Çin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

09 Eylül 2026

, , ,

Yoldaş Mao Zedong


Tarihten ilginç bir dipnot: Mao’nun 1930’da hastalıktan öldüğüne dair yanlış haber üzerine Komintern’in yayınladığı ölüm ilanı:

* * *

 

Yoldaş Mao Zedong


Çin’den gelen haberlere göre, Çin Komünist Partisi’nin kurucularından, partizan birliklerinin ve Kızıl Ordu'nun kurucusu yoldaş Mao Zedong, uzun süredir çektiği akciğer hastalığı sonucu Fukien cephesinde hayatını kaybetti. Mao Zedong, toprak sahiplerinin ve burjuvazinin en çok korktuğu düşmandı.

Toprak sahiplerinin ve burjuvazinin temsilcisi olan Kuomintang, 1927’den beri onun başına büyük bir ödül koymuştu. Hastalığı birkaç kez, ölümünün ilan edilmesine ve böylece karşı devrimin cesaret bulmasına vesile olmuştu.

Yoldaşımızın ölümü, düşmanlarımızın kampında büyük bir sevinç yarattı. Parti, Kızıl Ordu ve Devrim için onun ölümü büyük bir kaybı ifade ediyor.

Yoldaş Mao Zedong, Hunan eyaletinde yaşayan köylü bir aileden geliyordu. Genç bir öğrenciyken Çin’de militarizme karşı sert bir mücadele verdi. Rusya’daki Ekim Devrimi’nin elde ettiği zaferin ardından hemen Marksist-Leninist harekete katıldı. 1919’da Pekin’de yaşanan öğrenci ayaklanmalarından sonra, “Diriliş” olarak anılan dönemde Yangtze bölgesinde geniş çaplı bir propaganda kampanyası yürüttü. Büyük Pinçang madeninde, bugün Hunan ve Kiangsi bölgesindeki büyük işçi ve köylü hareketinin yanı sıra, genel olarak Bolşevik partinin kadrolarını oluşturan örnek bir sendika kurdu.

Yoldaş Mao Zedong, 1923’ten beri Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesiydi. Özellikle Vuhan döneminde Parti içindeki oportünizme karşı sürekli mücadele etti. Parti, köylü devriminde başarısız olunca, oportünist liderliğin isteğine karşı çıkarak, Hunan’daki köylü kitleleri arasında çalıştı ve 20 Mayıs 1927’deki Çangşa darbesinden sonra Hunan’daki köylü isyanlarını organize etti. 1928’in başlarında, kendi işçi ve köylü birlikleriyle ve Yoldaş Çu De’nin birlikleriyle Kızıl Ordu’yu kurdu, Hunan ve Kiangse’de geniş bir bölgeyi fethetti, her yerde sovyetler kurdu. Kızıl Ordu, karşı devrimci Kuomintang rejimini ciddi şekilde sarstı. Komşu illerdeki birlikler, toplamda yedi kolordu, bu Kızıl Ordu’yu yok etmek için gönderildi. Taktiksel nedenlerle Mao Zedong ve Çu De birliklerinin bir kısmı Hunan’ı terk ederek, devrimci hareketin en yoğun olduğu Kvangtung ve Fukien’e sefer düzenledi. Fukien eyaletinin yarısından fazlası sovyet idaresine girdi. Ezilen köylü hareketi ve Doğu Kvangtung’daki dağlık bölgeye geri püskürtülen Kızıl Ordu, Mao Zedong’un güçlü ilerleyişiyle yeniden harekete geçti. Altı eyaletten toplanan, 60.000’den fazla askerden oluşan Kuomintang, geçen yaz yoldaş Mao Zedong önderliğindeki Kızıl Ordu’ya karşı mücadeleye yeniden başladı. Ancak bu güçlü ordu, yaklaşık 10.000 kişilik Kızıl Ordu’yu geri püskürtmeyi başaramadı. Aksine, sürekli bir dağılma sürecine girdi; bir seferde bütün tugaylar ordudan firar ederek Kızıl Ordu’ya katıldılar.

Yoldaş Mao Zedong, Çu Mau birliklerinin siyasi lideriydi. Kendi etki alanında, Çin Komünist Partisi’nin altıncı dünya kongresi ve altıncı parti kongresinin kararlarını eksiksiz olarak uyguladı. Böylece, “Sol” Kuomintang, Üçüncü Parti ve To Du Siu tarafından ortaya çıkarılan, şehir yoksullarının, köylülerin ve işçi sınıfının bazı kesimleri arasında var olan reformcu yanılgıların ifşa edilip ortadan kaldırılmasına katkıda bulundu.

Yoldaş Mao Zedong, bir Bolşevik ve Çin proletaryasının savunucusu olarak, tarihi misyonunu kelimenin tam anlamıyla yerine getirmiştir. Çin’in işçi ve köylü kitleleri, onun başarılarını unutmayacak, çalışmalarını tamamlanana kadar sürdüreceklerdir.

Tang Şin Şe
International Press Correspondence

Cilt 10, Sayı 14, 20 Mart 1930
Kaynak

[International Press Correspondence [“Uluslararası Basın Yazışmaları”], yaygın olarak “Inprecorr” olarak bilinen yayın, Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi) tarafından 1921’den başlayarak 1938’e kadar düzenli olarak Almanca ve İngilizce, zaman zaman da farklı dillerde yayın yapmıştır. Inprecorr’un görevi, Komünist Enternasyonal’in farklı bölümlerinden gelen makalelerin yanı sıra yürütme komitesi kaynaklı haber ve açıklamaların çevrilmiş hallerini Enternasyonal’in İngilizce konuşan basın kuruluşlarına iletmekti. Daily Worker ve “Communist gazetelerinde çıkan birçok makale, Inprecorr kaynaklıydı, ayrıca, diğer ülkelerde kullanılmak üzere Amerikalı yoldaşların makalelerini de yayınladı. En az haftada bir, genellikle de haftada üç kez yayınlandı.]

08 Eylül 2026

, ,

Şan Olsun Başkan Mao Zedong’a!


Uluslararası Proletaryanın,
Ezilen Halkların Ve Dünya Devriminin Büyük Liderine!

PKP Merkez Komitesi’nin ÇKP Merkez Komitesi’ne Mesajı
10 Eylül 1976

 

Çin Komünist Partisi Merkez Komitesine,

Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi’ne, onun aracılığıyla Çin işçi sınıfına ve halkına, Çin Komünist Partisi’nin kurucusu ve yol gösterici ışığı, Çin devriminin bilge ve sarsılmaz lideri, uluslararası proletaryanın, ezilen halkların ve dünya devriminin büyük öğretmeni olan Başkan Mao Zedong’un vefatı gibi muazzam ve telafisi mümkün olmayan bu kayıp için büyük üzüntümüzü ifade ediyoruz.

İşçi sınıfı ve uluslararası komünist hareket, büyük mücadele tarihinde, Marx ve Engels, Lenin ve Stalin gibi büyük kurucularının, öğretmenlerinin ve liderlerinin kaybıyla büyük kayıplar ve derin üzüntü anlarına şahit olmuş, bu durum, tarihin seyrini açıktan etkilemiştir. Bugün de bu ciddi ve acı verici krizlerden biriyle karşı karşıyayız. Tıpkı dün olduğu gibi, Marx, Lenin ve Mao'nun yürürlüğe koyduğu işçi sınıfı programının hedefine daha fazla ve daha etkili bir biçimde ulaşması için, dün Marksizmin yenilmez bayraklarını nasıl yükseltiyorsak, bugün de aynı bayrakları, işçi sınıfının kurtuluşu ve tüm insanlığın hedefi olan sınıfsız toplumun nihai inşası bayraklarını daha yükseğe kaldırmalıyız.

Çin devriminin büyük sınıf mücadelesinin yol açtığı kasırgada, proletaryanın vazgeçilmez liderliğine inanan Başkan Mao Zedong, destek üsleri kurarken ve yavaş yavaş kahramanca bir Halk Savaşı başlatırken, mücadelenin yönetilebileceği şehirleri arama stratejisini oluşturdu. Çin Komünist Partisi’nin önderliğinde, iniş çıkışlarla dolu uzun bir Halk Savaşı yoluyla, işçi-köylü ittifakına dayalı birleşik bir cephe oluşturuldu, silahlı mücadele yürütüldü ve bu mücadele neticesinde büyük bir Halk Ordusu kuruldu, Parti’nin inşası için kesintisiz bir çaba ortaya konuldu.

1949’da işçi sınıfı ve Çin halkı, Yeni Demokratik Devrim’e önderlik etti. Başkan Mao Zedong’un kabul ettiği devrimin temel yasaları, emperyalizm ve feodalizmin egemenliğine karşı mücadeleye devam edenlerin izlemesi gereken yol gibi yüce tutuldu.

Olağanüstü eserlerinden çok, Başkan Mao Zedong, kendisinin kurduğu Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki sosyalist devrimin yürütülmesine dönük çabalarıyla büyük bir etkiye sahip olmuştur. Mao, sosyalizmin temel çizgisini sınıf mücadelesi ilkesine dayandırarak belirledi. Sınıfların ve sınıf mücadelesinin sosyalizmi tanımladığını söyleyen Mao, küresel deneyimi sentezleyerek, proletarya diktatörlüğünü hedefleyen kesintisiz devrimin Marksist teorisini geliştirdi. Tarihteki en büyük kitle seferberliği olan Büyük Proleter Kültür Devrimi’ni, kapitalist restorasyona karşı koruma sağlayan, sosyalizmin gelişmesine ve inşasına hizmet eden devrimin devamı olarak yönlendirdi. Bu şekilde, Başkan Mao, kitleleri “İsyan meşrudur” ve “proletarya felsefesi mücadele felsefesidir” diyen büyük plan uyarınca mücadeleye çağırarak, partinin içindeki burjuva kapitalist yolun destekçileri tarafından zaman zaman kafesten kaçan ve ifade bulan canavarları süpürmek için komünist geleceğe doğru yol gösterdi. Tüm bunlar, işçi sınıfının tarihsel amaçlarının yerine getirilmesi yolunda vazgeçilmez bir araç olan proletarya diktatörlüğünü güçlendirmek içindi.

Başkan Mao Zedong, Çin devriminin ve uluslararası proletaryanın merkezinde 60 yılı aşkın süren mücadelesinde Marksizme bağlı kaldı ve onu ülkesinin gerçekliğiyle birleştirerek geliştirdi: Marksist felsefe, politik ekonomi ve bilimsel sosyalizm, onun kalıcı katkılarının izini taşır. Marksizmi savunan pratiği, onu nihayetinde dünyaya Marksizmi inkâr eden, devrimin ilerlemesi için yenilmesi gereken burjuva bir canavar olarak ifşa edilen Hruşçov’un revizyonizmine karşı mücadeleye yöneltti. Büyük polemikleri ve uluslararası düzeydeki mücadelesi üzerinden, savaşın gerçek kaynağını temsil eden Brejnev’in sosyal emperyalizmine ve revizyonist kliğine karşı harekâtı istikrarlı bir şekilde yürüttü, yönlendirdi. Marksizm-Leninizmi miras alan Başkan Mao Zedong, bu şekilde o mirası savunup geliştirdi, onu bugünkü haline getirdi: Marksizm-Leninizm-Mao Zedong Düşüncesi, işçi sınıfının içinde yaşayan bir ruh ve insanlığın umudu kılındı. Dolayısıyla, bugün Marksist-Leninist olmak, Mao Zedong Düşüncesi’ne bağlı kalmak demektir.

Başkan Mao Zedong, Çin Komünist Partisi’ni kurdu ve 50 yılı aşkın bir mücadele boyunca onu akıllıca yönetti: Çin işçi sınıfının öncüsü olarak, tarihsel sürecin başında, Kuzey Seferi’nin o zorlu yollarında, Tarım Savaşı ve Uzun Yürüyüş destanında, yorulmak bilmeden yürütülen, kahramanlıklarla dolu Japonya’ya karşı direniş savaşında, kapsamlı ve zaferle sonuçlanan Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda, sosyalizmin inşasında ve Büyük Proleter Kültür Devrimi’nde dümen hep onun elindeydi. Başkan Mao Zedong, partisini, onu yolundan saptırmaya çalışan sağcılığa ve solculuğa karşı yürütülen iki çizgi mücadelesinde eğitti. Son yıllarda, özellikle Liu Şao Çi, Lin Piao ve bugün Deng Şiaoping aracılığıyla sağcı bir rüzgâr estiren ve karşı-devrimci bir nitelik kazanan revizyonizme o günlerden karşı çıktı. Çin devriminin ve çağdaş dünyanın tanık olduğu o büyük sınıf mücadelesinde ve kendi saflarında yürüttüğü iki çizgi mücadelesinde Başkan Mao Zedong, Çin Komünist Partisi’ni işçi sınıfının ve dünyanın hayranlık duyup saygı gösterdiği “büyük, şanlı ve doğru” bir parti haline getirmeyi bildi. Çin’in en büyük devrimcisi, söz konusu kaynaşma potasında şekil aldı, uluslararası işçi sınıfının büyük liderlerinin usta mirasçısı, Marx ve Lenin’i ilerleten şanlı militan komünist, hayatı kitlelerin güçlü yaratıcı gücü ve halka hizmet ruhuyla Marksizmin sönmeyen ışığıyla sona eren olağanüstü bir insandı o.

Başkan Mao’nun da dediği gibi, önümüzdeki elli ila yüz yıllık dönem, dünyayı sarsacak ve değiştirecek. Bu nedenle, işçi sınıfı, halk ve tüm insanlık için çok önemli bir dönemde yaşıyoruz. Büyük devrimci fırtına, yeryüzünü aydınlatacak, birçok yeni sorun çözülmek zorunda kalacak, zaferler yanında gerilemeler ve başarısızlıklar yaşanacak. Devrim, tarihin ana akımıdır, ancak o, kayaları ve karşı akımları aşmak zorunda kalacak. Şundan emin olalım: Devrim galip gelecek. “Umutlar ışıltılı ama yol dolambaçlı.”

Partimizin kurucusu José Carlos Mariátegui bize şunu öğretti:

“Zaman ve mekânda bu kadar önemli bir konumda bulunan bir ulusun kaderine kayıtsız kalmak mümkün değil. Çin, insanlık tarihinde ağır bir gülle, öyleyse neden onun yaptıklarına ve insanlarına ilgi göstermiyoruz?”

Bize Eski Çin hakkında söylenen bu, peki yeni Çin’e dair ne diyeceğiz? Dolayısıyla, partimiz, Peru komünistleri ve Peru halkı için, tarihsel perspektif, işçi sınıfı ve dünya devrimi açısından bu büyük acılara yol açan dönemde, her zamankinden daha çok, Marksizme bağlı kalmayı, mücadele felsefesini göz önünde bulundurmayı, acıyı güce dönüştürmeyi ve yenilmez Başkan Mao Zedong'un bayrağını yüksekte tutan Çin Komünist Partisi’nin kızıl çizgisinin ipine tutunmayı, Marksizme sadık partilerle, işçi sınıfıyla ve dünya halklarıyla birlikte ilerlemeyi, Marx, Lenin ve Mao Zedong’un zafere yazgılı kızıl bayrakları altında yürüyeceğini ciddiyetle taahhüt etmeli.

Başkan Mao Zedong öldü, ancak ideolojisi ve eylemleri işçi sınıfında, ezilen halkların bağrında, dünyadaki halk kitlelerinde yaşamaya devam ediyor. Devrimci güçler, mücadeleyi nereye taşırsa taşısın, Marksizm-Leninizm-Mao Zedong Düşüncesi, sonsuza dek yaşayacaktır.

Şan olsun, uluslararası proletaryanın, ezilen halkların ve dünya devriminin büyük öğretmeni Başkan Mao Zedong’a!

Abimael Guzmán

[Kaynak: Collected Works of the Communist Party of Peru Cilt 1. 1968-1987, Yayına Hazırlayanlar: Christophe Kistler ve Josef Hallqvist, Birinci Basım 2016, s. 198-202.]

09 Nisan 2026

, ,

Asya Nasıl Parladı: Gassân Kenefâni ile Geleceğe Yolculuk


Duygularımı tek bir cümleyle özetleyeceğim: En fazla elli yıl içerisinde dünyanın şeker kamışından yapılmış iki çubukla yemek yediğini göreceksiniz.

 

Çin, Hindistan ve Tayland’ın kalbine doğru şaşırtıcı bir tarihi yolculuğa çıkmak, Asya ve dünyada, özellikle altmışların ortalarındaki siyasi, ekonomik ve kültürel koşullar hakkında bilgi edinmek ve olağanüstü bir Arap entelektüelinin Çin’in geleceğine dair kehanetlerini okumak istiyorsanız, şehit yazar Gassân Kenefâni’nin Sonra Asya Parladı adlı eserini mutlaka okumalısınız. Kendinizi şaşırtıcı, keyifli ve zenginleştirici bir yolculuğun içinde bulacaksınız.

Kenefâni, sade ama derin bir dille sizi Çin ve Hindistan’ın vadilerinden ve ovalarından sonsuz bilgi dünyalarına ve imgelerine taşıyacak. Bu kitap, nadir ve zamansız bir sanatsal ve edebi başyapıttır. Yazarı gibi, her zamankinden daha çok okunmayı ve takdir edilmeyi hak ediyor.

Bu kitapta Gassân Kenefâni, modern zamanların gezgini ve devrimci rehberi olarak karşımıza çıkıyor. Her konuya değinen yaklaşımı, zeki ve esprili diliyle Kenefâni, Çin ve Hindistan liderlerini, aydınlarını ve sanatçılarını sorgulayan soruları ve derin kavrayışıyla bu insanların peşini bırakmayan, cesur bir gazeteci. Aynı zamanda Kenefâni, halka, onların fedakârlıklarına, işçilerin, çiftçilerin ve Çin Komünist Partisi’nin, onun tarihi lideri Mao Zedong’un önderliğindeki devrimin başarılarına duyduğu hayranlığı da gizleme gereği duymuyor.

Kenefâni’nin ilgi çekici kitabı, seyahat edebiyatına yeni bir bakış açısı katıyor. Ayrıca, Çin ve Hindistan tarihi ve halkları konusunda zengin bir anlayış sunmakla kalmıyor, aynı zamanda ciddi, hicivli ve tarihsel yazının tüm unsurlarını da kullanıyor. Canlı imgeler, anlatım sanatı ve güvenilir bilgilerle bizi kıtanın en batı ucundan başlayarak bir yolculuğa çıkarıyor. Kitabın girişinde belirttiği gibi, bizim “rüzgârlarla örülü duvarı delip o muazzam ve engin dünyaya açılmamızı” sağlıyor.

Ardından şunu söylüyor: “Taş kaşıkların bir başarı sayıldığı dönemde dünya, buradan barut ve kağıtla ilgili bilgileri ithal etti.” Buda’yı buranın bulutları, Konfüçyüs’ü buranın kalabalıkları üretti. Barutu, kâğıdı, peygamberi ve filozofuyla birlikte bu coğrafya, beş bin yıllık yolculuğunun sonunda, karşısında o rüzgârlarla örülü duvarı buldu.

Hayal ürünü dünyaya girerken duyduğu hayranlığı dile getiren, okurun dikkatini çekmek için tarihin ilerlediği hattı ortaya koyan giriş bölümündeki ritim, tüm kitap boyunca muhafaza ediliyor. İmparatorların ve antik yeraltı saraylarının tarihinden, rüzgârın oluşturduğu, doğanın boyadığı kayalardan bahsediliyor. Çin Seddi, mekândaki estetik, çiçekli dağlar ve “Renkler Ülkesi”ndeki bahçeler de kendisine kitapta yer buluyor. Ardından Kenefâni, bu giriş bölümünü çarpıcı bir ifadeyle sonlandırıyor: “Eğer Çinli olsaydım, imparatorların kendileri için yaptıklarına duyduğum hayranlık, halkın imparatorlara yaptıklarına duyduğum hayranlığın altında ezilirdi!”

Kenefâni’nin 1965’te yazdığı, toplamda 150 sayfayı bulan bu kitabı sayısız şaşırtıcı kehaneti içeriyor. Kenefâni, Çin ejderhasının devriminin ve hem yurt içinde hem de yurt dışında sömürgeciliğe ve gerici güçlere karşı gerçekleştirdiği isyanının ileride mevziler kazanacağı öngörüsünde bulunuyor. Çin’in yükselişinin ve kalkınma projelerinin önündeki engelleri aşma ve yoksulluk belasından kurtulma yeteneğinden söz ediyor. Bu öngörüler, Çin’in zamanın tozunu silkeleyip attığı, “aşağılanma dönemlerini” geride bırakarak kendi ayakları üzerinde durmaya hazırlandığı bir dönemde dillendiriliyorlar.

Tarihinin belirli bir noktasında Çin, “sineklerle mücadele etmek”ten “serçelerle mücadele etmeye” kadar muazzam ve görünüşte sonsuz zorluklarla boğuştu. Kalkınma, sanayi, tarım, eğitim ve yönetimde mucizelere ihtiyaç duyuyordu. Kenefâni ayrıca, Çin’in nükleer silahlara sahip olduğunu ilan ederken, sömürgeci güçlere karşı koyma ve onlarla yüzleşme kapasitesine sahip olacağını da öngördü. Tüm bu gelişmeler, başta Sovyetler Birliği olmak üzere, komşularıyla bile gergin ilişkiler içerisinde olduğu, zorlu koşullarla boğuştuğu bir gerçeklikte yaşandı.

Kenefani, sözlerine şu şekilde devam ediyor:

“Daha acımasız bir kelime kullanmak istersek, yoksulluk, Çin’i uzun tarihi boyunca kasıp kavuran, devrimin, yaşı ve Çin’in birçok sorunu nedeniyle henüz bir hizmetkâra dönüştüremediği, ancak başarıyla kafese kapattığı bir canavardır. [...] Devrimin canlılığı ve insan enerjisini seferber etme arzusu, mali kapasitesinin önüne geçiyor gibi görünüyor ve Çinliler, refahlarını finanse edebileceklerinden emin oldukları geleceği beklerken, neler yapabileceklerini bildikleri çıplak elleriyle gurur duyuyorlar. Geleceğe giden yolu inşa etmek için ellerindeki 1,3 milyar silahı hiç beklemeden seferber ettiler.”

Buna rağmen, Kenefâni, resmi anlatıyı reddediyor ve Çin hükümeti tarafından sağlanan bilgileri sorguluyor. Her şeyi eleştiri süzgecinden geçiriyor. “Devrimden önce durum şöyleydi” diyen, eskiden beri kullanılan mantığın ürünü olan rakamlara ve bilgilere kulak asmıyor. Bu yaklaşım, gözlemciyi bir karşılaştırma yapmaya ve bunu tek değerlendirme ölçütü kılmaya zorluyor. Böyle bir ölçüt, kesinlikle doğru değil aslında. “Eğer devrim olmasaydı, durum şöyle şöyle olurdu!” diyen bir hesaplama mantığını esas alıyor. Bu matematiksel oyun kabul edilemez, çünkü “eğer”li cümleler, gerçeği ölçmek için bilimsel bir araç değildir.

Gassân Kenefâni, yolculuğu boyunca her taşın altına bakıyor, her ayrıntıyı ele alıyor. Çin, halkı, dilleri ve sömürge dönemine uzanan imparatorluk aşaması, aynı zamanda Mao Zedong yönetimindeki Komünist Parti’nin tarihi ve o “şanlı zafer” konusunda tarihsel bir bakış açısı sunuyor. Ancak bunu geleneksel bir tarihçi veya salt bir bilgi aktarıcısı olarak yapmıyor. Çin Komünist Partisi ile Hindistan Sosyalist Partisi liderleri, yazarlar, sanatçılar, entelektüeller ve Çin’deki İslami derneklerin şeyhleriyle yaptığı çok sayıda röportajda bile, olayların ve meselelerin derinliklerine inen, sadece yüzeysel kalmayan, idraki güçlü bir Arap gazetecinin bakış açısından bize derinlikli ve ilgi çekici diyaloglar sunuyor.

Kenefâni’nin 1965’teki Çin gezisinin, Çin devrimine, Mao Zedong’un öğretilerine ve Çin Komünist Partisi liderlerine duyduğu derin hayranlığın, sonraki makalelerinde ve siyasi yazılarında makes bulduğunu, Şubat 1969’da Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin devrimci bir siyasi parti olarak kurulduğu süreçte kaleme aldığı belgelerdeki düşünsel ve örgütsel vizyonun özelliklerini ancak bu hayranlıkla açıklayabileceğimizi söylememiz gerekiyor.

Sonra Asya Parladı’yı okumak, Çin’in bu noktaya nasıl ulaştığını anlamamız ve aynı zamanda günümüzde tek gözle bakan sorunlu Arap aydınlarının gerçekliğini görmemiz için elzemdir. Bu kitap bize, tarihsel sabrı, eleştirel vizyonun ve stratejik planlamanın doğasını, ulusların aşağılanmaya ve teslimiyete karşı isyan edip ayaklanmaları durumunda yeniden ayağa kalkabilecekleri gerçeği konusunda bir şeyler öğretecektir.

Kenefâni’yi okuyanlar, “ya lehinde olacaksın ya da aleyhinde” kuralını, “ya/ya da” mantığının ötesine bakarlar. Çünkü gazeteci ve yaratıcı bir yazar olarak Kenefâni, birçok yeteneğine “etkileyici yazılar yazan Arap seyyah” niteliğini de eklemiştir.

Arap-Çin ilişkilerinin tarihinin bir bölümünü kayıt altına alan Kenefâni, doğan güneş olarak Asya’nın ve Çin halkının fedakârlıklarını yüceltir, devrimin elde ettiği kazanımlara saygısını dile getirir. Ardından, pazarlanan bazı görüşlere yönelik sert eleştirisini ve iğneleyici ifadelerle yüklü alaycı yaklaşımını aktarır, bu görüşlerin doğasını, siyasetle ve hareketle bağlantılı gayelerini haklı çıkarmadan veya benimsemeden anlamaya çalışır.

Uçağın tekerlekleri Beyrut havaalanına değdiği anda Kenefâni şu soruyu yöneltti:

“Ciğerlerini patlatırcasına bağırarak insanların kulaklarına haykırdığı, aslında apaçık ortada olan hakikate dokunmak için kırk gün boyunca, otuz bin kilometre yol gitmeye, trenlerle ve uçaklarla seksen saat yolculuk yapmaya gerek var mıydı? Elveda, dünyayı aşan, kıyıları mille kaplı, bereketli, dünyaya aşağıdan bakan kıta... Elveda cesur insanlar, tekrar görüşene kadar hoşça kalın. İndirdiği darbenin çıkarttığı ses, insan medeniyetinin hatırasındaki en uzak noktada bile işitilecek olan gelecekte buluşmak üzere, hoşça kalın!”

Halid Bereket
9 Nisan 2022
Kaynak

18 Ocak 2026

, ,

Saflık Fetişi Yüzünden Batı Marksistlerinin Anlayamadıkları Gerçekler


İlk emperyalist dünya savaşının en kanlı döneminde, sosyal demokrasinin ve İkinci Enternasyonal’in temsilcisi Karl Kautsky, mevcut savaşın, kısmen işçi kitlelerinin, özellikle Sırpların, “ulusal” arzularını içerdiği için “tümüyle emperyalist” olmadığına dair laflar ediyordu. Böylelikle, “saf emperyalizm” eksikliğine vurgu yapan, Sırp ulusal burjuvazinin mücadelesini emperyalist savaşın bağlamından kopartarak onu yanlış ele alan Kautsky, savaşa sunacağı sosyal şovenist ve sağ oportünist desteğin altyapısını hazırlıyordu. Lenin, bu girişime şu muhteşem cevabı verdi:

“Mevcut savaşta ulus unsurunu sadece Sırbistan’ın Avusturya’ya karşı yürüttüğü savaş temsil etmiyor. Milyonları kucaklayan, ‘halk kitlelerini’ içine alan ve uzun süredir devam eden bir ulusal kurtuluş hareketine sadece Sırbistan’da ve Sırplar arasında rastlıyoruz. Özünde bu hareket, mevcut Sırbistan-Avusturya savaşının ‘devamıdır.’ Eğer bu savaş izole bir savaş olsaydı, yani genel Avrupa savaşıyla, İngiltere, Rusya vb. hevesli ve yağmacı amaçlarıyla bağlantılı olmayıp, sadece Sırbistan’daki burjuvazinin başarısı söz konusu olsaydı, tüm sosyalistlerin Sırp burjuvazisinin başarısını dilemekle yükümlü olmaları gerekirdi; çünkü bu, mevcut savaştaki ulus unsurundan çıkarılabilecek tek doğru ve mutlak kaçınılmaz sonuçtur.

Oysa bilimsel-evrimci yöntem dâhilinde edilmiş son söz olarak Marksist diyalektik, nesneyi başka şeylerden tecrit edilmiş bir olgu olarak incelemez. Yani Marksist diyalektik, nesneye tek taraflı ve alabildiğine bozuk bir açıdan bakmaz.”[190]

Kautsky’de diyalektik düşüncenin yokluğu, Sırp ulusal mücadelesini nesnelleştirilmiş bir şekilde değerlendirmesinde kendisini ele vermektedir. Ona göre bu ulusal mücadele, emperyalist savaşın saflığını kirlettiği için, ulusal kurtuluşu destekliyormuş gibi görünerek emperyalizmi desteklemenin zemini hazırlanır. Elbette gerçek şu ki, birinci emperyalist savaş, büyük emperyalist güçlerin dünyayı bölüşmek için yürüttükleri bir savaştı. Ulusal bir kurtuluş savaşı olmanın çok ötesinde, daha büyük ve daha büyük bölgeleri sömürgeleştirmek amacıyla imparatorluklar arasında cereyan eden bir savaştı. Kautsky’deki diyalektik düşünce eksikliği, onda sosyal şovenizme ve sağ oportünizme yol açıyordu. Bu eksiklik, onu savaşın gerçekte temsil ettiği şeyle tümüyle çelişkili nedenler üzerinden emperyalist savaşı desteklemeye sevk etti. Kölelik, Kautsky’nin yüzüne özgürlük maskesi takmış safsatalarında dil buldu.

“Saf” emperyalizm beklentisi içerisinde olan Kautsky’nin gözlemlediği “katışkılı hal”, ona emperyalizmi destekleme fırsatı sundu. Ama bir diyalektikçi için, hayattaki herhangi bir olgudan saflık beklemek, yanlışa sürüklenmek, dünyayı yanlış anlamaya razı olmak demekti. Lenin o önemli cevabında şunları söylüyordu:

“Ne doğada ne de toplumda ‘saf’ olgular vardır, olamaz da. İşte Marksist diyalektik bize bunu öğretir, çünkü diyalektik, saflık kavramının bile insan bilgisinin belli bir dar görüşlülüğünü, tek yanlılığını gösterdiğini ortaya koyar; bu da bir nesneyi tüm bütünlüğü ve karmaşıklığıyla kavrayamaz. Dünyada ‘saf’ kapitalizm yoktur, olamaz da. O karşımıza hep feodalizm ve cehalet gibi şeylerle birlikte çıkacaktır.”[191]

Doğada ve insan düşüncesinde görülen tüm olgular gibi, tarihsel olarak oluşmuş her üretim biçimi de heterojendir, yani asla tamamen tek bir baskın üretim biçiminden oluşmaz, her zaman geçmişten miras alınmış ve yeni koşullar ışığında dönüştürülmüş tali üretim biçimlerini içerir. Bu, yalnızca üretim biçimi (yani ekonomik yapı) için değil, aynı zamanda hukuki, felsefi ve siyasi üstyapılar için de geçerli olan, Marx’ın yazılarında çok net bir şekilde ortaya konan bir görüştür.

Marx, Grundrisse’de şunu söyler: “Toplumun tüm biçimlerinde, diğerleri üzerinde üstünlük sağlayan, onun bünyesinde gelişen ilişkilerin diğer tüm ilişkilerin etki düzeyini ve mertebesini tayin ettiği bir üretim türü mevcuttur.”[192] Marx, bu durumu kapitalizmde faiz getirisi sağlayan sermayenin, kapitalizm öncesi üretimdeki tefecilik sermayesi ile arasındaki farkta da gözlemler:

“Kapitalist üretim tarzının temel bir unsuru olduğu ölçüde, faiz getiren sermayeyi tefeci sermayesinden ayıran şey, bu sermayenin doğası veya karakteri değildir. Bu ayrım, esas olarak, sermayenin faaliyet yürüttüğü değişmiş koşullarla, dolayısıyla, borçlu ile para veren arasındaki tamamen dönüşmüş nitelikle ilgilidir.”[193]

Benzer bir etkinlik, farklı ve daha gelişmiş bir toplumsal bütünlük içine yerleştirildiğinde, içinde bulunduğu yeni toplumsal ilişkiler bütününe uygun olarak işler. Bu, yeni bir şey değildir. Burada temelde diyalektiğin, dolayısıyla tüm eşyanın hareketi ve birbirine bağlılığının bir yasası iş başındadır. Bu yasaya olgunun olumsuzlanmasının olumsuzlanması (ya da Almanca’da aufhebung kelimesinin ifade ettiği biçimiyle içerilip aşılması) denir. Bu anlamda, eski olanın hem ortadan kaldırıldığı hem de korunduğu ve yeni bir şeye yükseltildiği süreçleri tanımlar. Örneğin tefecinin sermayesi, özelde kapitalist üretim biçiminde faiz kazanan sermaye biçiminde yeniden somutlaştırıldığı genel bir olgudur. Başka bir deyişle, diyalektiği doğru anlamadan, yani dünyanın somut bir anlayışı olmadan, bağlam değişikliğinin yarattığı önemli farklılıklar gizlenir ve tek yönlü bir şekilde ele alınır.

Kautsky, emperyalizmin “katışıklılığını” ona sunduğu desteği meşrulaştırmak için öne çıkartırken, bugünün Batı Marksistleri, Çin’deki sosyalizmin “katışıklılığını” onu mahkûm etmek için kullanıyorlar. Çin ekonomisi, tümüyle kamu mülkiyetinin hâkimiyeti altında değil, dağıtım, devletin merkezi planlamasıyla kontrol edilmiyor; özel mülkiyet tali bir rol oynuyor, devletin merkezi planlaması sosyalist piyasa ekonomisiyle diyalektik olarak iç içe geçiyor. Bu “katışkılar”, Batı Marksistlerince Çin’in gerçekten sosyalist olmadığı, yani sosyalizmin neyi gerektirdiği konusundaki saflık fetişi anlayışıyla şekillendirdikleri fikirlerine uymadığı gerekçesiyle mahkûm etmek için kullanılıyor. Her iki durumda da saflık beklentisi, nihayetinde emperyalizmden yana konum almak için önemli bir sebep olarak iş görüyor. Başka bir ifadeyle, her iki durumda da saflık fetişi, küresel Güney’deki özgürleştirici hareketlerden yüz çeviren ve emperyalist merkeze taraf olan “Marksistler” için temel bir ideolojik bileşendir.

Lenin ve Marx’tan öğrendiğimiz gibi, hükümde bulunurken saflık denilen olguyu ana ölçüt olarak belirlemek yanlıştır. Bu tutum, insanı gerçeklikten kopartır, çoğu vakit dünyada yaşanan olaylara dair tek taraflı ve gerçeğe başaşağı bakan yorum üzerinden insanı sömürenlerin yanında sömürülenlere karşı konum almaya sürükler. Tarihsel planda İkinci Enternasyonal’deki eklektizmden, sağ oportünizmden ve saflık fetişinden kök alan Batı Marksistleri, bugün Çin’i değerlendirirken aynı hataları yapmaktadırlar.

Slavoj Žižek, David Harvey, Maurice Meisner gibi birçok önde gelen düşünür, 1978 sonrası Çin’ini, ikilikçi paradigma üzerinden tarif etmektedir. Bu paradigma, Çin ekonomisini  (özel mülkiyet ve piyasanın yardımcı rolü nedeniyle) “kapitalist”, devletini ise (liberal Batı’daki “demokrasi” standardına uymadığı için) “otoriter” olarak yaftalamaktadır. Bu teorik çerçeve üzerinden aynı düşünürler, Çin’i tasnif etmek ve eleştirmek için, “kapitalist sosyalizm”, “bürokratik kapitalizm”, “Çin’e has neoliberalizm” ve “devlet kapitalizmi” gibi kavramlar uydurmuşlardır. “Bürokratik kapitalizm” ve “devlet kapitalizmi” tabii ki yeni kavramlar değildir. Bunlar, Troçkistler ve uyumlu solun diğer kesimleri tarafından SSCB’yi kınamak için uzun süredir kullanılmaktadır.

Tüm bu tanımların ortak noktası, diyalektik düşünce yoksunluğudur. Bu tanımların sahipleri, Çin’in sosyalizmi bir süreç olarak inşa ettiğini, tıpkı dünyadaki diğer her şey gibi gelişimini yönlendirecek iç çelişkileri barındırdığını görmemektedirler. Kısacası, bu tanımlarda (ve diğerlerinde) ortak olan, Çin’in incelenmesinde kullanılan saflığı fetişleştirmiş bakış açısıdır. Bir sosyalist ekonominin ne olması gerektiğiyle ilgili (Sovyetler Birliği’nin bile sahip olmadığı özellikler olarak, her şeyin kamu mülkiyetinde olması ve merkezi planlamaya tabi olması gibi) saf ölçütlerin karşılanmadığını, liberal demokrasi paradigması, demokratik halk diktatörlüğü lehine reddedildiğini gören solcular, kendilerini gerçekliği saf ülkü uğruna mahkûm etmek zorunda hissetmektedirler. Bu solculara göre Çin, Batı Marksizminin ölçütlerine ve temayüllerine uymadığı için gerçekte sosyalist bir ülke değildir. Bu saflık fetişi temelli bakış açısı karşısında “üretim tarzlarına yönelik diyalektik yaklaşım, tek biçimli veya küresel olmaktan uzak olan hâkim tarzın farklı üretim tarzlarını içerebileceğini tespit eder.”[195]

Bu noktada saflık fetişine iman etmiş “Marksistler”, Engels’in tanımlarla ilgili tespitini anımsamalıdırlar.

“Bilimsel açıdan bakıldığında tüm tanımlar, pek bir değere sahip değildirler. Hayatın ne olduğunu kapsamlı bir şekilde anlamak için, onun en alttan en yükseğe kadar aldığı tüm biçimleri ele almamız gerekir. Ancak günlük kullanım için bu tür tanımlar çok uygundur ve yer yer onlardan vazgeçmek pek mümkün olmaz. Ayrıca, kaçınılmaz olarak sahip oldukları eksiklikler unutulmadığı sürece, tanımlar zarar da vermezler.”[196]

Saflık fetişi üzerinden hareket eden Marksistlerde Marksizm, yani bilimsel sosyalizm, bilimsel niteliğini yitirir. Olaylar, artık kendi hareketleri ve karşılıklı bağlantıları içinde görülmez, soyut ve şeyleşmiş bir şekilde ele alınırlar. Sosyalizm, katı bir tanıma kavuşur. Bir şeyi “sosyalist” olarak adlandırabilmek için gerçekliğin karşılaması gereken bir dizi özelliğe sahip olması gerekir. Saflık fetişi, bilimsel sosyalizmi öldürür, çünkü sosyalizm, Marx ve Engels’in yazdığı gibi, “kurulması gereken bir durum, gerçekliğin uymak zorunda kalacağı bir ülkü” değildir, sosyalizm bunun yerine, “mevcut durumu ortadan kaldıran gerçek harekettir.” Diyalektik materyalistler olarak Marx ve Engels’e göre öncelik, toplumun gerçek hareketindeydi, soyut ülküde değil (tabii Marx ve Engels, ülküyü uğruna mücadele edilecek hedef olarak redde tabi tutuyor değillerdi.)

Sosyalist Piyasa Diye Bir Şey Mümkün mü?

V.I. Lenin “Hegel’in Mantık Bilimi kitabının özeti”nde şunu söylüyor:

“Marx’ın Kapital’ini, özellikle de ilk bölümünü tamamen anlamak, Hegel’in Mantık kitabını baştan sona, kapsamlı bir şekilde inceleyip anlamadan mümkün değildir. Sonuç olarak, yarım asır sonra hiçbir Marksist, Marx’ı anlamamıştı!”[198]

Lenin’in (bu hayli cüretkâr) ifadesindeki temel mesaj şudur: Diyalektiği doğru bir şekilde anlamadan, Marksizm yanlış anlaşılmaya mahkûmdur. Bir yüzyıl sonra bile, Batı Marksistleri, Marx’ı, dolayısıyla Marksist bakış açısıyla dünyayı anlamakta zorlanıyorlar. Bu durum, onların Çin’in piyasaları kullanma biçimlerine yönelik yaklaşımlarında açıkça görülüyor. Bu yaklaşımları dâhilinde Batı Marksistleri, Ludwig von Mises’in artık eskiyip bayatlamış ikilikçi anlayışını dogmatik bir şekilde kabul ediyorlar: “Önümüzde hâlâ iki seçenek var: ya sosyalizmi ya da piyasa ekonomisini seçeceğiz.”[199]

Roland Boer’un da vurguladığı gibi, Marx, zaten Kapital’in üçüncü cildinde (bilhassa “Kapitalizm Öncesi İlişkiler” başlıklı 36. bölümde) antik dünyadaki köle ekonomilerinde, örneğin Roma ve Yunan’da, ayrıca, Ortaçağ’daki feodal ekonomilerde pazarların nasıl var olduğunu ortaya koyuyor. Bu tarihsel dönemlerin her birinde pazarlar aynı mıydı? Bunları kapitalizmdeki pazarlarla kıyaslamak mümkün mü? Hayır.

Roland Boer, Socialism with Chinese Characteristics [“Çin’e Has Sosyalizm”] adlı kitabında şunu söylüyor:

“Pazar ekonomileri aynıymış gibi görünebilir, ancak önemli farklılıkları ortaya koyan şey, parçaların birbirleriyle olan düzeni ve söz konusu pazar ekonomisinin genel amacı veya işlevidir.”[200]

Boer’un işaret ettiği gibi, Çinli akademisyenler, Marx’ın Kapital’inin üçüncü cildindeki analizini takip ederek, “piyasa ekonomilerinin insanlık tarihi boyunca var olduğunu ve insan toplumlarının önemli yaratımlarından biri olduğunu” görüyorlar.[201] Öyleyse, eğer piyasalar kapitalist üretim tarzından önce var olmuşsa, bir sosyalist üretim tarzı onları neden kullanamasın?

Bir piyasa ekonomisinin temel bileşenleri, içinde yer aldıkları daha geniş sosyo-ekonomik ilişkiler bağlamında anlaşılmalıdır. Piyasa ekonomilerinin Yunanistan, Roma ve Ortaçağ’da aldığı şekiller, kapitalist üretim tarzının tarihsel önkoşulları olarak ortaya çıksa da, bunlara “kapitalist” denilemez. Bu piyasa ekonomileri, kapitalist üretim biçiminin dışında var olduğunda, bunlar, kapitalizmden “kopartılabilir”, dolayısıyla, özellikle en alt aşamasında olan bir sosyalist üretim biçiminde kullanılma potansiyeline tümüyle sahiptir. Sorun, Batılı Marksistlerindeki saflık fetişidir; Von Mises’in yaptığı gibi, kapitalizmi “piyasalar”, sosyalizmi ise “planlama” ile eşanlamlı şeylermiş gibi ele alırlar. Gerçekte, piyasanın kurumsal biçimi genellikle kapitalizm içerisinde, özellikle tekel aşamasında, planlamanın kurumsal biçimiyle birlikte vardır. Bu kurumsal biçimi alıp onu yalnızca kapitalist bir olgu olarak görmek, Roland Boer ve Çinli Marksistlerin “ekonomi emperyalizmi” olarak adlandırdığı şeye katılmak demektir.[202]

Leigh Phillips ve Michael Rozworski, The People’s Republic of Wal-Mart [“Wal-Mart Halk Cumhuriyeti”] adlı eserlerinde, “Walmart, ulaştığı ölçü sayesinde ‘merkezi planlı ekonomiler’ gibi işleyebilen ‘merkezi planlı işletmelerin’ en iyi örneğidir” diyorlar.[203] Aslında, “neredeyse tüm ülkeler, piyasa ve planlamanın çeşitli kombinasyonlarını içeren karma ekonomilerdir.”[204] Peki bu, Walmart’ın sosyalist olduğu anlamına mı geliyor? “Evet” demek yalnızca aptallara mahsustur. Walmart, aslında hem planlama hem de piyasa kurumlarının, içinde yer aldıkları sosyo-ekonomik sistemler tarafından şekillendirildiğinin delilidir. Walmart’ın planlı ekonomisi, işletmenin sahipleri ve hissedarları için kâr sağlamak amacıyla kapitalistler tarafından planlanmaktadır. Çin’deki sosyalist piyasa ekonomisi ise daha geniş bir sosyalist sosyo-ekonomik sistemle tanımlıdır. Piyasanın yalnızca birkaç kişinin kârı değil, ortak menfaat için işlemesini sağlar.

Lenin’in Yeni Ekonomi Politikası ve Yugoslavya’nın sosyalist pazar ekonomisi gibi başlıkları içeren Doğu Avrupa sosyalizmi geleneği yanında, Çin Komünist Partisi’nin karma mülkiyet ve piyasa ile planlamanın birleşik kurumsal biçimleri üzerine kurulu (yirmili yıllardaki kurtarılmış bölgelerden ellilerin sonlarına dek uzanan) geleneğini takip eden Çin Marksizmi, piyasaları kapitalizmden “koparmayı” ve bunları sosyalizmin amaçlarına hizmet etmek için bir yöntem (fangfa) ve araç (şuduan) olarak kullanmayı, bu yolla, üretici güçleri özgür kılıp kolektif refahı güvence altına almayı bildi.[205]

Çin’in nüfusunun yaşam standartlarını büyük ölçüde yükseltip 800 milyon insanı yoksulluktan kurtardığı son kırk yıllık dönem, bize bir şey öğrettiyse, o da Çin’in piyasaları sosyalizme hizmet eden bir şuduan olarak kullanmasının işe yaradığıdır.

Peki, Çin’in nüfusu ve dünya sosyalist hareketi açısından elde ettiği sayısız mevziyi göz önünde bulundurduğumuzda, Batı Marksistlerinin, Çin’in piyasa reformlarının sosyalizme ihanet ve “kapitalist yol” yönünde bir sapma olduğunu sürekli olarak ısrarla dile getirmesinin nedeni nedir? Çin başka konularda yanlış anlaşılıyor, ama bu yanlış anlamada sadece yişi jiecong, yani “Çin’i anlamak için Batı’ya ait teorik çerçeveleri veya kategorileri kullanma” hatası rol oynamıyor. Zira bugün Marksist geleneğe Hegel’den tevarüs eden diyalektik çerçeve ve kategoriler doğru şekilde uygulansaydı, Çin hiçbir şekilde yanlış anlaşılmayacaktı. Esasen bu hatalara yol açan şey, tam da diyalektik çerçevenin yokluğudur.

Hem Hegel’de hem de diyalekti̇k materyalist gelenekte, genellikler, özel olan aracılığıyla somutlaştırılmadıkça değersiz görülür. Özelin genelin gerçekleşmesinde oynadığı rolü bir kenara koyuyorsak eğer, geneli, soyut bir şekilde ele alıyoruz, özeli onun gerçekleşmesini mümkün kılan gelişmelerden ve bağlantılardan koparıyoruz demektir. Piyasalar, çeşitli üretim biçimleri boyunca var olmuş olduğundan, genel ve özel diyalektiği içerisinde, piyasalar genel bir terim olarak belirli bir yere sahiptir. “Genel piyasa” gibi bir şey yoktur; piyasalar, zorunlu olarak tarihsel düzlemde koşullanmış belirli bir biçim aracılığıyla var olurlar. Piyasanın aldığı biçim, piyasanın var olduğu üretim biçimi tarafından belirlenir. “Değişim momenti” içerisindeki bir kurumsal biçim olarak piyasalar, üretim biçimi tarafından belirlenir, dolayısıyla, üretim biçimiyle karşılıklı etkileşim içerisindedir.

Boer’a göre piyasalar, “daha büyük bir sistemin özgül yapı taşı veya bileşeni” olarak, “genel bir kurumsal biçim”dir (tici), ancak belirli bir sosyoekonomik sistem (cidu) aracılığıyla somut olarak var olabilir.[207] Piyasanın genel kurumsal biçiminin ortaya çıktığı özel cidu “temel sosyalist sistem”dir (şehuicuyi jiben cidu), bu nedenle tici’nin temel işleyiş şekli, kölelik, feodal ve kapitalist üretim biçimlerinin özel cidu’ları altındaki işleyişinden farklı olacaktır. Huang Nansen’in de dediği gibi, “piyasa ekonomisi, toplumun temel ekonomik sisteminden bağımsız bir kurumsal biçime sahip olamaz.”[208]

Devrim, ilk 30-40 yıllık kesitinde planlı kurumsal faaliyet yürütmüş, bu dönemde piyasanın kurumsal düzeyde aldığı biçim, üretici güçlerin özgürleştirilmesinde ve Çin halkının yaşam standartlarını köklü bir şekilde yükseltmede üstlendiği rolü oynama imkânı bulmuştur. Gelgelelim, Çin, piyasanın kurumsal düzeyde aldığı biçimi sosyalizm temeline oturtma konusunda yürütülen çabalarda yaratıcı bir sıçrama gerçekleştirdi diye Batı Marksistleri, kendilerindeki planlı kurumsal faaliyete dair diyalektik karşıtı saflık fetişi sebebiyle, Çin’de piyasaları kullanma biçimini kendilerine ait Platoncu sosyalist ideallerin ayaklar altına alınması olarak görmüşlerdir.

Piyasaların kullanımını “kapitalist yola sapmak” veya “devrime ihanet” olarak gören yaklaşım, en nihayetinde hatalıdır. Özünde bu, geneli özele, kurumsal biçimi sosyo-ekonomik sisteme tercih etmek anlamına gelen temel bir yanılgıdır. Boer’un da belirttiği gibi, “bir piyasa ekonomisini kapitalist sistemle karıştırmak, ortak olan ile özel olan konusunda bir kafa karışıklığına yol açar.”[209]

Çin’i Desteklemenin Önemi

Bugün Çin, ABD/NATO liderliğindeki emperyalizme karşı duran ana küresel güç olarak öne çıkıyor. Onun yükselişi, sadece ABD tek kutupluluğunun sona erdiğini ifade etmekle kalmıyor, aynı zamanda Avrupa’nın dünyaya hâkim olduğu, 1492’de başlayan süreç anlamında Kolomb döneminin sona erdiğini ortaya koyuyor. Bugün Çin’in yükseliş süreci, Afrika, Latin Amerika ve diğer Asya medeniyetlerinin yükselişi ile el ele ilerliyor. Bir Kuşak Bir Yol Girişimi ve diğer programlar aracılığıyla, Çin’in kalkınması, uluslararası ticaret sahasında bilhassa küresel Güney’deki ülkelerle kurduğu ittifakları karşılıklı olarak geliştirmiştir. Zengin kaynaklara ve potansiyele sahip bir kıta olan Afrika, beş yüzyıl boyunca Batı tarafından talan edilmişti. Kıtlık içinde tutulmuş, kaynakları ve halkının emeği Batı’yı zengin etmişti. Çin’in yükselişi ve Afrika ile kurduğu, iki tarafa kazanç getiren ilişkilerse, Afrika altyapısının gelişmesine ve Afrika halklarının yaşam standartlarının yükselmesine yardımcı olmuştur.[210] Batılı yorumcular, Afrika’nın Çin yolunu takip etme potansiyeli konusunda büyük bir heyecan yaşarken, giderek daha fazla Afrikalı lider, Çin’i sadece bir ticaret ortağı ve müttefik olarak değil, aynı zamanda onları geliştirebilecek ve Batı emperyalizmiyle kurdukları kölelikle tanımlı ilişkilerden kurtarabilecek bir model olarak görmeye başlıyor. Aynısı Latin Amerikalı, Ortadoğulu ve Avrupalı liderlerinin “balta girmemiş orman” olarak gördükleri dünyanın diğer bölgeleri için de geçerlidir.[212]

Dünya Bankası raporunda aktarıldığı biçimiyle:

“Son kırk yıl içerisinde Çin’de geliri, Dünya Bankası tarafından küresel aşırı yoksulluğu izlemek için tanımlanan uluslararası yoksulluk sınırı olarak belirlenmiş olan günde 1,90 doların altında olan kişi sayısı yaklaşık 800 milyon azalmıştır. Bununla birlikte, Çin, dünya genelinde aşırı yoksulluk koşullarında yaşayan insan sayısını azaltmaya yönelik çabaların neredeyse yüzde 75’ini tek başına üstlenmiştir. 2021 yılında Çin, ulusal yoksulluk eşiğine göre aşırı yoksulluğu ortadan kaldırdığını, 1978 yılından bu yana 770 milyon insanı yoksulluktan çıkardığını, ‘her açıdan orta düzeyde refah sahibi bir toplum’ inşa ettiğini ilan etmiştir.” [213]

Çin, insanlığı yeni bir tarihsel aşamaya taşıyan öncü uygarlık olarak her kategoride öne çıkıyor. Dünyanın “en uzun ve en yoğun kullanılan hızlı tren (YHT) ağına” sahip olan ülke, manyetik kaldırma teknolojisi ile dünyanın en hızlı trenini geliştirdi. Son kırk yılda, dünyadaki en hızlı büyüyen ekonomi oldu. Bu büyümeyi dünya tarihinde daha önce görülmemiş bir hızla gerçekleştirdi (Batılı ekonomistlerin onlarca yıl süren yavaşlama ve çöküş tahminlerini defalarca boşa çıkardı). Ekolojik uygarlığını inşa ederken, iklim değişikliğiyle mücadelede tartışmasız öncü oldu. Son birkaç yılda ABD’nin Küba, Venezuela, Nikaragua, Suriye, Rusya, İran ve diğerlerine yönelik emperyalist saldırılarına karşı direndi. Özetle Çin, yeni kurulan dünyada özgürlük, sosyalizm ve ilerlemenin feneri haline geldi. [214]

Peki Çin’in kusursuz olduğunu söyleyebilir miyiz? Hayır söyleyemeyiz. Bu gerçeği kendileri de açıktan kabul ediyor. Yönetim kademelerinde çalışan yetkin diyalektikçiler olarak Çinli liderler, kendilerinin “çelişki analizi” dediği pratik üzerinden, bu türden bir kusursuzluğun ve saflığın mümkün olmadığını görüyorlar. Her daim çözüme kavuşturulması gereken çelişkilerin bulunduğunu, bunların aşıldığında yeni çelişkilerin yerlerini aldığını biliyorlar. Bu görüş, dünyadaki her şeyin hareketinin dayandığı temel yasaya vurgu yapıyor.

Amerikan uygarlığına ait tren, onlarca yıl boyunca durdurulmuş, tek değişim biçimi olarak yozlaşmayı tecrübe ederken, Çin uygarlığına ait tren, eşi benzeri görülmemiş bir hızla geleceğe doğru ilerliyor. İlerleyişini kimsenin inkâr edemediği bu tren, sadece Çin’in ve sosyalizmin değil, aynı zamanda tüm insanlığın ilerleyişini temsil ediyor. Bırakalım Marksizme bağlı olduğunu iddia eden birini, her makul insan, bu projenin neden emperyalizmin pençelerinden korumamız gereken bir proje olduğunu, aynı pençelerin kendi yurdumuzda bizi sömürdüğünü ve bize zulmettiğini net bir biçimde görmeli.

ABD, Çin’i askeri üslerle ve (ABD, İngiltere ve Avustralya’nın Çin karşıtı ittifakı anlamında) AUKUS gibi yeni emperyalist ittifaklarla kuşatırken, Çin düşmanı siyasetçileri ve medyası, 2025’te gerçekleşeceğini öngördükleri bir Çin savaşı için rıza imal etmek amacıyla “Çin virüsü”nden “Uygur Soykırımı”na ve “Çin’e ait casus balonlar”a kadar birçok yalanı uydurduğu koşullarda, Amerikalı sosyalistlerin ve komünistlerinin en önemli görevi, Çin’i savunmak, Çin’in zulmettiğiyle ilgili propaganda faaliyetlerini ifşa etmek, Michael Parenti'nin dediği gibi, bu propagandanın “başka bir gerçekliği icat etmek” üzere tasarlandığını ortaya koymaktır.[215]

Çin’i emperyalist saldırılara karşı savunmak, emperyalizmin merkezinde işçi sınıfının yürüttüğü mücadelelerden kopuk bir görev değildir. Bu iki mücadele birbiriyle bağlantılı olgular olarak ele alınmalıdır. Bunun iki nedeni vardır:

1. Amerikalı emekçilerin ödedikleri vergiler yurtdışında yürütülen savaşlarda kullanılıyor, ülke içerisinde ise Amerikan halkının hayatı giderek kötüleşiyor;

2. Amerikalı işçiler, kendilerini yoksullaştıran, sistematik olarak ölüme, uzuvlarını kaybetmeye ve post-travmatik stres bozukluğu gibi marazlara sahip olmalarına sebep olan kişiler eliyle onlardan çok daha fazla ortak noktalara sahip oldukları insanlarla savaşacakları cephelere er ya da geç gönderileceklerdir;

3. Çin’in elde ettiği başarı, sadece Çin’e değil, sosyalizme de ait bir başarıdır. Bu başarı, Amerika’da dillere pelesenk edilmiş “sosyalizm her zaman başarısız oldu” yalanını çürütmek ve işçi sınıfımıza, emperyalizmin yürüttüğü hibrit savaşın baskısı altında olsa bile, sosyalizmin neler başarabileceğini göstermek için kullanılmalıdır.

Eğer Amerikalı sosyalistler, gerçekten kendi uluslarına mensup emekçi halk kitlelerini iktidara taşımak istiyorlarsa, azılı birer anti-emperyalist ve ateşli birer Çin savunucusu olmalıdırlar. Bahsini ettiğimiz hatalı görüşlerin ve konumların filizlendiği ideolojik toprak işlevi gören saflık fetişi anlayışını aşmak, bu mücadelenin mutlak önkoşuludur.

Carlos L. Garrido

[Kaynak: The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism, Midwestern Marx Publishing Press, Bahar 2023.]

Kitap (PDF)

Dipnotlar:
[190] Lenin, Collected Works, Cilt. 21, s. 235.

[191] Lenin, Collected Works, Cilt. 21, s. 236.

[192] Marx, Grundrisse, s. 106-107.

[193] Marx, Capital, Cilt. 3, s. 600.

[194] Daha detaylı bir değerlendirme için bkz.: Roland Boer, “Not Some Other Ism.”

[195] Boer, “Not Some Other Ism,” s. 9.

[196] Friedrich Engels, Anti-Dühring (Pekin: Foreign Language Press, 1976), s. 81.

[197] Marx and Engels, MECW, Cilt. 5, s. 49.

[198] Lenin, Collected Works, Cilt. 38, s.180.

[199] Ludwig von Mises, Socialism: An Economic and Sociological Analysis (New Haven: Yale University Press, 1962), s. 142.

[200] Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 119.

[201] Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 119. Şu hususu da vurgulamak gerekiyor: Ekonomik antropoloji piyasa ile ilgili bu gerçeği Karl Polanyi’nin 1944’te yayımlanan The Great Transformation [“Büyük Dönüşüm”] kitabından beri biliyor. Polanyi orada, “ekonomik liberalizmin felsefesinde yer alıp da çürütülmeyen tek bir antropolojik ve sosyolojik önerme yoktur” diyor. Kitap ayrıca, piyasaların kapitalist üretim tarzından evvel varolduğunu, salt içinde varolan basit bir unsur olmadığını, üretim tarzıyla ortaklaşa etkileşim içerisinde hareket ettiğini söylüyor. Karl Polanyi, The Great Transformation, (New York: Beacon Press, 1957). s. 269-277.

[202] Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 120.

[203] Leigh Phillips ve Michael Rozworski, The People’s Republic of Wal-Mart (Londra: Verso Books, 2019), s. 16.

[204] Phillips and Rozworski, The People’s Republic of Wal-Mart, s. 14.

[205] Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 118.

[206] Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 13.

[207] Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 122-3.

[208] Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 124. Akt.: Huang, Nansen. 1994. Shehuizhuyi shichang jingji lilun de zhexue jichu. Makesizhuyi yu xianshi 1994 (11): s. 1–6.

[209] Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 124.

[210] Ehizuelen Michael M.O., “China Helps Africa Realize its Potential,” China Daily (Temmuz 2022): GCD.

[211] Wade Shepard, “Why China’s Development Model Won’t Work In Africa,” Forbes (Ekim 2019): Forbes.

[212] AB dış politika sorumlusu Josep Borrell, Ekim 2022’de şunu söyledi: “Avrupa bir bahçe. Dünyanın geri kalanı balta girmemiş orman ve bu orman bahçemizi istila edebilir.” Opindia, 14 Ekim 2022.

[213] “Four Decades of Poverty Reduction in China,” World Bank (2022), PDF.

[214] Vivi, “China High-Speed Rail Network,” China Travel (Mart 2022). Theo Wayt, “China unveils 373-mph ‘levitating’ train, fastest ground vehicle in the world,” NY Post (Temmuz 2021): NYP; “Four Decades of Poverty Reduction in China,” World Bank 17; Carlos Martinez, “China is building an ecological civilization,” Friends of Socialist China (Kasım 2022): SC.

[215] Courtney Kube ve Mosheh Gains, “Air Force general predicts war with China in 2025, tells officers to prep by firing 'a clip' at a target, and 'aim for the head,'” NBC News (Ocak 2023): NBC. Michael Parenti, Inventing Reality: The Politics Of The Mass Media (New York: St. Martens Press, 1986), s. 208.

17 Ocak 2026

, ,

Batı Marksizminde Saflık Fetişi ve Çin


Emperyalist Batı’nın Çin’e karşı yürüttüğü Yeni Soğuk Savaş’ın yol açtığı riskler giderek artıyor. Demek ki ideolojik planda saflık fetişini temel alan, kontrollü hegemonya karşıtlığı rolü üzerinden sosyalist devletleri gayrimeşru kılacak çalışmalara dâhil olan solun yol açacağı tehlikeler de çoğalıyor.

Mevcut jeopolitik ortamda, Batı’daki tüm ilerici güçler, ABD ve NATO’nun Çin karşıtı söylem ve eylemlerine karşı birleşmelidirler. Ne yazık ki bugün Batılı sol, radikal gibi görünen bir dille, ABD dışişleri bakanlığının Çin’e dair söylediği yalanları papağan gibi yinelemekten başka bir şey yapmıyor.

ABD’deki önde gelen “sosyalist” yayın organları, sıklıkla “Uygur soykırımı”, Sıfır Kovid otoriterliği, “Bir Kuşak Bir Yol” emperyalizmi, borç tuzağı ve diğer benzeri yalanlar türünden temelsiz, egemen sınıf eliyle yürüyen sınıfsal propagandanın sözlerini yinelemeyi iş haline getirmişlerdir.[129] Çin konusunda somutu esas alan diyalektik bir çalışmadan uzak duran sol, bu alanların birçoğunda egemen sınıfın iddialarını doğru kabul ediyor, onları sorgulamaya cesaret edenleri, gerçeği ortaya çıkartanları, “Şi Cinping ve ÇKP’nin kuklası” olarak yaftalıyor (Batı burjuvazisi de aynı şekilde bu “sosyalistler”i geçmişte SBKP’nin kuklası olarak görüyordu.)[130]

Bu taktiklerin çoğu, faşizmi komünizmle eşitlemek ve “demokrasiyi” Batılı liberal-burjuva standartlara göre yargılamak için kullanılan komünist “otoriterlik”, “totalitarizm” ve benzeri ifadelerle ilgili asırlık iddialar etrafında dönüyor. Çin’in sosyalist yönetimiyle ilgili bu varsayımlar ve saflık fetişi, Batı Marksistlerinin, Çin’in anti-emperyalist mücadelede, Covid mücadelesinde, çevresel sürdürülebilirlik mücadelesinde ve yüzyıllardır sömürgeci ve emperyalist talan, borç tuzakları ve aşırı sömürüye maruz bırakılan karanlık ülkelerle birlikte kalkınma mücadelesinde fiilen oynadığı jeopolitik rolü görmesini engelliyor.[131]

Çin’in “otoriterliği” ve “demokrasi eksikliği” ile ilgili sorgulanmamış, saflık fetişine dayalı, Çin düşmanı değerlendirmeler, Batı Marksistlerinin, Çin’deki sosyalist uygarlığın sosyalist demokrasiyi “yedi bütünleşik yapı veya kurumsal biçim ( tizhi) üzerine kurduğu gerçeğini idrak etmesine mani oluyor: seçime dayalı demokrasi, şura demokrasisi, taban demokrasisi, azınlık milliyetleri politikası, hukuk devleti, insan hakları ve Komünist Parti liderliği. içerisinde yaratıcı bir şekilde nasıl konumlandırabildiğini öğrenmelerini de engelliyor.[132] Bu sığ bakış, Batı Marksizminin Roland Boer gibi önyargısız araştırmacıların ulaştığı sonuca ulaşmaktan alıkoyuyor.

Boer, “Çin’deki sosyalist demokratik sistemin zaten oldukça olgun ve diğer tüm demokratik sistemlere üstün olduğunu” söylüyor. John Ross gibi Çin çalışan birçok akademisyen de benzer bir konum alıyorlar. John Ross, “mevcuttaki gerçek durum bize, Çin’de yürürlükte olan teorik çerçevenin ve insan hakları ile demokrasiyi esas alan usulün Batı’daki çerçeveden de usulden de çok üstün olduğunu söylüyor.”[133]

Batı’da saflığı takıntı haline getirmiş Marksistler, demokrasiyi soyut bir şey olarak tefekkür etmeyi, burjuva demokrasi anlayışından sadece niceliksel açıdan farklı olan saf bir demokrasi ülküsünü kutsallaştırmayı seviyorlar. Sonra aynı Marksistler, bu idealleştirdikleri burjuva demokrasi anlayışını, kendi egemen sınıflarının çizdikleri sosyalist devletlerle ilgili karikatürün karşısına çıkartıyorlar. Bu kıyasın neticesinde burjuva demokrasi anlayışını benimsiyorlar. Gerçekliğin karikatürü ideal ile aynı seviyeye ulaşamadığında, henüz ilişki kurmadıkları gerçeklik mahkûm ediliyor.

Batı Marksistleri, saflık fetişi ve sosyal şovenizm üzerinden şu hususu unutuyorlar: sınıf çatışmalarıyla bölünmüş toplumlarda “saf demokrasi” ya da genel olarak soyut demokrasi hakkında tek laf edemeyiz. Lenin gibi hep şu soruyu sormalıyız: “Demokrasi ama hangi sınıf için?”[134]

Kapitalistlerin demokrasisi de kapitalistlerin sömürme ve zulmetme özgürlükleri de her daim emekçi ve ezilen halklara zarar verir. Ancak işçi sınıfının, halk sınıflarının demokratik diktatörlüğü anlamında bir halk demokrasisi, gerçek manada demokratik olabilir. Çünkü “iktidar”, halk demokrasisinde artık gerçekten de “sıradan insanların” (demos) elindedir.

Amerikalı kapitalistlerin, onların kuklası olan siyasetçilerin, paçavra medyanın ve kontrol ettikleri hegemonya karşıtı “sosyalistler”in yaptığı gibi ABD’nin bir “demokrasi feneri”, Çin’inse “otoriter bir tek parti sistemi” olduğunu iddia edenler, gerçekliğe başaşağı bakan, hayal dünyalarının ürünü olan bir vehim üzerinden konuşuyorlar.[135] Demokrasi, kapitalistlerin topluma kendi isteklerini keyfi olarak, emekçiler ve gezegen hilafına dayatma becerileri üzerinden ele alındığında, ABD elbette ki “demokrasi feneri”, Çin de bu “özgürlüğün” önünde duran “otoriter” bir rejim olarak görünecektir. Ama eğer demokrasi, sıradan insanların günlük işlerde başarılı bir şekilde kendi güçlerini uygulama yetenekleri bağlamında ele alınırsa, yani demokrasi, kökeni itibarıyla ifade ettiği halk merkezli biçim üzerinden anlaşılırsa, o vakit Çin’in ABD’den (ve diğer her türden liberal-burjuva “demokrasisinden”) çok daha demokratik olduğu görülecektir.

Gelgelelim, bu kitabın amacı, Batılı solun, bilhassa Troçkistlerin ve Demokratik Sosyalistler’in Çin (veya başka herhangi bir sosyalist ülke) hakkında ortaya koydukları iddiaları ele alıp “çürütmek” değildir. İlk olarak, bu tür bir çaba için çok daha kapsamlı bir çalışmaya ihtiyaç vardır. İkinci olarak bu, zaten çok önceleri defalarca ifa edilmiş bir görevdir. Sosyalist Çin’in Dostları ve Qiao Kolektifi gibi projeler, Batı egemen sınıfının ve “sol”unun Çin konusunda yaptığı propagandayı çürütmek için sürekli uğraşan çalışmalardır. Bu kitapsa farklı bir amaca sahiptir: onun amacı, Batılı solun aldığı konumlardaki yanlışları göstermek, bir yandan da bunları sürekli olarak yeniden üreten dünya görüşünü anlamaya çalışmaktır. Ben, bu dünya görüşüne “saflık fetişi” adını verdim. Batı Marksistlerinin Çin konusunda aldığı konumların ideolojik köklerini bu görüşte bulmak mümkündür.

Batı Marksistlerinin Çin’i saflık fetişi çerçevesinde değerlendirmesinde, Çin’in kafalarındaki saf sosyalist ideale ulaşamadığı, Samir Amin’in belirttiği gibi, “yirmi üçüncü yüzyılın komünizmi”ne sahip olmadığı için aslında sosyalizm olmadığı ileri sürülmektedir. Demokrasi ve otoriterlik meselesi ise daha önceki bölümlerde değerlendirilmişti. Bunlar, Batı Marksistlerinin kınama faaliyetlerinde başvurdukları araç setinin klasik bir örneğidir.

Bu bölümde odaklanacağım konu, 1978’deki Reform ve Açılım dönemiyle birlikte özel mülkiyet ve piyasaların gelişimine izin verdiği için Çin’in “kapitalist” olduğunu iddia edenler olacak. Bu, saflık fetişinin bir biçimidir ve esas olarak, Çin sosyalizmi içerisinde piyasaların ve özel mülkiyetin nasıl işlediğini diyalektik bir şekilde anlayamamalarının bir sonucudur.

Bu Batı Marksistlerine göre Çin, 1978 yılında “kapitalist yol”a revan olmuştur. Roland Boer’in “Batı Marksizmi Çin Sosyalizmini Ötekileştirmekle Kalmıyor Onu Yanlış Yorumluyor” başlıklı makalesinde gösterdiği gibi, bu ilk tür kınayıcı yaklaşım dört temel biçimde sergileniyor: 1. Kapitalist sosyalizm; 2) Çin’e has neoliberalizm; 3) bürokratik kapitalizm; ve 4) devlet kapitalizmi. Çoğu zaman aynı eleştiri içerisinde bu dört başlığın farklı biçimlerine işaret edilebiliyor, çünkü eleştiri, hiçbiri titiz, ilkeli bir analizi temel almıyor.

ABD’nin ve Batılı emperyalist güçlerin Çin’e karşı yürüyen Yeni Soğuk Savaş’ın ateşini körükledikleri koşullarda, Batı Marksizminin Çin sosyalizmi konusunda geliştirdiği, saflık fetişi üzerine kurulu hatalı görüşü yakından incelemek gerekiyor.

Saflık Fetişi ve Kapitalist Yol Tezi

Çin Komünist Partisi, Deng Şiaoping öncülüğünde 1978’de Reform ve Açılım sürecine girdiği andan itibaren, özelde hegemonyacı güçler ve “sosyalist” eleştirmenler, genelde tüm Batı dünyası, Çin’in “kapitalist yol”a girdiğini ve devrimi ihanet ettiğini savunmuştu. Üretici güçleri geliştirmek ve modernleşmek amacıyla yabancı sermayeye alan açmak, sosyalizme ve işçi ile köylü davasına ihanet olarak görülüyordu. Dışarıdan bakan birinin böyle görmesi mazur görülebilir. Ama meseleye hâkimmiş gibi poz kesenlerin konuyla ilgili verdikleri hüküm, onların Reform ve Açılım sürecini şekillendiren tartışmalar, geçmişin sosyalizm deneyimlerinden (örneğin Lenin’in Yeni Ekonomik Politikası, Çin’in Yeni Demokrasisi ve Yugoslavya’daki sosyalist piyasa ekonomisinden) çıkartılan dersler konusunda cahil olduklarının kanıtı. Bu kişiler, saflık fetişi üzerine kurulu bakış açılarının diyalektikten mahrum olduğunu görmüyorlar.

Reform ve Açılım, o bomboş uzaydan nazil olmuş olgular değildi. Deng, bir gün ansızın uyanıp, kendi iradesiyle “haydi bunu yapalım!” demedi. Reform ve Açılım’ın Çin devrimi için en uygulanabilir yol olmasını sağlayan nesnel güçler mevcuttu. Yi Ven’in tespitiyle, “Otuz beş yıl önce Çin’in kişi başına düşen geliri, Sahra Altı Afrika’nın sadece üçte biriydi.”[137] Dünya Bankası’nın eski baş ekonomisti ve kıdemli başkan yardımcısı Justin Yifu Lin’in aktardığına göre, “tahminen kırsal nüfusun yüzde 30’u, yaklaşık 250 milyon kişi, yoksulluk sınırının altında yaşıyordu, bu insanlar, ağırlıklı olarak, üretim için küçük kredilere ve gıda için devlet yardımlarına bağımlıydı.[138] 1979’daki bir konuşmasında Deng şu tespiti yapıyordu:

“Çin, hâlâ dünyanın fakir ülkelerinden biri. Bilimsel ve teknolojik güçlerimiz yeterli değil. Genel olarak söylemek gerekirse, bilim ve teknoloji alanında gelişmiş ülkelerin 20 ila 30 yıl gerisindeyiz.”[139]

Kısacası Çin, hâlâ çok fakir bir ülkeydi ve emperyalist güçler tarafından dünyanın geri kalanındaki gelişmelerden dışlanmıştı. Carlos Martinez’in belirttiği gibi:

“1978’de Çin, birçok açıdan geri kalmış durumdaydı. [...] Nüfusun büyük çoğunluğu, alabildiğine güvencesiz bir yaşam sürüyordu, pek çoğunun modern enerjiye ve güvenli suya erişimi yoktu. [...] Çin’in kişi başına düşen geliri 210 dolardı, gıda üretimi, dolayısıyla ortalama gıda tüketimi, yeterli değildi.”[140]

Marksizmin Üretici Güçlerin Gelişimine Verdiği Önem

Bu koşullar, sosyalizmin inşasını giderek zorlaştırıyordu. Onların varlığını sürdürmesine izin verilmesi durumunda, devrim sürecinde ulusal hoşnutsuzluk için verimli bir zemin oluşabilirdi. Halkın yaşam standartları, dünyanın geri kalanıyla kıyaslandığında düşmeye devam ederse, Çinliler, tıpkı seksenleirn sonları ve doksanların başlarında birçok Rus’un yaptığı gibi, partilerine ve sosyalist inşa sürecine yönelik güvenlerini yitirebilirlerdi. Üretici güçlerin gelişmesini engelleyen zincirleri kırmak için bir değişikliğe ihtiyaç duyulduğu açıktı. Marksist gelenek, her zaman sosyalizmin sadece üretici güçlerin gelişiminde filizlenebileceğini söylüyordu. Örneğin, Marx, Kapital’in birinci cildinde şu tespiti yapıyordu:

“Tek başına daha yüksek bir toplum biçiminin, her bireyin tam ve özgür gelişiminin egemen ilke olduğu bir toplumun gerçek temelini oluşturabilecek üretime ait maddi koşulları toplumdaki üretici güçlerde yaşanacak gelişme yaratır.”[141]

Kapitalist yaşam biçiminde, “üretim sürecinin maddi koşullarının ve sosyal bileşiminin” gelişimi, “hem yeni bir toplumun oluşumu için gerekli unsurları hem de eskiyi yıkmaya yönelik güçleri olgunlaştırır.”[142] Marksistler, diğer yaşam biçimlerinde olduğu gibi kapitalizmde de, kapitalist üretim ilişkilerinin bir noktada “üretici güçlerdeki gelişimin bir biçimi” olarak iş gördüğünü ancak zamanla bu ilişkilerin üretici güçleri kısıtlayan birer zincire dönüştüğünü” çok önce idrak etmişlerdi.[143] Sosyalist üretim ilişkilerinin her zaman bu zincirleri kırma ve üretici güçleri serbest bırakma kapasitesine sahip olduğu görülmüştü. Marx, ünlü eseri Kapital’in birinci cildinde şunları söylüyordu:

“Sermayenin elindeki tekel, onunla birlikte ve onun emrinde gelişip zenginleşmiş üretim tarzı üzerinde bir engel haline gelir. Üretim araçlarının belirli ellerde merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması nihayetinde kendi kapitalist kabuklarıyla uyumsuz bir noktaya ulaşır. Böylece kabuk parçalanır. Çanlar kapitalist özel mülkiyet için çalmaya başlar. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilir.”[144]

Engels, ünlü eseri Bilimsel Sosyalizm ve Ütopik Sosyalizm’de benzer bir argüman öne sürer:

“Üretim araçlarının artan gücü, kapitalist üretim biçimi tarafından onlara dayatılan bağları parçalar. Bu bağlardan kurtuluşları, üretici güçlerin kesintisiz ve giderek hızlanan gelişimi, dolayısıyla, üretimin neredeyse sınırsız bir şekilde büyümesi için tek önkoşuldur.”[145]

Marx, Gotha Programı’nın Eleştirisi adlı eserinde, komünist toplumun en yüksek aşamasına dair kimi genel özellikleri ve önkoşulları açıklarken şunu söylüyordu:

“Komünist toplumun en yüksek aşamasında, bireyin işbölümüne yönelik kölece bağımlılığı, dolayısıyla, kafa ve kol emeği arasındaki karşıtlık ortadan kalktıktan, emek sadece yaşamın bir aracı değil, aynı zamanda yaşamın başlıca gereksinimi haline geldikten, üretici güçler, bireyin çok yönlü gelişimiyle birlikte artmış ve ortak servetin bütün kaynakları daha bollukla akmaya başladıktan sonra, ancak o vakit burjuva hukukunun dar ufku tümüyle aşılır ve toplum elindeki pankarta şu cümleyi yazar: ‘Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre!’[...]”[146]

Sermaye ile üretim ilişkileri, zamanla insanın ilerlemesi, hem üretici güçler, yani toplumun ekonomik temeli açısından, hem de kültür, siyaset, sanat, felsefe gibi toplumun üstyapısı açısından bir engel teşkil etmeye başlar. Avrupa’da kendisinden önce gelen feodal düzene göre daha ilerici olmasına rağmen kapitalizm, büyük bir israf üretir. Emek, insan potansiyeli, doğa ve bunlar arasındaki her şeyi israf eder. İngiliz sosyalist William Morris’in etkileyici bir şekilde belirttiği gibi, “Gerçek şu ki toplumsal sistemimiz, esasen bir israf sistemidir.”[147] Sosyalist üretim ilişkileri, sadece üretimin kâr amacı güttüğü bir toplumda yaratılan yapay zincirleri kaldırmakla kalmaz, aynı zamanda anarşik nitelikteki, kâr amaçlı üretimin yarattığı aşırı emek, yaşam ve eşya israfını da ortadan kaldırır. Engels’in tespitiyle:

“Üretim araçlarının toplumun mülkiyetine geçmesi, sadece mevcutta üretimi kısıtlayan hususları [yani kapitalist zincirleri] ortadan kaldırmakla kalmaz, aynı zamanda üretici güçlerin ve ürünlerin olumsuz israfına ve tahribatına da son verir. [...] Mevcuttaki egemen sınıfların ve onların siyasi temsilcilerinin anlamsız lüks ve aşırılıklarına son vermek suretiyle, tüm üretim araçları ve ürünler esaretten kurtulup en geniş manada toplumun emrine girerler. Böylelikle, toplumsal üretim üzerinden toplumun her ferdinin hayatı güvence altına alınır. Artık sadece maddi açıdan insanlara yeterli gelmekle kalmayan, her gün zenginleşen toplum, bir yandan da toplumun fertlerinin fiziki ve zihni melekelerinin özgürce gelişmesini ve kullanılmasını güvence altına alır.”[148]

Üretici güçlerin geliştirilmesine verilen önem, Marksizm eleştirmenlerinin sosyalizmin kapitalist toplumda görülen aynı “üretimciliği” yeniden koşullayacağını iddia etmelerine yol açtı. Bu, diyalektik düşünme pratiğinden yoksun olmanın bir sonucuydu. Evet, sosyalizm üretici güçleri açığa çıkarmayı ve insanlığın “zorunluluk âleminden özgürlük âlemine sıçrayacağı” bolluk ortamını yaratmayı amaçlar. Ancak bu büyüme, sermaye merkezli değil, insan merkezlidir. Üretici güçlerin geliştirilmesinde amaç, bir avuç insanın sonsuza dek kâr biriktirmesini sağlamak değildir. Doğa ve insan yaşamını göz ardı ederek büyüyen kapitalist amaçtan uzak duran sosyalist büyüme, insan refahını en üst seviyede üretecek koşulları oluşturmayı merkeze alır. Bu da zorunlu olarak, insanları doğadan yabancılaşmaktan kurtarmayı ve kapitalist üretimin yol açtığı metabolik yarıkları aşmayı gerektirir.[150]

Kapitalizmin yaptığı gibi üretimi çevre açısından sürdürülemez bir zemin üzerinden gerçekleştirmek yerine sosyalist üretim, hem üretici güçlerin gelişimini sağlar hem de verimliliği ve gereksiz atıkların ortadan kaldırılmasına yönelik çabası üzerinden, bu gelişmenin doğayla metabolik bir uyum içerisinde yürütülmesine imkân verir. Marx’ın Kapital’in üçüncü cildinde belirttiği gibi, komünist üretim,

“İnsani metabolizmayı makul bir yaklaşımla, doğayla birlikte yönetir, onu insana kör bir güç olarak doğanın hâkimiyetine değil de kolektif kontrole tabi kılar, bunu da en az enerji harcayarak ve insan doğasına en uygun koşullarda yapar.”[151]

Bu uyumlu metabolizma ya da denge anlayışı, Çin’in 2007’de Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) 17. Ulusal Kongresi’nde başlattığı sosyalist ekolojik uygarlık inşa etme çabalarında karşımıza çıkmaktadır. ÇKP’nin 2022’de düzenlediği 20. Ulusal Kongresi sonrasında ÇKP tüzüğünde yapılan son güncellemede de belirtildiği gibi, parti, insan ile doğa arasındaki ilişkileri dengelemeye çalışmalıdır. Tüzükte öne sürdüğüne göre, “insan ile doğa arasında uyum” sosyalist bir ekolojik uygarlık inşa etmenin temel bileşenidir ve bu uygarlık, “artan üretim, daha yüksek yaşam standartları ve sağlıklı ekosistemleri güvence altına alan olumlu bir kalkınma yolu”nu yaratma kapasitesine sahiptir. Sürdürülebilir kalkınma fikrinin dayandığı diyalektik anlayışı, Marx ve Engels’in sosyalizmi anlama biçiminde merkezi bir öneme sahiptir. Bu anlayış, günümüze dek en somut hâline Çin’in sosyalist ekolojik uygarlık inşa etme çabalarında kavuşmuştur. Marx ve Engels’in düşüncesinin ekolojik boyutlarını vurgulama yönündeki hareketi başlatan John Bellamy Foster’ın belirttiği gibi: Çin’deki “gelişmeler, uzun zaman önce Marksist teorinin parçası haline gelmiş olan alanda diyalektiğin kabul edildiğinin delilidir.” Bu bağlamda Foster, “Çin’in ekolojik medeniyeti, sosyalizmin gelişiminde bir aşama olarak sunma ve öne çıkarma konusunda oynadığı rol, mevcut durumda çevresel yönetim açısından dünyaya sunduğu en büyük armağan olarak görülebilir” demektedir.[155]

Deng, Reform ve Açılım

1976’da Kültür Devrimi durma noktasına gelmiş olsa da, benzer dogmatizm ve kitap tapıncı biçimleri bir süre daha devam etti. Örneğin, Hua Guofeng’in “Başkan Mao’nun aldığı politik karar ne olursa olsun onu kararlılıkla savunacağız, Başkan Mao’nun verdiği talimatları sapmadan takip edeceğiz” ifadelerinde karşılık bulan siyaseti, sadece Marksizm-Leninizm ve Mao Zedong Düşüncesi’nin canlı ruhunu sömürmekle kalmadı, aynı zamanda Çin’in karşı karşıya olduğu sorunlarla başa çıkma konusunda da yetersiz kaldı.[156]

Deng’in yerinde tespitiyle, “zihinlerin özgürleşmesi”, vazgeçilmesi mümkün olmayan bir hedefti. Tarihsel koşullar öyle bir noktaya gelmişti ki, özellikle birçok ileri kadro, sert düşünce tarzlarına ve kitap tapıncına bağlı kalmıştı. Mao’yu takip etme gerekçesi üzerinden bu kişiler, Mao’nun aşılması gerektiğini vurguladığı kitap tapıncına teslim oldular. Deng de tam da bu zeminde dönemin ihtiyaçlarını şu şekilde izah etme gereği duymuştu:

“Zihinlerimizi özgürleştirdiğimiz, gerçeğe olgular üzerinden ulaşmaya çalıştığımız, her konuda gerçeklerden hareket ettiğimiz ve teoriyi pratikle bütünleştirdiğimiz vakit, sosyalist modernleşme programımızı sorunsuz bir şekilde yürütebiliriz ve ancak o zaman partimiz, Marksizm-Leninizmi ve Mao Zedong Düşüncesi’ni daha da geliştirebilir.”[159]

Reform ve Açılım süreci, düşüncenin, eski düzeni muhafaza etmek isteyen dogmatizmden kurtarılmasına ihtiyaç duyuyordu. Cou Enlay’ın bahsini ettiği “Dört Modernizasyon” hedefine (ki başlangıçta üçüncü beş yıllık planın ikinci aşaması olarak teorize edilmişti) ulaşmak, yani “yüzyılın sonuna dek tarım, sanayi, ulusal savunma ve bilim-teknolojiyi kapsamlı biçimde modernize etmek, böylelikle, ulusal ekonominin dünyada ön sıralara çıkmasını sağlamak” için zihinlerin kitap tapınıcılığı ile dogmatizmden kurtarılması gerekiyordu. Dünyayı diyalektik olarak anlayabilmek ve gerçeğe olgular üzerinden ulaşabilmek için Çinlilerin zihinlerinin özgürleştirilmesi şarttı. Zihin özgürleştiğinde, Reform ve Açılım’ı reddeden o esneklik nedir bilmeyen sertlik ortadan kalkacak, Çin devriminde yeni bir gelişim aşaması ortaya çıkabilecekti.

Bu noktada şu tespiti yapmak gerek: 1978 öncesine ait hangi kusur ve yanlışları aştığından bağımsız olarak, Reform ve Açılım, Çin devriminin gelişiminde yeni bir aşamayı ifade ediyor, bunlar, 78 öncesi dönemden “kopmak” için atılmış adımlar olarak görülmüyorlardı. Carlos Martinez’in de belirttiği gibi, “iki dönem arasında Çin Seddi yoktu.”

“Çin Komünist Partisi (ÇKP), var olduğu her aşamada, Marksizmi mevcut somut koşullara uygun olarak, yaratıcı bir şekilde uygulamayı ve geliştirmeyi amaçlamıştır. Parti, her daim Çin’in egemenliğini korumayı, barışı sürdürmeyi ve halkın refahını inşa etmeyi hedeflemiştir. Birçok dönemece tanık olan süreçte ÇKP bu hedefi Çin Devrimi’nin yüz yılı boyunca bir sabite olarak kabul etmiştir.”[161]

1978 öncesi dönemde (en belirgin örneklerine Büyük İleri Atılım ve Kültür Devrimi’nde tanık olduğumuz) kimi başarısızlıkları ve aşırılıklarına rağmen, ÇKP birçok alanda başarılı olmuştur. Zaten bu başarılar ve başarısızlıklar olmasaydı, Reform ve Açılım gerçekleştirilemezdi. Çeng Enfu’nun belirttiği gibi, “Reform ve açılım sonrası tarihsel dönem, reform ve açılım öncesi tarihsel dönemi geçersiz kılmak için kullanılamaz, bunun tersi de geçerlidir.” Reform ve Açılım’ın başarıları, Samir Amin’in belirttiği gibi, “önceki dönemde inşa edilmiş ekonomik, siyasi ve toplumsal temeller olmadan mümkün olamazdı.” Hu Angang ise, “Çin, dünyanın yalnızca yüzde 7’si kadar tarım arazisi ve yüzde 6,5’i kadar suyla, dünyanın beşte birini beslemeyi başardı. [...] Çin’in 1978 öncesi tecrübe ettiği toplumsal ve ekonomik gelişim asla küçümsenemez” demektedir. [164]

Örneğin, “1949’da, ülke nüfusunun yüzde 80’i okur-yazar değildi”; 1978’de ise bu oran “kentlerde yüzde 16,4’e, köylerde yüzde 34,7’ye geriledi.”[165] Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilk otuz yılında, “okul çağındaki çocukların okula kayıt oranı yüzde 20’den 90’a çıktı; hastane sayısı ise üçe katlandı.”[166]

1978 öncesi dönemin başarıları, Hindistan ile kıyaslandığında, net bir biçimde görülmektedir. Carlos Martinez’in belirttiği gibi, “1947’de İngiliz İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazanan Hindistan, benzer şekilde zor bir durumdaydı ve ortalama yaşam süresi 32 idi. [...] Çin’de reform öncesi dönemin sonunda, yani 1978’de, Hindistan’da ortalama yaşam süresi 55’e çıkmışken, Çin’de bu süre 67’ye ulaşmıştı.”[167] John Ross, “bu hızla artan farkın Hindistan’ın kötü bir sicile sahip olmasından kaynaklanmadığını ki 31 yıllık dönemde yaşam beklentisinin 22 yıl artması bunu açıkça ortaya koyuyor, bunun nedeninin, sadece Çin’in performansındaki olağanüstü seviye olduğunu, yaşam beklentisinin 29 yıllık bir kronolojik dönemde 32 yıl arttığını, yıllık ortalama artışın yüzde 2,3 oranında gerçekleştiğini” söylüyor.[168] Ross’un aktardığına göre bu, dünya tarihinin gördüğü önemli bir başarıydı: “1949’ü takip eden otuz yıllık dönemde Çin’de yaşam beklentisindeki artış oranı, insanlık tarihinde herhangi bir büyük ülkede kaydedilmiş en hızlı artıştı.”[169] Bu nedenle, 1978 sonrası başarılar, 1978 öncesi başarıların devrimde sonraki aşamayı hazırlamadaki rolünden ayrı düşünülemez. Üç Kıta Enstitüsü’nün Çin’in yoksullukla mücadele raporunda gösterdiği gibi, “reform ve açılım döneminde derinleştirilecek olan temel, sosyalist inşanın ilk on yıllarında atılmıştır.”[170]

Tüm başarılarına rağmen, 1978’de Çin halen daha çok fakirdi. Batılı güçlerin oldukça gerisindeydi. Yetmişlerin sonlarına gelindiğinde, “Çin ekonomisinin teknoloji ve sermaye enjekte edilmesine ihtiyaç duyduğu ve dünya pazarından izole olmanın kırılması gerektiği” açıkça gözlemlenebiliyordu.[171] Çin, Sovyetler Birliği’nin son yıllarında yaşadığı türden sıkıntılar yaşamaya başlamıştı. Domenico Losurdo’nun belirttiği gibi,

“Kültür Devrimi’nden doğan Çin, varlığının son yıllarında Sovyetler Birliği’ne olağanüstü bir şekilde benziyordu: Sunulan işin miktarına ve kalitesine dayalı olarak uygulanan sosyalist maaş ilkesi büyük ölçüde ortadan kalkmıştı, işyerinde hoşnutsuzluk, ilgisizlik, devamsızlık ve anarşi hüküm sürüyordu.”[172]

“Üretimi artırmak için iradeciliğe ve ahlaki teşviklere gereğinden fazla bel bağlandı. Bu da kazançlardaki düşüşün çilesinin çekilmesine neden oldu.”[173] Tıpkı SSCB’de olduğu gibi halkı kaybetmemek için reformlara ihtiyaç duyulmaya başlandı.

Perestroyka ile Reform ve Açılım arasında kimi yüzeysel benzerlikler olsa da, aralarında farklı sonuçların doğmasına neden olan kimi temel farklılıklar söz konusudur. Carlos Martinez’in de belirttiği üzere, SSCB’deki reformlar, yukarıdan aşağıya, aceleyle yapılmıştı. Bu haliyle Sovyetler Birliği Komünist Partisi ve sosyalist deneyimin tarihi açısından meşruiyeti sarsacak nitelikteydi (yani partiyi ve tarihini karalamaya dönüktü ki tarihi karalamaya dönük girişimleri ve adımları Çinliler “tarihsel nihilizm” olarak nitelendiriyorlardı). Ekonomi düzleminde ise özelleştirme ve piyasalaşma adımları, dikkatli bir şekilde atılmadı. Devletin kontrolünde olması gereken önemli sanayi kolları özelleştirildi. Devlet, devrimi geliştirecek, onu zayıflatmayacak yolda ilerlerken ekonomiyi yönlendirme kapasitesini kaybetti.[174] Martinez’in ifadesiyle, “işin tuhaf yanı şu ki projenin ‘demokratikleşme’ye dair bir adım olarak takdim edildiği koşullarda o, alabildiğine gayri demokratik bir üslupla uygulandı. [...] Liderler, toplumda var olan, kendisini ispatlamış yapılar anlamında sovyetleri ve Komünist Parti’yi seferber etmek yerine, onları devre dışı bırakıp zayıflatma yoluna gittiler.”[175]

Öte yandan, Çin reformları, halkı temel alarak, pragmatik bir üslupla, kademeli olarak icra edildi. Bu süreçte parti hiçbir vakit karalanmadı, bilâkis, tarihsel nihilizmle mücadele edildi, önemli sanayi kolları Çin Komünist Partisi’nin kontrolü altında kaldı, gelişen piyasa faaliyetinin dizginleri, sosyalizmin amaçlarına hizmet etmek amacıyla, partinin eline teslim edildi.

Deng’in dediği gibi, “pratik, gerçeği sınamanın tek ölçütüdür.” O dönemde sosyalizm davasına yeni mevziler kazandıran her girişim sahiplenildi, ileriye taşındı, başarısız olanlarsa terk edildi. Tüm “Reform ve Açılım” süreci, hükümetin sıkı kontrolü altında yürütüldü, planlı bir ekonomi bağlamında gerçekleşti.”[177]

Arthur Kroeber’in de belirttiği gibi, “hükümet, fiyatları belirlemede piyasanın rolünü artıran reformları uyguladı, ancak piyasanın devlet varlıklarının kontrolünü özel sektöre devretmesine izin veren reformlardan kaçındı.”[178] Şi Cinping tarafından sıkça kullanılan bir metafora atıfla, görünmez elin (piyasanın) gelişimi, görünür eli (devleti) zayıflatmak yerine onu güçlendirdi.[179] Benzer bir olgu, kamu ve özel mülkiyetle de gözlemlenebiliyordu. Çeng Enfu, Çin Ekonomisinin Diyalektiği kitabında şunu söylüyor:

“Kamu mülkiyetinin baskın, özel mülkiyetin tamamlayıcı olduğu bir toplumda mülkiyet yapısını iyileştirmek için, iki mülkiyet biçiminin piyasa rekabeti ve devlet yönlendirmesi çerçevesinde simbiyotik ilişki içine girmesi ve eksik yanlarını tamamlamaları esastır.”[180]

Martinez’in de bahsini ettiği gibi, neticede ortaya, “1985-1991 döneminden itibaren Sovyetler Birliği’nde gerçekleştirilmiş olan ekonomik reform programından da 1991 sonrası Sovyetler’i geride bırakmış olan Rusya’da yürürlüğe konulmuş olan reform programından da daha etkili bir program çıktı.”[181]

Çin’de ekonomik liberalleşmenin siyasi liberalleşmeye dönüşmesine izin verilmemesinin önemine ne kadar değinsek azdır. Çeng Enfu ve Liu Zişu’nun belirttiği gibi, SSCB’de Sovyet sosyalizmi ideolojik, örgütsel ve politik nedenlere bağlı olarak çökmüştü.

İdeolojik Nedenler: “SBKP içerisinde ve dışında işleyen katı teorizasyon süreci dâhilinde demokratik ve etkili eğitim ile ideolojik çalışma eksik bırakıldı. Bu koşullarda Hruşçev’in Stalin’i kınaması ve Batı tarafından izlenen barışçıl evrim stratejisi, uzun vadede ideolojik kaosa yol açtı; bu da teorik temeli ve düşünsel öncülü teşkil etti.”

Örgütsel Nedenler: “SBKP’nin terfi ettirdiği ve önemli pozisyonlara yerleştirdiği çok sayıda Marksist olmayan kadro, sistemlerin ve mekanizmaların etkin ve zamanında düzeltilmesini engelleyecek ciddi arızalara yol açtı. SBKP’nin lider kadrosuna mensup üyeleri seçmek için kullanılan adaletsiz ve demokratik olmayan usuller, zamanla Marksist olmayan kadroların parti içerisinde lider pozisyonları ele geçirmesini sağladı. [...] Birkaç yıl içerisinde, genç kadroları terfi ettirme ve reform bahanesiyle, parti, bürokrasi ve ordu içerisinde lider konumda olan birçok kadronun yerini SBKP karşıtı, sosyalizm düşmanı ya da görüşleri belirsiz olan kadrolar aldı. Bu uygulama, örgütlenme ve kadro seçimi açısından politikada yaşanan “yön değişikliği” için gerekli zemini teşkil etti.

Siyasi Nedenler: “SBKP liderliği, Marksizme ve sosyalizme ihanet etti. Bu ihanet, geleneksel politik sisteme ve ona denk düşen, alabildiğine merkezileştirilmiş, kısıtlamalarla hiçbir vakit yüzleşmemiş mekanizmalara başvurarak aşılabilecek bir sorun değildi. Hâsılı, Gorbaçov ve Yeltsin’in önderliğinde hareket eden ekip, son derece merkeziyetçi ve yetersiz şekilde düzenlenmiş siyasi sistemi ve mekanizmalarını kullanarak Marksizme, sosyalizme ve halkın büyük çoğunluğunun temel çıkarlarına ihanet etti. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerindeki dramatik değişimlerin siyasi kökleri ve doğrudan nedeni burada bulunabilir.”[182]

Çin’deki reformlarla SSCB’deki reform arasındaki farkın ve Sovyetler’de Hruşçev dönemine kadar uzanan yozlaşma sürecinin sebebini, Mao’nun ortaya koyduğu, ekonomik ve politik sermaye arasındaki temel farkla ilgili bilincin eksikliğinde aramak gerekiyor. 1957’de, İl, Belediye ve Özerk Bölgeler Parti Komitesi Sekreterleri Konferansı’nda yaptığı konuşmada Mao, kapitalistleri satın alarak, devrimin “onların politik sermayelerini ellerinden aldığını” söylemişti.[183] Burada politik ve ekonomik sermaye arasında çok önemli bir ayrıma işaret ediliyordu. Mao, “Kapitalistleri politik sermayelerinin her zerresinden mahrum bırakmamız ve geriye hiçbir şey kalmayana kadar bu işlemi sürdürmemiz gerekiyor” diyordu.[184] Halkın demokratik diktatörlüğünde denetlemelere tabi olan sermayenin gelişimi, üretici güçleri geliştirme ve sosyalizmin gelişimi için daha geniş bir yol açma amacına hizmet ediyordu. Domenico Losurdo, bu süreci ustalıkla aktaran bir isim olarak, şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Bu nedenle, burjuvazinin mülküne ekonomi sahasında el koyma pratiği ile politika sahasında el koyma pratiği arasında ayrım yapılmalıdır. Politika sahasında ona ait ne varsa alınmalıdır, ama ekonomi sahasında bu el koyma işlemi belirli sınırlar içerisinde tutulmazsa bu pratik, üretici güçlerin gelişimini tehlikeye atma riski taşır. ‘Politik sermaye’nin aksine, burjuvazinin ekonomik sermayesi, en azından ulusal ekonominin gelişimine, buradan da dolaylı olarak, sosyalizmin davasına hizmet ettiği sürece, ona tümüyle el konulmamalıdır.”[186]

SBKP liderliği, “sosyalizmi, partiyi ve halkı” satarken, sermayeyi şoför koltuğuna oturturken, ÇKP, sermayeyi sosyalizmi, partiyi ve halkı geliştirmek ve güçlendirmek için kullandı (halen daha kullanıyor).[187] Reform ve Açılım, kapitalistlerden politik sermayenin alınması sürecini sonlandırmadı. Çin’de sermaye, ne kadar gelişmiş olursa olsun, politik sermaye açısından belirli sınırlara tabi kılındı. Çin’de politik sermaye, parti ve halkın tekelindedir. Burada halkın demokratik diktatörlüğü, sermayeyi kendi ihtiyaçları uyarınca kullanmaktadır. Tersi yönde bir işleyişe ise yani diktatörlüğün sermayenin ihtiyaçları uyarunca kullanılmasına hiçbir şekilde izin verilmemektedir. Çin, proletarya diktatörlüğünü (halkın demokratik diktatörlüğünü) sürdürerek, yalnızca çöken SSCB’nin kaderiyle yüzleşmemeyi güvence altına almakla kalmadı, aynı zamanda ABD/NATO’nun elindeki tek kutuplu hegemonyası karşısında dünya sosyalizminin halklara öncülük eden feneri haline geldi.

Bu ayrım, Çin’de burjuva liberalleşme sürecine izin verilmesi durumunda kaçınılmaz olarak kargaşanın yaşanacağını, hiçbir şeyi başaramayacağımızı, ilkelerimizin, politikalarımızın, çizgimizin ve üç aşamalı kalkınma stratejimizin hepsinin başarısızlığa mahkûm olacağını savunan Deng tarafından gayet iyi idrak edilmiş bir husustu. Reform ve Açılım dönemi boyunca, en zor zamanlarda bile (örneğin rüzgârların sert estiği doksanlarda) dört temel ilke korunmuştur:

1. Sosyalist yoldan sapmamalıyız;

2. Proletarya diktatörlüğünü savunmalıyız;

3. Komünist Parti liderliğini savunmalıyız;

4. Marksizm-Leninizm ve Mao Zedong Düşüncesi’ni savunmalıyız.[189]

Reform ve Açılım, Çin’deki devrim sürecinde zaruri olarak oluşmuş bir aşamaydı. Bu aşama süresince emperyalistlerin dayattığı, Çin’in dünyadan kopartılmasına dönük adımların eşlik ettiği aşırı merkezileşmiş ekonomi, kalkınma sürecini tıkadı. Bu da Çin’in üretici güçlerini geliştirmesini, Batı’dan gelen bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeleri özümsemesini, en nihayetinde devrimini korumasını sağlayacak reformların yapılmasını gerekli kıldı. Batı Marksistlerinin savunduğu gibi, Reform ve Açılım dönemi, “sosyalizme ihanet etmek” şöyle dursun, aslında ülkede sosyalizmin hayatını kurtardı. Üstelik bunu sadece Çin’de değil, Çin’in mevcut jeopolitik rolünün de açıklığa kavuşturduğu üzere, tüm dünyada yaptı.

Carlos L. Garrido

[Kaynak: The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism, Midwestern Marx Publishing Press, Bahar 2023.]

Kitap (PDF)

Dipnotlar:
[129] Birkaç örnek için bkz.: David Palumbo-Liu, “The Ongoing Persecution of China’s Uyghurs,” Jacobin (Haziran 2019): Jacobin; Ryan Zickgraf, “A Mask Off Moment for the Left,” Sublation Media (Mayıs 2022): Sublation; Ho Fung-Hong, “The US-China Rivalry Is About Capitalist Competition,” Jacobin (Temmuz 2020): Jacobin; Vincent Kolo, “Biden and Xi escalate U.S.-China conflict,” Socialist Alternative (Mayıs 2022): SA.

[130] Workers Liberty [“İşçilerin Özgürlüğü”] isimli Troçkist site “John Ross: Troçkizmden İktidar Tapıncına” başlıklı yazısında iktisatçı John Ross ile tarihçi Carlos Martinez’e Çin’e sundukları destek sebebiyle, “iktidara tapanlar” ve “otoriterliğe meftun kişiler” gibi ifadelerle hakaretler ediliyor: WL.

[131] Vijay Prashad, The Darker Nations (New York: The New Press, 2008).

[132] Roland Boer, “We need to talk more about China’s socialist democracy,” Friends of Socialist China (Eylül 2021): SC.

[133] John Ross, “Democracy and policies in China far greater than the west,” China Daily (Aralık 2021): GCD.

[134] V. I. Lenin, Collected Works, Cilt. 28 (Moskova: Progress Publishers, 1974), s. 249.

[135]Nectar Gan ve Steve George, “China claims its authoritarian one-party system is a democracy – and one that works better than the US,” CNN (Aralık 2021): CNN.

[136] Amin, Only People Make Their Own History, s. 110.

[137] Yi Wen, “China's Rapid Rise: From Backward Agrarian Society to Industrial Powerhouse in Just 35 Years,” Federal Reserve Bank of St. Louis (11 Nisan 2016): Louis.

[138] Justin Lifu Yin, Demystifying the Chinese Economy (Cambridge: Cambridge University Press, 2012), s. 6.

[139] Deng Xiaoping, “Uphold the Four Cardinal Principles (1979),” Selected Works of Deng Xiaoping: Deng.

[140] Carlos Martinez, No Great Wall: On the Continuities of the Chinese Revolution (Carbondale: Midwestern Marx Publishing Press), s. 25.

[141] Karl Marx, Capital, Cilt. 1 (Londra: Penguin, 1982), s. 739.

[142] Marx, Capital, Cilt. 1, s. 635.

[143] Karl Marx, A Contribution to the Critique of Political Economy (New York: International Publishers, 1999), s. 21.

[144] Marx, Capital, Cilt 1, s. 929.

[145] Friedrich Engels, Socialism: Utopian and Scientific (Şikago: Revolutionary Classics, 1993), s. 109.

[146] Marx ve Engels, MECW, Cilt. 24, s. 87.

[147] William Morris, “As to Bribing Excellence,” William Morris Archive: Morris.

[148] Engels, Socialism: Utopian and Scientific, s. 109.

[149] Engels, Socialism: Utopian and Scientific, s. 110.

[150] Kapitalizm, “hayata ait doğa kanunlarının belirlediği toplumsal metabolizmanın bileşenleri arasındaki karşılıklı bağımlılık üzerine kurulu ilişkide oluşan, giderilmesi imkânsız yarığın oluşmasını sağlayan koşulları üretir.” Karl Marx, Capital, Cilt. 3 (Londra: Penguin, 1991), 949. Daha fazla bilgi için John Bellamy Foster’ın eserlerine, bilhassa Marx’s Capital [“Marx’ın Kapital’i”] ile The Return of Nature [“Doğanın Geri Dönüşü”] kitaplarına, ayrıca Ian Agnus’un kitaplarına, bilhassa Facing the Anthropocene and The War against the Commons: Dispossession and Resistance in the Making of Capitalism [“Antroposenle ve Müştereklere Karşı Yürütülen Savaşla Yüzleşmek: Kapitalizmin Oluşum Sürecinde Mülksüzleştirme ve Direniş”] çalışmasına bakılabilir.

[151] Karl Marx, Capital, Cilt. 3, s. 958-9.

[152] “Çin Komünist Partisi Tüzüğünün Tam Metni” (22 Ekim 2022’de ÇKP’nin düzenlediği 20. Kongre’de gözden geçirilip kabul edildi), Qiushi (Ekim 2022): QST, s. 8.

[153] “Constitution of the Communist Party of China,” s. 10.

[154] John Bellamy Foster vd., “Why is the great project of Ecological Civilization specific to China?,” Monthly Review (Ekim 2022): MR.

[155] Foster vd., a.g.m.

[156] “Resolution on certain questions in the history of our party since the founding of the People’s Republic of China,” MIA.

[157] Deng Xiaoping, “Emancipate the Mind, Seek Truth From Facts and Unite As One In Looking to the Future (1978),” Selected Works of Deng Xiaoping: Deng.

[158] Mao Tse-Tung, “Oppose Book Worship (1930),” Selected Works of Mao Tse-Tung içinde, Cilt. 6 (Hindistan: Kranti Publications, 1990).

[159] Xiaoping, “Emancipate the Mind, Seek Truth From Facts and Unite As One In Looking to the Future.”

[160] Zhou Enlai, “Report on the Work of the Government (1975),” Zhou Enlai Internet Archive MIA.

[161] Martinez, No Great Wall, s. 33.

[162] Cheng Enfu ve Jun Zhang, “Five Hundred Years of World Socialism and Its Prospect: Interview with Professor Enfu Cheng,” International Critical Thought 11(1) (2021): TF, s. 17.

[163] Samir Amin, Beyond US Hegemony: Assessing the prospects for a Multipolar World (İngiltere: Zed Books, 2013), s. 23.

[164] Hu Angang, China in 2020: A New Type of Superpower (ABD: Brookings Institution Press, 2012), s. 27.

[165] “Serve the People: The Eradication of Extreme Poverty in China,” Tricontinental: Institute for Social Research (Temmuz 2021): Tri.

[166] “Serve the People: The Eradication of Extreme Poverty in China.”

[167] Martinez, No Great Wall, s. 32.

[168] John Ross, China’s Great Road: Lessons for Marxist Theory and Socialist Practice (New York: Praxis Press, 2021), s. 17.

[169] Ross, China’s Great Road, s. 17.

[170] “Serve the People: The Eradication of Extreme Poverty in China.”

[171] “Serve the People: The Eradication of Extreme Poverty in China.”

[172] Domenico Losurdo, “Has China Turned to Capitalism?—Reflections on the Transition from Capitalism to Socialism,” International Critical Thought 7(1) (2017), s. 19. TF.

[173] Martinez, No Great Wall, s. 46.

[174] Carlos Martinez’in No Great Wall kitabında yer alan “Çin Sovyetler Birliği’nin Kaderiyle mi Yüzleşecek?” başlıklı bölüme bakılabilir.

[175] Martinez, No Great Wall, s. 47.

[176] Deng Xiaoping, “Excerpts From Talks Given In Wuchang, Shenzhen, Zhuhai and Shanghai (1992),” Selected Works of Deng Xiaoping: Deng.

[177] Martinez, No Great Wall, s. 48.

[178] Arthur R. Kroeber, China's Economy: What Everyone Needs to Know (New York: Oxford University Press, 2016,), s. 225.

[179] Xi Jinping, The Governance of China, Cilt. 1 (Pekin: Foreign Language Press, 2014), s. 128-130.

[180] Cheng Enfu, China’s Economic Dialectic: The Original Aspiration of Reform (New York: International Publishers, 2019), s. 46.

[181] Martinez, No Great Wall, s. 49.

[182] Cheng Enfu ve Liu Zixu, “The Historical Contribution of the October Revolution to the Economic and Social Development of the Soviet Union—Analysis of the Soviet Economic Model and the Causes of Its Dramatic End,” International Critical Thought 7(3) (2017): TF, s. 304- 306. Cheng Enfu’nun Sovyetler’in çöküşüyle ilgili görüşleri konusunda bkz.: Cheng Enfu ve Jun Zhang, “Five Hundred Years of World Socialism and Its Prospect: Interview with Professor Enfu Cheng,International Critical Thought 11(1) (2021): TF.

[183] Mao Tse-Tung, “Talks at a Conference of Secretaries of Provincial, Municipal and Autonomous Regions Party Committees,” Selected Works of Mao Tse-Tung içinde, Cilt. 5 (Pekin: Foreign Language Press, 1977), s. 357.

[184] Mao, Selected Works, Cilt. 5, s. 357.

[185] Mao, Selected Works, Cilt. 5, s. 357.

[186] Losurdo, “Has China Turned to Capitalism?, s. 18-19.

[187] Enfu ve Zixu, “The Historical Contribution of the October Revolution,” s. 306.

[188] Deng Xiaoping, “We Must Adhere To Socialism and Prevent Peaceful Evolution Towards Capitalism (1989),” Selected Works of Deng Xiaoping: Deng.

[189] Deng Xiaoping, “Uphold Four Cardinal Principals (1979),” Selected Works of Deng Xiaoping: Deng.