Son
zamanlarda “kampçılığa” yönelik olarak gerçekleştirilen saldırılar ışığında, enternasyonalizme
dair birkaç düşüncemi paylaşmak isterim.
Uygulamada ne kadar körelmiş, teoride ne kadar soluklaşmış olursa olsun, enternasyonalizm, soyut bir “dayanışma” pratiğiyle ilgili bir mesele değildir. Onun, her ne kadar “kötü”den neyin kastedildiği açık olmasa da, “kötü aktörler”e karşı durmakla da ilgisi yoktur.
Hatta enternasyonalizm, “devlet baskısı”na, “şiddet”e veya “savaş”a
karşı olmakla da ilgili değildir. Bu kavramlara dair anlayışımız, onları biçimlendiren
iç ve beynelmilel çelişkilerden kopuk bir zeminde oluşmamalıdır.
Enternasyonalizm,
bir ahlaki kategori de değildir. Ayrıca, siyasi güçlerin ve toplumsal
oluşumların ölçülüp değerlendirilmesine yarayan tek tip ilkeler seti de
değildir.
Enternasyonalizm,
asıl dönüm noktasını Ekim Devrimi, sonraki süreçte Üçüncü Dünya’da sömürgecilik
karşıtı milliyetçiliğin yükselişinde yaşayan geniş bir tarihî gelenektir. Bu
süreçte şekillenen teoriler, üç temel şeyi ortaya koyarlar:
1.
Dünyanın büyük kapitalist güçler arasında paylaşılması, kapitalizm içindeki
asıl çelişkinin Manchester’daki işçilerle fabrika sahipleri değil,
emperyalistlerle dünya ezilenleri arasında olduğunu gösterir.
2.
Küresel periferi üzerindeki sömürüden elde edilen aşırı kârlar,
emperyalistlerin işçi sınıfının rızasını satın almasına ve emperyalist projeyi
sürdürmesine imkân sağlar.
3.
Küresel özgürlük mücadelesinin itici gücü, periferidedir. Emperyalist yağmanın
damarlarını sömürünün kaynağında, sömürgelerde ve yeni sömürgelerde keserek,
kapitalizm, nihayetinde küresel ölçekte yenilebilir.
Bunlar,
maddi kategorilerdir. Bu görüş, postkolonyalizm alanında kalem oynatan pek çok
âlimin aksine, sömürgecilik karşıtı mücadeleler düzleminde “iyi-kötü” ayrımı
yapmaz.
Hatta
bu maddi kategoriler üzerinden meselelere bakanlar, “iyi” ya da “kötü” olmanıza
bakmadan, sömürgeleştirilmemeniz, aç bırakılmamanız, bombalanmamanız gerektiğiyle
ilgili ahlaki bir iddia da dillendirmezler. “Kampçılık” eleştirisi yapanların en
ateşli kesimleri, tam da bu konuma itiraz ediyorlar.
“Kampçılık”
eleştirisi yöneltilen kesimler, ahlaki ayrımlar yerine, uluslararası sistemin
yapısıyla ilgileniyorlar. Güncel durumda emperyalizmin doğası hakkında tarihsel
ve diyalektik bir dizi iddia ortaya koyuyorlar:
1.
Emperyalizmin gelirleri düşürmek, yaşam sürelerini kısaltmak, devletleri
parçalamak ve Küresel Güney’deki hegemonya karşıtı güçleri zayıflatmak için
tasarlanmış, yaptırımlardan borçlara, savaştan soykırıma kadar bir dizi
mekanizma aracılığıyla işlediğini söylüyorlar. Bu politikalar, nihayetinde
dönüp dolaşıp Küresel Kuzey’in emekçi halklarına etki ediyor.
2.
Bu ajandanın etki alanını genişleten adımlara mani olmanın tarihsel bir
gereklilik ve kolektif varlığımıza dair bir mesele olduğunu, Filistin’deki
soykırımın bunu fazlasıyla açık bir şekilde gösterdiğini söylüyorlar.
3.
Söz konusu ajandaya karşı direnen alanlardaki iç çelişkilerin, karşılaştıkları
dış baskılar tarafından şekillendirildiği ve çarpıtıldığı, bunun abartılmaması
gerektiği üzerinde duruyorlar.
Gerçekten
de, hegemonya karşıtı cephenin eylemlerinin eleştiriden muaf olduğunu kimse
söylemiyor. Elbette, belirli bir ülkedeki sınıf mücadelesi, uluslararası
düzlemde süren anti-emperyalist mücadeleyle birçok yönden iç içe geçiyor. Ama
Kuzey Karolina’daki Steve’in hükümetinin çok fazla insanı tutukladığına dair
fikrinin, Küba devrimci projesi için faydası var mı? Baden-Württembergli
Ulrich’in, İran’daki güvenlik güçlerinin ülkedeki dükkânları, camileri ve
hastaneleri yağmalayan silahlı isyancılara gül dağıtması gerektiğini
düşünmesinin İran için bir faydası var mı?
Emperyalist
savaş, ideolojik bir cepheye sahiptir. Yöneltilen “eleştiriler”, başka
ülkelerdeki insanların saldırı altındaki ülkelerle dayanışma içine girmelerine mani
olmak için kullanan kapsamlı propaganda aygıtından ayrı şeylermiş gibi ele
alınamazlar. Eleştiriler, o propagandanın parçasıdırlar. Kampçılık eleştirisi, emperyalist
çarkın dişlisidir.
İnsanlara
kendi çelişkilerini çözüme kavuşturmaları için alan tanınmalıdır. Devlet,
kuşkusuz bir baskı aracı olarak var olsa da, aynı zamanda uzlaşı ve kolektif
karar alma için bir araç olarak iş görür. Bunun için egemenlik ve istikrar, bir
ön koşuldur.
Bir
devletin baskıcı işlevleri savaş zamanında artar. Nitekim, bugün emperyalizmin
yürüttüğü hibrit savaş, bu durumu stratejinin konusu haline getirmiş, devleti
gayrimeşru kılmak, şiddet üzerindeki tekelini sorgulanır hale getirmek, ülke
içindeki çelişkilerin barışçıl yollardan çözüme kavuşturulmasına dair imkânları
ortadan kaldırmak için belirli yöntemler geliştirmiştir.
Ülkedeki
kapitalist sınıfı imtiyazlı kılan, halkı boğan yaptırımlar karşısında bir
devletten daha fazla ekmek, daha yüksek ücret talep edilemez. Washington’un
ölüm saçan ordusu ve istihbaratı eliyle yetiştirilmiş silahlı gericilerin
sabotajları karşısında sokaklara çıkarak protesto yapmak, imkânsız hale gelir.
“Kampçılar”
denilen kesimin önermesi basittir. Yapısal olarak emperyalizme karşı konumlanan
devletler, balkanlaştırma, özelleştirme, sefalet, sömürü, kaynakların gaspı,
yerinden edilme, en nihayetinde kitlesel ölüm politikalarını gündem edinmiş bir
savaş gücünün kapsamlı saldırısına maruz kalmaktadır. Bu dayatılan politikaların
üzeri, bizim rızamızı sağlamak için tasarlanmış kapsamlı bir ideolojik ve
propaganda aygıtıyla örtülür, bu aygıt eliyle temize çıkartılır.
Kuzey
Karolina veya Baden-Württemberg’de oturan insanlar olarak biz, o saldırıya
karşı kendilerini savunmaya çalışan güçlerin eksikliklerine ve çelişkilerine
takılmak yerine, devletlerimizin bu gündemdeki rolüne itiraz etsek, daha hayırlı
bir iş yapmış oluruz.
Pawel Wargan
24 Ocak 2026
Kaynak



0 Yorum:
Yorum Gönder