Savaş
davulları ne zaman çalsa, Ernst Bloch, Kevin Anderson, Alain Badiou gibi her
daim emperyalizmin sol kanadı olarak iş gören ünlü Batı Marksistleri, Asya ve
Afrika’daki sömürgecilik karşıtı mücadeleler, Sovyetler Birliği, Kore Demokratik
Halk Cumhuriyeti, Nikaragua, Küba, Venezuela ve diğer başarılı sosyalist-komünist
projelerle ilgili konularda hep aynı konumu alıyorlar.[101] Bu, emperyalizmin
takdir ettiği türden bir “Marksizm”dir. CIA ajanı Thomas Braden’in “uyumlu sol”
olarak adlandırdığı kategoriye girer.[102] Bu Marksizm, kontrollü
karşı-hegemonya faaliyetlerinin öncüsü olarak iş görmektedir.
Michael
Parenti, Blackshirts and Reds [“Siyah Gömlekler ve Kızıllar”] adlı
kitabında bu kesimi “sol antikomünizm” olarak adlandırır.[103] Bu sol anti-komünistlere
göre, gerçek dünyada var olan komünistler, sadece iktidar peşinde koşan “Stalinistler”den
müteşekkildir ve bu kişiler, mevcut kapitalist düzenden farklı değildirler,
belki ondan da kötüdürler. Ancak Parenti’nin doğru bir şekilde belirttiği gibi:
“Hadi diyelim kızıllar,
düzene hizmet ediyorlar. Bunu söyleyenler, şu sorunun cevabını vermelidirler:
Bu kızıllar, neden kendi ülkelerinde büyük risk ve fedakârlıklarla yoksul ve
güçsüzlerin yanında oluyorlar da, yüksek mevkilerdeki dostlarına hizmet etmenin
getireceği ödülleri toplamayı tercih etmiyorlar?”[104]
Bahsi
geçen “sosyalistler”deki “sol Makkarticilik”, Sovyetler Birliği’ni Stalinist bir
canavar, Leninizmin ahlaki sapması olarak görür. Onu hiçbir şekilde hoş görmez.[105]
Sosyalist deneylerin nüansları gören (yani diyalektik) bir değerlendirmesi ya
da neden SSCB gibi deneylerin başarıyla devrildiği sorusu, tümüyle göz ardı
edilir. Gene de bu solcular, sosyalizmi “saf” bir ideal olarak muhafaza etmek
isterler, çünkü onlara göre bu ideal, hiç gerçek manada sınanmamıştır,
uygulamaya konulmamıştır, gerçekliğin acımasızlığı tarafından kirletilmemiştir.
Bu solculara göre, “Gerçek sosyalizm, Leninistler, Stalinistler, Kastrocular
veya devrimleri ihanete uğratan, kötücül, iktidar hırsı olan, bürokratik
klikler tarafından yönetilmek yerine, işçilerin doğrudan katılımıyla kontrol
edilecektir.”[106] Ne yazık ki, Parenti’nin ustalıkla dile getirdiği gibi:
“Bu ‘saf sosyalizm’ görüşü,
tarihsel değildir, hiçbir şekilde çürütülemez. Tarihsel gerçeklerin sınavından
geçemez. Kusurlu bir gerçeklik ile bir ideali karşılaştırır, böylece gerçeklik
ikinci planda kalır. Sosyalizmin, güçlü bir devlet yapısına veya güvenlik
gücüne ihtiyaç duyulmayan, işçilerin ürettiği değerin toplumu yeniden inşa
etmek ve işgale ya da iç sabotaja karşı savunmak için el koyulmasına gerek
olmayan çok daha iyi bir dünyada nasıl olacağını hayal eder.”[107]
Bu,
en mükemmel anlamıyla bir saflık fetişidir. Eğer gerçeklik, kafamdaki saf
fikirle uyuşmuyorsa, gerçekliğin kendisi reddedilir. Losurdo’nun da dediği
gibi:
“Kendi fantezileri ve
hayalleri adına gerçek hareketi kınayan bu tavır, uzak ve ütopyacı bir gelecek
adına gerçek ve yakın geleceği küçümser. Marx ve Engels’e tümüyle yabancı olan
bu tavır, Marksizmi herhangi bir gerçek özgürleştirici güçten mahrum bırakır.
Bu tavrı benimsemek, Marx ve Engels’in devrimci projesini karakterize eden çoğul
zamansallığı keyfi bir biçimde kesip atmak demektir.”[108]
Losurdo’nun
belirttiği gibi, bu Batı Marksistleri, Marx ve Engels’in komünizm üzerine olan
söyleminde birden fazla zamansallığın bulunduğunu görmezler:
1-
Öncelikle komünizm, fiili bugünde ve yakın gelecekte yürütülen aktif mücadeledir.
Bu görüş, Alman İdeolojisi’nde karşımıza çıkar. Burada Marx ve Engels,
“komünizmi, eşyanın mevcut halini ortadan kaldıran gerçek hareket olarak
adlandırdıklarını” söylerken, Komünist Parti Manifestosu’nda
“komünistler, her yerde mevcut toplumsal ve politik koşullara karşı çıkan her
türden devrimci hareketi desteklerler” der.[109]
2.
Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde komünizmin birinci veya en alt aşaması
olarak adlandırdıkları, “devletin ancak proleterya diktatörlüğü olarak var olabileceği
bir politik geçiş dönemi”ne karşılık gelen aşamadan söz ederler.[110]
Genellikle bu aşama, sadece “sosyalizm” olarak adlandırılır.
3.
Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde “komünist toplumun üst aşaması” olarak
adlandırdıkları aşama, sınıfların kaldırıldığı, devletin zayıfladığı ve
“toplumun bayraklarına şunu yazdığı” aşamadır: “Herkesten yeteneğine göre,
herkese ihtiyacına göre!”[111]
Marx
ve Engels’in eserlerinde komünizmi ele alan bölümler, bu zamansallıklardan
biriyle ilgilidir. Batı Marksistleri, bunları diyalektik olarak görmek yerine,
yani tarih denilen sürecin “farklı zamansallıklar arasında bir köprü inşa ettiğini”
görmek yerine, herhangi bir basit insanın yapabileceği şeyi yapar ve bu zamansallıkların
birinci ve ikinci aşamalarındaki mücadeleleri, üçüncü aşamanın uzak ideali
üzerinden ölçer, üçüncü aşamaya ulaşamamanın bir halkın mücadelesini kınamak
için yeterli olduğunu düşünür.[112] Bu çocuksu tavır, Lenin’in “saf (yani
soyut) komünizm [...] henüz kitlelerin pratik siyasi eylem aşamasına olgunlaşmadığı
komünizm” olarak adlandırdığı şeydir.[113]
Saflık
fetişi temelli görüşler, doğalında, yenilgi fetişini de üretirler. Sosyalist
fikirlerdeki saflık, sadece yenilmiş devrimci mücadelelerde kirlenmemiştir.
Parenti’nin de dediği gibi, “O halde bunda şaşıracak bir şey yok: Saf
sosyalistler, başarılı olanlar hariç her türden devrimi desteklerler.”[114]
Losurdo, meseleyi başka şekilde dile dökmektedir:
“Çin, Vietnam, Filistin
halkları vb. için sadece onlar ezildiğinde, küçük düşürüldüğünde ve güçsüz
olduğunda (sömürgeci ve emperyalist güçlere tabi olduklarında) sempati
duyabilirsiniz. Dolayısıyla, bir ulusal kurtuluş mücadelesi, sadece yenilmiş
olduğu ölçüde desteklenebilir. Devrimci bir hareketin yenilgisi ve kifayetsiz
hali, Batı Marksizminin kimi temsilcilerinin herhangi bir durumda iktidar
inşası süreciyle kirlenmeyi reddeden isyancı olarak kendilerini sunabilmeleri
için önkoşuldur.”[115]
Üretici
güçleri, bilimleri ve teknolojiyi geliştiren, halkının yaşam standartlarını
yükselten, emperyalizme karşı kendini savunan, konut, gıda, sağlık, eğitim gibi
herkesi ilgilendiren toplumsal hakları halka sunan, bunu “otoriter” denilen bir
devlet aracılığıyla ve belirli dönemlerde “kapitalist” olarak nitelendirilen sosyalist
pazar ekonomisi üzerinden gerçekleştiren bir devrim, Batı Marksistlerindeki
saflık fetişi temelinde mahkûm edilmeli, “gerçek olmayan sosyalizm” olarak görülmelidir.
Ancak Parenti’nin belirttiği gibi, “bu Marksistler, komünist örgütlerle kurulan
her türden ilişkiyi komünizmin işlediği ‘suçlar’ sebebiyle ahlaki bulmazlar.” Çünkü:
“Birçoğu, ABD’de seçmen ya
da üye profili üzerinden Demokrat Parti ile bağlantılı olan bu isimler, bu
partinin liderlerinin işledikleri, kabul edilmesi mümkün olmayan politik suçları
pek umursamazlar. Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu birkaç ayrı dönemde 120.000
Japon Amerikalı, evlerinden ve geçim kaynaklarından kopartıldı ve gözaltı
kamplarına atıldı; atom bombaları Hiroşima ve Nagasaki’ye atıldı, çok sayıda
masumun ölümüne yol açtı; FBI’a politik örgütlere sızma yetkisi verildi; 1940
tarihinde yürürlüğe giren, hükümetin zor ve şiddet yoluyla yıkılmasını önleme
amaçlı Smith Kanunu, Troçkist olan Sosyalist İşçi Partisi liderlerini, daha
sonra Komünist Parti liderlerini politik görüşlerinden dolayı hapse attı; bir ‘ulusal
olağanüstü hal’in ilan edilmesi durumunda politik muhalifleri toplamak amacıyla
gözaltı kampları kuruldu; Kırklı yılların sonlarında ve ellilerde devlette
çalışan sekiz bin kişi, politik bağlantıları ve görüşleri nedeniyle işten
çıkartıldı, hayatın her alanından binlerce insen işlerinden oldu; Tarafsızlık Kanunu
ile İspanya’ya ambargo uygulandığı dönemde birçok şirket Franco’nun faşist
lejyonlarını besledi; çeşitli Üçüncü Dünya ülkelerinde kontrgerilla programları
yürürlüğe konuldu; Vietnam Savaşı Demokrat Parti döneminde yapıldı, çatışma süreci
aynı dönemde tırmandırıldı. Ayrıca, yaklaşık bir asır boyunca Demokrat
Parti’nin Kongre’deki lider kadroları, ırk ayrımcısı düzeni korudu, tüm linç
karşıtı ve adil istihdam yasalarına mani oldu. Ama tüm bu suçlar, birçoklarına
yıkım ve ölüm getirmesine rağmen, nedense liberalleri, sosyal demokratları ve ‘demokratik
sosyalist’ antikomünistleri, Demokrat Parti’yi veya onu yaratan siyasi sistemi kınamaya
teşvik etmedi. Bu kesimler, komünizme karşı takındıkları hoşgörüsüz tavrı Demokrat
Parti’ye sergilemediler.”[116]
Hınç
ve Sosyalist Kimlik
Batı
Marksizmindeki saflık fetişinin vazgeçemediği duygusal bileşenlerden biri de
hınçtır. Hınç, güçsüzlük üzerinden değerlerin tersine çevrilmesini (gerçekliğin
altüst edilmesini) ifade eder.
Marx
ve Engels’in ölümleri sonrası yayımlanan çalışmaları üzerinden yeniden
biçimlendirilen kitabi yaklaşıma göre, kapitalizmin en çok geliştiği yerler,
yani Batı Avrupa ve ABD, sosyalizmin ilk olarak ulaşması gereken yerlerdi.
Ancak, ilk başarılı devrim Rusya’da (yani “en zayıf halka”da) gerçekleşti,
ardından Çin, Kore, Küba, Vietnam gibi üçüncü dünya ülkelerinde kök saldı. Bu
bölgelerdeki sömürgeci, yarı-sömürgeci ve yarı-feodal koşullar, bu sosyalist
projeleri (saldırılara karşı savunma
yapmak ve egemenliği güvence altına almak için) güçlü bir devlet inşa etmeye,
(yaşam standartlarını yükseltip küresel eşitsizliği azaltmak adına) üretim
güçlerini, bilimleri ve teknolojiyi geliştirmeye odaklanmaya mecbur etti.[117]
Bu
bağlamda, Batı Marksizmi, devrim yapamadı. Bu kifayetsizliğiyle Batı Marksizmi,
devrimlerinin Batı’nın açtığı yolu takip edeceğini düşündüğü, ama nasılsa ilk
başarılı devrimleri gerçekleştiren ülkelere hınç duymaya başladı.
Bu
hınç iki biçim aldı:
1.
Sosyalizm, Merleau-Ponty’nin sözleriyle, (onu uzakta gören zamansallık anlayışı
uyarınca) “mutlak bir Öteki” olarak tasavvur edildi.[118] Bu, sosyalizmi sadece
kapitalist değerleri yeni bir içeriğe ve anlama kavuşturma çabasına indirgedi. Oysa
kapitalist yaşam biçiminin aşılması gerekiyordu. Diyalektik düşüncedeki temel eksiklik,
burada da karşımıza çıkıyordu. Burada temelde “zaruretten fazilet devşirme”
çabası söz konusuydu. Nihayetinde yoksulluk, mağduriyet ve yukarıda bahsi
edilen yenilgi, kutsal kılındı.[119] Max Scheler’in de dediği gibi, bu “nefret
edilen nesnenin özelliklerinin tam tersi özelliklere sahip bir şeye duyulan
sevgi”ydi.[120] Bu noktada, Deng Şiaoping’in “Sosyalizm, yoksulluğu ortadan
kaldırmak demektir. [...] Fakirlik sosyalizm değildir, komünizmden ise çok
uzaktır.”[121] ifadesini hatırlamamız gerekir.
2.
“Küçük”, “yoksul”, “zayıf” ve “mazlum” olana duyulan sevgi, gerçekte zıt
olgular olarak servete, güce ve iktidara yönelik örtük nefretin, baskılanmış
hasetin ifadesiydi. Doğal olarak bu kesim, iktidarı alan, halkın demokratik
diktatörlüğünü güçlendiren ve yoksulluk ile cehaleti ortadan kaldıran devrimleri
eleştirmeyi iş edindi.[122]
Doğu’da
Marksizm muktedir oldukça, Batı Marksizmindeki iktidarsızlık daha da
belirginleşti. Bu iktidarsızlığın demlediği haset, hınça evrildi: Doğu’nun elde
ettiği başarı, saf olmadığı için redde tabi tutuldu. Batı’daki başarısızlık
ise, saflık korunmuş olduğu için başarı sayıldı. Batı Marksisti, dünyaya
başaşağı bakıyordu.
“Hegel’e
geri dönüyoruz” diyen veya Hegelcileştirilmiş genç Marx’a döndüğünü iddia eden
Batı Marksistlerine şu gerçeği hatırlatmak gerekiyor: Hegel, Hukuk Felsefesi
kitabının önsözünde şunu söylüyordu:
“Eğer teori, mevcut
dünyayı aşar, olması gerektiği gibi ideal bir dünya inşa ederse, o dünya,
yalnızca dünya inaş edenin görüşlerinde düşler âleminde her şeyi inşa edebileceğiniz
hayali bir unsur olarak varlığını sürdürür.”[123]
Ayrıca,
genç Marx’ın kaleme aldığı ikinci tezi de hatırlatmak gerek: bu tez, “insan,
hakikat, yani gerçeklik ve güç, kendi düşünme pratiğinin budünyaya ait oluşu
konusunda ispat sunmalıdır. [...] Pratikten kopuk bir düşünme pratiğinin gerçek
olup olmadığı, salt skolastisizmin meselesidir.”[124]
Batı
Marksistleri, sosyalizme dair fikirlerindeki saflığı muhafaza etmeye
çalışıyorlar. Ama bu halleriyle sosyalizmin hakikiliğine halel getiriyorlar,
zarar veriyorlar. Sosyalizm, hakikiliğini Çin, Küba, Kuzey Kore gibi ülkelerde ispatlıyor.
Batı Marksizmi ise “saf sosyalizm” anlayışındaki saflık fetişi ile o
hakikiliğe dair ispat sunmayı imkânsızlaştırıyor.
Batı
Marksistlerine göre sosyalizm, Marx’ın sözleriyle, tümüyle “skolastisizmin meselesidir.”
Batı Marksistleri, gerçek mücadelelerle, dünyayı değiştirmekle ilgilenmezler,
bunun yerine, sürekli olarak bir Fikri saflaştırmakla, arındırmakla
ilgilenirler. Bu fikir de fildişi kulelerinde yaşayan Marksistlerin tartışıp
durduğu bir konudan ibarettir. Sadece gerçek dünyaya dair bir ölçüt olarak
kullanılır.
“Sosyalizm”
veya “Marksizm” denilen yaftalar, sadece toplumda gündeme gelen önemsiz konular
dâhilinde kültür karşıtı sıra dışı bir kimlik olarak kullanılırlar. Batı’da
Marksizm, tam da kişisel bir kimliğe indirgenmiştir.
Küba
ve Çin gibi yerlerde, bir kişi, kendine “komünist” dediğinde, yalnızca
katıldıkları fikirlerden söz etmiyorlar, aynı zamanda Komünist Parti bağlamında
yaptıkları eylemlerden bahsediyorlar. Komünist olmak, yalnızca kişisel bir
kimlik meselesi değildir. Bu, toplumsal düzeyde kitleleri temsil eden örgütlerde
çalışmak suretiyle edinilen bir etikettir. Bir kişi, yalnızca teoriyi öğrenerek
ve Lenin’in teşvik ettiği gibi, “insanlık tarafından biriktirilmiş bilgeliği
özümseyerek” komünist olmaz.[125] Bu çaba tabii ki önemlidir, ancak Lenin’in şu
sözü üzerinde de durulmalıdır: “Ancak işçilerle ve köylülerle yan yana
çalışarak gerçek bir komünist olunabilir.”[126] Bu, komünist disiplinini,
eğitimi, etiği, erdemleri ve yeni bir toplum inşasını hayatının amacı haline
getirme iradesine ihtiyaç duyar.
Sosyalist
olmayı yalnızca kişisel bir kimlikle sınırlayan Batı Marksizmi, bu hasletlerden
yoksundur. Hans Georg Moeller ve Paul D’Ambrosio’nun dediği gibi, kimlik oluşturma
çabasının özgeçmiş oluşturma biçimine evrildiği “CV’cilik” çağında, sosyalist
kimlik, en yalın biçimde, insanların sosyal medyadaki biyografilerinde görünürlük
kazanır. Bu düzlemde insanlar, hangi tür sosyalizmle özdeşlik kurduklarını ya
kelimenin kendisiyle ya da emojilerle (demokratik sosyalist gül, komünist orak
ve çekiç) dile getirirler.[127] Aşırı bireyci Batı’nın sosyalizmi kişisel bir
kimlik olarak ele aldığı gerçeklikte, bu “sosyalistler” için yaşanabilecek en
kötü şey, sosyalizmin gerçekleşmesidir. Bu, onların kültür karşıtı marjinal
kimliklerinin tümüyle yok olmasını ifade eder. Ülkenin emekçi kitlelerine
tümüyle yabancılaşmış oldukları gerçeği, esasen emekçi halk sosyalist fikirlere ikna olmasın, dolayısıyla iktidar hiçbir zaman alınmasın diye ortaya konulan uçlaştırma
çabası bağlamında ele alınmalıdır.
Sosyalizmin
başarıya ulaşması durumunda, benlik kaybolacak, kapitalizm bünyesinde gelişmiş sosyalist
kimlik yok olacaktır. Batı’da sosyalizm, mevcut düzeni nefretle karşılayan
fakat onu aşmanın gerektireceği kimlik kaybından daha da fazla nefret eden bir
kimlik üzerine kuruludur. Batı Marksizmindeki saflık fetişi, CV’cilik çağında,
kimlik oluşumu alanında kendisini bu şekilde ortaya koymaktadır. Önemli olan,
mükemmel biyografilere sahip olmak, mükemmel gönderiler paylaşmak, internette mükemmel
cevaplar vermektir. Hâsılı, işçi sınıfının politik iktidarı ele geçirmesi,
Batı’da sosyalizmi kimlik ve yafta olarak taşıyanların varoluşunu tehdit edecek
bir ihtimaldir.
Hegel’in
Gözlerindeki Ölü
Hegel’in
adını anıp duran Batı Marksistleri, Hegel’i somutun analizinde nerede
konumlandırırlar? Cevap basittir: Hegel ölüdür. Ne var ki Hegel, intikam
almadan ölmez. Batı Marksistleri de Hegel’in gözünde ölüdürler. Genelde maddi
dünyayı, özelde sosyalizm mücadelesini yorumlamadaki diyalektik karşıtı bakış
açıları, onları Hegel’in “Dogmatizm” dediği ölüme çalan konuma mahkûm
etmektedir. Hegel’e göre:
“Dogmatizm, bir düşünme
biçimi olarak, sıradan bilgi edinme aşamasında da felsefe çalışması sürecinde
de ilk elden vakıf olunan veya elde zaten varolan sabit sonuç olarak bir
önermenin Doğru olanı teşkil ettiğine dair görüşten başka bir şey değildir.”[128]
Batı
Marksistlerindeki dogmatizm, ikilikleri, soyut gerçekleri ve saf olanı
taparcasına önemserler. Onlara göre bir şey (saf olduğu ölçüde) ya sosyalizmdir
ya da (saf değilse) sosyalizm değildir. Pratikte oluş anlayışından, bu anlamda,
sosyalizmin inşası denilen gerçeklikten kopukturlar.
Oysa
sosyalizm inşa edilmelidir. Bu inşa, pratikte, emperyalist baskılarla,
çelişkilerle, aktif ve pasif şiddetle yüklü dünyada ortaya konulması gereken bir
uğraştır. Marcuse gibi Batı Marksistleri, pozitivizmin “gerçekler”i
fetişleştiren yaklaşımına dair muhteşem eleştiriler kaleme alabilirler, fakat
dünyada ilerleyen sosyalist inşa sürecine dair analizlerinde, gerçekleri onları
var eden unsurlardan koparmak dışında bir şey yapmazlar. Batı Marksistlerinin bakış
açısı, hınçı temel alan diyalektik karşıtı saflık fetişinin hâkimiyeti
altındadır. Bu bakış açısı, kendisini farklı biçimlerde ortaya koymaktadır. Bu
biçimlerden biri de sosyalist kimlik ve özgeçmiştir.
Carlos L. Garrido
[Kaynak:
The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism, Midwestern Marx
Publishing Press, Bahar 2023.]
Dipnotlar:
[101] Bu konuda daha fazla ayrıntı için bkz.: Losurdo, Western Marxism ve
Rockhill, “The CIA and the Frankfurt School’s Anti-Communism;”
“The CIA Reads French Theory;” “Foucault: The Faux Radical;” and “Foucault, Anti-Communism and the Global Theory Industry”
başlıklı makaleleleri.
[102]
Thomas W. Braden, “I’m Glad the CIA Is ‘Immoral,’” Saturday Evening Post (20
Mayıs 1967): SEP.
[103]
Parenti, Black Shirts and Reds, s. 41-58.
[104]
Parenti, Blackshirts and Reds, s. 43.
[105]
Parenti, Blackshirts and Reds, s. 46.
[106]
Parenti, Blackshirts and Reds, s. 50-51.
[107]
Parenti, Blackshirts and Reds, s. 52.
[108]
Losurdo, Western Marxism, s. 179.
[109]
Marx ve Engels, MECW, Cilt. 5, s. 49; Marx ve Engels, MECW,
Cilt. 6 (Moskova: Progress Publishers, 1976), s. 519.
[110]
Marx ve Engels, MECW, Cilt. 24, s. 95.
[111]
Marx ve Engels, MECW, Cilt. 24, 87.
[112]
Losurdo, Western Marxism, s. 179.
[113]
Lenin, CW, Cilt. 31, s. 94-95.
[114]
Parenti, Blackshirts and Reds, s. 51.
[115]
Losurdo, Western Marxism, s. 159.
[116]
Parenti, Blackshirts and Reds, s. 48-49.
[117]
Lenin’in devrim öncesinde ve sonrasında odaktaki konuyu değiştirdiği görülüyor.
[118]
Maurice Merleau-Ponty, The adventures of the Dialectic, çeviri: by L.
Rozitchner (Buenos Aires: Leviathan, 1957), s. 298.
[119]
Max Scheler, Ressentiment (Milwaukee: Marquette University Press, 2007),
s. 46.
[120]
Scheler, Ressentiment, s. 65.
[121]
Deng Xiaoping, “Building a Socialism with a Specifically Chinese Character.” Selected
Works of Deng Xiaoping içinde Cilt. 3 (30 Haziran 1984): Deng.
[122]
Scheler, Ressentiment, s. 65.
[123]
G. W. F. Hegel, Philosophy of Right (Oxford: Oxford University Press,
1978), s. 11.
[124]
Marx ve Engels, MECW, Cilt. 5, s. 6.
[125]
Lenin, “The Task of the Youth Leagues.” CW içinde, Cilt. 31, s. 286.
[126]
Lenin, “The Task of the Youth Leagues.” CW, Cilt 31, s. 298.
[127]
Hans Georg Moeller ve Paul D’Ambrosio, You and Your Profile: Identity After Authenticity
(New York: Columbia University Press, 2021).
[128] Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 23.


0 Yorum:
Yorum Gönder