7
Ekim 2023’te İsrail’e karşı Hamas önderliğinde düzenlenen operasyonlar, doğası
gereği, “Yirmi birinci yüzyılda sömürgecilik karşıtı hareketlerin önünde hangi
seçenekler mevcut?” ve “Bugün siyasi mücadelede şiddetin yeri nedir?” gibi kimi
genel soruları gündeme getirdi.
Saldırılar,
genel manada akıl dışı ve canice bulundu, insana ait bilme becerisinin ve bilme
ediminin dışında, her türden tariften azade, ebedi bir nefrete indirgenebilecek
bir olgu olarak değerlendirildi.
Muhalefet
içerisinde bir eğilim, silahlı direnişi soyut düzeyde idrak etti, haklılığına
vurgu yaptı. “Sömürgeleştirilmiş bir halk savaşacaktır, Birleşmiş Milletler bile
sömürgenin şiddet araçlarını kullanma hakkını savunur” dedi. Diğer bir eğilimse
daha da ileri giderek, 7 Ekim saldırılarının ilk aşamasını “işgalci bir güce
karşı yürütüln meşru gerilla savaşının bir örneği” olarak ele aldı (Shatz 2023)
ancak 7 Ekim’deki saldırının ardındaki askeri mantığı incelemek yerine (Abdeljawad
Omar 2023) ondaki “ilkel intikamcı yaklaşım”ı kabul eden ifadeler dile getirdi.
Bu
tür bir tasvirde Filistinliler, siyasi olarak akıl dışı ve etik açıdan boş
aktörler olarak takdim ediliyorlar. Bir yandan da Filistinlileri ecdadının
intikamını almak için katliam yapan güruh olarak tasvir eden İsraillilerin
söylemi, yeniden üretiliyor. Böylelikle askeri birer aktör ve politik özne
olarak Filistinliler karalanıyor, teoriden silinip atılıyor. Askeri aktör ve
politik özne olma halleri, bu tür değerlendirmelerde kendilerine yer bulmuyor.[1]
Hamas’ı
yalnızca bir katliamın failleri olarak gösterenler, politikanın şiddet alanına
uzanmasını ifade eden askeri stratejiye dönük ilgisizliği perçinliyorlar ve
esas olarak bu ilgisizlik üzerinden konuşuyorlar. Hamas, şeytan ilan edilip
taşlanıyor, böylelikle Filistin davasını siyasetten arındırmanın önündeki
engeller kalkıyor. Tartışma, tümüyle çile çekmeyle ilgili, duygu yüklü dil ve
söylem alanına hapsediliyor.
Genelde
analizlerde Hamas harici örgütlere değinilmiyor. Hamas da onunla aradaki
mesafeyi ortaya koymak için ele alınıyor. Siyonist projeye eleştirel yaklaşan aydınlar,
Hamas’ı sadece açıktan şeytanlaştırmıyorlar, aynı zamanda Hamas’ın ideolojisi
veya stratejisiyle ilgili anlaşmazlıklarını örtük bir dille ortaya koyuyorlar.
Bazen de en geniş anlamıyla ulusal kurtuluş meselesini emperyalist dünya düzeni
içerisindeki yerini görmeyen görüşler serdediyorlar (Palestinian Freedom,
Antisemitism Accusations, and Civil Rights Law 2023). Nitekim, bazı forumlar, örneğin
son dönemdeki Filistin Dünya Akademik Forumu, Hamas’tan neredeyse hiç
bahsetmeden Arap dünyası direnişini tartışacak kadar ileri gidiyor. Bu fikir
ayrılığı, en çok da 7 Ekim sonrası Gazze’nin sadece Filistinlilerin kanı,
çaresizliği veya beceriksizliğinden ibaret olmadığı gerçeğinin herkesin gözüne
sokulduğu zeminde belirginleşiyor.
Soykırımcı
kontrgerilla faaliyetine asimetrik silahlı mücadele eşlik ediyor ve bu
mücadele, “sistemin çöküşünü” güvence altına alıyor (Influential Israeli
National Security Leader Makes the Case for Genocide in Gaza 2023). İsrail’in yürüttüğü
kontrgerilla faaliyetine hız katan ana unsur, yüzlerce İsrail askerinin
öldürüldüğü, dikkatlice planlanmış operasyondu. Ardından gelen soykırımcı saldırılar,
askeri başarısızlığa yol açtı: Gazze’de mekanize piyadelerin yaygın bir şekilde
imha edilmesi, milyarlarca dolarlık elektronik altyapının ortadan kaldırılması,
Kuzey’deki İsrail’in elinde bulunan caydırıcı gücün buharlaşması ve silahlı
operasyonların Kızıldeniz’deki faaliyetler de dâhil olmak üzere Yemen’e
yayılması, başarısızlığın zeminini teşkil etti.
On
iki ay içinde Filistinlilerin komuta ve kontrol kapasitelerinde önemli bir
eksilme olmadı. İsrail’in gerillaları öldürmesine rağmen, Hamas, İsrail’in saldırıları
sonrası yeni savaşçılar bulmaya devam etti. Buna karşın, sadece Filistin’e ait
ölümler tartışılıyor. Üstelik bu tartışma, ikinci Nekbe söylemi üzerinden
yürütülüyor. Halkın içinde faaliyet yürüten silahlı bir hareketin ardındaki
halk desteğine, İsrail’in bu desteği kesmek için çalışma yürüttüğüne, 7 Ekim
olaylarından sorumlu olan silahlı siyasi hareketi yok edemediği için sivil
halkı hedef aldığına bakılmıyor. Bu nedenle, siyaset, tarihsel bir kategori
olarak, pratikte dışlanıyor ve geriye sadece “soykırım” diyen, insani yardımları
talep eden hal kalıyor.
Filistin’de
milli ve örgütlü mücadeleyi esas alan politikayla ilişki kurma konusunda
yaşanan tereddüt, esasen İslam düşmanlığı ile ilgili. İslam düşmanlığı, 7 Ekim operasyonunun
faillerine karşı duyulan kapsamlı tiksintiyi bir ölçüde açıklasa da, İslamcı
güçlere ve somut şiddete yönelik yaygın rahatsızlığı, depolitizasyonun veya
idealizmin farklı biçimlerinin kullanılmasını açıklama konusunda yetersiz
kalıyor.
Aslında,
bugün Filistin siyaseti ve bölgesel dinamikler konusunda bu rahatsızlık, daha
geniş bir olgunun özel bir ifadesidir: siyasi egemenliğin tesis edilmesi ve
savunulması anlamında millet meselesi (Ajl 2021a; Moyo, Jha ve Yeros 2013),
millet meselesinin milli kurtuluş davasına doğru evrilmesi veya milli üretim
güçleri üzerindeki yabancı tekellerin kontrolün kırılmasına dönük adımlar
(Cabral 1979) karşısında duyulan rahatsızlık.
Millet
meselesi (Moyo ve Yeros 2011), Filistin siyasetinin merkezinde yer alır. Ana
kap olarak Arap siyasetinin ondan ayrı ele alınamayacak unsurudur. Toplumsal
cinsiyet (Prasad 2021), sınıf ve ekolojik çelişkiler (Ajl 2023a), tam da o kap
içerisinde, halkçı kalkınma ve işçi sınıfının kurtuluşu lehine olan bir çözüme
kavuşturulabilir.
Tam
da bu sebeple, bölgesel bileşenleriyle birlikte millet meselesi, sökülüp
atıldığında, geriye politik çağrılardan ziyade saf ahlakçı çağrılar kalır.
Çünkü milli egemenlik ve milli kurtuluş mücadelesi, her daim dünya genelinde
işleyen süreçlerin belirli momentlerini çevreleyen milli sınırlara tabidir.
Bu
türden önyargılar üzerinden, Filistin konusunda, beynelmilel sivil toplum
içinde hareket edebilmek için gerekli olan söylemlere stratejik düzeyde
odaklanmanın da ötesine geçip, milli hareketi, hareketin tercih ettiği
stratejileri ve stratejik ortaklarını silip atan ya da mahkûm eden teoriler
geliştiriliyor. Bu yaklaşım da neticede insanlarda acıma duygusunu harekete
geçiren, hareket inşa etmek için kırılgan ve zayıf bir temel sunan mağdurluk ve
insan hakları üzerine kurulu söyleme ve dile yol açıyor. (Omar)
Öncelikle
Batılı, ancak giderek artan bir şekilde, Batı dışı teori, “fırtınaların koptuğu
alan”daki (Amin 2017) pratiklerden kopartılıyor. Zamanla emperyalizmin
merkezinde süren direnişle teori kaynaşıyor. Düşünce, Batı’daki STK’lar,
hendekler, kaleler ve ağlar içinde ve aracılığıyla hareket eden bir mevzi
savaşı için somut bir değer haline geliyor. Bu türden bir düşünce, Arap coğrafyasında
ABD’ye ait askeri gücün geri çekildiği veya belirli yerlerde yenildiği
gerçeklikte, Filistin’in kurtuluşunu hedefleyen sosyo-politik aktörlerle ilişki
kurmayı rahatsızlık kaynağı veya tiksinti sebebi olarak görüyor. Zımnen bu,
Filistin’e dar görüşlerin değiştirilmesinin bedelidir. İlgili değişiklik,
Filistin’deki ve Arap-İran coğrafyasındaki siyasi güçlere yönelik politik,
hukuki ve ekonomik yaptırımları görmezden gelme pahasına yaşanmıştır.
Bu
makale, şu şekilde planlandı: Öncelikle son 15 yılda, İkinci İntifada sonrası dünya
genelinde Filistin’le dayanışma eylemlerinde yaşanan artışla birlikte, milli
kurtuluş veya emperyalizmle ilgilenmeyen muhtelif anti-Siyonist analizlerin
nasıl ortaya çıktığını ele alıyor. Bu siyasi zemin, yazıda, 1979 sonrası kısmen
sistem karşıtı olan, SSCB’nin çöküşü ve Arap bölgesindeki Marksist siyaset için
maddi ve ideolojik bir dayanağın ortadan kalkmasıyla ivme kazanan siyasi
İslam’ın yükselişiyle ilişkilendiriliyor.
Makale,
bu olguyu, Soğuk Savaş sonrası emperyalistlerin kontrgerilla faaliyetleri ve
birikim stratejileriyle, AB-ABD’deki anti-Siyonizmin milli hareketten kopmasıyla,
İsrail ve ABD’deki egemen sınıfın benimsediği, uzun süredir uygulamada olan stratejiyle
ilişkilendiriyor. Ardından makale, siyasi baskıyı ve Arap bölgesini ele alan akademik
çalışmaları denilen uzmanlık alanının oluşunu ve “Sol”u ele alıyor. Bahsi
edilen akademi sahasının ve solun süreç içerisinde Filistin konusunda hâkim
söyleme sıcak gelen, ona hitap eden fikirler üretme, Filistin’in haklarını
Filistin’e yer vermeyen dünya sistemine ve jeokültüre uygun hale getirme konusunda
baskılarla karşılaştığını söylüyor.
Makale,
ırk ayrımcılığından dem vuran, yerleşimci-sömürgecilikten bahseden, Hamas’ı muhafazakâr
veya gerici bir güç olarak gören teorilerin, İsrail’in ideolojisi ve pratiğine
düşman bir anti-Siyonizm inşa edebilmek için nasıl kullanıldığını analiz
ediyor. Bu anti-Siyonizmin, söz konusu ideoloji ve pratiğe direnen somut
güçleri görmezden geldiğini, yanlış yorumladığını veya reddettiğini söylüyor. Bu
türden teoriler, Filistin mücadelesinin bölgeyle bağlarını kopartıyor (ki bu
işi uzun zamandır Filistin sağı üstlenmişti), ayrıca sıklıkla İran’ı
şeytanlaştırıyor. İlgili teoriler, bir yandan da Arap bölgesinde ABD eliyle
yürüten birikim faaliyetini de görmezden geliyor veya yanlış yorumluyor.
Makale,
son olarak, kurtuluş davası ve tarihsel aktörleriyle açıktan uyumlu olan teorileri
yeniden ele alan daha kapsayıcı bir teorik pratiğe çağrıda bulunuyor. Direnişi
ve milli kurtuluşu merkeze almamanın teoriyi 7 Ekim’in şeytanlaştırılmasına (ki
bu akıbetle, İsrail karşısında başarı elde etme ihtimali bulunan her türden
askeri operasyon kaçınılmaz olarak yüzleşir) etkili bir cevap üretme
becerisinden mahrum kıldığını söylüyor.
Yeni
Emperyalizm
1990
sonrasında Sovyetler’in çöküşüyle birlikte ABD, finansallaşma ve tartışmasız
askeri üstünlüğe dayalı yeni bir küresel birikim aşamasına girdi. Bu dönemin merkezinde, toplumu örgütlemenin
alternatif bir yolu olarak Sovyetler’in ortadan kaybolması, maddi ve ideolojik
düzeyde kalkınma ve
siyaset alanının açılması, Çin’deki “açılım”,
çok kısmi, çok tartışmalı ve belirsizlikle malul bir süreç dâhilinde
yeninden teşkil edilmesi gibi olgular yer alıyordu. Peter Gowan bu değişimi “küresel kumar” olarak adlandırdı (Gowan 1999): Değişim
süreci, şu tür olguları içeriyordu: Dolarizasyon işleminin silah haline
getirilmesi, yüksek teknolojiye yönelik kapsamlı yatırım, araştırma ve
geliştirme çalışmaları, ulus devletlere fon giriş çıkışını sağlayarak, onları
neoliberal küreselleşme için yeni “Washington Mutabakatı”na uymaya zorlama becerisi,
bu tür sermaye hareketlerine yönelik her türlü engelin ortadan kaldırılması ve
yatırım getirilerini maksimize etme kapasitesi, eski İkinci ve Üçüncü Dünya
ülkelerinde gelirlerde yaşanan düşüş (Patnaik 2007; Banerjee 2020).
Bu
türden operasyonlar dâhilinde, Yugoslavya örneğinde görüldüğü üzere, ülkeler
yok edildi. Gerektiğinde (Irak, Libya, İran, Kuzey Kore örneğinde görüldüğü
üzere) yaptırım silahına başvuruldu. Sovyetler sonrasında yürütülen temizlik
operasyonları bağlamında Arap coğrafyasında ve Üçüncü Dünya’da direniş güçleri,
siyasi ve ekonomik düzeyde boğuldular, terör listelerine alındılar. Hindistan
ve Mısır gibi devletler, kapsamlı yatırım alanları haline getirildiler. Bu noktada
devlet planlaması ve toplumsal yeniden üretime yönelik güvenceler geçerliliğini
yitirdi (Kates 2023). Haiti ile Venezuela’da görüldüğü üzere, halk
demokrasisine saldırılar gerçekleştirildi.
Bu
dönemde İsrail, yeni gelişen, yüksek teknoloji yatırımları denilen,
kontrgerilla sektörüyle yakından bağlantılı alanın merkezi haline geldi (Nitzan
ve Bichler 2002, s., 296–331), ayrıca, ABD ve İsrail’e, onlarla bağlantılı yeni
sömürgeci çıkarlara karşı çıkan siyasi güçleri suçlu ilan etmek için yasal
prosedürlerin bir tür test alanı olarak iş gördü (Li vd. 2024).
11
Eylül sonrası, ABD, eski Yugoslavya gibi bazı stratejik engellerin ortadan
kaldırılmasına, İran ve Irak gibi ülkelerin kontrol altına alınmasına dayalı,
teknolojiyi ve sıfırdan yatırımı esas alan rejimi terk edip, Irak’taki devletin
ortadan kalkmasıyla en belirgin şekilde ortaya çıkan, 2011’de Libya ve Suriye’ye,
2015’te Yemen’e ve İran’a uygulanan azami baskı üzerine kurulu yaklaşıma geçiş
yaptı. Finans, petrol, silah, enerji ve petrol sözleşmeleriyle bağlantılı
Enron, Halliburton, Bechtel gibi ilgili yan kuruluşlar, küresel finansla
birlikte, birikimin merkezi kanalları haline geldi. Bu sektörler, esasen
ileride oluşacak artı değer üzerinden değerlendiler. Arap bölgesinin heba
edilmesi, yaptırımlar yoluyla Üçüncü Dünya’da gelirlerin düşmesi, küresel
birikimi besledi. Bölgede direniş ideolojisi hızla harap edildi. Bu süreç,
Sovyet sonrası dönemde dünya genelinde işçi sınıfının parçalanmasıyla birlikte
işledi. Telef etme yoluyla birikim rejiminin bir parçası olarak ABD, işçi
sınıfının ABD önderliğindeki emperyalizmin hegemonyasına meydan okuyabileceği
her türden toplumsal zemini ortadan kaldırmayı amaçladı (Kadri 2023; Kadri 2014,
s. 7).
Bu
dönem boyunca, dünya çapındaki direniş, kendisini “yeni” bir tarım sorunu üzerinden
ortaya koydu. Direniş, devlete düşman bir yataycılıkla yeni millet meseleleri
arasında ikiye bölündü. Bu noktada, siyasi egemenliğin kazanılması veya
radikalleştirilmesi, komünizmin artık sistem karşıtı gündemi belirleyemediği
bir dünyada, kitle hareketliliğini sağlayan itici güçler haline geldi.
Yeni
Direniş Biçimlerinin Yükselişi
Bu
makalede Filistin meselesi üzerinden okunan yeni direniş biçimlerinin oluşum
sürecine ortaya çıkan bu yeni koordinatlar yön verdi. Filistin, neticede sömürgecilik
karşıtı milli kurtuluş mücadelelerinin en önemlisi, bu mücadelenin silahla
buluştuğu nadir örneklerden birisidir.[2]
Fetih’ten
FHKC’ye kadar, milli hareketin eski ve büyük örgütleri, laik veya devrimci
milliyetçiliğin zirvede olduğu dönemde ortaya çıktılar, Arap milliyetçisi
cumhuriyetlere ve Sovyetler’in nüfuzuna sırtını dayadılar. Günümüzde Filistin’de
silahlı mücadele yürüten örgütlerse, Sovyetler’in ve komünist etkinin son
döneminde, yeni bir bölgesel yapılanmanın, “yeni bir dönemin” şafağında, 1979
İslam Devrimi, ardından İran İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşuna tanıklık eden
tarihsel kesitte kuruldular (Orinoco Tribune 2023).
İran
İslam Cumhuriyeti, devlet kurumlarında, İslami popülizmin şekillendirdiği, Arap
coğrafyasındaki halkçı devletlerde gördüğümüz cumhuriyetçi sömürgecilik
karşıtlığından, anti-emperyalizmden ve bağımlılık teorisinden oluşan karışımın
somutlaşmış haliydi.[3] Devrim, zafere ulaştıktan sonra Sovyetler Birliği’nin
Arap bölgesindeki sömürgecilik karşıtı veya egemenlik yanlısı mücadeleyi
destekleme görevini üstlenecek devlet için maddi bir temel oluşturdu. Bu
mücadele, “hakikatin her yerde işitilmesini sağlama, zulme direnme ve küresel
bir dini rol üstlenme” denilen ilahi gayeyle hareket ediyordu (Divsallar ve
Azizi 2023).
Bir
şeylerin öldüğü, bir şeylerin doğduğu gerçeklikte komünizm, yavaş yavaş
örgütleyici bir güç olma vasfını yitirdi. Neticede Arap bölgesinin
sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı direnişi köklü bir biçimde değişti. “Toplum”
veya “milli demokrasi” meselesi, “Arap Baharı” eylemlerinde huzursuzluğa yol
açan bir unsur haline geldi, yeni bölgesel güçlerin bazılarında radikalleşmenin
bir unsuru olarak iş gördü. Ama bir yandan bu mesele, millet meselesinden kısmen
koptu. Dahası, laik Arap milliyetçiliği, (Suriye’nin Filistin milliyetçiliğine sunduğu
desteği bir yana koyacak olursak) devlet iktidarına kavuştuktan sonra, sistem
karşıtı bir güç olarak eridi.
ABD-İsrail
emperyalizmine karşı dikilen blok, şunlardan oluşuyordu:
1.
İran İslam Cumhuriyeti;
2.
Hizbullah;
3.
Hamas ve İslami Cihad;
4.
Daha az ölçüde laik Marksist milliyetçi FHKC ve FDKC;
5.
Ensarullah;
6.
Suriye.
Bu
güçler, lojistik, strateji ve maddiyat düzleminde iç içe geçtiler: İran, seksenlerde
İslami Cihad’ı ve Hizbullah’ı desteklemeye başladı. Bu süreç, doksanlarda
hızlandı ve kapsamını genişletti. Sömürgecilik sonrası siyasi egemenlik rejimi
ve bununla ilişkili toplumsal yeniden üretim için asgari koruma, birer savaş
alanı haline geldi. Artık bu alanlar, ABD ve vekil güçlerinin hedefleriydi. ABD
ve ona bağlı güçler, bir yandan da kasten tasarladıkları neoliberal toplumsal
sözleşmeyi siyasi huzursuzluk ve ardından müdahale zeminini güçlendirecek bir
araç haline getirebildiler (Matar 2016; Matar ve Kadri 2018; Capasso 2023).
ABD’ye,
İsrail’e ve normalleşmeye düşman olan güçler, vekâlet savaşları da dâhil olmak
üzere, ABD bombalarının hedefi oldular. Bu savaşların amacı, Arap
cumhuriyetçiliğinin eski kaleleri olan Irak, Libya, Suriye ve Yemen’in
gerilemesini sağlamaktı, zira bu ülkelerde ABD, Mısır’da olduğu gibi, Arap
milliyetçiliğinin siyasi ve devlet planlamasıyla alakalı unsurlarını ortadan
kaldırmayı başaramamıştı. Genel amaç, petrol gelirlerinin geri dönüşümünün,
silah alımlarının ve İsrail de dâhil olmak üzere ilgili kapitalist yatırımların
güvenliğini sağlamak, ABD’yle bağlantılı birikim kanallarını ve bunlarla irtibatlı
devletleri güçlendirmek, mümkün olan yerlerde (Lübnan, Filistin, Tunus) STK’laşma
sürecini hızlandırarak, gerektiğinde yıkım yoluyla, yarı sömürge koşulları
yaratma ihtimali de dâhil olmak üzere, devletsizleştirme yönünde adımlar
atmaktı. Bu da, genel olarak büyük işgücü rezervleri oluşturma, bu rezervler
içindeki emekçi sınıfların kendilerini yeniden üretmeleriyle ilgili maliyetleri
yaşam sürelerini kısaltarak düşürme, bunun sonucunda, Arap bölgesinde yürütülecek
imha savaşları yoluyla dünya işçi sınıfına fiziksel ve ideolojik yenilgi fikri aşılama
hedefiyle bağlantılıydı (Ossome ve Naidu 2021; Kadri 2023; Yeros ve Jha 2020).
Bu
çabanın merkezinde, giderek neoliberal bir çizgiye yönelen ancak halen daha
yarı sanayileşmiş bir yarı çevre ülke olarak bölgede asimetrik savaş yürüten
milislere teknolojik destek sunan İran’ı kuşatma girişimi duruyor (Baconi 2018,
s. 105, 110–111). Buna göre, Hizbullah’ın 2006’da İsrail karşısında kazandığı
zaferden, bilhassa 2011’de ABD’nin Suriye’ye yönelik savaşı başlatmasından
itibaren, Direniş Ekseni, ABD için stratejik bir engel haline gelmişti (National
Defense Strategy 2023; Carl 2023). Ekonomik kalkınma cephesinde İran,
yaptırımları aşarak, bir tür “endüstriyel direnç” geliştirdi (Batmanghelidj
2021). Bu da modernize edilmiş Rus ve Çin savunma sanayi sistemleriyle iç içe
geçmiş bir sanayi-ordu kompleksinin temelini teşkil etti.
İran,
“ağır uluslararası yaptırımlar, uluslararası izolasyon ve önemli mali
kısıtlamalar” karşısında hafif silah üretimi alanında, ayrıca halihazırda
varolan, ithal edilmiş, yeniden kullanılan teknolojinin tekrar yapılandırılması
düzleminde başarılı oldu (Czulda 2020). Kısmen kendi imkânlarıyla edindiği
becerilerle AR-GE kapasitesi üzerine kurulu bu endüstriyel sistemler, İran’ın “stratejik
derinliğine” destek oldu. Bu derinlik, sadece caydırıcılığı değil, aynı zamanda
“mesihçi dini inançları, anti-emperyalist sloganları ve popülist kavramları” da
temel alıyordu (Divsallar ve Azizi 2023, s. 8,9).
Bu
yoğun çaba dâhilinde İran, Suriye’ye silah ve para aktardı. Askeri danışmanlık
hizmeti sundu. Teknolojisini paylaştı. Bölgedeki silah sevkiyatlarını organize
etti. İnsansız hava aracı teknolojisinin geliştirilmesine, özel kuvvetlerin
konuşlandırılması ve koordinasyonuna, örneğin Lübnan Hizbullahı’ndaki Rıdvan
Kuvvetleri’nin eğitimine, Hamas’ın Suriye’deki eğitim sürecine, en nihayetinde
Hizbullah’ın kendi caydırıcılık stratejisinin unsurlarını destekleyen balistik
füze sisteminin inşasına katkıda bulundu (Skare 2021).
Bölge
genelinde kaynakların paylaşılması yoluyla teknoloji edinimi ve bilgi
birikiminin geliştirilmesi süreci, en az 2000’li yılların başlarında başlamış
olsa da, Filistin’de bu sürecin niceliğin niteliğe dönüşümü onlarca yıl sürdü.
2014 yılı itibarıyla, Gazze’deki silahlı unsurların performansı “gerekli
yeteneklerle donanmış, uyarlanma becerisine sahip, tutarlılıkla yürütülecek
düzeye ulaştı” (Porter 2014). İsrailli komutanları şaşırtan bu düzey,
Filistinliler arasında silah seçeneğinin mümkün olduğuna dair geniş bir inancın
oluşmasını sağladı. Dahası, gerilla örgütleri, Arap-İran coğrafyasındaki
stratejik derinliğin temel taşıyıcılarıydı.
Bu
dönem boyunca Kassam Tugayları, Suriye de dâhil olmak üzere, ABD ve İsrail’in
bölgesel rakipleriyle sıcak ilişkiler kurdu. Genelde, bu direniş örgütleri
milli egemenlik meselesini görmez, daha farklı meselelere odaklanırlardı. Bu milli
egemenlik meselesi, artık bir silah haline getirilip kendilerine doğrultulmuştu
(Farnia 2023).
Bugün
bazı örneklerde bu örgütler, sömürgelik halini işlemez kılma girişimleri olarak
görülüyorlar (Abdaljawad Omar 2024). Ensarullah gibi örneklerde devlet
egemenliği denilen kabuğun içini toplumsal içerik ve planlamayla dolduruyorlar.
Suriye gibi örneklerde ise ABD’nin yarı sömürgeci işgaline direnmeyi
sürdürüyorlar. Farklı düzeylerde de olsa hepsi de tehlike altındaki veya henüz
elde edilmemiş olan milli egemenlik gerçekliğinde, toplum ve demokrasi
meselelerini ele almaktaki güçlüklerle yüzleşiyorlar (Doutaghi 2024; Doutaghi
ve Mullin 2022). Bu örgütler, kısmen emperyalizmin kendisinin de tetiklediği
bir süreç dâhilinde, İran’da ve başka yerlerde kurtuluş teolojisinin ışığının
sönmesiyle birlikte, Sovyet sonrası dönemde millet ve toplum meselelerinin
yeniden yapılandırılması için kutup yıldızı işlevi görüyorlar.
Aynı
zamanda bu örgütler, ABD’nin gücü ve bölgesel uydu devletlerinin istikrarı için
büyük engeller teşkil ediyorlar. Savunma ve ithal ikâme temelli sanayileşme
yoluyla askeri gücün geliştirilmesi sayesinde devletin kapasitesini
artırıyorlar. Devletin bölgedeki toplumsal yeniden üretimde oynadığı (kusurlu)
rolü güçlendiriyorlar. Sınırlı da olsa planlama seçeneğinin öne çıkmasını
sağlıyorlar. Dahası, bu örgütler, ABD merkezli birikim sürecine ve bağımlı
kapitalizme bir alternatif teşkil ediyorlar. İsrail’e yönelik muhalefetlerinde,
sadece yüz milyarlarca dolar tutarındaki sabit sermaye varlıklarını ve toprağı
içeren politik kap olarak İsrail devletine değil, ayrıca, bu devletin dünya
genelinde silah satışlarını artırma konusunda oynadığı role meydan okuyorlar. Ayrıca,
Direniş Ekseni’nin ortaya koyduğu eylemler, Siyonizm karşıtı duyguları ve
eylemleri boğmak için kendi halklarını ezmek, hatta kendi silahlı kuvvetleri
içerisindeki dinamikleri susturmak zorunda kalan bölge devletlerini
istikrarsızlaştırıyor.
Batılı
Teori ve Batılı Pratik
2005’ten
beri ABD ve Avrupa’daki kamuoyu, yeni bir Filistin’le dayanışma hareketi
meydana getirdi. Bu hareket, Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar (BDS) çağrısı
etrafında şekillendi (Mullin 2021). Bu hareket, İkinci İntifada’nın, onun peşi
sıra Filistin davası üzerinden oluşan radikalleşme sürecinin ürünüydü. Filistin
Geri Dönüş Hakkı Hareketi (Avdet), İsrail’in boykot edilmesi yönünde birçok
çağrıda bulundu.[4] Bu tür bir dayanışma, başlangıçta İkinci İntifada sırasında
Filistin milli hareketinin faaliyetleri ile Oslo Anlaşması’nın uyuşturucu
etkisinden sonra diaspora/dayanışma aktivizminin yeniden uyanışı arasında yaşanan
kısmi kaynaşmadan neşet etti, öyle ki İsrail hükümeti, BDS ile ilişkili, İsrail’i
gayrimeşru kılmaya çalışanlarla silahlı “Direniş Ağı” arasındaki yakınlaşma
karşısında epey endişeye kapıldı.
Bununla
birlikte, günümüzde dünya genelinde STK’larla bağlantılı hareketin Filistin
konusunda ortaya koyduğu (ırk ayrımcılığı, ırkçılık karşıtı yerleşimci
sömürgecilik ve haklar mücadelesine odaklanan) söylemsel pratik ve teorik üretimle
Gazze’de ve Batı Şeria’da süren silahlı direniş arasında yaşanan ayrışma,
giderek derinleşiyor. bu maraz, öncelikle Arapça konuşan organik aydınlardan
müteşekkil kadrolar arasında görülüyor.
Nitekim,
Batı’daki sivil toplumda ve onunla bağlantılı yayınlarda ve kurumlarda karşımıza
çıkan her türden makale ve kitap, Filistin’de devrimcilerin yürüttükleri operasyonların
fiziksel, stratejik veya teknik yönleriyle hiç ilgilenmiyor (Bir istisna olarak
bkz.: Mansur 2022). Bilgi üretenler, Filistin’deki halk hareketliliğinin
jeopolitiğini, bilhassa direniş ekseninin en tartışmalı bileşeni olarak Suriye’ye
yönelik Filistin ilgisini göz ardı ediyorlar, hatta bu ilgiyi ortadan
kaldırıyorlar (Al-Hardan 2016).
2012-2016
yılları arasında, şu anda düşünsel-teorik çalışmalarla meşgul olan birçok kişi
de dâhil olmak üzere, Filistin yanlısı hareketin büyük bir kısmı, ABD’nin
Suriye’yi yok etme girişimine destek sundu, ancak şimdilerde nedense sessizlik
hâkim. Bu destek zamanla teoriyle her şeyi düzlemenin ötesine geçti, bölgede
direnişe destek sunan yapıların pratikte düzlenmesine katkıda bulundu.[5]
Bu
bahsini ettiğimiz olgular, Filistin’e yönelik akademik ve teorik ilginin 2008
sonrası yeniden canlanması, Filistin’e yönelik dayanışma eylemlerindeki ve
destekteki artış bağlamında anlaşılmalıdır. Filistin, bilgi üretiminin popüler
bir beşiğidir. Metodolojik olarak, bilgi sosyolojisine işlevselci bir yaklaşım
benimsemek, bazen gerekli hale gelir. Bununla birlikte, akademi içindeki
araştırma konuları ve teorik çerçeveler ile suçlu görülen silahlı örgütler ve yürüttükleri
operasyonlar arasındaki uyumsuzluk göz ardı edilemeyecek bir meseledir. Bu gerçek
dikkate alındığında, bilgi üretiminin net ve belirgin şablona göre
gerçekleştiğini, önemli eksikliklerle malul olduğunu söyleyebiliriz. Dahası,
bilgi üretimi, her zaman baskıcı aygıtlar ve özgürleştirici hareketlerle
bağlantılı bir süreçtir. Radikal teorik çalışmanın yoğunluğu, ister bilimsel
ister başka türlü olsun, özgürleşme umutlarıyla birlikte artar ve azalır.
İmparatorluk içre gerilim noktaları, özellikle bilgi üretiminin politikası
etrafına patlamaya hazır bombalar yerleştirir. Çünkü sivil toplum içinde büyük
sistem karşıtı çabaları normatif meşruiyetten mahrum bırakmak için bu çabaların
etrafına düşünsel, ideolojik ve siyasi kordonlar çekilmelidir (Farnia 2023;
Jha, Yeros ve Chambati 2020; Ajl 2021b). Bu tür karantina işlemleri, tarihsel
olarak Arap-İran bölgesinde yaygın olarak görülür, çünkü bu bölge, küresel
kapitalizmin merkezinde yer alır, sömürgecilik sonrası devletleriyle
radikalleşmiştir, İsrail’e yakındır, bunun neticesinde, egemenlik yanlısı
bölgesel hareketler kolaylıkla şeytanlaştırılmaktadır. Milli kurtuluş
hareketine yönelik maddi destek cezalandırma amaçlı yaptırımlarla yüzleşir. Bu yaptırımlar
neticesinde kimileri, ideolojik, kültürel ve düşünsel açıdan itaat etmeyi
öğrenir.[6] Yaptırımlar, terör örgütleri listesine alınma ve İngiltere’de kısa
süre önce yürürlüğe giren “Önleme” programı, Filistin milli kurtuluş
hareketinin kendisini ve sembollerini fiilen suç haline getirmiştir.
İtaat,
tümüyle milli kurtuluşu inkâr etmeyi gerektirmez. Bilâkis, teorik ve politik
söylemi kurtuluş yükünü omuzlamış somut güçlerden kopartan teorileri temel alır.
Bu ayrım, Filistin üzerine yapılan çoğu akademik çalışmada etkili bir şekilde
içselleştirilmiştir. Söz konusu çalışmalar, Filistin üzerine yapılan akademik
çalışmalara daha önce uygulanan yaptırımlar nedeniyle genellikle “doğası gereği”
radikal olmakla suçlanmaktadır. Sonuç olarak, çoğu kusursuz olan, Filistin çalışmaları
sayıca çoğalmaktadır. Ama nedense Kassam Tugayları, FHKC, İsrail’in ABD
imparatorluğunda oynadığı rol, silahlı mücadelenin mantığı veya silahlı direniş
ile Arap-İran devlet sistemi, sistemle bağlantılı devletimsi güçlere bağlı
milisler arasındaki ilişki üzerine yapılan çalışmalara nadiren rastlanmaktadır
nadirdir (makalenin yazıldığı sırada İslami Cihad üzerine iki ciddi çalışma kaleme
alındı: Alhaj, Dot-Pouillard ve Rebillard 2014; FHKC ile pek ciddiye
alınamayacak bir çalışma için bkz.: Leopardi 2020; bu kitabın eleştirisi için bkz.:
Mari 2022; Ensarullah’la ilgili çalışma için bkz.:. Brandt 2017).
Buna
karşılık, radikal bir dergi olarak Middle East Report [“Ortadoğu Raporu”
MERIP], FHKC ve FDKC gibi silahlı direnişi savunan güçlerle röportajlar
gerçekleştirdi. İkinci İntifada’da bile, genelde silahlı strateji, özelde silah
seçeneğinin etiği ve stratejisi ile ilgili tartışmalara yer verdi (Rabbani
2001). 2020’lerde dergi, Direniş Ekseni’nden neredeyse hiç bahsetmedi. Ona sadece
küçümsemek için değindi. Sömürge karşıtı Filistin direnişiyle olan ilişkisini
önemsizleştirmek, ABD’nin bölgeye yönelik saldırılarına karşı sergilenen
direnişin kendisi olarak doğduğu gerçeğini göz ardı etmek için çaba sarfetti (Ryan
2015).[7]
Nitekim
MERIP, son zamanlarda Direniş Ekseni’nin bölgede kapsamlı
özgürleştirme çabalarına alan açma konusunda oynadığı merkezi role vurgu yapan,
sipariş üzerine kaleme alınmış makaleleri yayınlamayı reddetti.
Her
ne kadar bu, sürgündeki insanların örgütsel çalışmaları içerisinde görülen bir
durum olsa da, Filistin hareketi, Arap milliyetçiliği ve Filistin direnişine yönelik
ideolojik destekten mahrum kaldı, bu da kalıcı yaralar açtı. Bir yandan Hamas’ı,
FHKC’yi ve İslami Cihad’ı Milli ve İslami Güçler Konseyi üzerinden destekçileri
arasında sayan Filistin Boykot Milli Komitesi (FBMK), silahlı direnişi savunan
her türden örgütle ilişki kurma fikrine karşı çıkıyor. Ayrıca, silahlı direniş
konusundaki tutumları nedeniyle Filistinli siyasi tutsakların destek ağı olan
Samidun’u ve diğer örgütleri BDS çalışmalarından uzaklaştırmaya çalışıyor. FBMK,
kısa süre önce uluslararası oluşumları silahlı direnişi savunmaktan kaçınmaya
çağıran bir açıklama yayınladı.[8] Öte yandan, bu tür meseleleri, Batı’da vakıflar
üzerinden Filistin hareketine ve FBMK’nin kendisi de dâhil olmak üzere ilgili
medya kuruluşlarına yönelik kapsamlı sunulan mali destekten ayrı ele almamak
gerekiyor. Bu kuruluşlar, emperyalizmden veya direnişten bahsetmeyen, sistem
yanlısı ve Siyonizm karşıtı bir kamu alanı oluşturdular. Nitekim, ırk ayrımcılığı
ve haklarla ilgili tartışmalarda yaşanan artış, Filistinli örgütlere gösterilen
ilginin azalması, Filistin harici dayanışma faaliyetleriyle siyasi partiler
arasındaki bağların kopma noktasına gelmesi, ABD’nin maddi destek davalarıyla
tehdit etmesi, Batı’daki liberal ve sol siyasi düşüncede hâkim olan millet
meselesine ve milletlere yönelik genel tiksintiyle birlikte ele alınmalı (Amin
1980).
Son
olarak, bir de Batı’daki Marksist düşüncenin muhtelif biçimleri ile Filistin
sağı ve orta yolcuları arasında giderek artan yakınlaşmadan da söz etmek
gerekiyor. Bu alanlarda, Hamas’ın “suçlu” olduğunu söyleyen dilin hâkim olduğu
görülüyor (Intercepted 2023; ayrıca bkz.: Alqaisiya 2024). Silahlı operasyonlar,
esas olarak, jeopolitika veya değer üretimiyle ilişkisinden ziyade, ahlaki zeminde
savunuluyor. Nitekim, bu kurumlar, sistematik ve tutarsız bir şekilde, Filistin’deki
silahlı örgütlerin başlıca jeopolitik ve maddi destekçisi olan İran’ın
egemenliğinin savunulmasını “kampçılık” olarak adlandırıyorlar (Hardt ve
Mezzadra 2024).
Bu
kesimlerin kullandığı dilin ve söylemin İran’da rejimi değiştirmeye yönelik
çabalara yardımda bulunduğunu, tarihteki olaylara yönelik atıfların ciddiyetten
yoksun olduklarını, alenen yaşanan bir savaşta iki savaşan kamptan birine katılmanın
mantıklı olduğunu söylemek gerekiyor. Bu anlamda, Batı’dan yana saf tutan
ideolojik “kamp”ın mevcut konumu, Filistin’deki tüm büyük silahlı örgütlerin
konumlarıyla çelişiyor, bu konum, savaşı yürüten NATO-İsrail kampıyla fiilen
müttefik olmakla neticeleniyor (Mojtahedi 2024).
Bu
tür konumlar, salt ahlaki hatalar olarak görülemezler. Bunlar sistemseldir,
Cabral’ın uyarısında dediği gibi, küçük burjuvazinin ABD emperyalizminden yana hizalanma
biçimidir. Anderson, bu olgunun “solcu aydınların yüksek öğrenim kurumlarına kapağı
atmasıyla bağlantılı olduğunu söylüyor (Anderson 2000). Ama ne var ki Anderson,
esas olarak politik içerikten dert yanmıyor, daha çok akademisyenlerin pek iyi
yazı yazamadıklarından, argümanları için gerekçeler uydurmalarından şikâyet
ediyor. Elin gözündeki çöpü görüp kendi gözündeki merteği göremeyen bir isim
olarak Anderson, bu durumun teorinin pratikten kopmasına (Temin 2024) ve Sovyet
sonrası dönemde Batı emperyalizmiyle aynı çizgide olan Batılı sol aydınların
oluşmasına neden olduğunu anlamıyor. Bu tür bağlılıklar ve hizalanmalar, Nizar
Benet’in sözüyle, “yenilgici düşüncenin işbirlikçileri”nce desteklenen sınıfsal
konumlardır.
Bu
makale, daha fazla araştırılmayı hak eden kimi hipotezler dile getiriyor. Ama
gene de bu noktada, ABD-AB bağlamında Filistin çalışmalarını kapsamlı şekilde
ele alan bilgi sosyolojisi, bu makalenin kapsamı dışında olduğu için bu hipotez
aktarımının tali bir amaç olduğunu söylemek gerek. Yazının asli amacı ise,
Filistin siyasetiyle ciddi bir şekilde ilgilenmeyi engelleyen düşünce
biçimlerini içeriden eleştirmektir. Bu nedenle makale, Filistin’i bir çalışma
nesnesi ve siyaset öznesi olarak yaratan kimi baskın düşünce biçimlerini ele
almaktadır. Bu düşünce biçimlerinin, milli kurtuluş mücadelelerinin politik
tarihini, hatta bu hareketi besleyen ve yıkımından beslenen bölgesel ittifaklar
ağını nasıl çarpıttığını veya göz ardı ettiğini ortaya koymaktadır.
Max Ajl
16
Aralık 2023
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Haaretz gazetesinin hesabına göre, 7 Ekim’den bu yana İsrail’de ölen
sivil ve silahlı kişilerin sayısı, 1400’den 1200’ün altına düşmüştür. Bunların
üçte birinin savaşçı olduğu kamuoyuna açıklanmıştır. İsrail Savunma Kuvvetleri’nin
İsraillileri öldürdüğüne dair birçok vaka kamuoyuna açıklanmıştır (bkz.
Kubovich 2024).
[2]
Cabral’ın “milli kurtuluş” kavramını, üretim güçlerinin gelişimini tekelci
sermayeden kurtarmak olarak kavramsallaştıran teorisini, siyasi egemenlik için
verilen milliyetçi mücadelelerden ayrı bir olgu olarak ele alıyorum. Bu,
normatif olmaktan ziyade analitik bir değerlendirmedir (bkz. Cabral 1979).
[3]
Makalede popülizmden kastedilen, halk ile kitleler arasında zaman zaman
aracısız kurulan ilişkiler, daha da önemlisi, net bir sınıf analizinden
istifade etmeyen, ancak gene de sınıfsal içeriğe sahip olabilen elit karşıtı hareket
tarzıdır. Burada kullanıldığı şekliyle terim, olumsuz çağrışımlara sahip
değildir (Sohrabi 2018; Ghamari-Tabrizi 2019).
[4]
Bu 2005 öncesi yapılan çağrılar FBMK literatüründe mevcut değil: (Barghouti
2021).
[5]
“Suriye’nin Onur ve Özgürlük Mücadelesiyle Dayanışma” ve “Gurur Duymadığımız
Müttefikler Üzerine” başlıklı bu iki dilekçenin altında, Ortadoğu çalışmaları
alanında önde gelen isimleri ve çağdaş Filistin-Amerika aydınının önemli bir
bölümünün imzası bulunmaktadır: Change ve Hummus.
[6] Akademideki bu uygulamayla ilgili yorumunu aktardığı için Paris Yeros’a teşekkürler.
[7] Kuzey Kore Demokratik Cumhuriyeti-Filistin arasındaki bağların tarih yazımında yer almaması da benzer türden bir kör noktadır. Bu eksiklik, ancak emperyalist bilgi üretim kurallarıyla açıklanabilir. Bu görüş için Patrick Higgins’e teşekkürler.
[8] Filistinlilerden gelen yoğun tepkiler ve FHKC’nin doğrudan eleştirisi sonrası FBMK, silahlı direnişle ilgili bölümleri sildi; ancak internet sitesindeki belgelerde bu işleme dair bir ize rastlanmıyor.


0 Yorum:
Yorum Gönder