14 Ocak 2026

Parenti ve Losurdo’dan Dersler: Sol Antikomünizm ve Yenilgi Fetişi


Savaş davulları ne zaman çalsa, Ernst Bloch, Kevin Anderson, Alain Badiou gibi her daim emperyalizmin sol kanadı olarak iş gören ünlü Batı Marksistleri, Asya ve Afrika’daki sömürgecilik karşıtı mücadeleler, Sovyetler Birliği, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Nikaragua, Küba, Venezuela ve diğer başarılı sosyalist-komünist projelerle ilgili konularda hep aynı konumu alıyorlar.[101] Bu, emperyalizmin takdir ettiği türden bir “Marksizm”dir. CIA ajanı Thomas Braden’in “uyumlu sol” olarak adlandırdığı kategoriye girer.[102] Bu Marksizm, kontrollü karşı-hegemonya faaliyetlerinin öncüsü olarak iş görmektedir.

Michael Parenti, Blackshirts and Reds [“Siyah Gömlekler ve Kızıllar”] adlı kitabında bu kesimi “sol antikomünizm” olarak adlandırır.[103] Bu sol anti-komünistlere göre, gerçek dünyada var olan komünistler, sadece iktidar peşinde koşan “Stalinistler”den müteşekkildir ve bu kişiler, mevcut kapitalist düzenden farklı değildirler, belki ondan da kötüdürler. Ancak Parenti’nin doğru bir şekilde belirttiği gibi:

“Hadi diyelim kızıllar, düzene hizmet ediyorlar. Bunu söyleyenler, şu sorunun cevabını vermelidirler: Bu kızıllar, neden kendi ülkelerinde büyük risk ve fedakârlıklarla yoksul ve güçsüzlerin yanında oluyorlar da, yüksek mevkilerdeki dostlarına hizmet etmenin getireceği ödülleri toplamayı tercih etmiyorlar?”[104]

Bahsi geçen “sosyalistler”deki “sol Makkarticilik”, Sovyetler Birliği’ni Stalinist bir canavar, Leninizmin ahlaki sapması olarak görür. Onu hiçbir şekilde hoş görmez.[105] Sosyalist deneylerin nüansları gören (yani diyalektik) bir değerlendirmesi ya da neden SSCB gibi deneylerin başarıyla devrildiği sorusu, tümüyle göz ardı edilir. Gene de bu solcular, sosyalizmi “saf” bir ideal olarak muhafaza etmek isterler, çünkü onlara göre bu ideal, hiç gerçek manada sınanmamıştır, uygulamaya konulmamıştır, gerçekliğin acımasızlığı tarafından kirletilmemiştir. Bu solculara göre, “Gerçek sosyalizm, Leninistler, Stalinistler, Kastrocular veya devrimleri ihanete uğratan, kötücül, iktidar hırsı olan, bürokratik klikler tarafından yönetilmek yerine, işçilerin doğrudan katılımıyla kontrol edilecektir.”[106] Ne yazık ki, Parenti’nin ustalıkla dile getirdiği gibi:

“Bu ‘saf sosyalizm’ görüşü, tarihsel değildir, hiçbir şekilde çürütülemez. Tarihsel gerçeklerin sınavından geçemez. Kusurlu bir gerçeklik ile bir ideali karşılaştırır, böylece gerçeklik ikinci planda kalır. Sosyalizmin, güçlü bir devlet yapısına veya güvenlik gücüne ihtiyaç duyulmayan, işçilerin ürettiği değerin toplumu yeniden inşa etmek ve işgale ya da iç sabotaja karşı savunmak için el koyulmasına gerek olmayan çok daha iyi bir dünyada nasıl olacağını hayal eder.”[107]

Bu, en mükemmel anlamıyla bir saflık fetişidir. Eğer gerçeklik, kafamdaki saf fikirle uyuşmuyorsa, gerçekliğin kendisi reddedilir. Losurdo’nun da dediği gibi:

“Kendi fantezileri ve hayalleri adına gerçek hareketi kınayan bu tavır, uzak ve ütopyacı bir gelecek adına gerçek ve yakın geleceği küçümser. Marx ve Engels’e tümüyle yabancı olan bu tavır, Marksizmi herhangi bir gerçek özgürleştirici güçten mahrum bırakır. Bu tavrı benimsemek, Marx ve Engels’in devrimci projesini karakterize eden çoğul zamansallığı keyfi bir biçimde kesip atmak demektir.”[108]

Losurdo’nun belirttiği gibi, bu Batı Marksistleri, Marx ve Engels’in komünizm üzerine olan söyleminde birden fazla zamansallığın bulunduğunu görmezler:

1- Öncelikle komünizm, fiili bugünde ve yakın gelecekte yürütülen aktif mücadeledir. Bu görüş, Alman İdeolojisi’nde karşımıza çıkar. Burada Marx ve Engels, “komünizmi, eşyanın mevcut halini ortadan kaldıran gerçek hareket olarak adlandırdıklarını” söylerken, Komünist Parti Manifestosu’nda “komünistler, her yerde mevcut toplumsal ve politik koşullara karşı çıkan her türden devrimci hareketi desteklerler” der.[109]

2. Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde komünizmin birinci veya en alt aşaması olarak adlandırdıkları, “devletin ancak proleterya diktatörlüğü olarak var olabileceği bir politik geçiş dönemi”ne karşılık gelen aşamadan söz ederler.[110] Genellikle bu aşama, sadece “sosyalizm” olarak adlandırılır.

3. Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde “komünist toplumun üst aşaması” olarak adlandırdıkları aşama, sınıfların kaldırıldığı, devletin zayıfladığı ve “toplumun bayraklarına şunu yazdığı” aşamadır: “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre!”[111]

Marx ve Engels’in eserlerinde komünizmi ele alan bölümler, bu zamansallıklardan biriyle ilgilidir. Batı Marksistleri, bunları diyalektik olarak görmek yerine, yani tarih denilen sürecin “farklı zamansallıklar arasında bir köprü inşa ettiğini” görmek yerine, herhangi bir basit insanın yapabileceği şeyi yapar ve bu zamansallıkların birinci ve ikinci aşamalarındaki mücadeleleri, üçüncü aşamanın uzak ideali üzerinden ölçer, üçüncü aşamaya ulaşamamanın bir halkın mücadelesini kınamak için yeterli olduğunu düşünür.[112] Bu çocuksu tavır, Lenin’in “saf (yani soyut) komünizm [...] henüz kitlelerin pratik siyasi eylem aşamasına olgunlaşmadığı komünizm” olarak adlandırdığı şeydir.[113]

Saflık fetişi temelli görüşler, doğalında, yenilgi fetişini de üretirler. Sosyalist fikirlerdeki saflık, sadece yenilmiş devrimci mücadelelerde kirlenmemiştir. Parenti’nin de dediği gibi, “O halde bunda şaşıracak bir şey yok: Saf sosyalistler, başarılı olanlar hariç her türden devrimi desteklerler.”[114] Losurdo, meseleyi başka şekilde dile dökmektedir:

“Çin, Vietnam, Filistin halkları vb. için sadece onlar ezildiğinde, küçük düşürüldüğünde ve güçsüz olduğunda (sömürgeci ve emperyalist güçlere tabi olduklarında) sempati duyabilirsiniz. Dolayısıyla, bir ulusal kurtuluş mücadelesi, sadece yenilmiş olduğu ölçüde desteklenebilir. Devrimci bir hareketin yenilgisi ve kifayetsiz hali, Batı Marksizminin kimi temsilcilerinin herhangi bir durumda iktidar inşası süreciyle kirlenmeyi reddeden isyancı olarak kendilerini sunabilmeleri için önkoşuldur.”[115]

Üretici güçleri, bilimleri ve teknolojiyi geliştiren, halkının yaşam standartlarını yükselten, emperyalizme karşı kendini savunan, konut, gıda, sağlık, eğitim gibi herkesi ilgilendiren toplumsal hakları halka sunan, bunu “otoriter” denilen bir devlet aracılığıyla ve belirli dönemlerde “kapitalist” olarak nitelendirilen sosyalist pazar ekonomisi üzerinden gerçekleştiren bir devrim, Batı Marksistlerindeki saflık fetişi temelinde mahkûm edilmeli, “gerçek olmayan sosyalizm” olarak görülmelidir. Ancak Parenti’nin belirttiği gibi, “bu Marksistler, komünist örgütlerle kurulan her türden ilişkiyi komünizmin işlediği ‘suçlar’ sebebiyle ahlaki bulmazlar.” Çünkü:

“Birçoğu, ABD’de seçmen ya da üye profili üzerinden Demokrat Parti ile bağlantılı olan bu isimler, bu partinin liderlerinin işledikleri, kabul edilmesi mümkün olmayan politik suçları pek umursamazlar. Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu birkaç ayrı dönemde 120.000 Japon Amerikalı, evlerinden ve geçim kaynaklarından kopartıldı ve gözaltı kamplarına atıldı; atom bombaları Hiroşima ve Nagasaki’ye atıldı, çok sayıda masumun ölümüne yol açtı; FBI’a politik örgütlere sızma yetkisi verildi; 1940 tarihinde yürürlüğe giren, hükümetin zor ve şiddet yoluyla yıkılmasını önleme amaçlı Smith Kanunu, Troçkist olan Sosyalist İşçi Partisi liderlerini, daha sonra Komünist Parti liderlerini politik görüşlerinden dolayı hapse attı; bir ‘ulusal olağanüstü hal’in ilan edilmesi durumunda politik muhalifleri toplamak amacıyla gözaltı kampları kuruldu; Kırklı yılların sonlarında ve ellilerde devlette çalışan sekiz bin kişi, politik bağlantıları ve görüşleri nedeniyle işten çıkartıldı, hayatın her alanından binlerce insen işlerinden oldu; Tarafsızlık Kanunu ile İspanya’ya ambargo uygulandığı dönemde birçok şirket Franco’nun faşist lejyonlarını besledi; çeşitli Üçüncü Dünya ülkelerinde kontrgerilla programları yürürlüğe konuldu; Vietnam Savaşı Demokrat Parti döneminde yapıldı, çatışma süreci aynı dönemde tırmandırıldı. Ayrıca, yaklaşık bir asır boyunca Demokrat Parti’nin Kongre’deki lider kadroları, ırk ayrımcısı düzeni korudu, tüm linç karşıtı ve adil istihdam yasalarına mani oldu. Ama tüm bu suçlar, birçoklarına yıkım ve ölüm getirmesine rağmen, nedense liberalleri, sosyal demokratları ve ‘demokratik sosyalist’ antikomünistleri, Demokrat Parti’yi veya onu yaratan siyasi sistemi kınamaya teşvik etmedi. Bu kesimler, komünizme karşı takındıkları hoşgörüsüz tavrı Demokrat Parti’ye sergilemediler.”[116]

Hınç ve Sosyalist Kimlik

Batı Marksizmindeki saflık fetişinin vazgeçemediği duygusal bileşenlerden biri de hınçtır. Hınç, güçsüzlük üzerinden değerlerin tersine çevrilmesini (gerçekliğin altüst edilmesini) ifade eder.

Marx ve Engels’in ölümleri sonrası yayımlanan çalışmaları üzerinden yeniden biçimlendirilen kitabi yaklaşıma göre, kapitalizmin en çok geliştiği yerler, yani Batı Avrupa ve ABD, sosyalizmin ilk olarak ulaşması gereken yerlerdi. Ancak, ilk başarılı devrim Rusya’da (yani “en zayıf halka”da) gerçekleşti, ardından Çin, Kore, Küba, Vietnam gibi üçüncü dünya ülkelerinde kök saldı. Bu bölgelerdeki sömürgeci, yarı-sömürgeci ve yarı-feodal koşullar, bu sosyalist projeleri  (saldırılara karşı savunma yapmak ve egemenliği güvence altına almak için) güçlü bir devlet inşa etmeye, (yaşam standartlarını yükseltip küresel eşitsizliği azaltmak adına) üretim güçlerini, bilimleri ve teknolojiyi geliştirmeye odaklanmaya mecbur etti.[117]

Bu bağlamda, Batı Marksizmi, devrim yapamadı. Bu kifayetsizliğiyle Batı Marksizmi, devrimlerinin Batı’nın açtığı yolu takip edeceğini düşündüğü, ama nasılsa ilk başarılı devrimleri gerçekleştiren ülkelere hınç duymaya başladı.

Bu hınç iki biçim aldı:

1. Sosyalizm, Merleau-Ponty’nin sözleriyle, (onu uzakta gören zamansallık anlayışı uyarınca) “mutlak bir Öteki” olarak tasavvur edildi.[118] Bu, sosyalizmi sadece kapitalist değerleri yeni bir içeriğe ve anlama kavuşturma çabasına indirgedi. Oysa kapitalist yaşam biçiminin aşılması gerekiyordu. Diyalektik düşüncedeki temel eksiklik, burada da karşımıza çıkıyordu. Burada temelde “zaruretten fazilet devşirme” çabası söz konusuydu. Nihayetinde yoksulluk, mağduriyet ve yukarıda bahsi edilen yenilgi, kutsal kılındı.[119] Max Scheler’in de dediği gibi, bu “nefret edilen nesnenin özelliklerinin tam tersi özelliklere sahip bir şeye duyulan sevgi”ydi.[120] Bu noktada, Deng Şiaoping’in “Sosyalizm, yoksulluğu ortadan kaldırmak demektir. [...] Fakirlik sosyalizm değildir, komünizmden ise çok uzaktır.”[121] ifadesini hatırlamamız gerekir.

2. “Küçük”, “yoksul”, “zayıf” ve “mazlum” olana duyulan sevgi, gerçekte zıt olgular olarak servete, güce ve iktidara yönelik örtük nefretin, baskılanmış hasetin ifadesiydi. Doğal olarak bu kesim, iktidarı alan, halkın demokratik diktatörlüğünü güçlendiren ve yoksulluk ile cehaleti ortadan kaldıran devrimleri eleştirmeyi iş edindi.[122]

Doğu’da Marksizm muktedir oldukça, Batı Marksizmindeki iktidarsızlık daha da belirginleşti. Bu iktidarsızlığın demlediği haset, hınça evrildi: Doğu’nun elde ettiği başarı, saf olmadığı için redde tabi tutuldu. Batı’daki başarısızlık ise, saflık korunmuş olduğu için başarı sayıldı. Batı Marksisti, dünyaya başaşağı bakıyordu.

“Hegel’e geri dönüyoruz” diyen veya Hegelcileştirilmiş genç Marx’a döndüğünü iddia eden Batı Marksistlerine şu gerçeği hatırlatmak gerekiyor: Hegel, Hukuk Felsefesi kitabının önsözünde şunu söylüyordu:

“Eğer teori, mevcut dünyayı aşar, olması gerektiği gibi ideal bir dünya inşa ederse, o dünya, yalnızca dünya inaş edenin görüşlerinde düşler âleminde her şeyi inşa edebileceğiniz hayali bir unsur olarak varlığını sürdürür.”[123]

Ayrıca, genç Marx’ın kaleme aldığı ikinci tezi de hatırlatmak gerek: bu tez, “insan, hakikat, yani gerçeklik ve güç, kendi düşünme pratiğinin budünyaya ait oluşu konusunda ispat sunmalıdır. [...] Pratikten kopuk bir düşünme pratiğinin gerçek olup olmadığı, salt skolastisizmin meselesidir.”[124]

Batı Marksistleri, sosyalizme dair fikirlerindeki saflığı muhafaza etmeye çalışıyorlar. Ama bu halleriyle sosyalizmin hakikiliğine halel getiriyorlar, zarar veriyorlar. Sosyalizm, hakikiliğini Çin, Küba, Kuzey Kore gibi ülkelerde ispatlıyor. Batı Marksizmi ise “saf sosyalizm” anlayışındaki saflık fetişi ile o hakikiliğe dair ispat sunmayı imkânsızlaştırıyor.

Batı Marksistlerine göre sosyalizm, Marx’ın sözleriyle, tümüyle “skolastisizmin meselesidir.” Batı Marksistleri, gerçek mücadelelerle, dünyayı değiştirmekle ilgilenmezler, bunun yerine, sürekli olarak bir Fikri saflaştırmakla, arındırmakla ilgilenirler. Bu fikir de fildişi kulelerinde yaşayan Marksistlerin tartışıp durduğu bir konudan ibarettir. Sadece gerçek dünyaya dair bir ölçüt olarak kullanılır.

“Sosyalizm” veya “Marksizm” denilen yaftalar, sadece toplumda gündeme gelen önemsiz konular dâhilinde kültür karşıtı sıra dışı bir kimlik olarak kullanılırlar. Batı’da Marksizm, tam da kişisel bir kimliğe indirgenmiştir.

Küba ve Çin gibi yerlerde, bir kişi, kendine “komünist” dediğinde, yalnızca katıldıkları fikirlerden söz etmiyorlar, aynı zamanda Komünist Parti bağlamında yaptıkları eylemlerden bahsediyorlar. Komünist olmak, yalnızca kişisel bir kimlik meselesi değildir. Bu, toplumsal düzeyde kitleleri temsil eden örgütlerde çalışmak suretiyle edinilen bir etikettir. Bir kişi, yalnızca teoriyi öğrenerek ve Lenin’in teşvik ettiği gibi, “insanlık tarafından biriktirilmiş bilgeliği özümseyerek” komünist olmaz.[125] Bu çaba tabii ki önemlidir, ancak Lenin’in şu sözü üzerinde de durulmalıdır: “Ancak işçilerle ve köylülerle yan yana çalışarak gerçek bir komünist olunabilir.”[126] Bu, komünist disiplinini, eğitimi, etiği, erdemleri ve yeni bir toplum inşasını hayatının amacı haline getirme iradesine ihtiyaç duyar.

Sosyalist olmayı yalnızca kişisel bir kimlikle sınırlayan Batı Marksizmi, bu hasletlerden yoksundur. Hans Georg Moeller ve Paul D’Ambrosio’nun dediği gibi, kimlik oluşturma çabasının özgeçmiş oluşturma biçimine evrildiği “CV’cilik” çağında, sosyalist kimlik, en yalın biçimde, insanların sosyal medyadaki biyografilerinde görünürlük kazanır. Bu düzlemde insanlar, hangi tür sosyalizmle özdeşlik kurduklarını ya kelimenin kendisiyle ya da emojilerle (demokratik sosyalist gül, komünist orak ve çekiç) dile getirirler.[127] Aşırı bireyci Batı’nın sosyalizmi kişisel bir kimlik olarak ele aldığı gerçeklikte, bu “sosyalistler” için yaşanabilecek en kötü şey, sosyalizmin gerçekleşmesidir. Bu, onların kültür karşıtı marjinal kimliklerinin tümüyle yok olmasını ifade eder. Ülkenin emekçi kitlelerine tümüyle yabancılaşmış oldukları gerçeği, esasen emekçi halk sosyalist fikirlere ikna olmasın, dolayısıyla iktidar hiçbir zaman alınmasın diye ortaya konulan uçlaştırma çabası bağlamında ele alınmalıdır.

Sosyalizmin başarıya ulaşması durumunda, benlik kaybolacak, kapitalizm bünyesinde gelişmiş sosyalist kimlik yok olacaktır. Batı’da sosyalizm, mevcut düzeni nefretle karşılayan fakat onu aşmanın gerektireceği kimlik kaybından daha da fazla nefret eden bir kimlik üzerine kuruludur. Batı Marksizmindeki saflık fetişi, CV’cilik çağında, kimlik oluşumu alanında kendisini bu şekilde ortaya koymaktadır. Önemli olan, mükemmel biyografilere sahip olmak, mükemmel gönderiler paylaşmak, internette mükemmel cevaplar vermektir. Hâsılı, işçi sınıfının politik iktidarı ele geçirmesi, Batı’da sosyalizmi kimlik ve yafta olarak taşıyanların varoluşunu tehdit edecek bir ihtimaldir.

Hegel’in Gözlerindeki Ölü

Hegel’in adını anıp duran Batı Marksistleri, Hegel’i somutun analizinde nerede konumlandırırlar? Cevap basittir: Hegel ölüdür. Ne var ki Hegel, intikam almadan ölmez. Batı Marksistleri de Hegel’in gözünde ölüdürler. Genelde maddi dünyayı, özelde sosyalizm mücadelesini yorumlamadaki diyalektik karşıtı bakış açıları, onları Hegel’in “Dogmatizm” dediği ölüme çalan konuma mahkûm etmektedir. Hegel’e göre:

“Dogmatizm, bir düşünme biçimi olarak, sıradan bilgi edinme aşamasında da felsefe çalışması sürecinde de ilk elden vakıf olunan veya elde zaten varolan sabit sonuç olarak bir önermenin Doğru olanı teşkil ettiğine dair görüşten başka bir şey değildir.”[128]

Batı Marksistlerindeki dogmatizm, ikilikleri, soyut gerçekleri ve saf olanı taparcasına önemserler. Onlara göre bir şey (saf olduğu ölçüde) ya sosyalizmdir ya da (saf değilse) sosyalizm değildir. Pratikte oluş anlayışından, bu anlamda, sosyalizmin inşası denilen gerçeklikten kopukturlar.

Oysa sosyalizm inşa edilmelidir. Bu inşa, pratikte, emperyalist baskılarla, çelişkilerle, aktif ve pasif şiddetle yüklü dünyada ortaya konulması gereken bir uğraştır. Marcuse gibi Batı Marksistleri, pozitivizmin “gerçekler”i fetişleştiren yaklaşımına dair muhteşem eleştiriler kaleme alabilirler, fakat dünyada ilerleyen sosyalist inşa sürecine dair analizlerinde, gerçekleri onları var eden unsurlardan koparmak dışında bir şey yapmazlar. Batı Marksistlerinin bakış açısı, hınçı temel alan diyalektik karşıtı saflık fetişinin hâkimiyeti altındadır. Bu bakış açısı, kendisini farklı biçimlerde ortaya koymaktadır. Bu biçimlerden biri de sosyalist kimlik ve özgeçmiştir.

Carlos L. Garrido

[Kaynak: The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism, Midwestern Marx Publishing Press, Bahar 2023.]

Dipnotlar:
[101] Bu konuda daha fazla ayrıntı için bkz.: Losurdo, Western Marxism ve Rockhill, “The CIA and the Frankfurt School’s Anti-Communism;” “The CIA Reads French Theory;” “Foucault: The Faux Radical;” and “Foucault, Anti-Communism and the Global Theory Industry” başlıklı makaleleleri.

[102] Thomas W. Braden, “I’m Glad the CIA Is ‘Immoral,’” Saturday Evening Post (20 Mayıs 1967): SEP.

[103] Parenti, Black Shirts and Reds, s. 41-58.

[104] Parenti, Blackshirts and Reds, s. 43.

[105] Parenti, Blackshirts and Reds, s. 46.

[106] Parenti, Blackshirts and Reds, s. 50-51.

[107] Parenti, Blackshirts and Reds, s. 52.

[108] Losurdo, Western Marxism, s. 179.

[109] Marx ve Engels, MECW, Cilt. 5, s. 49; Marx ve Engels, MECW, Cilt. 6 (Moskova: Progress Publishers, 1976), s. 519.

[110] Marx ve Engels, MECW, Cilt. 24, s. 95.

[111] Marx ve Engels, MECW, Cilt. 24, 87.

[112] Losurdo, Western Marxism, s. 179.

[113] Lenin, CW, Cilt. 31, s. 94-95.

[114] Parenti, Blackshirts and Reds, s. 51.

[115] Losurdo, Western Marxism, s. 159.

[116] Parenti, Blackshirts and Reds, s. 48-49.

[117] Lenin’in devrim öncesinde ve sonrasında odaktaki konuyu değiştirdiği görülüyor.

[118] Maurice Merleau-Ponty, The adventures of the Dialectic, çeviri: by L. Rozitchner (Buenos Aires: Leviathan, 1957), s. 298.

[119] Max Scheler, Ressentiment (Milwaukee: Marquette University Press, 2007), s. 46.

[120] Scheler, Ressentiment, s. 65.

[121] Deng Xiaoping, “Building a Socialism with a Specifically Chinese Character.” Selected Works of Deng Xiaoping içinde Cilt. 3 (30 Haziran 1984): Deng.

[122] Scheler, Ressentiment, s. 65.

[123] G. W. F. Hegel, Philosophy of Right (Oxford: Oxford University Press, 1978), s. 11.

[124] Marx ve Engels, MECW, Cilt. 5, s. 6.

[125] Lenin, “The Task of the Youth Leagues.” CW içinde, Cilt. 31, s. 286.

[126] Lenin, “The Task of the Youth Leagues.” CW, Cilt 31, s. 298.

[127] Hans Georg Moeller ve Paul D’Ambrosio, You and Your Profile: Identity After Authenticity (New York: Columbia University Press, 2021).

[128] Hegel, Phenomenology of Spirit, s. 23.

0 Yorum: