altyapının ortadan kaldırılması, Kuzey’deki İsrail’in elinde bulunan caydırıcı gücün buharlaşması ve silahlı operasyonların Kızıldeniz’deki faaliyetler de dâhil olmak üzere Yemen’e yayılması, başarısızlığın zeminini teşkil etti.

On iki ay içinde Filistinlilerin komuta ve kontrol kapasitelerinde önemli bir eksilme olmadı. İsrail’in gerillaları öldürmesine rağmen, Hamas, İsrail’in saldırıları sonrası yeni savaşçılar bulmaya devam etti. Buna karşın, sadece Filistin’e ait ölümler tartışılıyor. Üstelik bu tartışma, ikinci Nekbe söylemi üzerinden yürütülüyor. Halkın içinde faaliyet yürüten silahlı bir hareketin ardındaki halk desteğine, İsrail’in bu desteği kesmek için çalışma yürüttüğüne, 7 Ekim olaylarından sorumlu olan silahlı siyasi hareketi yok edemediği için sivil halkı hedef aldığına bakılmıyor. Bu nedenle, siyaset, tarihsel bir kategori olarak, pratikte dışlanıyor ve geriye sadece “soykırım” diyen, insani yardımları talep eden hal kalıyor.

Filistin’de milli ve örgütlü mücadeleyi esas alan politikayla ilişki kurma konusunda yaşanan tereddüt, esasen İslam düşmanlığı ile ilgili. İslam düşmanlığı, 7 Ekim operasyonunun faillerine karşı duyulan kapsamlı tiksintiyi bir ölçüde açıklasa da, İslamcı güçlere ve somut şiddete yönelik yaygın rahatsızlığı, depolitizasyonun veya idealizmin farklı biçimlerinin kullanılmasını açıklama konusunda yetersiz kalıyor.

Aslında, bugün Filistin siyaseti ve bölgesel dinamikler konusunda bu rahatsızlık, daha geniş bir olgunun özel bir ifadesidir: siyasi egemenliğin tesis edilmesi ve savunulması anlamında millet meselesi (Ajl 2021a; Moyo, Jha ve Yeros 2013), millet meselesinin milli kurtuluş davasına doğru evrilmesi veya milli üretim güçleri üzerindeki yabancı tekellerin kontrolün kırılmasına dönük adımlar (Cabral 1979) karşısında duyulan rahatsızlık.

Millet meselesi (Moyo ve Yeros 2011), Filistin siyasetinin merkezinde yer alır. Ana kap olarak Arap siyasetinin ondan ayrı ele alınamayacak unsurudur. Toplumsal cinsiyet (Prasad 2021), sınıf ve ekolojik çelişkiler (Ajl 2023a), tam da o kap içerisinde, halkçı kalkınma ve işçi sınıfının kurtuluşu lehine olan bir çözüme kavuşturulabilir.

Tam da bu sebeple, bölgesel bileşenleriyle birlikte millet meselesi, sökülüp atıldığında, geriye politik çağrılardan ziyade saf ahlakçı çağrılar kalır. Çünkü milli egemenlik ve milli kurtuluş mücadelesi, her daim dünya genelinde işleyen süreçlerin belirli momentlerini çevreleyen milli sınırlara tabidir.

Bu türden önyargılar üzerinden, Filistin konusunda, beynelmilel sivil toplum içinde hareket edebilmek için gerekli olan söylemlere stratejik düzeyde odaklanmanın da ötesine geçip, milli hareketi, hareketin tercih ettiği stratejileri ve stratejik ortaklarını silip atan ya da mahkûm eden teoriler geliştiriliyor. Bu yaklaşım da neticede insanlarda acıma duygusunu harekete geçiren, hareket inşa etmek için kırılgan ve zayıf bir temel sunan mağdurluk ve insan hakları üzerine kurulu söyleme ve dile yol açıyor. (Omar)

Öncelikle Batılı, ancak giderek artan bir şekilde, Batı dışı teori, “fırtınaların koptuğu alan”daki (Amin 2017) pratiklerden kopartılıyor. Zamanla emperyalizmin merkezinde süren direnişle teori kaynaşıyor. Düşünce, Batı’daki STK’lar, hendekler, kaleler ve ağlar içinde ve aracılığıyla hareket eden bir mevzi savaşı için somut bir değer haline geliyor. Bu türden bir düşünce, Arap coğrafyasında ABD’ye ait askeri gücün geri çekildiği veya belirli yerlerde yenildiği gerçeklikte, Filistin’in kurtuluşunu hedefleyen sosyo-politik aktörlerle ilişki kurmayı rahatsızlık kaynağı veya tiksinti sebebi olarak görüyor. Zımnen bu, Filistin’e dar görüşlerin değiştirilmesinin bedelidir. İlgili değişiklik, Filistin’deki ve Arap-İran coğrafyasındaki siyasi güçlere yönelik politik, hukuki ve ekonomik yaptırımları görmezden gelme pahasına yaşanmıştır.

Bu makale, şu şekilde planlandı: Öncelikle son 15 yılda, İkinci İntifada sonrası dünya genelinde Filistin’le dayanışma eylemlerinde yaşanan artışla birlikte, milli kurtuluş veya emperyalizmle ilgilenmeyen muhtelif anti-Siyonist analizlerin nasıl ortaya çıktığını ele alıyor. Bu siyasi zemin, yazıda, 1979 sonrası kısmen sistem karşıtı olan, SSCB’nin çöküşü ve Arap bölgesindeki Marksist siyaset için maddi ve ideolojik bir dayanağın ortadan kalkmasıyla ivme kazanan siyasi İslam’ın yükselişiyle ilişkilendiriliyor.

Makale, bu olguyu, Soğuk Savaş sonrası emperyalistlerin kontrgerilla faaliyetleri ve birikim stratejileriyle, AB-ABD’deki anti-Siyonizmin milli hareketten kopmasıyla, İsrail ve ABD’deki egemen sınıfın benimsediği, uzun süredir uygulamada olan stratejiyle ilişkilendiriyor. Ardından makale, siyasi baskıyı ve Arap bölgesini ele alan akademik çalışmaları denilen uzmanlık alanının oluşunu ve “Sol”u ele alıyor. Bahsi edilen akademi sahasının ve solun süreç içerisinde Filistin konusunda hâkim söyleme sıcak gelen, ona hitap eden fikirler üretme, Filistin’in haklarını Filistin’e yer vermeyen dünya sistemine ve jeokültüre uygun hale getirme konusunda baskılarla karşılaştığını söylüyor.

Makale, ırk ayrımcılığından dem vuran, yerleşimci-sömürgecilikten bahseden, Hamas’ı muhafazakâr veya gerici bir güç olarak gören teorilerin, İsrail’in ideolojisi ve pratiğine düşman bir anti-Siyonizm inşa edebilmek için nasıl kullanıldığını analiz ediyor. Bu anti-Siyonizmin, söz konusu ideoloji ve pratiğe direnen somut güçleri görmezden geldiğini, yanlış yorumladığını veya reddettiğini söylüyor. Bu türden teoriler, Filistin mücadelesinin bölgeyle bağlarını kopartıyor (ki bu işi uzun zamandır Filistin sağı üstlenmişti), ayrıca sıklıkla İran’ı şeytanlaştırıyor. İlgili teoriler, bir yandan da Arap bölgesinde ABD eliyle yürüten birikim faaliyetini de görmezden geliyor veya yanlış yorumluyor.

Makale, son olarak, kurtuluş davası ve tarihsel aktörleriyle açıktan uyumlu olan teorileri yeniden ele alan daha kapsayıcı bir teorik pratiğe çağrıda bulunuyor. Direnişi ve milli kurtuluşu merkeze almamanın teoriyi 7 Ekim’in şeytanlaştırılmasına (ki bu akıbetle, İsrail karşısında başarı elde etme ihtimali bulunan her türden askeri operasyon kaçınılmaz olarak yüzleşir) etkili bir cevap üretme becerisinden mahrum kıldığını söylüyor.

Yeni Emperyalizm

1990 sonrasında Sovyetler’in çöküşüyle birlikte ABD, finansallaşma ve tartışmasız askeri üstünlüğe dayalı yeni bir küresel birikim aşamasına girdi. Bu dönemin merkezinde, toplumu örgütlemenin alternatif bir yolu olarak Sovyetler’in ortadan kaybolması, maddi ve ideolojik düzeyde kalkınma ve siyaset alanının açılması, Çin’deki “açılım”, çok kısmi, çok tartışmalı ve belirsizlikle malul bir süreç dâhilinde yeninden teşkil edilmesi gibi olgular yer alıyordu. Peter Gowan bu değişimi “küresel kumar” olarak adlandırdı (Gowan 1999): Değişim süreci, şu tür olguları içeriyordu: Dolarizasyon işleminin silah haline getirilmesi, yüksek teknolojiye yönelik kapsamlı yatırım, araştırma ve geliştirme çalışmaları, ulus devletlere fon giriş çıkışını sağlayarak, onları neoliberal küreselleşme için yeni “Washington Mutabakatı”na uymaya zorlama becerisi, bu tür sermaye hareketlerine yönelik her türlü engelin ortadan kaldırılması ve yatırım getirilerini maksimize etme kapasitesi, eski İkinci ve Üçüncü Dünya ülkelerinde gelirlerde yaşanan düşüş (Patnaik 2007; Banerjee 2020).

Bu türden operasyonlar dâhilinde, Yugoslavya örneğinde görüldüğü üzere, ülkeler yok edildi. Gerektiğinde (Irak, Libya, İran, Kuzey Kore örneğinde görüldüğü üzere) yaptırım silahına başvuruldu. Sovyetler sonrasında yürütülen temizlik operasyonları bağlamında Arap coğrafyasında ve Üçüncü Dünya’da direniş güçleri, siyasi ve ekonomik düzeyde boğuldular, terör listelerine alındılar. Hindistan ve Mısır gibi devletler, kapsamlı yatırım alanları haline getirildiler. Bu noktada devlet planlaması ve toplumsal yeniden üretime yönelik güvenceler geçerliliğini yitirdi (Kates 2023). Haiti ile Venezuela’da görüldüğü üzere, halk demokrasisine saldırılar gerçekleştirildi.

Bu dönemde İsrail, yeni gelişen, yüksek teknoloji yatırımları denilen, kontrgerilla sektörüyle yakından bağlantılı alanın merkezi haline geldi (Nitzan ve Bichler 2002, s., 296–331), ayrıca, ABD ve İsrail’e, onlarla bağlantılı yeni sömürgeci çıkarlara karşı çıkan siyasi güçleri suçlu ilan etmek için yasal prosedürlerin bir tür test alanı olarak iş gördü (Li vd. 2024).

11 Eylül sonrası, ABD, eski Yugoslavya gibi bazı stratejik engellerin ortadan kaldırılmasına, İran ve Irak gibi ülkelerin kontrol altına alınmasına dayalı, teknolojiyi ve sıfırdan yatırımı esas alan rejimi terk edip, Irak’taki devletin ortadan kalkmasıyla en belirgin şekilde ortaya çıkan, 2011’de Libya ve Suriye’ye, 2015’te Yemen’e ve İran’a uygulanan azami baskı üzerine kurulu yaklaşıma geçiş yaptı. Finans, petrol, silah, enerji ve petrol sözleşmeleriyle bağlantılı Enron, Halliburton, Bechtel gibi ilgili yan kuruluşlar, küresel finansla birlikte, birikimin merkezi kanalları haline geldi. Bu sektörler, esasen ileride oluşacak artı değer üzerinden değerlendiler. Arap bölgesinin heba edilmesi, yaptırımlar yoluyla Üçüncü Dünya’da gelirlerin düşmesi, küresel birikimi besledi. Bölgede direniş ideolojisi hızla harap edildi. Bu süreç, Sovyet sonrası dönemde dünya genelinde işçi sınıfının parçalanmasıyla birlikte işledi. Telef etme yoluyla birikim rejiminin bir parçası olarak ABD, işçi sınıfının ABD önderliğindeki emperyalizmin hegemonyasına meydan okuyabileceği her türden toplumsal zemini ortadan kaldırmayı amaçladı (Kadri 2023; Kadri 2014, s. 7).

Bu dönem boyunca, dünya çapındaki direniş, kendisini “yeni” bir tarım sorunu üzerinden ortaya koydu. Direniş, devlete düşman bir yataycılıkla yeni millet meseleleri arasında ikiye bölündü. Bu noktada, siyasi egemenliğin kazanılması veya radikalleştirilmesi, komünizmin artık sistem karşıtı gündemi belirleyemediği bir dünyada, kitle hareketliliğini sağlayan itici güçler haline geldi.

Yeni Direniş Biçimlerinin Yükselişi

Bu makalede Filistin meselesi üzerinden okunan yeni direniş biçimlerinin oluşum sürecine ortaya çıkan bu yeni koordinatlar yön verdi. Filistin, neticede sömürgecilik karşıtı milli kurtuluş mücadelelerinin en önemlisi, bu mücadelenin silahla buluştuğu nadir örneklerden birisidir.[2]

Fetih’ten FHKC’ye kadar, milli hareketin eski ve büyük örgütleri, laik veya devrimci milliyetçiliğin zirvede olduğu dönemde ortaya çıktılar, Arap milliyetçisi cumhuriyetlere ve Sovyetler’in nüfuzuna sırtını dayadılar. Günümüzde Filistin’de silahlı mücadele yürüten örgütlerse, Sovyetler’in ve komünist etkinin son döneminde, yeni bir bölgesel yapılanmanın, “yeni bir dönemin” şafağında, 1979 İslam Devrimi, ardından İran İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşuna tanıklık eden tarihsel kesitte kuruldular (Orinoco Tribune 2023).

İran İslam Cumhuriyeti, devlet kurumlarında, İslami popülizmin şekillendirdiği, Arap coğrafyasındaki halkçı devletlerde gördüğümüz cumhuriyetçi sömürgecilik karşıtlığından, anti-emperyalizmden ve bağımlılık teorisinden oluşan karışımın somutlaşmış haliydi.[3] Devrim, zafere ulaştıktan sonra Sovyetler Birliği’nin Arap bölgesindeki sömürgecilik karşıtı veya egemenlik yanlısı mücadeleyi destekleme görevini üstlenecek devlet için maddi bir temel oluşturdu. Bu mücadele, “hakikatin her yerde işitilmesini sağlama, zulme direnme ve küresel bir dini rol üstlenme” denilen ilahi gayeyle hareket ediyordu (Divsallar ve Azizi 2023).

Bir şeylerin öldüğü, bir şeylerin doğduğu gerçeklikte komünizm, yavaş yavaş örgütleyici bir güç olma vasfını yitirdi. Neticede Arap bölgesinin sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı direnişi köklü bir biçimde değişti. “Toplum” veya “milli demokrasi” meselesi, “Arap Baharı” eylemlerinde huzursuzluğa yol açan bir unsur haline geldi, yeni bölgesel güçlerin bazılarında radikalleşmenin bir unsuru olarak iş gördü. Ama bir yandan bu mesele, millet meselesinden kısmen koptu. Dahası, laik Arap milliyetçiliği, (Suriye’nin Filistin milliyetçiliğine sunduğu desteği bir yana koyacak olursak) devlet iktidarına kavuştuktan sonra, sistem karşıtı bir güç olarak eridi.

ABD-İsrail emperyalizmine karşı dikilen blok, şunlardan oluşuyordu:

1. İran İslam Cumhuriyeti;

2. Hizbullah;

3. Hamas ve İslami Cihad;

4. Daha az ölçüde laik Marksist milliyetçi FHKC ve FDKC;

5. Ensarullah;

6. Suriye.

Bu güçler, lojistik, strateji ve maddiyat düzleminde iç içe geçtiler: İran, seksenlerde İslami Cihad’ı ve Hizbullah’ı desteklemeye başladı. Bu süreç, doksanlarda hızlandı ve kapsamını genişletti. Sömürgecilik sonrası siyasi egemenlik rejimi ve bununla ilişkili toplumsal yeniden üretim için asgari koruma, birer savaş alanı haline geldi. Artık bu alanlar, ABD ve vekil güçlerinin hedefleriydi. ABD ve ona bağlı güçler, bir yandan da kasten tasarladıkları neoliberal toplumsal sözleşmeyi siyasi huzursuzluk ve ardından müdahale zeminini güçlendirecek bir araç haline getirebildiler (Matar 2016; Matar ve Kadri 2018; Capasso 2023).

ABD’ye, İsrail’e ve normalleşmeye düşman olan güçler, vekâlet savaşları da dâhil olmak üzere, ABD bombalarının hedefi oldular. Bu savaşların amacı, Arap cumhuriyetçiliğinin eski kaleleri olan Irak, Libya, Suriye ve Yemen’in gerilemesini sağlamaktı, zira bu ülkelerde ABD, Mısır’da olduğu gibi, Arap milliyetçiliğinin siyasi ve devlet planlamasıyla alakalı unsurlarını ortadan kaldırmayı başaramamıştı. Genel amaç, petrol gelirlerinin geri dönüşümünün, silah alımlarının ve İsrail de dâhil olmak üzere ilgili kapitalist yatırımların güvenliğini sağlamak, ABD’yle bağlantılı birikim kanallarını ve bunlarla irtibatlı devletleri güçlendirmek, mümkün olan yerlerde (Lübnan, Filistin, Tunus) STK’laşma sürecini hızlandırarak, gerektiğinde yıkım yoluyla, yarı sömürge koşulları yaratma ihtimali de dâhil olmak üzere, devletsizleştirme yönünde adımlar atmaktı. Bu da, genel olarak büyük işgücü rezervleri oluşturma, bu rezervler içindeki emekçi sınıfların kendilerini yeniden üretmeleriyle ilgili maliyetleri yaşam sürelerini kısaltarak düşürme, bunun sonucunda, Arap bölgesinde yürütülecek imha savaşları yoluyla dünya işçi sınıfına fiziksel ve ideolojik yenilgi fikri aşılama hedefiyle bağlantılıydı (Ossome ve Naidu 2021; Kadri 2023; Yeros ve Jha 2020).

Bu çabanın merkezinde, giderek neoliberal bir çizgiye yönelen ancak halen daha yarı sanayileşmiş bir yarı çevre ülke olarak bölgede asimetrik savaş yürüten milislere teknolojik destek sunan İran’ı kuşatma girişimi duruyor (Baconi 2018, s. 105, 110–111). Buna göre, Hizbullah’ın 2006’da İsrail karşısında kazandığı zaferden, bilhassa 2011’de ABD’nin Suriye’ye yönelik savaşı başlatmasından itibaren, Direniş Ekseni, ABD için stratejik bir engel haline gelmişti (National Defense Strategy 2023; Carl 2023). Ekonomik kalkınma cephesinde İran, yaptırımları aşarak, bir tür “endüstriyel direnç” geliştirdi (Batmanghelidj 2021). Bu da modernize edilmiş Rus ve Çin savunma sanayi sistemleriyle iç içe geçmiş bir sanayi-ordu kompleksinin temelini teşkil etti.

İran, “ağır uluslararası yaptırımlar, uluslararası izolasyon ve önemli mali kısıtlamalar” karşısında hafif silah üretimi alanında, ayrıca halihazırda varolan, ithal edilmiş, yeniden kullanılan teknolojinin tekrar yapılandırılması düzleminde başarılı oldu (Czulda 2020). Kısmen kendi imkânlarıyla edindiği becerilerle AR-GE kapasitesi üzerine kurulu bu endüstriyel sistemler, İran’ın “stratejik derinliğine” destek oldu. Bu derinlik, sadece caydırıcılığı değil, aynı zamanda “mesihçi dini inançları, anti-emperyalist sloganları ve popülist kavramları” da temel alıyordu (Divsallar ve Azizi 2023, s. 8,9).

Bu yoğun çaba dâhilinde İran, Suriye’ye silah ve para aktardı. Askeri danışmanlık hizmeti sundu. Teknolojisini paylaştı. Bölgedeki silah sevkiyatlarını organize etti. İnsansız hava aracı teknolojisinin geliştirilmesine, özel kuvvetlerin konuşlandırılması ve koordinasyonuna, örneğin Lübnan Hizbullahı’ndaki Rıdvan Kuvvetleri’nin eğitimine, Hamas’ın Suriye’deki eğitim sürecine, en nihayetinde Hizbullah’ın kendi caydırıcılık stratejisinin unsurlarını destekleyen balistik füze sisteminin inşasına katkıda bulundu (Skare 2021).

Bölge genelinde kaynakların paylaşılması yoluyla teknoloji edinimi ve bilgi birikiminin geliştirilmesi süreci, en az 2000’li yılların başlarında başlamış olsa da, Filistin’de bu sürecin niceliğin niteliğe dönüşümü onlarca yıl sürdü. 2014 yılı itibarıyla, Gazze’deki silahlı unsurların performansı “gerekli yeteneklerle donanmış, uyarlanma becerisine sahip, tutarlılıkla yürütülecek düzeye ulaştı” (Porter 2014). İsrailli komutanları şaşırtan bu düzey, Filistinliler arasında silah seçeneğinin mümkün olduğuna dair geniş bir inancın oluşmasını sağladı. Dahası, gerilla örgütleri, Arap-İran coğrafyasındaki stratejik derinliğin temel taşıyıcılarıydı.

Bu dönem boyunca Kassam Tugayları, Suriye de dâhil olmak üzere, ABD ve İsrail’in bölgesel rakipleriyle sıcak ilişkiler kurdu. Genelde, bu direniş örgütleri milli egemenlik meselesini görmez, daha farklı meselelere odaklanırlardı. Bu milli egemenlik meselesi, artık bir silah haline getirilip kendilerine doğrultulmuştu (Farnia 2023).

Bugün bazı örneklerde bu örgütler, sömürgelik halini işlemez kılma girişimleri olarak görülüyorlar (Abdaljawad Omar 2024). Ensarullah gibi örneklerde devlet egemenliği denilen kabuğun içini toplumsal içerik ve planlamayla dolduruyorlar. Suriye gibi örneklerde ise ABD’nin yarı sömürgeci işgaline direnmeyi sürdürüyorlar. Farklı düzeylerde de olsa hepsi de tehlike altındaki veya henüz elde edilmemiş olan milli egemenlik gerçekliğinde, toplum ve demokrasi meselelerini ele almaktaki güçlüklerle yüzleşiyorlar (Doutaghi 2024; Doutaghi ve Mullin 2022). Bu örgütler, kısmen emperyalizmin kendisinin de tetiklediği bir süreç dâhilinde, İran’da ve başka yerlerde kurtuluş teolojisinin ışığının sönmesiyle birlikte, Sovyet sonrası dönemde millet ve toplum meselelerinin yeniden yapılandırılması için kutup yıldızı işlevi görüyorlar.

Aynı zamanda bu örgütler, ABD’nin gücü ve bölgesel uydu devletlerinin istikrarı için büyük engeller teşkil ediyorlar. Savunma ve ithal ikâme temelli sanayileşme yoluyla askeri gücün geliştirilmesi sayesinde devletin kapasitesini artırıyorlar. Devletin bölgedeki toplumsal yeniden üretimde oynadığı (kusurlu) rolü güçlendiriyorlar. Sınırlı da olsa planlama seçeneğinin öne çıkmasını sağlıyorlar. Dahası, bu örgütler, ABD merkezli birikim sürecine ve bağımlı kapitalizme bir alternatif teşkil ediyorlar. İsrail’e yönelik muhalefetlerinde, sadece yüz milyarlarca dolar tutarındaki sabit sermaye varlıklarını ve toprağı içeren politik kap olarak İsrail devletine değil, ayrıca, bu devletin dünya genelinde silah satışlarını artırma konusunda oynadığı role meydan okuyorlar. Ayrıca, Direniş Ekseni’nin ortaya koyduğu eylemler, Siyonizm karşıtı duyguları ve eylemleri boğmak için kendi halklarını ezmek, hatta kendi silahlı kuvvetleri içerisindeki dinamikleri susturmak zorunda kalan bölge devletlerini istikrarsızlaştırıyor.

Batılı Teori ve Batılı Pratik

2005’ten beri ABD ve Avrupa’daki kamuoyu, yeni bir Filistin’le dayanışma hareketi meydana getirdi. Bu hareket, Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar (BDS) çağrısı etrafında şekillendi (Mullin 2021). Bu hareket, İkinci İntifada’nın, onun peşi sıra Filistin davası üzerinden oluşan radikalleşme sürecinin ürünüydü. Filistin Geri Dönüş Hakkı Hareketi (Avdet), İsrail’in boykot edilmesi yönünde birçok çağrıda bulundu.[4] Bu tür bir dayanışma, başlangıçta İkinci İntifada sırasında Filistin milli hareketinin faaliyetleri ile Oslo Anlaşması’nın uyuşturucu etkisinden sonra diaspora/dayanışma aktivizminin yeniden uyanışı arasında yaşanan kısmi kaynaşmadan neşet etti, öyle ki İsrail hükümeti, BDS ile ilişkili, İsrail’i gayrimeşru kılmaya çalışanlarla silahlı “Direniş Ağı” arasındaki yakınlaşma karşısında epey endişeye kapıldı.

Bununla birlikte, günümüzde dünya genelinde STK’larla bağlantılı hareketin Filistin konusunda ortaya koyduğu (ırk ayrımcılığı, ırkçılık karşıtı yerleşimci sömürgecilik ve haklar mücadelesine odaklanan) söylemsel pratik ve teorik üretimle Gazze’de ve Batı Şeria’da süren silahlı direniş arasında yaşanan ayrışma, giderek derinleşiyor. bu maraz, öncelikle Arapça konuşan organik aydınlardan müteşekkil kadrolar arasında görülüyor.

Nitekim, Batı’daki sivil toplumda ve onunla bağlantılı yayınlarda ve kurumlarda karşımıza çıkan her türden makale ve kitap, Filistin’de devrimcilerin yürüttükleri operasyonların fiziksel, stratejik veya teknik yönleriyle hiç ilgilenmiyor (Bir istisna olarak bkz.: Mansur 2022). Bilgi üretenler, Filistin’deki halk hareketliliğinin jeopolitiğini, bilhassa direniş ekseninin en tartışmalı bileşeni olarak Suriye’ye yönelik Filistin ilgisini göz ardı ediyorlar, hatta bu ilgiyi ortadan kaldırıyorlar (Al-Hardan 2016).

2012-2016 yılları arasında, şu anda düşünsel-teorik çalışmalarla meşgul olan birçok kişi de dâhil olmak üzere, Filistin yanlısı hareketin büyük bir kısmı, ABD’nin Suriye’yi yok etme girişimine destek sundu, ancak şimdilerde nedense sessizlik hâkim. Bu destek zamanla teoriyle her şeyi düzlemenin ötesine geçti, bölgede direnişe destek sunan yapıların pratikte düzlenmesine katkıda bulundu.[5]

Bu bahsini ettiğimiz olgular, Filistin’e yönelik akademik ve teorik ilginin 2008 sonrası yeniden canlanması, Filistin’e yönelik dayanışma eylemlerindeki ve destekteki artış bağlamında anlaşılmalıdır. Filistin, bilgi üretiminin popüler bir beşiğidir. Metodolojik olarak, bilgi sosyolojisine işlevselci bir yaklaşım benimsemek, bazen gerekli hale gelir. Bununla birlikte, akademi içindeki araştırma konuları ve teorik çerçeveler ile suçlu görülen silahlı örgütler ve yürüttükleri operasyonlar arasındaki uyumsuzluk göz ardı edilemeyecek bir meseledir. Bu gerçek dikkate alındığında, bilgi üretiminin net ve belirgin şablona göre gerçekleştiğini, önemli eksikliklerle malul olduğunu söyleyebiliriz. Dahası, bilgi üretimi, her zaman baskıcı aygıtlar ve özgürleştirici hareketlerle bağlantılı bir süreçtir. Radikal teorik çalışmanın yoğunluğu, ister bilimsel ister başka türlü olsun, özgürleşme umutlarıyla birlikte artar ve azalır. İmparatorluk içre gerilim noktaları, özellikle bilgi üretiminin politikası etrafına patlamaya hazır bombalar yerleştirir. Çünkü sivil toplum içinde büyük sistem karşıtı çabaları normatif meşruiyetten mahrum bırakmak için bu çabaların etrafına düşünsel, ideolojik ve siyasi kordonlar çekilmelidir (Farnia 2023; Jha, Yeros ve Chambati 2020; Ajl 2021b). Bu tür karantina işlemleri, tarihsel olarak Arap-İran bölgesinde yaygın olarak görülür, çünkü bu bölge, küresel kapitalizmin merkezinde yer alır, sömürgecilik sonrası devletleriyle radikalleşmiştir, İsrail’e yakındır, bunun neticesinde, egemenlik yanlısı bölgesel hareketler kolaylıkla şeytanlaştırılmaktadır. Milli kurtuluş hareketine yönelik maddi destek cezalandırma amaçlı yaptırımlarla yüzleşir. Bu yaptırımlar neticesinde kimileri, ideolojik, kültürel ve düşünsel açıdan itaat etmeyi öğrenir.[6] Yaptırımlar, terör örgütleri listesine alınma ve İngiltere’de kısa süre önce yürürlüğe giren “Önleme” programı, Filistin milli kurtuluş hareketinin kendisini ve sembollerini fiilen suç haline getirmiştir.

İtaat, tümüyle milli kurtuluşu inkâr etmeyi gerektirmez. Bilâkis, teorik ve politik söylemi kurtuluş yükünü omuzlamış somut güçlerden kopartan teorileri temel alır. Bu ayrım, Filistin üzerine yapılan çoğu akademik çalışmada etkili bir şekilde içselleştirilmiştir. Söz konusu çalışmalar, Filistin üzerine yapılan akademik çalışmalara daha önce uygulanan yaptırımlar nedeniyle genellikle “doğası gereği” radikal olmakla suçlanmaktadır. Sonuç olarak, çoğu kusursuz olan, Filistin çalışmaları sayıca çoğalmaktadır. Ama nedense Kassam Tugayları, FHKC, İsrail’in ABD imparatorluğunda oynadığı rol, silahlı mücadelenin mantığı veya silahlı direniş ile Arap-İran devlet sistemi, sistemle bağlantılı devletimsi güçlere bağlı milisler arasındaki ilişki üzerine yapılan çalışmalara nadiren rastlanmaktadır nadirdir (makalenin yazıldığı sırada İslami Cihad üzerine iki ciddi çalışma kaleme alındı: Alhaj, Dot-Pouillard ve Rebillard 2014; FHKC ile pek ciddiye alınamayacak bir çalışma için bkz.: Leopardi 2020; bu kitabın eleştirisi için bkz.: Mari 2022; Ensarullah’la ilgili çalışma için bkz.:. Brandt 2017).

Buna karşılık, radikal bir dergi olarak Middle East Report [“Ortadoğu Raporu” MERIP], FHKC ve FDKC gibi silahlı direnişi savunan güçlerle röportajlar gerçekleştirdi. İkinci İntifada’da bile, genelde silahlı strateji, özelde silah seçeneğinin etiği ve stratejisi ile ilgili tartışmalara yer verdi (Rabbani 2001). 2020’lerde dergi, Direniş Ekseni’nden neredeyse hiç bahsetmedi. Ona sadece küçümsemek için değindi. Sömürge karşıtı Filistin direnişiyle olan ilişkisini önemsizleştirmek, ABD’nin bölgeye yönelik saldırılarına karşı sergilenen direnişin kendisi olarak doğduğu gerçeğini göz ardı etmek için çaba sarfetti (Ryan 2015).[7]

Nitekim MERIP, son zamanlarda Direniş Ekseni’nin bölgede kapsamlı özgürleştirme çabalarına alan açma konusunda oynadığı merkezi role vurgu yapan, sipariş üzerine kaleme alınmış makaleleri yayınlamayı reddetti.

Her ne kadar bu, sürgündeki insanların örgütsel çalışmaları içerisinde görülen bir durum olsa da, Filistin hareketi, Arap milliyetçiliği ve Filistin direnişine yönelik ideolojik destekten mahrum kaldı, bu da kalıcı yaralar açtı. Bir yandan Hamas’ı, FHKC’yi ve İslami Cihad’ı Milli ve İslami Güçler Konseyi üzerinden destekçileri arasında sayan Filistin Boykot Milli Komitesi (FBMK), silahlı direnişi savunan her türden örgütle ilişki kurma fikrine karşı çıkıyor. Ayrıca, silahlı direniş konusundaki tutumları nedeniyle Filistinli siyasi tutsakların destek ağı olan Samidun’u ve diğer örgütleri BDS çalışmalarından uzaklaştırmaya çalışıyor. FBMK, kısa süre önce uluslararası oluşumları silahlı direnişi savunmaktan kaçınmaya çağıran bir açıklama yayınladı.[8] Öte yandan, bu tür meseleleri, Batı’da vakıflar üzerinden Filistin hareketine ve FBMK’nin kendisi de dâhil olmak üzere ilgili medya kuruluşlarına yönelik kapsamlı sunulan mali destekten ayrı ele almamak gerekiyor. Bu kuruluşlar, emperyalizmden veya direnişten bahsetmeyen, sistem yanlısı ve Siyonizm karşıtı bir kamu alanı oluşturdular. Nitekim, ırk ayrımcılığı ve haklarla ilgili tartışmalarda yaşanan artış, Filistinli örgütlere gösterilen ilginin azalması, Filistin harici dayanışma faaliyetleriyle siyasi partiler arasındaki bağların kopma noktasına gelmesi, ABD’nin maddi destek davalarıyla tehdit etmesi, Batı’daki liberal ve sol siyasi düşüncede hâkim olan millet meselesine ve milletlere yönelik genel tiksintiyle birlikte ele alınmalı (Amin 1980).

Son olarak, bir de Batı’daki Marksist düşüncenin muhtelif biçimleri ile Filistin sağı ve orta yolcuları arasında giderek artan yakınlaşmadan da söz etmek gerekiyor. Bu alanlarda, Hamas’ın “suçlu” olduğunu söyleyen dilin hâkim olduğu görülüyor (Intercepted 2023; ayrıca bkz.: Alqaisiya 2024). Silahlı operasyonlar, esas olarak, jeopolitika veya değer üretimiyle ilişkisinden ziyade, ahlaki zeminde savunuluyor. Nitekim, bu kurumlar, sistematik ve tutarsız bir şekilde, Filistin’deki silahlı örgütlerin başlıca jeopolitik ve maddi destekçisi olan İran’ın egemenliğinin savunulmasını “kampçılık” olarak adlandırıyorlar (Hardt ve Mezzadra 2024).

Bu kesimlerin kullandığı dilin ve söylemin İran’da rejimi değiştirmeye yönelik çabalara yardımda bulunduğunu, tarihteki olaylara yönelik atıfların ciddiyetten yoksun olduklarını, alenen yaşanan bir savaşta iki savaşan kamptan birine katılmanın mantıklı olduğunu söylemek gerekiyor. Bu anlamda, Batı’dan yana saf tutan ideolojik “kamp”ın mevcut konumu, Filistin’deki tüm büyük silahlı örgütlerin konumlarıyla çelişiyor, bu konum, savaşı yürüten NATO-İsrail kampıyla fiilen müttefik olmakla neticeleniyor (Mojtahedi 2024).

Bu tür konumlar, salt ahlaki hatalar olarak görülemezler. Bunlar sistemseldir, Cabral’ın uyarısında dediği gibi, küçük burjuvazinin ABD emperyalizminden yana hizalanma biçimidir. Anderson, bu olgunun “solcu aydınların yüksek öğrenim kurumlarına kapağı atmasıyla bağlantılı olduğunu söylüyor (Anderson 2000). Ama ne var ki Anderson, esas olarak politik içerikten dert yanmıyor, daha çok akademisyenlerin pek iyi yazı yazamadıklarından, argümanları için gerekçeler uydurmalarından şikâyet ediyor. Elin gözündeki çöpü görüp kendi gözündeki merteği göremeyen bir isim olarak Anderson, bu durumun teorinin pratikten kopmasına (Temin 2024) ve Sovyet sonrası dönemde Batı emperyalizmiyle aynı çizgide olan Batılı sol aydınların oluşmasına neden olduğunu anlamıyor. Bu tür bağlılıklar ve hizalanmalar, Nizar Benet’in sözüyle, “yenilgici düşüncenin işbirlikçileri”nce desteklenen sınıfsal konumlardır.

Bu makale, daha fazla araştırılmayı hak eden kimi hipotezler dile getiriyor. Ama gene de bu noktada, ABD-AB bağlamında Filistin çalışmalarını kapsamlı şekilde ele alan bilgi sosyolojisi, bu makalenin kapsamı dışında olduğu için bu hipotez aktarımının tali bir amaç olduğunu söylemek gerek. Yazının asli amacı ise, Filistin siyasetiyle ciddi bir şekilde ilgilenmeyi engelleyen düşünce biçimlerini içeriden eleştirmektir. Bu nedenle makale, Filistin’i bir çalışma nesnesi ve siyaset öznesi olarak yaratan kimi baskın düşünce biçimlerini ele almaktadır. Bu düşünce biçimlerinin, milli kurtuluş mücadelelerinin politik tarihini, hatta bu hareketi besleyen ve yıkımından beslenen bölgesel ittifaklar ağını nasıl çarpıttığını veya göz ardı ettiğini ortaya koymaktadır.

Max Ajl
16 Aralık 2023
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Haaretz gazetesinin hesabına göre, 7 Ekim’den bu yana İsrail’de ölen sivil ve silahlı kişilerin sayısı, 1400’den 1200’ün altına düşmüştür. Bunların üçte birinin savaşçı olduğu kamuoyuna açıklanmıştır. İsrail Savunma Kuvvetleri’nin İsraillileri öldürdüğüne dair birçok vaka kamuoyuna açıklanmıştır (bkz. Kubovich 2024).

[2] Cabral’ın “milli kurtuluş” kavramını, üretim güçlerinin gelişimini tekelci sermayeden kurtarmak olarak kavramsallaştıran teorisini, siyasi egemenlik için verilen milliyetçi mücadelelerden ayrı bir olgu olarak ele alıyorum. Bu, normatif olmaktan ziyade analitik bir değerlendirmedir (bkz. Cabral 1979).

[3] Makalede popülizmden kastedilen, halk ile kitleler arasında zaman zaman aracısız kurulan ilişkiler, daha da önemlisi, net bir sınıf analizinden istifade etmeyen, ancak gene de sınıfsal içeriğe sahip olabilen elit karşıtı hareket tarzıdır. Burada kullanıldığı şekliyle terim, olumsuz çağrışımlara sahip değildir (Sohrabi 2018; Ghamari-Tabrizi 2019).

[4] Bu 2005 öncesi yapılan çağrılar FBMK literatüründe mevcut değil: (Barghouti 2021).

[5] “Suriye’nin Onur ve Özgürlük Mücadelesiyle Dayanışma” ve “Gurur Duymadığımız Müttefikler Üzerine” başlıklı bu iki dilekçenin altında, Ortadoğu çalışmaları alanında önde gelen isimleri ve çağdaş Filistin-Amerika aydınının önemli bir bölümünün imzası bulunmaktadır: Change ve Hummus.

[6] Akademideki bu uygulamayla ilgili yorumunu aktardığı için Paris Yeros’a teşekkürler.

[7] Kuzey Kore Demokratik Cumhuriyeti-Filistin arasındaki bağların tarih yazımında yer almaması da benzer türden bir kör noktadır. Bu eksiklik, ancak emperyalist bilgi üretim kurallarıyla açıklanabilir. Bu görüş için Patrick Higgins’e teşekkürler.

[8] Filistinlilerden gelen yoğun tepkiler ve FHKC’nin doğrudan eleştirisi sonrası FBMK, silahlı direnişle ilgili bölümleri sildi; ancak internet sitesindeki belgelerde bu işleme dair bir ize rastlanmıyor.

0 Yorum: