24 Ocak 2026

ABD’de Saflık Fetişinin Aldığı Üç Biçim


1. Reel Sosyalizme Reddiye

Batı Marksizmi, saflık fetişini belirli nesnel güçlerin üzerinde temellendirir. Böylelikle Batı Marksizmi, Amerikan akademisi ve sivil toplumunda kabul edilebilir tek “Marksizm” olmakla kalmayıp, aynı zamanda mevcut düzenin savunulması için vazgeçilmez bir bileşen haline gelmiştir.

Marx’ın meta fetişi ile vurguladığı gibi, birçok radikal şifacı, “bunu farkında olmadan yapmaktadır”.[265] Çoğu, fikirlerini ve uygulamalarını gerçekten devrimci olarak görmektedir. Ancak bu, karşı-devrimci siyaset için oynadıkları nesnel rolü değiştirmez. Sonuçta, Engels’in vurguladığı gibi, “dürüst oportünizm, belki de en tehlikelisidir!”[266]

Batı Marksizmi, nesnel planda karşı-devrimcidir. Bu konum, komünizmi faşizm kadar kötü olarak görmeleri, burjuva liberal demokrasini, Leibniz’in Tanrı’sının yarattığı dünya gibi, mümkün olan en iyi dünya olduğunu düşünmelerinin doğal bir sonucudur. Bu haliyle Batı Marksizmi, kontrollü muhalefetin ideal biçimine dönüşmüştür.

Thatcher’ın “başka alternatif yok” diyen yaklaşımını tümüyle benimseyen, bu nedenle, alternatifi çok daha kötü gördüğü için mevcut düzene asla ciddi bir şekilde karşı çıkmayacak bir muhalefettir bu. Gramşici bir bakış açısıyla, bu, mevcut düzenin hegemonyasını sürdürmek için kontrollü “hegemonya karşıtlığı”nın ne kadar gerekli hale geldiğini ve egemen kurumların, muhalifleri kapitalist-emperyalizmi önemli ölçüde tehdit etmeyen örgütlere ve eleştiri yollarına yönlendirerek kapitalizmin yarattığı hoşnutsuzluğun önüne nasıl geçebildiklerini göstermektedir.

Bu görüş, ABD’deki “sosyalist” örgütlenmenin en büyük kısmını oluşturan Bernie Sanders ve Amerikalı Demokratik Sosyalistler hareketinde yaygındır. Örneğin, Amerikalı Demokratik Sosyalistler (DSA), Jacobin ve Haymarket Books tarafından düzenlenen 2019 sosyalizm konferansında, Çin, Küba, Venezuela ve Nikaragua gibi sosyalist ülkeler “otoriter” olarak bulunup kınanmıştı. Ertesi hafta Ben Norton ve Max Blumenthal’ın raporu, konferansa katılan bazı panelistlerin (CIA’in gizli olarak yaptıklarını açıktan yapmak için kurulmuş olan kolu) Ulusal Demokrasi Vakfı gibi çeşitli emperyalist kuruluşlardan büyük miktarlarda para aldığını ortaya koydu.[267] Bu, daha önce incelediğim ilginç bir paradoksu gündeme getirmektedir: “Sosyalist veya komünist partiler ne zaman iktidara gelse, bu deneyimlerin büyük başarısızlıklarla sonuçlandığını düşünen biri nasıl sosyalist olabilir? Üçüncü dünyadaki herkesin sosyalizmde başarısız olduğunu, ancak bizim erdemli Batı olarak başarılı olacağımızı iddia etmek için ne türden bir kibre ihtiyaç vardır?”[268]

Sosyalist devletlere ilişkin bu saflık fetişi temelli tutum, sadece yanlış olmakla kalmayıp, devrimci açıdan da beyhudedir de! İşçi sınıfı, neden her zaman başarısız olan bir şeyi takip etsin ki? Özellikle de söz konusu işçi sınıfı, nesiller boyu anti-komünist propaganda ile büyütülmüşken. İşçiler, saflık fetişine iman etmiş Marksistlere, “medya, okullar ve ailem bana her zaman sosyalizmin yoksulluk, soykırım ve toplumsal çöküşe yol açtığını söylüyorken neden sosyalizm için örgütleneyim ki?” diye sorduklarında, bu “sosyalistlerin” cevabı ne olacaktır? İşçilere zorla inandırılmaya çalışılan aynı yalan propagandayı kendilerinin de kabul ettiklerini düşünürsek, cevap, herhalde şunun gibi bir şey olurdu: “Evet, evet, hepsi doğru; sorun şu ki, gerçek dünyada sosyalizm denen şeyler aslında hiçbir zaman sosyalizm olmadı. Sosyalizm, benim kafamda saf haliyle var olan bu güzel fikirdir.” Bundan sonra sosyalizm uğruna mücadeleyi kabul etmek için söz konusu işçinin de konuştuğu sosyalist kadar çocukça ve saf olması gerekir.

Bunun yerine, sosyalistler ve komünistler, Sovyetler Birliği, Çin, Küba, Bolivya vb. ülkelerde sosyalizmin elde ettiği muazzam başarıları, küresel emperyalist sistemin kesintisiz yürüttüğü hibrit savaşın baskısı altında bile sosyalizmin neler başarabileceğinin örnekleri olarak kullanmalıdır. İşçi sınıfına, sosyalizmin kendilerine neler sağladığını ve bize neler sağlayabileceğini gösterebilmeliyiz. Solun bunu başarabilmesi için sosyalist ve anti-emperyalist devletlere karşı kullandığı, kendisine dar görüşlü, emperyalizme dost bakış açısını kazandıran dogmatik gözlüklerini çıkarması gerekir. Sol, geçmişteki ve günümüzdeki sosyalist deneyimleri somut bir şekilde incelemeli, başarılarından dersler çıkarmalı, hatalarını soyut ve tarih dışı bir şekilde değil, özgün bağlamları içerisinde anlamalıdır.

2. “Gerici” İşçilere Reddiye

ABD bağlamında saflık fetişi, işçi sınıfının hangi kesimlerinin örgütlenmeye yetecek kadar “saf” olduğu ve hangilerinin kirlenme korkusuyla yalnız bırakılması gerektiği konusundaki değerlendirmelerde de kendini gösterir. İşçi sınıfının büyük bir kısmı toplumsal açıdan muhafazakârsa, dolayısıyla, aydınlanmış PYS solunun önsel kabul koşulları olarak belirlediği tüm saflık kriterlerini karşılamıyorsa (Hillary Clinton’ın tabiriyle) “biçareler” ya da daha kötüsü, sosyalist harekete katılamayacak “faşistler” olarak redde tabi tutulurlar.

Bu Marksistler için geleneksel komünist slogan, artık “dünyanın işçileri ve ezilenleri birleşin” değil, “dünyanın toplumsal açıdan aydınlanmış işçileri ve ezilenleri birleşin”dir. Bu “Marksistler”, Trump’a oy veren milyonlarca Amerikalı işçiyi, Trump’ın sığ ve sahte sistem karşıtı söylemleriyle aldatılmış bir grup insan olarak görmüyorlar; bu oyların altında yatanın, Trump’ın ya da herhangi bir burjuva partisinin değil, yalnızca sosyalist hareketin sağlayabileceği yeni bir şeye dönük arzu olduğunu görmüyorlar. Bunun yerine, işçi sınıfının bu büyük kesiminde, bir grup ırkçının, ancak sınıf mücadelesinden vazgeçip Demokratları takip ederek yenilgiye uğratılabilecek bir “faşist” tehdit oluşturduğunu görüyorlar. Kulağa saçma gelse de, bu politika, ABD’de bugün faal olan komünist harekete hükmediyor.

Batı Marksizminde hâkim olan saflık fetişi, Lenin’in dediği gibi, “sosyalizmi, soyut insan malzemesiyle ya da bizim tarafımızdan özel olarak hazırlanmış insan malzemesiyle değil, kapitalizmin bize miras bıraktığı insan malzemesiyle inşa etmeye başlayabileceğimizi (ve başlamamız gerektiğini)” unutuyor.[269] Komünistler, yoktan “saf” bir işçi sınıfı var edemezler. Egemen sınıfın işçi kitlelerini bölmek için dayattığı farklılıklara bakılmaksızın, tüm işçileri örgütlemeyi öğrenmek zorundadırlar. Komünistler, işçi sınıfının geri kalmışlığının, onları görmezden gelerek aşılamayacağını anlamalıdırlar. Bu şekilde davranmak, işçileri kapitalizmin kriz anlarında her zaman rakip bir güç olan faşistlerin eline teslim etmekten başka bir şeye yol açmaz. Bunun yerine, işçi sınıfının en geri unsurlarının ancak sınıf mücadelesi yoluyla gelişebileceği kabul edilmelidir. Bu, onların ardında secdeye varıp “kuyrukçuluk yapmamız” gerektiği anlamına gelmez, ancak sınıf konumları nedeniyle nesnel olarak devrimci olduklarını ve bu nedenle bilinç ve duygularının her zaman sosyalizme doğru yükseltilip yeniden ifade edilebileceğini anlamak anlamına gelir. Komünistler, kendileriyle aynı fikirde olmayan işçileri sosyalizm için mücadele etmeye ikna etme yeteneklerine güvenmiyorlarsa, kendilerini nasıl komünist olarak görebilirler? Boş yere kendi “mahalle”sine seslenmekten başka ne yapıyorlar?[270] Lenin’in etkili bir şekilde belirttiği gibi,

“Bu ‘gericilik’ten korkmak, ondan kaçınmak ya da onun üzerinden atlamak, proleter öncünün en geri kalmış tabakaları ve işçi sınıfı ile köylülüğün kitlelerini eğitmek, aydınlatmak ve yeni yaşama çekmekten oluşan işlevinden korkmak anlamına geleceği için büyük bir aptallık olur. Öte yandan, dar görüşlü zanaatkâr bakış açısına sahip ya da mesleğine ve meslek sendikasına ait önyargıları taşıyan tek bir işçi bile kalmayana kadar proletarya diktatörlüğünün kurulmasını ertelemek, daha da büyük bir hata olacaktır. [...] Komünistlerin görevi, geri kalmış unsurları ikna etmek, aralarında çalışma yürütmek, kendilerini yapay ve çocukça ‘sol’ sloganlarla onlardan uzaklaştırmamaktır.”[271]

Ancak saflık fetişine iman etmiş “Marksistler”, dünyayı statik, özcü ve idealist bir çerçeveden görürler. Sosyalizm mücadelesini maddi bir süreç olarak anlamazlar. Onlara göre, şu anda var olan güçler, her zaman oldukları yerde ve oldukları gibi kalacaktır. Bu bakış açısı, komünistlere tarih tarafından miras bırakılan görevle, yani devrimin öznel koşullarını geliştirmekle temelden çelişmektedir. Ancak bu bakış açısı ebedi değildir; o da değişime tabidir ve diyalektik materyalist dünya görüşünün geliştirilmesi yoluyla aşılabilir. Kişi, devrimci pratiğinde dünyanın “değişim ve karşılıklı bağlantının egemenliğinde olduğu ve dünyayı somut olarak incelersek, değişim ve karşılıklı bağlantıların gerçekleştiği biçim ve yapıları deşifre etmeye başlayabileceğimiz” anlayışını tutarlı bir şekilde uyguladığında, saflık fetişinin diyalektik karşıtı özünün üstesinden gelebilir.[272]

3. Ulusal Geçmişe Reddiye

Saflık fetişinin ABD’de aldığı ikinci bir özgün biçim daha vardır. Gramsci’nin çalışmaları, komünistlerin kitlelerin sağduyu temelli anlayışlarına ve duygularına başvurmak zorunda olduklarını, buradan yola çıkarak, kitle içindeki fikirlerin özünü sosyalizmin diliyle eleştirel bir şekilde yeniden ifade etmek zorunda olduklarını anlamamıza yardımcı olur. Yurtdışındaki sosyalist deneyimleri ve yurt içindeki işçi sınıfının büyük bir kısmını reddetmeleri yetmezmiş gibi, saflık fetişi Marksistleri, bir de Amerikan kitlelerinin kabul ettiği geleneklerden tümüyle kopuyorlar, böylelikle, devrim için gerekli öznel koşulları geliştirme konusundaki acziyetlerine bir de yanlışı ekliyorlar. “Amerika’yı ortadan kaldırın” gibi abartılı ve aşırı sol sloganlar, Amerikan komünist çevrelerinde giderek daha popüler hale geliyor. Onlara ve tek taraflı bakış açılarına göre ABD, yerleşimci sömürgeciliğe, emperyalizme, sömürüye, köleliğe, egemen sınıfın ve devletinin tüm suçlarına indirgenebilir bir olgu. Bazıları, beyaz işçilerin aslında var olmadığını, onların sadece “yerleşimciler” olduğunu söyleyecek kadar ileri gidiyor. ABD tarihi, saflık fetişi temelli bakış açısı uyarınca, yeterince saf olmadığı için tümüyle bir kenara atılıyor. Bu işlem, tüm Amerika tarihini, mülk sahibi sınıfın ve devletinin tarihi denilen torbaya atmak suretiyle yapılıyor.

Oysa ABD tarihi, bugünün ABD’li komünistleri için kabul edilemeyecek kadar saf olmayan bir tarih olmasına rağmen, Marx’tan Lenin’e, Mao’dan Ho Chi Minh’e ve Fidel’e kadar dünya komünist hareketin liderlerince her zaman övgüye mazhar olmuştur. Örneğin, Lenin, 1918 tarihli “Amerikalı İşçilere Mektup”unda şunu söylemektedir:

“Modern ve uygar Amerika’nın tarihi, bugünkü emperyalist savaş benzeyen, krallar, toprak sahipleri veya kapitalistler arasında gasp edilmiş toprakların veya haksız kazançların paylaşımı konusunda çıkan çatışmaların neden olduğu, fetih amaçlı sayısız savaşa kıyasla, sayıları az olan, gerçekten özgürleştirici, gerçekten devrimci savaşlardan biriyle birlikte başladı. Bu savaş, Amerikan halkınca, Amerika’yı ezip sömürgeci kölelik koşullarına mahkûm eden İngiliz soyguncularına karşı yürütüldü, bugün de bu ‘uygar’ kan emiciler, tıpkı Amerikan halkına yaptıkları gibi, Hindistan, Mısır ve dünyanın her yerinde yüz milyonlarca insanı ezip sömürgeci kölelik koşularına mahkûm kılmaya devam ediyorlar. [...]

Amerikan halkı, Amerikan proletaryasının en iyi temsilcileri tarafından benimsenen devrimci bir geleneğe sahiptir. Bu temsilciler, biz Bolşeviklerle tam bir dayanışma içinde olduklarını defalarca dile getirmişlerdir. Bu gelenek, on sekizinci yüzyılda İngilizlere karşı verilen bağımsızlık savaşı ve on dokuzuncu yüzyılda gerçekleşen İç Savaş’la tanımlıdır. Bazı açılardan, sadece kimi sanayi kollarının ve ulusal ekonominin ‘yıkımını’ dikkate alırsak, 1870’teki Amerika, 1860’ın gerisindeydi. Ama 1863-1865 arası dönemde cereyan eden Amerikan İç Savaşı’nın dünya tarihi açısından sahip olduğu o oldukça ilerici ve devrimci önemini bu gerekçelerle inkâr etmek, sadece bilgiçlik taslayan, aptal bir insanın yapacağı bir şeydir.”[273]

Amerika’nın İngiliz krallığından bağımsızlığını ilan etmesinden bir buçuk asır sonra, 1945 yılında Ho Chi Minh, Vietnam’ın Fransa ve Japonya’dan bağımsızlığını ilan ettiği Vietnam Bağımsızlık Bildirgesi’nde bu idealleri alıntılar ve onları şu şekilde özetler: “Dünyadaki tüm halklar doğuştan eşittir, tüm halkların yaşamaya, mutlu ve özgür olmaya hakkı vardır.”[274]

Neredeyse on yıl sonra, 1953’te Fidel Castro, Moncada Kışlası’na yapılan saldırının ardından, ünlü “Tarih Beni Aklayacaktır” savunmasında, bu belgeyi uzun uzun alıntılamıştır. On yıldan biraz daha uzun bir süre sonra, Mao Zedong, 1965’te Amerikalı gazeteci Edgar Snow ile yaptığı röportajda, şunları söylemiştir:

“Önce İngiliz emperyalizminden bağımsızlıklarını elde etmek için ilerici bir savaş verdiler, ardından özgür işgücü piyasasını kurmak için bir iç savaş yürüttüler. Washington ve Lincoln, kendi dönemlerinin ilerici adamlarıydı. ABD, cumhuriyet olarak kurulduğunda, Avrupa’nın tüm kralları ondan nefret etti, korktu. Bu durum, Amerikalıların o zamanlar devrimciler olduğunu ortaya koyuyor.”[275]

Egemen sınıfın tarihindeki tüm inkâr edilemez ve kınanması gereken kusurlarına rağmen, bu tarihin karanlık yüzünün altında onun tam tersinin, çeşitli sömürü ve zulüm biçimlerine karşı uzun ve zorlu bir mücadele tarihi yattığını unutmamalıyız. Bu, Thomas Paine, Thomas Skidmore, John Brown, Frederick Douglass, August Willich, Daniel DeLeon, Eugene Debs, Bill Haywood, Elizabeth Flynn, William Foster, Henry Winston, W.E.B. DuBois, Martin Luther King ve binlerce diğerleri gibi isimlerin tarihidir. Bu tarih, ayrıca, kölelik karşıtı hareketin, işçi hareketinin, iç savaş ve yeniden yapılanma döneminin, oy hakkı hareketinin, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ve yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıkan muhtelif sosyalist, komünist ve anarşist örgütlerin tarihidir. Bu tarih, özünde, sermayeye, devlete ve işçi kitlelerini ırk, cinsiyet ve din gibi kolektif sınıf mücadelesini engelleyen diğer faktörlerle bölmek için kullanılan çeşitli taktiklere karşı verilen mücadelenin tarihidir.

Bu tarih, bugünün komünistlerini gururlandırmalı, bugün verdiğimiz mücadelenin, yüzyıllar boyunca aynı topraklarda aynı mücadeleyi verenlerin mirasını sürdürdüğünü bize hissettirmelidir. Bu tarih, önceki nesillerin mücadelelerinin boşa gitmemesi için sergilediğimiz kararlılığa dayalı olarak, mücadelemize tarihsel zorunluluk boyutunu kazandırmalıdır.

Tarihimize dürüstçe bakıldığında, ülkenin iki zıt kutbun birleşiminden oluştuğu anlaşılır: biri, sermaye birikiminin çıkarlarını savunmak için mücadele ederken, diğeri, çalışan ve ezilen halkların çıkarlarını savunmaya çalışır. Bu kutuplar, Dr. Martin Luther King Jr.’ın “iki Amerika” olarak adlandırdığı siyasi mücadeleleri temsil eder: biri, “maddi refahın engin okyanusunda” yüzerken, diğeri, bu okyanusun ortasında “yoksulluğun yalnız adasında yok olmaktadır.”[276]

Sosyalizm, barış, işçi hakları, yerli halkların, siyahilerin ve kadınların hakları için mücadele edenlerin tarihi, Amerika’nın dışında Amerika’ya karşı mücadele eden apayrı bir tarih değildir. Aksine, bu tarih, ülkemizi kuşatmış olan adaletsizliklerin doğal bir uzantısıdır. Bu mücadelelere katılan işçilerin büyük çoğunluğu kendilerini, Amerikan halkının ve Amerikan değerlerinin, yani yaşam, özgürlük, mutluluk arayışı, egemenlik, devrim hakkı ve halkın gerçekten halka ait, halk için olan bir hükümet eliyle yönetilmesinin gerçek temsilcileri olarak görüyorlardı. Onlar, 1776’da başlayan devrimci geleneğin ilerici yanını alıp bu ilericiliğin pratik ve mantıklı sonucu olarak gördükleri sosyalizme doğru ilerlettiklerini düşünüyorlardı. Müteveffa tarihçi Staughton Lynd’in yazdığı gibi:

“Neredeyse iki yüz yıldır her türden Amerikalı radikal, düşünsel kökenlerini Bağımsızlık Bildirgesi ve onun gerekçelendirdiği Devrim’e dayandırır. Amerikan Devrimi’nin hatırasını liberalizme veya gericiliğe teslim etmeyi inatla reddederek, yalnızca radikalizmin 1776’nın sözlerini gerçek kılabileceklerini ısrarla savunmaktadırlar.”[277]

The Souls of Black Folk [“Siyahi Halkın Ruhları”] adlı eserinde, en büyük Amerikalı sosyalist teorisyenlerden ve edebiyatçılarından biri olan, kimi zaman “Amerikalı Lenin” olarak anılan W. E. B. Du Bois “Bugün, Bağımsızlık Bildirgesi’nin saf insani ruhunu Amerikalı zencilerden daha iyi temsil eden kimse yoktur” diyor.[278] Otuz yıl sonra, sadece başyapıtı değil, modern Amerika’yı anlamak için en önemli kitaplardan biri olan Black Reconstruction [“Siyahilerin Yeniden Yapılanması”] adlı eserinde Du Bois, benzer bir görüşü dile getirerek, “demokrasi, siyahların kalpleri hariç her yerde öldü” der. [279] Bu metinde Du Bois, İç Savaş’ın (ya da Amerika’nın ikinci devrimci savaşının) kuzeye kaçan siyahi proletaryanın (yani güneyli kölelerin) genel grevi sayesinde kazanıldığını, böylece, Birleşik Devletler için “iki kat değerli” hale geldiğini söyler. Bu grev, güneyin üretim kapasitesini yok ederek onu zayıflatırken (yani güney, siyahi işçilerin işgücünü kaybetmiştir), kuzeye siyahi işçiler, askerler, casuslar vb. şeklinde ek bir güç katmıştır. [280] Bu, kuzeyi köleliği kaldırmaya mecbur etmekle kalmamış, aynı zamanda güneyde, Azat Edilmiş İnsanlar Bürosu öncülüğünde, 1876’daki mülkiyet karşı devrimine kadar (yani kuzey sermayesinin güney işçiliğine ihaneti ve güney oligarşisiyle ittifakına dek) federal hükümetin askeri olarak savunduğu bir işçi diktatörlüğüne dönüşmüştür.

Du Bois yanında, Sumner, Stevens, Phillips ve Douglass gibi dönemin ilerici şahsiyetlerinin sosyalist demokrasinin üst biçimi olarak gördükleri devrimci hareket, Amerikan deneyiminin Bağımsızlık Bildirgesi’nin ideallerini gerçekleştirmek için izlemesi gereken gerçek yol olarak tanımlandı. Bu, sadece 1776’nın ideallerinin dünyada ilk kez tam olarak gerçekleştirilmesini değil, aynı zamanda bu ideallerin somutlaştırılmasını da gerektiriyordu. Artık bu idealler, Jefferson’ın demokrasiyle ilgili değerlendirmesi ve Bağımsızlık Bildirgesi dâhilinde, mülkiyet, sınıf ve ırk meselelerini de hesaba katmayı zorunlu hale getiriyordu.

Sosyalistler, her yıl Paris Komünü’nü proletaryanın ilk modern diktatörlüğü olarak kutluyorlar. Oysa güneyde, yeniden yapılanma döneminde ortaya çıkan işçi diktatörlükleri (1865-1876) daha önce tesis edildi. Yaklaşık on yıl yaşayan bu yapılar, Komün’den çok daha kapsamlı olmalarına rağmen, görmezden gelindi. Bu da egemen sınıfın devrimci tarihimizi yok saydığının, örtbas ettiğinin aleni kanıtı. Ayrıca bu durum, Amerikalı sosyalistlerin, dünyanın geri kalanındaki sosyalistler gibi, sermaye sahiplerinin sadece Amerikan tarihinin veya sosyalist mücadele tarihinin değil, genel olarak dünya tarihinin bu kadar önemli bir dönemini gizlemesine izin verdiklerini ortaya koyuyor.

Yirminci yüzyılın önde gelen Amerikalı tarihçilerinden biri, Komünist Parti’nin aktif militanı ve teorik dergisi Political Affairs’in yayın yönetmeni Herbert Aptheker, ünlü eseri The American Revolution’da [“Amerikan Devrimi”] benzer görüşleri dile getiriyor:

“On sekizinci yüzyıl ilerledikçe, net bir Amerikan ulusu bilinci ortaya çıkıp gelişti; bu bilinç, tüm sınıfları kapsıyordu. Devrimci çabaların merkezinde yer alan bu yeni ulusun kendi kaderini tayin etme hakkına dair, hiçbir sınıfa has olmayan arzusu, kesinlikle varlıklı kesimin tekelinde de değildi. Aksine, Amerikan Devrimi’nde, devrimin doğası ve o dönemdeki Amerikan burjuvazisinin ilerici karakteri nedeniyle, işçi ve köylü kitlelerinin aktif katılımı dikkat çekiciydi. Devrim, farklı unsurların birbiriyle ilişkisinin ürünüydü: devrimin ilerici ve demokratik içeriği kitleleri cezbetti. Kitlelerin katılımı ise devrimin demokratik içeriğini güvence altına almaya ve güçlendirmeye yardımcı oldu.”[281]

Amerika Komünist Partisi’nin (1945-1957) en sevilen genel sekreterlerinden biri olan ve kendisi de ilerici Amerikan tarihinin övgüye değer bir tarihçisi olan William Z. Foster, The Negro People in American History [“Amerikan Tarihinde Zenci Halk”] adlı kitabında şunu söylüyor:

“1776’da başlayan Devrim, içinde güçlü demokratik akımlar barındıran bir burjuva devrimiydi. Ulusu birleştirdi ve Amerika’nın ulusal bağımsızlığını tesis etti, ulusal pazarı İngiliz egemenliğinden kurtardı, ticaretin ve sanayinin daha hızlı gelişmesinin önünü açtı: feodal toprak mülkiyeti sistemini büyük ölçüde ortadan kaldırdı, kilise ile devleti ayırdı, Cumhuriyetçi bir hükümet biçimi tesis etti. Devrim, ayrıca çiftçiler ve zanaatkârların önemli siyasi haklarını gerçekleştirmeleri için gerekli nesnel koşulları yarattı: en büyük zayıflığı, siyahların köle olarak tutulmasını ortadan kaldırmamış olmasıydı.”[282]

1789’da Fransız Devrimi gerçekleştiğinde, Amerikan Devrimi’nin en ilerici ve demokratik aktörleri bu devrimi tamamen desteklerken, Hamiltoncu Federalistler türünden gerici unsurlar, arkadaşlarını Fransa ile savaşa girmeye çağırdı ve (ABD tarihinde ilk kez) Jefırsıncı demokratları “anarşistler, komünistler, ateistler, ailenin düşmanları ve devrimci Fransa’nın paralı ajanları” olarak nitelendirerek, onları kızıl olmakla suçladılar.[283] Ancak tam da Foster’ın dile getirdiği gibi,

“Gerçekleştirilen ağır saldırılar, o dönemde devrimci ruhun yükselişte olduğu halk kitleleri üzerinde pek bir etki yaratmadı. Sonuç olarak, 1800 yılındaki seçimlerde Jefferson, ABD tarihinin en büyük halk hareketlerinden birinin ortaya koyduğu çaba sonucu başkanlığı kazandı. Halk, Devrim’in demokratik meyvelerinden mahrum bırakılmasına izin vermedi. Jefferson’ın Cumhuriyetçi-Demokratik zaferi, demokrasi için olduğu kadar kapitalizm için de bir zaferdi; o dönemde, toplumsal üretici güçleri geliştirdiği ölçüde, kapitalizm ilerici bir toplumsal sistemdi. Jefferson’ın inşa ettiği, yoksul çiftçileri ve küçük üreticileri geliştirecek zemin, o dönemde genel olarak üretimin ve aynı zamanda Amerikan demokrasisinin en geniş tabanını oluşturmak için vazgeçilmez olan ana araçtı. Öte yandan, Hamilton ve Federalistlerin politikası, ancak gericiliğin ve mevcut feodal unsurların, plantasyon sahiplerinin ve onların kölelik sisteminin güçlenmesiyle sonuçlanabilirdi. Bu, sanayileşmeyi ilerletmezdi, halk demokrasisini ise hiç ilerletmezdi.”[284]

Devrimin ilk ilerici unsurları da, kapitalist ilişkilerin gelişiminin bu ilk rüşeym halinde, mülkiyetteki eşitsizlikler ve bunların etkileriyle ilgileniyorlardı. Örneğin Herbert Aptheker’in de ifade ettiği biçimiyle, Thomas Jefferson, mülkiyet ilişkilerindeki “muazzam eşitsizliğin insanlığın büyük çoğunluğunun sefaletinin nedeni” olduğunu, bu sermaye yoğunlaşmasının “demokratik hakları tehdit ettiğini” anlamıştı. [285]

Sermayenin çıkarlarının, halkın, halk tarafından ve halk için olan bir hükümeti, büyük iş dünyasının, büyük iş dünyası tarafından ve büyük iş dünyası için olan bir hükümete nasıl dönüştürebileceğini fark eden Jefferson, demokratik insan ile aristokratik insan arasında bir ayrım yapacaktı. Aristokrat insanın, “halktan korktuğunu ve ona güvenmediğini, tüm gücü ondan alıp üst sınıflara aktarmak istediğini” savundu, ayrıca, üst sınıfları “bankacılık kurumları ve paralı şirketler”in sahipleri olarak tanımladı. [286] Öte yandan demokratik insan, “halkla özdeşleşir, onlara güvenir, onları sever, kamu çıkarlarının dürüst ve güvenli bir muhafızı olarak görür”dü.[287]

Jefferson, aristokrat insanın Amerikan hükümetini ele geçirmesi halinde, 1776’daki sömürgecilik karşıtı devrimle kazanılan “özgürlükleri yok edeceğini” düşünüyordu.[288] Noam Chomsky’nin de belirttiği gibi, Jefferson, “demokrasi ile kapitalizm arasında bariz bir çelişki” görüyordu.[289]

“Kurucu babalar” içerisinde en ilerici figür olan Thomas Paine de benzer gözlemlere sahipti. 1795 tarihli Agrarian Justice [“Tarımda Adalet”] adlı eserinde, burjuva demokratik devrimin yirmi yılda başardıklarını gördükten sonra şunları söylüyordu:

“Medeniyetin şu anki durumu, adaletsiz olduğu kadar iğrençtir. Olması gerekenin tam tersidir ve bir devrim yapılması şarttır. Zenginliğin ve sefaletin sürekli olarak birbiriyle çarpışan ve göze batan zıtlığı, birbirine zincirlenmiş ölü ve diri bedenler gibidir.”[290]

1820’lerde ve 1830’larda ortaya çıkan ilk Amerikalı sosyalistler kuşağı, Jefferson’ın öngörüsünün ABD’nin emekleme dönemindeki sanayileşme sürecinde gerçeğe dönüştüğünü gördü. Artan eşitsizlikler ve farklılıklar karşısında Langdon Byllesby, Cornelius Blatchley, William Maclure, Thomas Skidmore gibi düşünürler ve aktivistler, Jefferson’ın bağımsızlık bildirgesindeki idealleri, onun pratik ve mantıklı bir sonucu olarak gördükleri sosyalizme taşıdılar.[291] Günümüzde sadece “Amerikan jeolojisinin babası” olarak anılan Maclure, Robert Owen ile işbirliği yaparak, Marx ve Engels tarafından eleştirel bir şekilde övülen ilk Amerikan ütopik komünist topluluklarından biri olan Yeni Ahenk’i kurdu. Jefferson ve Paine’in (yukarıda sunulan) değerlendirmelerine paralel olarak, Maclure, “milyonlarca insan, özgürlükçü teoriler sayesinde fiziksel baskıdan kurtulmuş olsalar da, hiçbir ülkede ve hiçbir hükümet biçiminde pratik olarak özgür olmamışlardır” diyordu.[292] Jefırsıncı demokratik idealler, kapitalist üretim ilişkileri bağlamında gerçekleştirilemeyecekti. 1776’nın ilerici ruhunun gerçekleştirilebilmesi için sosyalizm şarttı. Kısacası, Amerikan devriminin ilerici yönü, Amerikan sosyalizminin ve Wendell Phillips, Fredrick Douglass, Charles Sumner ve Thaddeus Stevens gibi figürlerin temsil ettiği kölelik karşıtı hareketin gelişiminin ideolojik embriyosunu teşkil ediyordu.

Tabii, ülkenin erken tarihinde karşımıza çıkan ilerici isimler, ırk ve cinsiyet konularında sorunsuz değillerdi. Domenico Losurdo’nun Liberalism: A Counter-History [“Liberalizm: Bir Karşı Tarih”] isimli kitabında gösterdiği gibi, liberal devrimler ve onların teorisyenleri, “özgürlük ve zulüm çelişkisi”yle maluldür. Bu çelişki, kral karşıtı liberal ideallerin doğurduğu köleleştirme pratikleri ve soykırım uygulamaları ile birlikte ortaya çıkmıştır.[293] Bu nesnel çelişki, göz ardı edilemez.

Ancak bu noktada iki hususu akılda tutmalıyız:

1. Tüm yeni şeyler, gelecekten gelmez, zihnimizde kendiliğinden zuhur etmez, geçmiş de yeni şeylere kaynaklık eder. Yani, Marksizmin bize öğrettiği gibi, bunlar geçmişin içinden çıkar, bu nedenle geçmişin bir parçasını da beraberinde getirir.

2. Bu türden süreçlerde öne çıkan ilerici unsurlar, ilk dönemde ilerici hareketlerin yetersiz kaldıkları sorunları daha iyi ele alan hareketler inşa etmişlerdir.

Marksist bakış açısına göre, genel tarihsel bakış açısı uyarınca “ilerici”, toplumu ileriye taşıyabilen, daha gelişmiş üretim kapasitelerine sahip yeni bir toplumsal ilişkiler dönemini başlatabilendir. En azından bu anlamda, Amerikan Devrimi’nin dünya tarihinde yeni bir dönemin başladığı dönüm noktası olarak, son derece ilerici bir olay olduğunu kimse inkâr edemez.

Kübalı felsefeci, şair ve sömürgecilik karşıtı savaşçı José Martí, Tres Héroes [“Üç Kahraman”] isimli kısa hikâyesinde Simon Bolivar, Peder Hidalgo ve San Martin hakkında şunları söylemektedir:

“Onlar, affedilmesi gereken hatalar yapmışlardır, çünkü yaptıkları tüm iyilikler, hatalarından daha büyüktür. İnsanlar, güneşten daha mükemmel olamazlar. Güneş, kendisini yakan ışınlarla bizi ısıtır. Güneşin lekeleri vardır. Nankör insanlarsa sadece lekelerden bahsederler. Minnettar insanlar ise ışıktan.”[294]

Amerikalı Marksistler, iman ettikleri saflık fetişlerinin, kendilerini Martí’nin eleştirdiği “nankör insanlar” olarak davranmak zorunda bırakmasına izin veremezler. Daha önce de belirttiğim gibi,

"Thomas Jefferson [ve genel olarak 1776’nın ilerici gelenekleri] hakkında da benzer, belki daha az hoşgörülü bir görüş savunulabilir. Onun köle sahibi ve ABD’nin yerli halklara yönelik soykırımının önde gelen figürü olarak rolünü hiçbir şey silemez, ancak Jefferson’un demokratik ve cumhuriyetçi ideallerinin ABD’deki sosyalist, kölelik karşıtı ve diğer ilerici hareketlerin ideolojik temeli olduğu gerçeğini kimse inkâr edemez. Lekeleri öne çıkaracağız diye ışığı silemezsek, ışığı vurgulayacağız diye lekeleri de silemeyiz.”[295]

Ülkemizin geçmişindeki ilerici ve sosyalist mücadeleler “Amerika karşıtı” bir nitelik arz etmemiş veya “Amerika’ya ölüm” gibi sloganlar altında yürütülmemiştir. Onlar, mülkiyet sahibi sınıfları, devletlerini ve çeşitli burjuva aygıtlarını gerçek Amerika karşıtları olarak görüyorlardı, çünkü bu sınıflar, halkımızı yabancılaştırıp sömüren, ezip, dönem dönem yurtdışındaki savaşlara gönderenlerdi. Halkımız, savaştıkları insanlarla savaşa gönderenlerden daha fazla ortak yöne sahip olduklarını, bu uğurda uzuvlarını ve hayatlarını kaybettiklerini görüyorlardı.

1956’da Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi’nin yargıladığı büyük insan Paul Robeson’ın sözünü hatırlamalıyız: “Bugün burada benim yerimde Jefferson oturuyor olabilirdi, Frederick Douglass oturuyor olabilirdi, Eugene Debs burada oturuyor olabilirdi.”[296]

Komünist Parti lideri ve New York Belediye Meclisi üyesi olan arkadaşı Ben Davis’in vatanseverliği sorulduğunda ise Robeson, şu cevabı verdi: “O, bir Amerikalı ne kadar vatansever olabilirse o kadar vatansever biridir. Sizin gibi beylerse Yabancılara Uygulanacak Devlet Karşıtı İsyanlarla İlgili Ceza Kanunu’nun parçasısınız, asla vatansever değilsiniz, Amerikalı değilsiniz, bu halinizden utanmalısınız.”[297]

Bu gelenek unutulursa, egemen sınıflara bir iyilik yapmış oluruz. Çünkü okullarımızda öğretilen tarih kitaplarında devrimci geleneğimize tam da bunu yapıyorlar: onu ya siliyorlar ya sterilize ediyorlar ya da evcilleştiriyorlar. Bu geleneği saf olmadığı için görmezden gelirsek, sosyalist hareketin tarihsel temellerini yıkmış oluruz. Makkarticiliğin Amerika’daki işçi kitlelerine yönelik propagandası dâhilinde yaydığı, sosyalizm ve komünizmin Amerika’ya yabancı ve düşman olduğu inancına boyun eğeriz. Ayrıca, (şu anda yaptığımız gibi) kitlelerle ve onların sağduyu temelinde geliştirdikleri anlayış ve duygularıyla herhangi bir bağlantı kurmaktan kendimizi mahrum bırakırız.

Hiçbir işçi, ülkesinin yok edilmesini amaçlayan bir mücadeleyi desteklemez. Ancak, mevcut burjuva devletimize işçi devletinin galebe çalması, yani onu ortadan kaldırması fikrini destekler. Geçmişte komünistler, diyalektik materyalist dünya görüşünün rehberliğinde, tarihleriyle ve kitlelerle olan bağlarını bu şekilde anladılar. Devrimde yaşanan niteliksel dönüşüm, salt imha etme pratiğinden ibaret değildi. Her zaman bazı şeylerin korunması ve yeni topluma aktarılması üzerinde durulurdu. Amerikalı komünistlere göre bu görüş, bir yandan kapitalizm, emperyalizm, ırkçılık, cinsiyetçilik gibi kötülükleri ortadan kaldırmak için mücadele vermeyi, bir yandan da halkımızın bu kötülüklerle mücadelede sahip olduğu tarihi korumayı ve bu tarihle gururlanmayı telkin ediyordu. Bunu yaparken, geçmiş kuşaklara mensup komünistler, kitlelerin, deyim yerindeyse, sosyalizmin elmalı turta kadar Amerikalı olduğunu anlamalarını sağlıyorlardı! İşte saflık fetişini aşabilirsek, bunu yeniden yapabiliriz.

Carlos L. Garrido

[Kaynak: The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism, Midwestern Marx Publishing Press, Bahar 2023.]

Dipnotlar:
[265] Marx, Capital, Cilt. 1, s. 166-167.

[266] Friedrich Engels, MECW, Cilt. 27, s. 227.

[267] Ben Norton ve Marx Blumenthal, “DSA/Jacobin/Haymarket-sponsored ‘Socialism’ conference features US gov-funded regime-change activists,” (06 Temmuz 2019): Grayzone.

[268] Carlos L. Garrido, “Examining the Gulf Between the Left and the Working Class in the US,“ Midwestern Marx Institute for Marxist Theory and Political Analysis (06 Şubat 2022): MWM.

[269] Lenin, Collected Works, Cilt. 31, s. 50.

[270] Bu “kendi mahallesine seslenme” ifadesi için Revolutionary Blackout Network’ten [“Devrimci Karartma Ağı”] yoldaşım James Befaunt’a teşekkür ederim. Bahsini ettiğim olguyu anlatan bu canlı imgeyi benimle Aralık 2022’de yaptığı röportajda paylaşmıştı.

[271] Lenin, Collected Works, Cilt. 31, s. 51.

[272] Garrido, Marxism and the Dialectical Materialist Worldview: An Anthology of Classical Marxist Texts on Dialectical Materialism, s. 51.

[273] V. I. Lenin, CW, Cilt. 28 (Moskova: Progress Publishers, 1974), s. 62, 69.

[274] Ho Chi Minh, Ho Chi Minh on Revolution: Selected Writings, Cilt. 3 (New York: New American Library, 1967), s. 141.

[275] Mao Tse-Tung, Selected Works, Cilt. 9 (Pekin: Foreign Language Publishers, 1994), s. 458.

[276] Martin Luther King Jr. The Radical King, yayına hz. ve takdim eden: Cornel West (Boston: Beacon Press, 2015), s. 237.

[277] Staughton Lynd. Intellectual Origins of American Radicalism (Cambridge: Harvard University Press, 1982), s. 7.

[278] Vijay Prashad, “Du Bois Before Lenin,” People’s World (Kasım 2003): PW; W. E. B. Du Bois, The Souls of Black Folk, Writings içinde (New York: The Library of American, 1986), s. 370. "Amerikalı Lenin" yazısında da Ortabatı Marx Enstitüsü Du Bois'e atıfta bulunur; bkz.: Noah Khrachvik, “The American Lenin - The Falsification and Reclaiming of Du Bois’s Revolutionary Science in Modern America,” Midwestern Marx Institute (Mart 2023), MWM.

[279] W. E. B. Du Bois, Black Reconstruction (New York: The Library of America, 2021), s. 40.

[280] Du Bois, Black Reconstruction, s. 99.

[281] Herbert Aptheker, The American Revolution: 1763-1783 (New York: International Publishers, 1960), s. 22.

[282] Yerli halkı en önemli “zayıflık” olarak gören soykırımcı yaklaşım da burada bahsi edilen zayıflıklara eklenmeli. William Z. Foster, The Negro People in American History (New York: International Publishers, 1954), s. 50.

[283] Foster, The Negro People in American History, s. 58.

[284] Foster, The Negro People in American History, s. 58-59.

[285] Aptheker, The American Revolution, s. 105.

[286] “From Thomas Jefferson to Henry Lee, 10 August 1824,” Founders Online, National Archives, Founders.

[287] “From Thomas Jefferson to Henry Lee, 10 August 1824,” Founders Online.

[288] Noam Chomsky, “Democracy and Education,” Counterpoints 422, (2012): s. 60.

[289] Chomsky, “Democracy and Education.”

[290] Thomas Paine, Agrarian Justice. The Thomas Paine Reader içinde, yayına hz.: Michael Foot ve Isaac Kramnick (Londra: Penguin Classics, 1987), s. 482.

[291] David Harris, Socialist Origins in the United States (Hollanda: Van Gorcum & Company, 1966), s. 10.

[292] William Maclure, Opinions on Various Subjects, Cilt. 1 (Nabu Press, 2011), s. 450.

[293] Domenico Losurdo, Liberalism: A Counter-History, çev.: Gregory Elliott (Brooklyn: Verso Books, 2014), s. 34, 37.

[294] José Martí, (1891), “Tres Héroes.” Páginas Escogidas içinde, yayına hz.: Óscar Montoya (Bogotá: Editorial Norma, 1994), s. 41.

[295] Carlos L. Garrido, “John Dewey and the American Tradition of Socialist Democracy,” Dewey Studies 6(2) (2022), s. 78.

[296] Paul Robeson, “Testimony of Paul Robeson before the House Committee on Un-American Activities, June 12, 1956,” History Matters, HM.

[297] Robeson, “Testimony.”

0 Yorum: