1.
Reel Sosyalizme Reddiye
Batı
Marksizmi, saflık fetişini belirli nesnel güçlerin üzerinde temellendirir. Böylelikle
Batı Marksizmi, Amerikan akademisi ve sivil toplumunda kabul edilebilir tek
“Marksizm” olmakla kalmayıp, aynı zamanda mevcut düzenin savunulması için
vazgeçilmez bir bileşen haline gelmiştir.
Marx’ın
meta fetişi ile vurguladığı gibi, birçok radikal şifacı, “bunu farkında olmadan
yapmaktadır”.[265] Çoğu, fikirlerini ve uygulamalarını gerçekten devrimci
olarak görmektedir. Ancak bu, karşı-devrimci siyaset için oynadıkları nesnel
rolü değiştirmez. Sonuçta, Engels’in vurguladığı gibi, “dürüst oportünizm,
belki de en tehlikelisidir!”[266]
Batı
Marksizmi, nesnel planda karşı-devrimcidir. Bu konum, komünizmi faşizm kadar
kötü olarak görmeleri, burjuva liberal demokrasini, Leibniz’in Tanrı’sının
yarattığı dünya gibi, mümkün olan en iyi dünya olduğunu düşünmelerinin doğal
bir sonucudur. Bu haliyle Batı Marksizmi, kontrollü muhalefetin ideal biçimine
dönüşmüştür.
Thatcher’ın
“başka alternatif yok” diyen yaklaşımını tümüyle benimseyen, bu nedenle,
alternatifi çok daha kötü gördüğü için mevcut düzene asla ciddi bir şekilde
karşı çıkmayacak bir muhalefettir bu. Gramşici bir bakış açısıyla, bu, mevcut
düzenin hegemonyasını sürdürmek için kontrollü “hegemonya karşıtlığı”nın ne
kadar gerekli hale geldiğini ve egemen kurumların, muhalifleri
kapitalist-emperyalizmi önemli ölçüde tehdit etmeyen örgütlere ve eleştiri
yollarına yönlendirerek kapitalizmin yarattığı hoşnutsuzluğun önüne nasıl
geçebildiklerini göstermektedir.
Bu
görüş, ABD’deki “sosyalist” örgütlenmenin en büyük kısmını oluşturan Bernie
Sanders ve Amerikalı Demokratik Sosyalistler hareketinde yaygındır. Örneğin, Amerikalı
Demokratik Sosyalistler (DSA), Jacobin ve Haymarket Books tarafından
düzenlenen 2019 sosyalizm konferansında, Çin, Küba, Venezuela ve Nikaragua gibi
sosyalist ülkeler “otoriter” olarak bulunup kınanmıştı. Ertesi hafta Ben Norton
ve Max Blumenthal’ın raporu, konferansa katılan bazı panelistlerin (CIA’in
gizli olarak yaptıklarını açıktan yapmak için kurulmuş olan kolu) Ulusal
Demokrasi Vakfı gibi çeşitli emperyalist kuruluşlardan büyük miktarlarda para
aldığını ortaya koydu.[267] Bu, daha önce incelediğim ilginç bir paradoksu
gündeme getirmektedir: “Sosyalist veya komünist partiler ne zaman iktidara
gelse, bu deneyimlerin büyük başarısızlıklarla sonuçlandığını düşünen biri
nasıl sosyalist olabilir? Üçüncü dünyadaki herkesin sosyalizmde başarısız
olduğunu, ancak bizim erdemli Batı olarak başarılı olacağımızı iddia etmek için
ne türden bir kibre ihtiyaç vardır?”[268]
Sosyalist
devletlere ilişkin bu saflık fetişi temelli tutum, sadece yanlış olmakla
kalmayıp, devrimci açıdan da beyhudedir de! İşçi sınıfı, neden her zaman
başarısız olan bir şeyi takip etsin ki? Özellikle de söz konusu işçi sınıfı,
nesiller boyu anti-komünist propaganda ile büyütülmüşken. İşçiler, saflık
fetişine iman etmiş Marksistlere, “medya, okullar ve ailem bana her zaman
sosyalizmin yoksulluk, soykırım ve toplumsal çöküşe yol açtığını söylüyorken
neden sosyalizm için örgütleneyim ki?” diye sorduklarında, bu “sosyalistlerin”
cevabı ne olacaktır? İşçilere zorla inandırılmaya çalışılan aynı yalan
propagandayı kendilerinin de kabul ettiklerini düşünürsek, cevap, herhalde şunun
gibi bir şey olurdu: “Evet, evet, hepsi doğru; sorun şu ki, gerçek dünyada
sosyalizm denen şeyler aslında hiçbir zaman sosyalizm olmadı. Sosyalizm, benim
kafamda saf haliyle var olan bu güzel fikirdir.” Bundan sonra sosyalizm uğruna
mücadeleyi kabul etmek için söz konusu işçinin de konuştuğu sosyalist kadar
çocukça ve saf olması gerekir.
Bunun
yerine, sosyalistler ve komünistler, Sovyetler Birliği, Çin, Küba, Bolivya vb.
ülkelerde sosyalizmin elde ettiği muazzam başarıları, küresel emperyalist
sistemin kesintisiz yürüttüğü hibrit savaşın baskısı altında bile sosyalizmin
neler başarabileceğinin örnekleri olarak kullanmalıdır. İşçi sınıfına,
sosyalizmin kendilerine neler sağladığını ve bize neler sağlayabileceğini
gösterebilmeliyiz. Solun bunu başarabilmesi için sosyalist ve anti-emperyalist
devletlere karşı kullandığı, kendisine dar görüşlü, emperyalizme dost bakış
açısını kazandıran dogmatik gözlüklerini çıkarması gerekir. Sol, geçmişteki ve
günümüzdeki sosyalist deneyimleri somut bir şekilde incelemeli, başarılarından
dersler çıkarmalı, hatalarını soyut ve tarih dışı bir şekilde değil, özgün
bağlamları içerisinde anlamalıdır.
2.
“Gerici” İşçilere Reddiye
ABD
bağlamında saflık fetişi, işçi sınıfının hangi kesimlerinin örgütlenmeye
yetecek kadar “saf” olduğu ve hangilerinin kirlenme korkusuyla yalnız
bırakılması gerektiği konusundaki değerlendirmelerde de kendini gösterir. İşçi
sınıfının büyük bir kısmı toplumsal açıdan muhafazakârsa, dolayısıyla,
aydınlanmış PYS solunun önsel kabul koşulları olarak belirlediği tüm saflık
kriterlerini karşılamıyorsa (Hillary Clinton’ın tabiriyle) “biçareler” ya da
daha kötüsü, sosyalist harekete katılamayacak “faşistler” olarak redde tabi
tutulurlar.
Bu
Marksistler için geleneksel komünist slogan, artık “dünyanın işçileri ve
ezilenleri birleşin” değil, “dünyanın toplumsal açıdan aydınlanmış işçileri ve
ezilenleri birleşin”dir. Bu “Marksistler”, Trump’a oy veren milyonlarca Amerikalı
işçiyi, Trump’ın sığ ve sahte sistem karşıtı söylemleriyle aldatılmış bir grup
insan olarak görmüyorlar; bu oyların altında yatanın, Trump’ın ya da herhangi
bir burjuva partisinin değil, yalnızca sosyalist hareketin sağlayabileceği yeni
bir şeye dönük arzu olduğunu görmüyorlar. Bunun yerine, işçi sınıfının bu büyük
kesiminde, bir grup ırkçının, ancak sınıf mücadelesinden vazgeçip Demokratları
takip ederek yenilgiye uğratılabilecek bir “faşist” tehdit oluşturduğunu
görüyorlar. Kulağa saçma gelse de, bu politika, ABD’de bugün faal olan komünist
harekete hükmediyor.
Batı
Marksizminde hâkim olan saflık fetişi, Lenin’in dediği gibi, “sosyalizmi, soyut
insan malzemesiyle ya da bizim tarafımızdan özel olarak hazırlanmış insan
malzemesiyle değil, kapitalizmin bize miras bıraktığı insan malzemesiyle inşa
etmeye başlayabileceğimizi (ve başlamamız gerektiğini)” unutuyor.[269]
Komünistler, yoktan “saf” bir işçi sınıfı var edemezler. Egemen sınıfın işçi
kitlelerini bölmek için dayattığı farklılıklara bakılmaksızın, tüm işçileri
örgütlemeyi öğrenmek zorundadırlar. Komünistler, işçi sınıfının geri
kalmışlığının, onları görmezden gelerek aşılamayacağını anlamalıdırlar. Bu
şekilde davranmak, işçileri kapitalizmin kriz anlarında her zaman rakip bir güç
olan faşistlerin eline teslim etmekten başka bir şeye yol açmaz. Bunun yerine,
işçi sınıfının en geri unsurlarının ancak sınıf mücadelesi yoluyla
gelişebileceği kabul edilmelidir. Bu, onların ardında secdeye varıp
“kuyrukçuluk yapmamız” gerektiği anlamına gelmez, ancak sınıf konumları
nedeniyle nesnel olarak devrimci olduklarını ve bu nedenle bilinç ve
duygularının her zaman sosyalizme doğru yükseltilip yeniden ifade
edilebileceğini anlamak anlamına gelir. Komünistler, kendileriyle aynı fikirde
olmayan işçileri sosyalizm için mücadele etmeye ikna etme yeteneklerine
güvenmiyorlarsa, kendilerini nasıl komünist olarak görebilirler? Boş yere kendi
“mahalle”sine seslenmekten başka ne yapıyorlar?[270] Lenin’in etkili bir
şekilde belirttiği gibi,
“Bu ‘gericilik’ten korkmak,
ondan kaçınmak ya da onun üzerinden atlamak, proleter öncünün en geri kalmış
tabakaları ve işçi sınıfı ile köylülüğün kitlelerini eğitmek, aydınlatmak ve
yeni yaşama çekmekten oluşan işlevinden korkmak anlamına geleceği için büyük
bir aptallık olur. Öte yandan, dar görüşlü zanaatkâr bakış açısına sahip ya da
mesleğine ve meslek sendikasına ait önyargıları taşıyan tek bir işçi bile
kalmayana kadar proletarya diktatörlüğünün kurulmasını ertelemek, daha da büyük
bir hata olacaktır. [...] Komünistlerin görevi, geri kalmış unsurları ikna
etmek, aralarında çalışma yürütmek, kendilerini yapay ve çocukça ‘sol’
sloganlarla onlardan uzaklaştırmamaktır.”[271]
Ancak
saflık fetişine iman etmiş “Marksistler”, dünyayı statik, özcü ve idealist bir
çerçeveden görürler. Sosyalizm mücadelesini maddi bir süreç olarak anlamazlar.
Onlara göre, şu anda var olan güçler, her zaman oldukları yerde ve oldukları
gibi kalacaktır. Bu bakış açısı, komünistlere tarih tarafından miras bırakılan
görevle, yani devrimin öznel koşullarını geliştirmekle temelden çelişmektedir.
Ancak bu bakış açısı ebedi değildir; o da değişime tabidir ve diyalektik
materyalist dünya görüşünün geliştirilmesi yoluyla aşılabilir. Kişi, devrimci
pratiğinde dünyanın “değişim ve karşılıklı bağlantının egemenliğinde olduğu ve
dünyayı somut olarak incelersek, değişim ve karşılıklı bağlantıların
gerçekleştiği biçim ve yapıları deşifre etmeye başlayabileceğimiz” anlayışını
tutarlı bir şekilde uyguladığında, saflık fetişinin diyalektik karşıtı özünün
üstesinden gelebilir.[272]
3.
Ulusal Geçmişe Reddiye
Saflık
fetişinin ABD’de aldığı ikinci bir özgün biçim daha vardır. Gramsci’nin
çalışmaları, komünistlerin kitlelerin sağduyu temelli anlayışlarına ve
duygularına başvurmak zorunda olduklarını, buradan yola çıkarak, kitle içindeki
fikirlerin özünü sosyalizmin diliyle eleştirel bir şekilde yeniden ifade etmek
zorunda olduklarını anlamamıza yardımcı olur. Yurtdışındaki sosyalist
deneyimleri ve yurt içindeki işçi sınıfının büyük bir kısmını reddetmeleri
yetmezmiş gibi, saflık fetişi Marksistleri, bir de Amerikan kitlelerinin kabul
ettiği geleneklerden tümüyle kopuyorlar, böylelikle, devrim için gerekli öznel
koşulları geliştirme konusundaki acziyetlerine bir de yanlışı ekliyorlar.
“Amerika’yı ortadan kaldırın” gibi abartılı ve aşırı sol sloganlar, Amerikan
komünist çevrelerinde giderek daha popüler hale geliyor. Onlara ve tek taraflı
bakış açılarına göre ABD, yerleşimci sömürgeciliğe, emperyalizme, sömürüye,
köleliğe, egemen sınıfın ve devletinin tüm suçlarına indirgenebilir bir olgu.
Bazıları, beyaz işçilerin aslında var olmadığını, onların sadece
“yerleşimciler” olduğunu söyleyecek kadar ileri gidiyor. ABD tarihi, saflık
fetişi temelli bakış açısı uyarınca, yeterince saf olmadığı için tümüyle bir kenara
atılıyor. Bu işlem, tüm Amerika tarihini, mülk sahibi sınıfın ve devletinin
tarihi denilen torbaya atmak suretiyle yapılıyor.
Oysa
ABD tarihi, bugünün ABD’li komünistleri için kabul edilemeyecek kadar saf
olmayan bir tarih olmasına rağmen, Marx’tan Lenin’e, Mao’dan Ho Chi Minh’e ve
Fidel’e kadar dünya komünist hareketin liderlerince her zaman övgüye mazhar
olmuştur. Örneğin, Lenin, 1918 tarihli “Amerikalı İşçilere Mektup”unda şunu
söylemektedir:
“Modern ve uygar Amerika’nın
tarihi, bugünkü emperyalist savaş benzeyen, krallar, toprak sahipleri veya
kapitalistler arasında gasp edilmiş toprakların veya haksız kazançların
paylaşımı konusunda çıkan çatışmaların neden olduğu, fetih amaçlı sayısız
savaşa kıyasla, sayıları az olan, gerçekten özgürleştirici, gerçekten devrimci
savaşlardan biriyle birlikte başladı. Bu savaş, Amerikan halkınca, Amerika’yı
ezip sömürgeci kölelik koşullarına mahkûm eden İngiliz soyguncularına karşı
yürütüldü, bugün de bu ‘uygar’ kan emiciler, tıpkı Amerikan halkına yaptıkları
gibi, Hindistan, Mısır ve dünyanın her yerinde yüz milyonlarca insanı ezip
sömürgeci kölelik koşularına mahkûm kılmaya devam ediyorlar. [...]
Amerikan halkı, Amerikan
proletaryasının en iyi temsilcileri tarafından benimsenen devrimci bir geleneğe
sahiptir. Bu temsilciler, biz Bolşeviklerle tam bir dayanışma içinde
olduklarını defalarca dile getirmişlerdir. Bu gelenek, on sekizinci yüzyılda
İngilizlere karşı verilen bağımsızlık savaşı ve on dokuzuncu yüzyılda
gerçekleşen İç Savaş’la tanımlıdır. Bazı açılardan, sadece kimi sanayi kollarının
ve ulusal ekonominin ‘yıkımını’ dikkate alırsak, 1870’teki Amerika, 1860’ın
gerisindeydi. Ama 1863-1865 arası dönemde cereyan eden Amerikan İç Savaşı’nın
dünya tarihi açısından sahip olduğu o oldukça ilerici ve devrimci önemini bu
gerekçelerle inkâr etmek, sadece bilgiçlik taslayan, aptal bir insanın yapacağı
bir şeydir.”[273]
Amerika’nın
İngiliz krallığından bağımsızlığını ilan etmesinden bir buçuk asır sonra, 1945
yılında Ho Chi Minh, Vietnam’ın Fransa ve Japonya’dan bağımsızlığını ilan
ettiği Vietnam Bağımsızlık Bildirgesi’nde bu idealleri alıntılar ve onları şu
şekilde özetler: “Dünyadaki tüm halklar doğuştan eşittir, tüm halkların
yaşamaya, mutlu ve özgür olmaya hakkı vardır.”[274]
Neredeyse
on yıl sonra, 1953’te Fidel Castro, Moncada Kışlası’na yapılan saldırının
ardından, ünlü “Tarih Beni Aklayacaktır” savunmasında, bu belgeyi uzun uzun
alıntılamıştır. On yıldan biraz daha uzun bir süre sonra, Mao Zedong, 1965’te
Amerikalı gazeteci Edgar Snow ile yaptığı röportajda, şunları söylemiştir:
“Önce İngiliz
emperyalizminden bağımsızlıklarını elde etmek için ilerici bir savaş verdiler,
ardından özgür işgücü piyasasını kurmak için bir iç savaş yürüttüler.
Washington ve Lincoln, kendi dönemlerinin ilerici adamlarıydı. ABD, cumhuriyet
olarak kurulduğunda, Avrupa’nın tüm kralları ondan nefret etti, korktu. Bu
durum, Amerikalıların o zamanlar devrimciler olduğunu ortaya koyuyor.”[275]
Egemen
sınıfın tarihindeki tüm inkâr edilemez ve kınanması gereken kusurlarına rağmen,
bu tarihin karanlık yüzünün altında onun tam tersinin, çeşitli sömürü ve zulüm
biçimlerine karşı uzun ve zorlu bir mücadele tarihi yattığını unutmamalıyız.
Bu, Thomas Paine, Thomas Skidmore, John Brown, Frederick Douglass, August
Willich, Daniel DeLeon, Eugene Debs, Bill Haywood, Elizabeth Flynn, William
Foster, Henry Winston, W.E.B. DuBois, Martin Luther King ve binlerce diğerleri
gibi isimlerin tarihidir. Bu tarih, ayrıca, kölelik karşıtı hareketin, işçi
hareketinin, iç savaş ve yeniden yapılanma döneminin, oy hakkı hareketinin, on
dokuzuncu yüzyılın sonlarında ve yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıkan muhtelif
sosyalist, komünist ve anarşist örgütlerin tarihidir. Bu tarih, özünde,
sermayeye, devlete ve işçi kitlelerini ırk, cinsiyet ve din gibi kolektif sınıf
mücadelesini engelleyen diğer faktörlerle bölmek için kullanılan çeşitli
taktiklere karşı verilen mücadelenin tarihidir.
Bu
tarih, bugünün komünistlerini gururlandırmalı, bugün verdiğimiz mücadelenin,
yüzyıllar boyunca aynı topraklarda aynı mücadeleyi verenlerin mirasını
sürdürdüğünü bize hissettirmelidir. Bu tarih, önceki nesillerin mücadelelerinin
boşa gitmemesi için sergilediğimiz kararlılığa dayalı olarak, mücadelemize
tarihsel zorunluluk boyutunu kazandırmalıdır.
Tarihimize
dürüstçe bakıldığında, ülkenin iki zıt kutbun birleşiminden oluştuğu anlaşılır:
biri, sermaye birikiminin çıkarlarını savunmak için mücadele ederken, diğeri,
çalışan ve ezilen halkların çıkarlarını savunmaya çalışır. Bu kutuplar, Dr.
Martin Luther King Jr.’ın “iki Amerika” olarak adlandırdığı siyasi mücadeleleri
temsil eder: biri, “maddi refahın engin okyanusunda” yüzerken, diğeri, bu okyanusun
ortasında “yoksulluğun yalnız adasında yok olmaktadır.”[276]
Sosyalizm,
barış, işçi hakları, yerli halkların, siyahilerin ve kadınların hakları için
mücadele edenlerin tarihi, Amerika’nın dışında Amerika’ya karşı mücadele eden apayrı
bir tarih değildir. Aksine, bu tarih, ülkemizi kuşatmış olan adaletsizliklerin doğal
bir uzantısıdır. Bu mücadelelere katılan işçilerin büyük çoğunluğu kendilerini,
Amerikan halkının ve Amerikan değerlerinin, yani yaşam, özgürlük, mutluluk
arayışı, egemenlik, devrim hakkı ve halkın gerçekten halka ait, halk için olan
bir hükümet eliyle yönetilmesinin gerçek temsilcileri olarak görüyorlardı. Onlar,
1776’da başlayan devrimci geleneğin ilerici yanını alıp bu ilericiliğin pratik
ve mantıklı sonucu olarak gördükleri sosyalizme doğru ilerlettiklerini
düşünüyorlardı. Müteveffa tarihçi Staughton Lynd’in yazdığı gibi:
“Neredeyse iki yüz yıldır
her türden Amerikalı radikal, düşünsel kökenlerini Bağımsızlık Bildirgesi ve
onun gerekçelendirdiği Devrim’e dayandırır. Amerikan Devrimi’nin hatırasını
liberalizme veya gericiliğe teslim etmeyi inatla reddederek, yalnızca
radikalizmin 1776’nın sözlerini gerçek kılabileceklerini ısrarla
savunmaktadırlar.”[277]
The
Souls of Black Folk [“Siyahi Halkın Ruhları”] adlı eserinde, en büyük
Amerikalı sosyalist teorisyenlerden ve edebiyatçılarından biri olan, kimi zaman
“Amerikalı Lenin” olarak anılan W. E. B. Du Bois “Bugün, Bağımsızlık
Bildirgesi’nin saf insani ruhunu Amerikalı zencilerden daha iyi temsil eden
kimse yoktur” diyor.[278] Otuz yıl sonra, sadece başyapıtı değil, modern
Amerika’yı anlamak için en önemli kitaplardan biri olan Black Reconstruction
[“Siyahilerin Yeniden Yapılanması”] adlı eserinde Du Bois, benzer bir görüşü
dile getirerek, “demokrasi, siyahların kalpleri hariç her yerde öldü” der.
[279] Bu metinde Du Bois, İç Savaş’ın (ya da Amerika’nın ikinci devrimci
savaşının) kuzeye kaçan siyahi proletaryanın (yani güneyli kölelerin) genel
grevi sayesinde kazanıldığını, böylece, Birleşik Devletler için “iki kat
değerli” hale geldiğini söyler. Bu grev, güneyin üretim kapasitesini yok ederek
onu zayıflatırken (yani güney, siyahi işçilerin işgücünü kaybetmiştir), kuzeye
siyahi işçiler, askerler, casuslar vb. şeklinde ek bir güç katmıştır. [280] Bu,
kuzeyi köleliği kaldırmaya mecbur etmekle kalmamış, aynı zamanda güneyde, Azat Edilmiş
İnsanlar Bürosu öncülüğünde, 1876’daki mülkiyet karşı devrimine kadar (yani
kuzey sermayesinin güney işçiliğine ihaneti ve güney oligarşisiyle ittifakına
dek) federal hükümetin askeri olarak savunduğu bir işçi diktatörlüğüne dönüşmüştür.
Du
Bois yanında, Sumner, Stevens, Phillips ve Douglass gibi dönemin ilerici
şahsiyetlerinin sosyalist demokrasinin üst biçimi olarak gördükleri devrimci
hareket, Amerikan deneyiminin Bağımsızlık Bildirgesi’nin ideallerini
gerçekleştirmek için izlemesi gereken gerçek yol olarak tanımlandı. Bu, sadece
1776’nın ideallerinin dünyada ilk kez tam olarak gerçekleştirilmesini değil,
aynı zamanda bu ideallerin somutlaştırılmasını da gerektiriyordu. Artık bu
idealler, Jefferson’ın demokrasiyle ilgili değerlendirmesi ve Bağımsızlık
Bildirgesi dâhilinde, mülkiyet, sınıf ve ırk meselelerini de hesaba katmayı
zorunlu hale getiriyordu.
Sosyalistler,
her yıl Paris Komünü’nü proletaryanın ilk modern diktatörlüğü olarak kutluyorlar.
Oysa güneyde, yeniden yapılanma döneminde ortaya çıkan işçi diktatörlükleri (1865-1876)
daha önce tesis edildi. Yaklaşık on yıl yaşayan bu yapılar, Komün’den çok daha
kapsamlı olmalarına rağmen, görmezden gelindi. Bu da egemen sınıfın devrimci
tarihimizi yok saydığının, örtbas ettiğinin aleni kanıtı. Ayrıca bu durum,
Amerikalı sosyalistlerin, dünyanın geri kalanındaki sosyalistler gibi, sermaye
sahiplerinin sadece Amerikan tarihinin veya sosyalist mücadele tarihinin değil,
genel olarak dünya tarihinin bu kadar önemli bir dönemini gizlemesine izin
verdiklerini ortaya koyuyor.
Yirminci
yüzyılın önde gelen Amerikalı tarihçilerinden biri, Komünist Parti’nin aktif
militanı ve teorik dergisi Political Affairs’in yayın yönetmeni Herbert
Aptheker, ünlü eseri The American Revolution’da [“Amerikan Devrimi”] benzer
görüşleri dile getiriyor:
“On sekizinci yüzyıl
ilerledikçe, net bir Amerikan ulusu bilinci ortaya çıkıp gelişti; bu bilinç,
tüm sınıfları kapsıyordu. Devrimci çabaların merkezinde yer alan bu yeni ulusun
kendi kaderini tayin etme hakkına dair, hiçbir sınıfa has olmayan arzusu, kesinlikle
varlıklı kesimin tekelinde de değildi. Aksine, Amerikan Devrimi’nde, devrimin
doğası ve o dönemdeki Amerikan burjuvazisinin ilerici karakteri nedeniyle, işçi
ve köylü kitlelerinin aktif katılımı dikkat çekiciydi. Devrim, farklı
unsurların birbiriyle ilişkisinin ürünüydü: devrimin ilerici ve demokratik
içeriği kitleleri cezbetti. Kitlelerin katılımı ise devrimin demokratik
içeriğini güvence altına almaya ve güçlendirmeye yardımcı oldu.”[281]
Amerika
Komünist Partisi’nin (1945-1957) en sevilen genel sekreterlerinden biri olan ve
kendisi de ilerici Amerikan tarihinin övgüye değer bir tarihçisi olan William
Z. Foster, The Negro People in American History [“Amerikan Tarihinde
Zenci Halk”] adlı kitabında şunu söylüyor:
“1776’da başlayan Devrim,
içinde güçlü demokratik akımlar barındıran bir burjuva devrimiydi. Ulusu
birleştirdi ve Amerika’nın ulusal bağımsızlığını tesis etti, ulusal pazarı
İngiliz egemenliğinden kurtardı, ticaretin ve sanayinin daha hızlı gelişmesinin
önünü açtı: feodal toprak mülkiyeti sistemini büyük ölçüde ortadan kaldırdı, kilise
ile devleti ayırdı, Cumhuriyetçi bir hükümet biçimi tesis etti. Devrim, ayrıca
çiftçiler ve zanaatkârların önemli siyasi haklarını gerçekleştirmeleri için gerekli
nesnel koşulları yarattı: en büyük zayıflığı, siyahların köle olarak
tutulmasını ortadan kaldırmamış olmasıydı.”[282]
1789’da
Fransız Devrimi gerçekleştiğinde, Amerikan Devrimi’nin en ilerici ve demokratik
aktörleri bu devrimi tamamen desteklerken, Hamiltoncu Federalistler türünden
gerici unsurlar, arkadaşlarını Fransa ile savaşa girmeye çağırdı ve (ABD
tarihinde ilk kez) Jefırsıncı demokratları “anarşistler, komünistler,
ateistler, ailenin düşmanları ve devrimci Fransa’nın paralı ajanları” olarak
nitelendirerek, onları kızıl olmakla suçladılar.[283] Ancak tam da Foster’ın
dile getirdiği gibi,
“Gerçekleştirilen ağır
saldırılar, o dönemde devrimci ruhun yükselişte olduğu halk kitleleri üzerinde
pek bir etki yaratmadı. Sonuç olarak, 1800 yılındaki seçimlerde Jefferson, ABD
tarihinin en büyük halk hareketlerinden birinin ortaya koyduğu çaba sonucu başkanlığı
kazandı. Halk, Devrim’in demokratik meyvelerinden mahrum bırakılmasına izin
vermedi. Jefferson’ın Cumhuriyetçi-Demokratik zaferi, demokrasi için olduğu
kadar kapitalizm için de bir zaferdi; o dönemde, toplumsal üretici güçleri
geliştirdiği ölçüde, kapitalizm ilerici bir toplumsal sistemdi. Jefferson’ın inşa
ettiği, yoksul çiftçileri ve küçük üreticileri geliştirecek zemin, o dönemde
genel olarak üretimin ve aynı zamanda Amerikan demokrasisinin en geniş tabanını
oluşturmak için vazgeçilmez olan ana araçtı. Öte yandan, Hamilton ve
Federalistlerin politikası, ancak gericiliğin ve mevcut feodal unsurların,
plantasyon sahiplerinin ve onların kölelik sisteminin güçlenmesiyle
sonuçlanabilirdi. Bu, sanayileşmeyi ilerletmezdi, halk demokrasisini ise hiç
ilerletmezdi.”[284]
Devrimin
ilk ilerici unsurları da, kapitalist ilişkilerin gelişiminin bu ilk rüşeym halinde,
mülkiyetteki eşitsizlikler ve bunların etkileriyle ilgileniyorlardı. Örneğin Herbert
Aptheker’in de ifade ettiği biçimiyle, Thomas Jefferson, mülkiyet
ilişkilerindeki “muazzam eşitsizliğin insanlığın büyük çoğunluğunun sefaletinin
nedeni” olduğunu, bu sermaye yoğunlaşmasının “demokratik hakları tehdit
ettiğini” anlamıştı. [285]
Sermayenin
çıkarlarının, halkın, halk tarafından ve halk için olan bir hükümeti, büyük iş
dünyasının, büyük iş dünyası tarafından ve büyük iş dünyası için olan bir
hükümete nasıl dönüştürebileceğini fark eden Jefferson, demokratik insan ile
aristokratik insan arasında bir ayrım yapacaktı. Aristokrat insanın, “halktan
korktuğunu ve ona güvenmediğini, tüm gücü ondan alıp üst sınıflara aktarmak
istediğini” savundu, ayrıca, üst sınıfları “bankacılık kurumları ve paralı
şirketler”in sahipleri olarak tanımladı. [286] Öte yandan demokratik insan,
“halkla özdeşleşir, onlara güvenir, onları sever, kamu çıkarlarının dürüst ve
güvenli bir muhafızı olarak görür”dü.[287]
Jefferson,
aristokrat insanın Amerikan hükümetini ele geçirmesi halinde, 1776’daki
sömürgecilik karşıtı devrimle kazanılan “özgürlükleri yok edeceğini”
düşünüyordu.[288] Noam Chomsky’nin de belirttiği gibi, Jefferson, “demokrasi
ile kapitalizm arasında bariz bir çelişki” görüyordu.[289]
“Kurucu
babalar” içerisinde en ilerici figür olan Thomas Paine de benzer gözlemlere
sahipti. 1795 tarihli Agrarian Justice [“Tarımda Adalet”] adlı eserinde,
burjuva demokratik devrimin yirmi yılda başardıklarını gördükten sonra şunları
söylüyordu:
“Medeniyetin şu anki
durumu, adaletsiz olduğu kadar iğrençtir. Olması gerekenin tam tersidir ve bir
devrim yapılması şarttır. Zenginliğin ve sefaletin sürekli olarak birbiriyle
çarpışan ve göze batan zıtlığı, birbirine zincirlenmiş ölü ve diri bedenler
gibidir.”[290]
1820’lerde
ve 1830’larda ortaya çıkan ilk Amerikalı sosyalistler kuşağı, Jefferson’ın
öngörüsünün ABD’nin emekleme dönemindeki sanayileşme sürecinde gerçeğe
dönüştüğünü gördü. Artan eşitsizlikler ve farklılıklar karşısında Langdon
Byllesby, Cornelius Blatchley, William Maclure, Thomas Skidmore gibi düşünürler
ve aktivistler, Jefferson’ın bağımsızlık bildirgesindeki idealleri, onun pratik
ve mantıklı bir sonucu olarak gördükleri sosyalizme taşıdılar.[291] Günümüzde
sadece “Amerikan jeolojisinin babası” olarak anılan Maclure, Robert Owen ile
işbirliği yaparak, Marx ve Engels tarafından eleştirel bir şekilde övülen ilk
Amerikan ütopik komünist topluluklarından biri olan Yeni Ahenk’i kurdu.
Jefferson ve Paine’in (yukarıda sunulan) değerlendirmelerine paralel olarak,
Maclure, “milyonlarca insan, özgürlükçü teoriler sayesinde fiziksel baskıdan
kurtulmuş olsalar da, hiçbir ülkede ve hiçbir hükümet biçiminde pratik olarak
özgür olmamışlardır” diyordu.[292] Jefırsıncı demokratik idealler, kapitalist
üretim ilişkileri bağlamında gerçekleştirilemeyecekti. 1776’nın ilerici ruhunun
gerçekleştirilebilmesi için sosyalizm şarttı. Kısacası, Amerikan devriminin
ilerici yönü, Amerikan sosyalizminin ve Wendell Phillips, Fredrick Douglass,
Charles Sumner ve Thaddeus Stevens gibi figürlerin temsil ettiği kölelik
karşıtı hareketin gelişiminin ideolojik embriyosunu teşkil ediyordu.
Tabii,
ülkenin erken tarihinde karşımıza çıkan ilerici isimler, ırk ve cinsiyet
konularında sorunsuz değillerdi. Domenico Losurdo’nun Liberalism: A
Counter-History [“Liberalizm: Bir Karşı Tarih”] isimli kitabında gösterdiği
gibi, liberal devrimler ve onların teorisyenleri, “özgürlük ve zulüm çelişkisi”yle
maluldür. Bu çelişki, kral karşıtı liberal ideallerin doğurduğu köleleştirme
pratikleri ve soykırım uygulamaları ile birlikte ortaya çıkmıştır.[293] Bu
nesnel çelişki, göz ardı edilemez.
Ancak
bu noktada iki hususu akılda tutmalıyız:
1.
Tüm yeni şeyler, gelecekten gelmez, zihnimizde kendiliğinden zuhur etmez,
geçmiş de yeni şeylere kaynaklık eder. Yani, Marksizmin bize öğrettiği gibi,
bunlar geçmişin içinden çıkar, bu nedenle geçmişin bir parçasını da beraberinde
getirir.
2.
Bu türden süreçlerde öne çıkan ilerici unsurlar, ilk dönemde ilerici
hareketlerin yetersiz kaldıkları sorunları daha iyi ele alan hareketler inşa
etmişlerdir.
Marksist
bakış açısına göre, genel tarihsel bakış açısı uyarınca “ilerici”, toplumu
ileriye taşıyabilen, daha gelişmiş üretim kapasitelerine sahip yeni bir toplumsal
ilişkiler dönemini başlatabilendir. En azından bu anlamda, Amerikan Devrimi’nin
dünya tarihinde yeni bir dönemin başladığı dönüm noktası olarak, son derece
ilerici bir olay olduğunu kimse inkâr edemez.
Kübalı
felsefeci, şair ve sömürgecilik karşıtı savaşçı José Martí, Tres Héroes [“Üç
Kahraman”] isimli kısa hikâyesinde Simon Bolivar, Peder Hidalgo ve San Martin
hakkında şunları söylemektedir:
“Onlar, affedilmesi
gereken hatalar yapmışlardır, çünkü yaptıkları tüm iyilikler, hatalarından daha
büyüktür. İnsanlar, güneşten daha mükemmel olamazlar. Güneş, kendisini yakan
ışınlarla bizi ısıtır. Güneşin lekeleri vardır. Nankör insanlarsa sadece
lekelerden bahsederler. Minnettar insanlar ise ışıktan.”[294]
Amerikalı
Marksistler, iman ettikleri saflık fetişlerinin, kendilerini Martí’nin
eleştirdiği “nankör insanlar” olarak davranmak zorunda bırakmasına izin
veremezler. Daha önce de belirttiğim gibi,
"Thomas Jefferson [ve
genel olarak 1776’nın ilerici gelenekleri] hakkında da benzer, belki daha az
hoşgörülü bir görüş savunulabilir. Onun köle sahibi ve ABD’nin yerli halklara
yönelik soykırımının önde gelen figürü olarak rolünü hiçbir şey silemez, ancak Jefferson’un
demokratik ve cumhuriyetçi ideallerinin ABD’deki sosyalist, kölelik karşıtı ve
diğer ilerici hareketlerin ideolojik temeli olduğu gerçeğini kimse inkâr edemez.
Lekeleri öne çıkaracağız diye ışığı silemezsek, ışığı vurgulayacağız diye
lekeleri de silemeyiz.”[295]
Ülkemizin
geçmişindeki ilerici ve sosyalist mücadeleler “Amerika karşıtı” bir nitelik arz
etmemiş veya “Amerika’ya ölüm” gibi sloganlar altında yürütülmemiştir. Onlar,
mülkiyet sahibi sınıfları, devletlerini ve çeşitli burjuva aygıtlarını gerçek Amerika
karşıtları olarak görüyorlardı, çünkü bu sınıflar, halkımızı yabancılaştırıp
sömüren, ezip, dönem dönem yurtdışındaki savaşlara gönderenlerdi. Halkımız,
savaştıkları insanlarla savaşa gönderenlerden daha fazla ortak yöne sahip
olduklarını, bu uğurda uzuvlarını ve hayatlarını kaybettiklerini görüyorlardı.
1956’da
Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi’nin yargıladığı büyük insan Paul
Robeson’ın sözünü hatırlamalıyız: “Bugün burada benim yerimde Jefferson oturuyor
olabilirdi, Frederick Douglass oturuyor olabilirdi, Eugene Debs burada oturuyor
olabilirdi.”[296]
Komünist
Parti lideri ve New York Belediye Meclisi üyesi olan arkadaşı Ben Davis’in
vatanseverliği sorulduğunda ise Robeson, şu cevabı verdi: “O, bir Amerikalı ne
kadar vatansever olabilirse o kadar vatansever biridir. Sizin gibi beylerse
Yabancılara Uygulanacak Devlet Karşıtı İsyanlarla İlgili Ceza Kanunu’nun
parçasısınız, asla vatansever değilsiniz, Amerikalı değilsiniz, bu halinizden
utanmalısınız.”[297]
Bu
gelenek unutulursa, egemen sınıflara bir iyilik yapmış oluruz. Çünkü
okullarımızda öğretilen tarih kitaplarında devrimci geleneğimize tam da bunu
yapıyorlar: onu ya siliyorlar ya sterilize ediyorlar ya da evcilleştiriyorlar.
Bu geleneği saf olmadığı için görmezden gelirsek, sosyalist hareketin tarihsel
temellerini yıkmış oluruz. Makkarticiliğin Amerika’daki işçi kitlelerine yönelik
propagandası dâhilinde yaydığı, sosyalizm ve komünizmin Amerika’ya yabancı ve
düşman olduğu inancına boyun eğeriz. Ayrıca, (şu anda yaptığımız gibi)
kitlelerle ve onların sağduyu temelinde geliştirdikleri anlayış ve duygularıyla
herhangi bir bağlantı kurmaktan kendimizi mahrum bırakırız.
Hiçbir
işçi, ülkesinin yok edilmesini amaçlayan bir mücadeleyi desteklemez. Ancak,
mevcut burjuva devletimize işçi devletinin galebe çalması, yani onu ortadan
kaldırması fikrini destekler. Geçmişte komünistler, diyalektik materyalist
dünya görüşünün rehberliğinde, tarihleriyle ve kitlelerle olan bağlarını bu
şekilde anladılar. Devrimde yaşanan niteliksel dönüşüm, salt imha etme
pratiğinden ibaret değildi. Her zaman bazı şeylerin korunması ve yeni topluma
aktarılması üzerinde durulurdu. Amerikalı komünistlere göre bu görüş, bir
yandan kapitalizm, emperyalizm, ırkçılık, cinsiyetçilik gibi kötülükleri
ortadan kaldırmak için mücadele vermeyi, bir yandan da halkımızın bu
kötülüklerle mücadelede sahip olduğu tarihi korumayı ve bu tarihle gururlanmayı
telkin ediyordu. Bunu yaparken, geçmiş kuşaklara mensup komünistler, kitlelerin,
deyim yerindeyse, sosyalizmin elmalı turta kadar Amerikalı olduğunu
anlamalarını sağlıyorlardı! İşte saflık fetişini aşabilirsek, bunu yeniden
yapabiliriz.
Carlos L. Garrido
[Kaynak:
The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism, Midwestern Marx
Publishing Press, Bahar 2023.]
Dipnotlar:
[265] Marx, Capital, Cilt. 1, s. 166-167.
[266]
Friedrich Engels, MECW, Cilt. 27, s. 227.
[267]
Ben Norton ve Marx Blumenthal, “DSA/Jacobin/Haymarket-sponsored ‘Socialism’ conference
features US gov-funded regime-change activists,” (06 Temmuz 2019): Grayzone.
[268]
Carlos L. Garrido, “Examining the Gulf Between the Left and the Working Class
in the US,“ Midwestern Marx Institute for Marxist Theory and Political
Analysis (06 Şubat 2022): MWM.
[269]
Lenin, Collected Works, Cilt. 31, s. 50.
[270]
Bu “kendi mahallesine seslenme” ifadesi için Revolutionary Blackout Network’ten
[“Devrimci Karartma Ağı”] yoldaşım James Befaunt’a teşekkür ederim. Bahsini
ettiğim olguyu anlatan bu canlı imgeyi benimle Aralık 2022’de yaptığı
röportajda paylaşmıştı.
[271]
Lenin, Collected Works, Cilt. 31, s. 51.
[272]
Garrido, Marxism and the Dialectical Materialist Worldview: An Anthology of
Classical Marxist Texts on Dialectical Materialism, s. 51.
[273]
V. I. Lenin, CW, Cilt. 28 (Moskova: Progress Publishers, 1974), s.
62, 69.
[274]
Ho Chi Minh, Ho Chi Minh on Revolution: Selected Writings, Cilt. 3 (New
York: New American Library, 1967), s. 141.
[275]
Mao Tse-Tung, Selected Works, Cilt. 9 (Pekin: Foreign Language
Publishers, 1994), s. 458.
[276]
Martin Luther King Jr. The Radical King, yayına hz. ve takdim eden:
Cornel West (Boston: Beacon Press, 2015), s. 237.
[277]
Staughton Lynd. Intellectual Origins of American Radicalism (Cambridge:
Harvard University Press, 1982), s. 7.
[278]
Vijay Prashad, “Du Bois Before Lenin,” People’s World (Kasım 2003): PW; W. E. B. Du Bois, The Souls of Black
Folk, Writings içinde (New York: The Library of American, 1986), s. 370. "Amerikalı Lenin" yazısında da Ortabatı Marx Enstitüsü Du Bois'e atıfta bulunur; bkz.: Noah Khrachvik, “The American Lenin - The Falsification and
Reclaiming of Du Bois’s Revolutionary Science in Modern America,” Midwestern
Marx Institute (Mart 2023), MWM.
[279]
W. E. B. Du Bois, Black Reconstruction (New York: The Library of
America, 2021), s. 40.
[280]
Du Bois, Black Reconstruction, s. 99.
[281]
Herbert Aptheker, The American Revolution: 1763-1783 (New York:
International Publishers, 1960), s. 22.
[282]
Yerli halkı en önemli “zayıflık” olarak gören soykırımcı yaklaşım da burada
bahsi edilen zayıflıklara eklenmeli. William Z. Foster, The Negro People in
American History (New York: International Publishers, 1954), s. 50.
[283]
Foster, The Negro People in American History, s. 58.
[284]
Foster, The Negro People in American History, s. 58-59.
[285]
Aptheker, The American Revolution, s. 105.
[286]
“From Thomas Jefferson to Henry Lee, 10 August 1824,” Founders Online, National
Archives, Founders.
[287]
“From Thomas Jefferson to Henry Lee, 10 August 1824,” Founders Online.
[288]
Noam Chomsky, “Democracy and Education,” Counterpoints 422, (2012): s. 60.
[289]
Chomsky, “Democracy and Education.”
[290]
Thomas Paine, Agrarian Justice. The Thomas Paine Reader içinde,
yayına hz.: Michael Foot ve Isaac Kramnick (Londra: Penguin Classics, 1987), s.
482.
[291]
David Harris, Socialist Origins in the United States (Hollanda: Van
Gorcum & Company, 1966), s. 10.
[292]
William Maclure, Opinions on Various Subjects, Cilt. 1 (Nabu
Press, 2011), s. 450.
[293]
Domenico Losurdo, Liberalism: A Counter-History, çev.: Gregory Elliott
(Brooklyn: Verso Books, 2014), s. 34, 37.
[294]
José Martí, (1891), “Tres Héroes.” Páginas Escogidas içinde, yayına hz.:
Óscar Montoya (Bogotá: Editorial Norma, 1994), s. 41.
[295]
Carlos L. Garrido, “John Dewey and the American Tradition of Socialist
Democracy,” Dewey Studies 6(2) (2022), s. 78.
[296]
Paul Robeson, “Testimony of Paul Robeson before the House Committee on
Un-American Activities, June 12, 1956,” History Matters, HM.
[297] Robeson, “Testimony.”


0 Yorum:
Yorum Gönder