27 Ocak 2026

Kampçılık Eleştirisinin Eleştirisi

Son zamanlarda “kampçılığa” yönelik olarak gerçekleştirilen saldırılar ışığında, enternasyonalizme dair birkaç düşüncemi paylaşmak isterim.

Uygulamada ne kadar körelmiş, teoride ne kadar soluklaşmış olursa olsun, enternasyonalizm, soyut bir “dayanışma” pratiğiyle ilgili bir mesele değildir. Onun, her ne kadar “kötü”den neyin kastedildiği açık olmasa da, “kötü aktörler”e karşı durmakla da ilgisi yoktur. 

Hatta enternasyonalizm, “devlet baskısı”na, “şiddet”e veya “savaş”a karşı olmakla da ilgili değildir. Bu kavramlara dair anlayışımız, onları biçimlendiren iç ve beynelmilel çelişkilerden kopuk bir zeminde oluşmamalıdır.

Enternasyonalizm, bir ahlaki kategori de değildir. Ayrıca, siyasi güçlerin ve toplumsal oluşumların ölçülüp değerlendirilmesine yarayan tek tip ilkeler seti de değildir.

Enternasyonalizm, asıl dönüm noktasını Ekim Devrimi, sonraki süreçte Üçüncü Dünya’da sömürgecilik karşıtı milliyetçiliğin yükselişinde yaşayan geniş bir tarihî gelenektir. Bu süreçte şekillenen teoriler, üç temel şeyi ortaya koyarlar:

1. Dünyanın büyük kapitalist güçler arasında paylaşılması, kapitalizm içindeki asıl çelişkinin Manchester’daki işçilerle fabrika sahipleri değil, emperyalistlerle dünya ezilenleri arasında olduğunu gösterir.

2. Küresel periferi üzerindeki sömürüden elde edilen aşırı kârlar, emperyalistlerin işçi sınıfının rızasını satın almasına ve emperyalist projeyi sürdürmesine imkân sağlar.

3. Küresel özgürlük mücadelesinin itici gücü, periferidedir. Emperyalist yağmanın damarlarını sömürünün kaynağında, sömürgelerde ve yeni sömürgelerde keserek, kapitalizm, nihayetinde küresel ölçekte yenilebilir.

Bunlar, maddi kategorilerdir. Bu görüş, postkolonyalizm alanında kalem oynatan pek çok âlimin aksine, sömürgecilik karşıtı mücadeleler düzleminde “iyi-kötü” ayrımı yapmaz.

Hatta bu maddi kategoriler üzerinden meselelere bakanlar, “iyi” ya da “kötü” olmanıza bakmadan, sömürgeleştirilmemeniz, aç bırakılmamanız, bombalanmamanız gerektiğiyle ilgili ahlaki bir iddia da dillendirmezler. “Kampçılık” eleştirisi yapanların en ateşli kesimleri, tam da bu konuma itiraz ediyorlar.

“Kampçılık” eleştirisi yöneltilen kesimler, ahlaki ayrımlar yerine, uluslararası sistemin yapısıyla ilgileniyorlar. Güncel durumda emperyalizmin doğası hakkında tarihsel ve diyalektik bir dizi iddia ortaya koyuyorlar:

1. Emperyalizmin gelirleri düşürmek, yaşam sürelerini kısaltmak, devletleri parçalamak ve Küresel Güney’deki hegemonya karşıtı güçleri zayıflatmak için tasarlanmış, yaptırımlardan borçlara, savaştan soykırıma kadar bir dizi mekanizma aracılığıyla işlediğini söylüyorlar. Bu politikalar, nihayetinde dönüp dolaşıp Küresel Kuzey’in emekçi halklarına etki ediyor.

2. Bu ajandanın etki alanını genişleten adımlara mani olmanın tarihsel bir gereklilik ve kolektif varlığımıza dair bir mesele olduğunu, Filistin’deki soykırımın bunu fazlasıyla açık bir şekilde gösterdiğini söylüyorlar.

3. Söz konusu ajandaya karşı direnen alanlardaki iç çelişkilerin, karşılaştıkları dış baskılar tarafından şekillendirildiği ve çarpıtıldığı, bunun abartılmaması gerektiği üzerinde duruyorlar.

Gerçekten de, hegemonya karşıtı cephenin eylemlerinin eleştiriden muaf olduğunu kimse söylemiyor. Elbette, belirli bir ülkedeki sınıf mücadelesi, uluslararası düzlemde süren anti-emperyalist mücadeleyle birçok yönden iç içe geçiyor. Ama Kuzey Karolina’daki Steve’in hükümetinin çok fazla insanı tutukladığına dair fikrinin, Küba devrimci projesi için faydası var mı? Baden-Württembergli Ulrich’in, İran’daki güvenlik güçlerinin ülkedeki dükkânları, camileri ve hastaneleri yağmalayan silahlı isyancılara gül dağıtması gerektiğini düşünmesinin İran için bir faydası var mı?

Emperyalist savaş, ideolojik bir cepheye sahiptir. Yöneltilen “eleştiriler”, başka ülkelerdeki insanların saldırı altındaki ülkelerle dayanışma içine girmelerine mani olmak için kullanan kapsamlı propaganda aygıtından ayrı şeylermiş gibi ele alınamazlar. Eleştiriler, o propagandanın parçasıdırlar. Kampçılık eleştirisi, emperyalist çarkın dişlisidir.

İnsanlara kendi çelişkilerini çözüme kavuşturmaları için alan tanınmalıdır. Devlet, kuşkusuz bir baskı aracı olarak var olsa da, aynı zamanda uzlaşı ve kolektif karar alma için bir araç olarak iş görür. Bunun için egemenlik ve istikrar, bir ön koşuldur.

Bir devletin baskıcı işlevleri savaş zamanında artar. Nitekim, bugün emperyalizmin yürüttüğü hibrit savaş, bu durumu stratejinin konusu haline getirmiş, devleti gayrimeşru kılmak, şiddet üzerindeki tekelini sorgulanır hale getirmek, ülke içindeki çelişkilerin barışçıl yollardan çözüme kavuşturulmasına dair imkânları ortadan kaldırmak için belirli yöntemler geliştirmiştir.

Ülkedeki kapitalist sınıfı imtiyazlı kılan, halkı boğan yaptırımlar karşısında bir devletten daha fazla ekmek, daha yüksek ücret talep edilemez. Washington’un ölüm saçan ordusu ve istihbaratı eliyle yetiştirilmiş silahlı gericilerin sabotajları karşısında sokaklara çıkarak protesto yapmak, imkânsız hale gelir.

“Kampçılar” denilen kesimin önermesi basittir. Yapısal olarak emperyalizme karşı konumlanan devletler, balkanlaştırma, özelleştirme, sefalet, sömürü, kaynakların gaspı, yerinden edilme, en nihayetinde kitlesel ölüm politikalarını gündem edinmiş bir savaş gücünün kapsamlı saldırısına maruz kalmaktadır. Bu dayatılan politikaların üzeri, bizim rızamızı sağlamak için tasarlanmış kapsamlı bir ideolojik ve propaganda aygıtıyla örtülür, bu aygıt eliyle temize çıkartılır.

Kuzey Karolina veya Baden-Württemberg’de oturan insanlar olarak biz, o saldırıya karşı kendilerini savunmaya çalışan güçlerin eksikliklerine ve çelişkilerine takılmak yerine, devletlerimizin bu gündemdeki rolüne itiraz etsek, daha hayırlı bir iş yapmış oluruz.

Pawel Wargan
24 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: