25 Şubat 2026

, ,

Filistin: Arap Dünyasında Kolonizasyon ve Devrim


Patrick Higgins Söyleşisi

QG Décolonial
1 Ocak 2026

 

Doktora teziniz, 1945’te Hiroşima’ya atılan bombayla başlayan süreci inceliyor. Bu momenti neden tercih ettiniz? Sizce bu atom bombası saldırısı, emperyalizmin yeni yüzü konusunda bize ne söylüyor?

Süreci incelemeye Hiroşima’dan başladım çünkü bu, kırkların sonlarında Difa, Filastin, Vahdet, Şaab, Gadd, İttihad gibi Filistin gazetelerinde ABD konusunda çıkan haberlerde sıkça ele alınan ve öne çıkan konuydu. Bu gazetelerin bazıları bağımsız olarak faaliyet gösterirken, Gad [“Yarın”] ve İttihad gibi politik bağlılıkları olan yayınlar, Filistin Komünist Partisi ve partinin bir kolu olan Filistin Ulusal Kurtuluş Birliği ile bağlantılı bir çalışma yürütüyordu. Hiroşima ve Nagasaki’nin bombalanmasını analiz konusu olarak ele almak gibi bir niyetim yoktu, bunu bir tembih üzerine de ele almamıştım. İlgili konuda Filistinli yazarların, gazetecilerin, aktivistlerin ve bilim insanlarının bana rehberlik etmesine izin vermeye çalıştım. Bu araştırma sürecinde, Arapça kaynaklarda bahsedilen olayları doğrulamak veya emperyalist tarafın, yani karşı devrimin ardındaki öznel düşünceyi anlamak için sıklıkla ABD ve BM kaynaklarına da başvurdum. Arap arşivlerinde gezinmek, sürprizlerle dolu, farklı bir süreçti: Kendi toplumumu ve tarihimi, tabiri caizse, coğrafi olarak bulunduğum yerden ve tarihsel olarak bizim zaman dilimimizden uzak olan “başka” bir dil ve toplum aracılığıyla inceliyordum. Sonuç olarak, ABD İmparatorluğu ile alakalı, ABD merkezli veya İngilizce kaynaklarda bulunamayacak birçok şeyi buralardan öğrendim. Bir araştırmacı olarak görevimin bir parçası da açık fikirli olmak ve şaşırmamı sağlayacak gelişmelere alan açmaktı.

Ele aldığım süreci kırkların sonundan başlattım. Bunu yaparken, daha çok Nekbe’nin ardındaki güç olan İngiliz-Amerikan Komitesi gibi yapılardan bahsetilmesini umuyordum. Hiroşima ve Nagasaki konusuna bu kadar çok değinilmesini beklemiyordum, ancak bir bakıma, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Filistinli aydınların dikkatini savaşın kendisinden daha çok çeken olayın bu olması bana mantıklı geliyor. Atom bombaları, tek bir hızlı manevrayla tüm şehirleri yok eden, yukarıdan gelen ölümün yeni bir ölçeğine dair bir simgeydi. Filistin’de, İngiliz küresel egemenliğinin sona erdiği ve ABD liderliğindeki yeni bir dönemin ve dünya düzeninin ortaya çıktığı net bir biçimde görülüyordu. Sonuç olarak, “Filistin sorunu”, nihayetinde Amerikalıların eline geçecekti. Peki Hiroşima ve Nagasaki, Filistin sorununu nasıl ele alacaklarına dair bir ipucu veriyor muydu? Moskova ile doğrudan bağlantıları olan Filistinli komünistler, doğal olarak Japon emperyalizminden, tıpkı Alman ve İtalyan faşizminden nefret ettikleri gibi, nefret ediyorlardı. Ancak atom bombaları ışığında, özellikle küçük uluslar için Amerikalılar, ne tür bir “özgürleşme” sunuyordu? Amerikalıların Filistin için çözümü, kelimenin tam anlamıyla nükleer bomba olmayabilir, ancak gene de toptan toplumsal yıkımı içeriyordu. Nekbe, Hiroşima ve Nagasaki gibi, ABD imparatorluğunun kurucu momentlerinden biri haline geldi ve yeni hegemonun toplumları yok etmek için atom bombaları ve Filistin’de ortalığa salınan Siyonist çeteler türünden silahlı vekil milisler gibi çeşitli araçlara sahip olduğunu ortaya koydu.

Hiroşima ve Nagasaki’de patlayan bombalar, Filistin’deki siyasi hayatın merkezinde duran partiler değişse bile, nesiller boyunca Filistinlilerin hafızasında yer etti. Halk Cephesi’nin çıkarttığı Hedef gazetesinin 1 Haziran 1973 tarihli 184. sayısında, Nixon’ın Kuzey Vietnam ile Paris barış görüşmelerini sabote etmesiyle ilgili bir makale yer aldı. Başlıkta, ABD’nin “Vietnam’da çevreyi ve toplumu yok etmenin sonuçlarına bahse girdiği”nden bahsediliyordu. Makale, 1945’te Japonya’ya atılan atom bombaları ile bunun genel nüfus üzerindeki kanser ve tüberküloz gibi etkilerini ele alan bir tarih dersiyle başlıyordu. Bu etkiler “sadece kurbanların çocuklarında değil, torunlarında da kötü huylu tümörlere ve zararlara” yol açıyordu. Metnin arkasında, filigranlı orijinal bir sanat eseri olarak, bir mantar bulutu görüntüsü ve İngilizce “Hiroshima, 1945” ifadesi yer alıyordu. Mesaj basitti: “ABD, hedeflerine bu şekilde ulaşıyor.” Bu hedeflere ulaşma konusunda ortaya konulan gayretlerin bugün Gazze’de nasıl yankılandığına hep birlikte şahitlik ediyoruz.

İngiltere’nin “imparatorluk tahtı”ını ABD’ye devrettiğini söylüyorsunuz. Sizce Siyonizm, bu iki ülke arasında bir bağ görevi mi gördü mü?

Evet! Tam olarak iletmek istediğim fikir buydu, bu açıdan, ifadeniz için teşekkür ederim.

Siyonist proje, dünya tarihinin iki çok farklı döneminde hem İngiliz hem de ABD imparatorluklarının, Batı Asya’daki ilkel birikim ve militarizasyonun bazı maliyetlerini Dünya Siyonist Hareketi aracılığıyla dış kaynaklardan karşılamasını sağladı. 1948’de, İsrail Devleti’nin resmen kurulmasından önce, Filistin’deki Siyonist proje, on yıllar boyunca Batı Avrupa, ABD ve başka yerlerdeki çeşitli kaynaklardan gelen sermaye ile desteklenmişti: Dünya Siyonist Örgütü, Yahudi Ulusal Fonu, Yahudi Sömürge Vakfı, İngiltere-Filistin Bankası, Edmond de Rothschild’in Filistin Yahudi Kolonizasyon Birliği.

İngiliz Mandası yetkilileri de üzerlerine düşeni yaparak, bu sürece katkıda bulundular ve Rus Siyonist maden mühendisi Moşe Novomeyski gibi isimlere maden arama ihalelerini verdiler. Novomeyski Binbaşı Thomas Gregory Tulloch gibi İngiliz mühendislerle iş birliği yaparak, sonunda Filistin Potas Şirketi’ni kuracak bir konsorsiyum oluşturdu. Bu şirket, İsrail’in kurulmasından sonra Ölü Deniz İşletmesi’ne evrilerek, İsrail’deki kozmetik ve gübre endüstrilerine hammadde tedarik etti. Yönetim kurulu ve pazarlama departmanı Londra’da bulunan şirket üzerinden kâr elde edenler arasında Yahudi olmayan İngiliz isimler de vardı. 1929’da yöneticileri ABD merkezli Siyonistler Felix Warburg ve Bernard Flexner’dı.

İngiliz siyasetinde imparatorluğun Siyonist projeyle ilişkisi konusunda belirli bir gerilim söz konusuydu. Yirmilere gelindiğinde Siyonist hareket, Arap bölgesindeki İngiliz ve ABD birikimiyle organik düzeyde bütünleşti. Dolayısıyla, ABD’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda İngiliz İmparatorluğu’nun yerini alabilecek mali ve askeri bir konuma sahip olduğu koşullarda, 1948 öncesi döneme ait, Yişuv olarak anılan Siyonist koloniler seçkin teknik uzmanların desteğini arkasına alıyordu. İsrail bu koloniler üzerinden büyüdü. Kendi sınırlı kaynakları içinde Akdeniz çevresinde Sovyet karşıtı bir güvenlik çemberi oluşturmayı stratejik ihtiyaç olarak belirlemiş olan ABD; Asya, Afrika ve Avrupa arasındaki bu geçiş noktasında zaten var olan endüstriyel ve askeri altyapıdan vazgeçmeye veya onu ortadan kaldırmaya niyetli değildi. ABD’nin öncülük ettiği BM’deki taksim kararının asıl amacı da buydu. 1948 Savaşı, Nekbe ve “mülteci krizi” gibi meseleler, İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD imparatorluğunun birleşik bir Arap milliyetçi Filistin’in kurulmasına karşı çıkarken göze almaya hazır olduğu risklerdi. Filistin’in sömürgeleştirilmesi ve İsrail’in kurulması, bildiğimiz ABD’nin oluşumunda hayati öneme sahipti. Bu anlamda, bugün Filistin’deki isyanın imparatorluğa dayattığı krizin ciddiyeti göz önüne alındığında, ABD’nin Siyonizme sunduğu destek onun yıkımına yol açabilir.

Filistin’in ABD’nin uyguladığı karşı-devrimci strateji için bir laboratuvar görevi gördüğünü söyleyebilir miyiz?

Filistin, karşı-devrimci programların geliştirilmesi için önemli bir kanal haline geldi. Bu anlamda, bazı teknikler, Filistin’den ihraç, bazıları da Filistin’e ithal edildi. Her şeyden önce, Siyonist hareket, bugün “ölüm mangaları” olarak adlandırdığımız şeyleri nasıl eğiteceğimiz ve işe alacağımız konusunda güçlü bir şablon temin etti. Özellikle 1942 tarihli Biltmore Konferansı’ndan sonra Siyonist hareket, önceki elli yıl boyunca ana örgütlenme ve fon toplama üsleri olan İngiltere ve Rusya’nın aksine, ABD’yi giderek daha fazla birincil operasyon üssü, karargâhı olarak kullandı, onu bu şekilde değerlendirdi. Haim Vayzman gibi önemli Siyonist liderler, dikkatlerini İngiltere’den uzaklaştırarak, ABD’li siyasetçilere Filistin’deki “Yahudilerin ortak refahı” için destek sunmalarına ilişkin taleplerini ilettiler. Filistin gazetesi Şaab’da çıkan bir habere göre Siyonist örgütler, ABD gazetelerinde Araplara karşı propaganda faaliyeti yürüten, “Yahudi öz savunması” için Filistin’e silah gönderilmesi gerektiğinin altını çizen reklâm sayfaları satın aldılar ve Amerika’da Hagana’ya katılacak Yahudi gençler örgütlediler. Şaab gazetesinin yayın yönetmenleri, kırklı yıllarda faal olan birçok Filistinli gazeteci gibi, ABD gazetelerini yakından takip ediyor, ABD limanlarından Filistin’deki Siyonist milislere yönelik silah sevkiyatını ele alan bir New York Post haberine atıfta bulunuyorlardı.

Bu tür lojistik ağlar, daha sonra ABD’de Brooklyn’deki Atlantic Bulvarı üzerinde bulunan, Müslüman gençleri Sovyet Kızıl Ordusu’yla savaşacak, kan dökecek, Amerika’ya dost mücahitlere dönüştürmek için kurulan, Kifa Mülteci Merkezi’ndeki Afgan Hizmetleri Bürosu'nun yürüttüğü operasyon türünden sağcı milisler için eleman toplayan kurumlara benziyorlardı.

Nikaragua’daki Kontralar ve Domuzlar Körfezi çıkarmasında faal olan “2506 Tugayı” da bu konuda öğretici örnekler. Her bir örnekte ABD yetkilileri, bazı resmi düşmanların (Filistin’de ve daha yakın zamanda Suriye’de Arap milliyetçiliği; Afganistan, Nikaragua ve Küba’da Komünizmi) yıpratma yoluyla yok etmek için göçmen örgütlerinin askeri faaliyetlerine izin veriyor, hatta teşvik ediyor, onlara kucak açıyor, işlerini kolay kılıyordu.

Günümüzde İsrail, hareket kısıtlaması alanında önemli yeniliklere imza attı. Bu ürünler, sonrasında “ABD-Meksika sınırı”na taşındı. Altmışlarda İsrail, “kendi içine sızma harekâtı düzenleyenler”in ve fedailerin serbestçe hareket etmesine mani olmak adına elektronik sensörlü metal çitler geliştirdi. Bu ekolojik açıdan zararlı bariyerler, halkları bölmenin ve Bedevi topluluklarını parçalamanın yanı sıra, çöl yaban hayatını da derinden etkiledi. Bugün, ABD’nin İsrail’deki sınır gözetimine yaptığı, on yıllarca süren yatırımlar neticesinde ortaya yer sensörleri, dronlar, uzaktan kumandalı makineli tüfekler, yüz tanıma sistemleri ve hatta silahlı robotlar çıktı. Bu gelişme, Kuzey Amerika’nın güneybatısında, İsrail şirketi Elbit Systems tarafından tasarlanıp inşa edilen 48 metrelik gözetleme kulelerinin Hia Ced O’odham ve Tohono O’odham topluluklarına verdiği zararlar ile çevre tahribatı gibi benzer saldırılar için gerekli zemini sağladı. Genellikle yapılan detaylı bir hesaplama, bu teknolojilerin aktarım yolunun döngüsel ilerlediğini, çoğu zaman ABD Savunma Bakanlığı’ndan başlayıp, İsrail’e rafine edilmek üzere ihraç edildiğini, son olarak tekrar ABD’ye ithal edildiğini ortaya koyuyor. İsrail’in soykırım amaçlı yüz tanıma programları ve yapay zekâ destekli ölüm listesi hazırlama uygulamaları, aslında ABD’nin Vietnam’a yönelik yürüttüğü karşı-devrimci savaşta Anka Kuşu Programı’nın (Pentagon’un bilgisayarlı suikast ve işkence faaliyetlerinin) bir üst versiyonudur. İsrail, uzun zamandır ABD imparatorluğunun kontrgerilla faaliyetlerini besleyen tedarik zincirinde önemli bir düğüm noktasıdır. Orada “üretilen” ürünlerin çoğu, ABD’nin yatırıma ortak olmasıyla başlayan sürecin ürünü. ABD’nin repertuvarındaki ürünlerin çok azı bir noktada İsrail üzerinden yönlendirilmiştir.

Dünya Siyonist Hareketi’nin elindeki kaynaklar, ABD’ye Batı Asya’da bölgesel düzenini kurmak için mevcut bir altyapı sağladı. İlişki, burada sona ermedi, aksine genişledi ve derinleşti. Dünya Siyonist Hareketi, ABD imparatorluğu’na zaman, yatırım ve operasyon üssü konusunda hizmet etmeyi sürdürüyor. Tüm bu kaynaklar, imparatorluğun ana sorunu olan halk sorununu çözmek, “halk, çok huzursuz olduğunda nasıl etkisiz hale getirilecek, istiflenecek ve öldürülecek?” sorusuna cevap bulmak için kullanılıyor. Ali Kadri’nin bize öğrettiği gibi, insanlar, birikim için gereksiz görüldüğünde, yaşamları bile birikim kaynağına dönüştürülüyor.

Filistin devriminin Amerikan imparatorluğunu bir bilgi nesnesi olarak incelediğini ısrarla dile getiriyorsunuz. Bu, anti-emperyalist teoriye nasıl özgün bir katkı sağlıyor?

Öncelikle, bu soruya ilişkin kendi düşünce ve yöntemimin neyi söylediğini açıklığa kavuşturmak için tezim boyunca örtük olarak dile getirdiğim, ancak metin boyunca zaman zaman belirsiz kalan ve anlayış açısından bir karışıklığa yol açan konu olarak “Filistin devrimi” ifadesine değinmek istiyorum.

Projem, Filistinlilerin ABD emperyalizmine bakış açılarını incelemekle başladı. Bu soruya yaklaşımım, Filistin gazetelerini, Filistin devrimci örgütlerinin belgelerini ve bireysel Filistinli devrimcilerin anılarını araştırmaktı. Kırklardan başlayarak, zaman içinde ilerleyip Filistin devrimci yaşamına daha derinlemesine daldığımda, etnisite, ulus ve siyaset düzleminde yapılan “Filistinli” tanımının, hem coğrafya hem de personel açısından Suriye, Lübnan, Mısır, Ürdün ve Irak’taki devrimlerle sorunsuz bir şekilde iç içe geçen yaşanmış bir devrim bağlamında giderek daha belirsiz hale geldiğini gördüm.

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) kökenlerini belirlemek adına örgütün öncüsü olan Arap Milliyetçi Hareketi’nin (AMH) kurucuları arasında yer alan veya bu örgütle ilişkili olan Suriyeli Hani Hindi, Lübnanlı Muhsin İbrahim ve Iraklı Besil Kubeysi’nin yazılarına başvurdum. Bu hareketin fiziksel alanı ve teorik kapsamı, Kuzey Afrika’dan Arap Yarımadası’na kadar tüm Arap bölgesini kapsıyordu.

Ellilerde bu örgütün kadroları, Arapları birleştirme projelerine bağlılık yemini etmişlerdi. Bu girişimleri anlamak için Cemal Abdünnasır ve Muhammed Heikel gibi Mısırlıların yazıları ve konuşmalarına baktım. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) önemli bir kısmı, vizyon itibarıyla tüm bölgeyi gören bir parti olarak Arap Sosyalist Baas Partisi’nde siyasi eğitim almış ve orada örgütçü olarak yetiştirilmişti. Yetmişlerde, Filistin devriminin “zirvede olduğu dönem”den, Saika ve Arap Kurtuluş Cephesi gibi örgütlerden, yani hem Suriye ve Irak’taki hem de Filistin’deki devrimlerin ürünleri olan gruplardan daha fazla materyal keşfetmeye halen daha devam ediyorum. Bu kaynaklar ışığında, tez komitemde görev yaparken bana açıktan itiraz eden danışmanım Dr. Nathan Citino’ya teşekkür etmek istiyorum: Bu noktada hocam bana “dar bir konu olarak, Filistinli mültecilerin ABD emperyalizmiyle ilgili fikirlerini mi yoksa ABD emperyalizmi ile devrimci Arapçılık arasındaki çatışma gibi daha geniş kapsamlı bir konuyu mu ele almak istiyorsun?” diye sordu. Sanırım artık bu soruya net bir cevabım var. İkincisini yapmak istiyorum.

Bu, gereksiz bir ayrıntı, hatta akademik bir zevk düşkünlüğüymüş gibi görünecek belki ama bu meselenin, Filistin davasının tarihini nasıl kavramsallaştırdığımız, bugün ve gelecekte bu konuda nasıl teoriler geliştirdiğimiz ve stratejiler ürettiğimiz konusunda gerçekten önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, Filistinlilerin anti-emperyalist teoriye katkılarını anlamamız gerekiyor. Açıklamama izin verin.

“Filistin devrimi”ne ilişkin en kapsamlı teori çalışması, Fetih’in askeri kanadı Asifa’nın 1965’teki ilk fedai eylemiyle başlar. Devrim, Haziran 1967 Savaşı’ndan sonra Arap bölgesinde öncü haline geldi. “İlerici Arap rejimleri”nden koparak Filistinliler arasında kendi kendine yeten bir yol açtı. Bunu 1968’de hareketi hızlandıracak Keramet Muharebesi takip etti. Böylece, altmışların sonlarında Arap ordularının başarısızlıklarından sonra, Filistin devrimi, nihayet hayata geçti. Bence bu, çoğu zaman bilinçsizce de olsa, Fetih’ten miras aldığımız bir kronoloji ve okuma biçimidir. Fedai hareketi 1967’den sonra büyüdü. Ben, bu noktada Arapların birliği için ortaya konulan çabanın ikinci plana atma kararına itiraz etmek gerektiğini düşünüyorum.

Liderlerinin çoğu ellilerde birleşik, laik, Arap birlikçisi sosyalist devleti mücadelesinden çıkan Filistin solu ki Corç Habeş ve Nayif Havatme AMH içinden çıkmış isimlerdi, Fetih’in Arap davasını daha dar bir şekilde “Filistinleştirmesi”ne karşı çıktı. Oslo Anlaşmaları, daha geniş bir Arap devrimi ve birleşmesi olmadan, “bağımsız bir Filistin devleti”nin en fazla küçük bir devletçik gibi kalacağını, köşeye sıkıştırılmış Bantustanlar topluluğundan başka bir şeye yol açmayacağını ortaya koydu.

Filistin’in aksine, Suriye, Irak, Mısır, Libya, Tunus ve Cezayir’deki Arap devrimci hareketleri, farklı derecelerde de olsa, devlet iktidarının kontrolünü ele geçirerek, Filistin kurtuluş hareketiyle hem verimli hem de gergin bağlantılar kurdular. Devlet iktidarını elde eden ulusal kurtuluş hareketi ile devlet iktidarından yoksun ulusal kurtuluş hareketi arasındaki bu tür bir ilişkiyi diyalektik açıdan ele almalıyız. Çin devrimi, Sovyet desteği olmadan başarılı olamazdı. Aynı şekilde, Kore ve Vietnam devrimleri de Sovyet ve Çin desteği olmaksızın imkânsızdı.

Her cesur gerilla savaşının arkasında destekleyici bir devlet gücü vardır. ABD-Vietnam Savaşı boyunca Sovyetler Birliği, Kuzey Vietnam’a füzeler, radar ekipmanları, teknik danışmanlardan oluşan birlikler sağladı. Asil ve gerekli bir dürtü olarak özgüvenle, en saf haliyle imkânsız olan, kendi kendine yeterlilik arasında ayrım yapmalıyız. Peki bu tespitleri, bilgi üretimiyle ilgili sorunuzla nasıl ilişkilendirebiliriz?

Fedailerin kullandıkları bilgilerin önemli bir kısmı, bir şekilde Arap devlet cumhuriyetleri sayesinde mümkün olmuştu. Örneğin, 1965’teki ilk Asifa operasyonu, İsrail’in Ulusal Su Taşıma Sistemi’ni sabote etmeyi amaçlıyordu. Bu operasyon sırasında, Arap Birliği (o zamanlar Mısır liderliğindeydi), ellilerin başlarına kadar uzanan, teknik uzmanlar ve mühendislerin yardımıyla, ABD liderliğindeki sulama projeleri kapsamında Arap ülkelerinin İsrail’e metreküp cinsinden tam su kaybını doğrulayan çalışmalar yaptırmıştı. AMH, harekete ait gazeteler aracılığıyla, bu çalışmaların sonuçlarını sıradan sahadaki örgütçülere ve Arap sokaklarındaki insanlara yaydı.

Filistin Araştırma Merkezi (PRC) adına çalışanlar da dâhil olmak üzere, birçok Arap devrimci aydına göre, bilginin kendisi güçle eşdeğer olmasa da, bilgi, iktidarı ele geçirme girişiminde başarılı olmak için silah ve yol gösterici olabilirdi. Muhammed Meczub, Atıf Süleyman, Cozef Muğeyzil ve Tahsin Beşir gibi aydınların çalışmalarını destekleyen PRC, Batı’nın burjuva üniversitesinden radikal bir şekilde farklı bir bilgi üretim modeli sağladı. Bu araştırmacılar, Filistin’in kurtuluşu ve geri dönüşü davasının karşı karşıya olduğu son derece pratik sorulara cevap arayışlarında teoriyi rehber olarak kullandılar.

ABD’deki söylemin başlıca gündem belirleyicisi olarak gördükleri New York Times gibi ABD medyasını acımasızca eleştirdiler. ABD’deki Arap, Yahudi ve Hristiyan topluluklarının nasıl etkilenebileceğini veya ikna edilebileceğini anlamak için sosyolojik çalışmalar yayınladılar. Ayrıca, mesajlaşmayı koordine etmek ve bilgi paylaşmak için ABD’deki Arap diasporası içinde oluşmuş medya ağlarının haritasını çıkarttılar. Dünya’daki politik ekonomiye yönelik temel eleştirileri tercüme ettiler. Bilhassa Harry Magdoff ve Monthly Review dergisi gibi, militarizmin küresel eşitsizliğin yeniden üretilmesindeki rolü hakkında teoriler geliştiren, İngilizce yazan sosyalist iktisatçıları öne çıkarttılar.

Partili aydınlar da büyük ölçüde aynı şekilde, sadece kişisel hakikat arayışlarında olan bireysel düşünürler değil, yeteneklerini ait oldukları kolektiflerin karşılaştığı soruları cevaplamak adına kullanan sadık kadrolar olarak hareket ettiler. Her ikisi de FHKC üyesi olan Gassân Kenefâni ve Besil Kubeysi, dış propaganda ve iç mücadele sorumluluklarını eş zamanlı olarak yürüttü. Bir tarihçi olarak Kubeysi, partinin tarihini kayıt altına aldı: AMH’nin mirası hakkında bildiklerimizin ve hatırladıklarımızın çoğu onun düşünsel-teorik emeğinin sonucudur. Batı üniversiteleriyle, kaynaklarını partinin hedefleri için kullanmak amacıyla ilişki kurdu. Bu da onu her zaman Üçüncü Dünya’daki ulusal kurtuluş hareketine bağlı kıldı.

Kenefani’nin İngiliz-Amerikan emperyalizminin lojistiği üzerine yaptığı çalışma, bugün İngilizceye çevrilmiş olan “Suudi Arabistan ve İsrail Arasındaki Gizli İttifak” başlıklı makalesi, Batı’daki burjuva üniversitelerinde görülen zaman kısıtlaması sebebiyle muhtemelen yazılamazdı. Bu yorum, Batı da dâhil olmak üzere her yerde devrimci örgütlenmede aydınların önemini küçümsemek amacı taşımıyor, bilâkis, bu önemi bireysel kariyerlerden daha büyük bir şeye yönlendirmeyi amaçlıyor.

ABD emperyalizminin işleyişi ve etkileri hakkında bildiklerimizin çoğunu, ulusal kurtuluş hareketlerinin bilgi üreten aygıtlarına borçluyuz. Filistin, Kore ile birlikte, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde İngiliz, Portekiz veya Fransızlardan ziyade, esas olarak ABD imparatorluğunun kurbanı olmasıyla öne çıkıyor. Bu tür çalışmaları, her zamankinden daha acil bir şekilde sürdürmek için, burjuva üniversitesinin akademisyenlerin zamanını ve kaynaklarını (örneğin, siyasi olarak ilgisiz konferanslarda özgeçmiş şişirme gibi) çağımızın en acil sorularıyla, yani “ABD emperyalizmi nedir?” “Nasıl işler ve onu nasıl yenebiliriz?” gibi basit sorularla ilgisi olmayan uğraşlarla meşgul ettiği bu yapısal sorunu kabul etmeli ve aşmaya çalışmalıyız.

“Anti-emperyalizm” terimi, bugünlerde sıklıkla özünden arındırılıyor. Sizce bu terim, hangi tarihsel ve stratejik koşullarda geçerlidir?

Yirminci yüzyılda anti-emperyalizm geçerli, hatta bence gerekli bir kavram. Bunun nedeni, dünyada kapitalist gelişim sürecinin eşitsiz ve dengesiz ilerlemesidir. Bu sorun, önceki yüzyıllarda sömürgeciliğin ürettiği eşitsizlikleri hızlandırmıştır. Bu küresel eşitsizlik sorunu yirminci yüzyılda başlamamıştır, bilâkis, eşitsizlik, sömürgeciliğin bir sonucu olarak, ulusların derinleşen eşitsizliği, kapitalist sistemin dünya ölçeğinde ilerlemesinin ayrılmaz bir parçasıydı. Tarihte büyük ölçüde ahlaki bir gerekçe sunmakla yetinen bir liberal anti-emperyalizm olgusu mevcuttu, ancak en kalıcı, militan ve teorik olarak titiz biçimleri, daha zengin ve daha fakir uluslar arasındaki sömürücü ilişkinin sosyalist devrime ve komünist bir topluma devasa bir engel teşkil ettiğini fark eden Marksistler tarafından ortaya konuldu.

Marx, bu konuda açılışı yaptı. İrlanda hakkındaki yazılarında sorunu çok açık bir şekilde tespit ettiğini görüyoruz. “İngiliz işçi sınıfının, İrlanda’dan [bir sömürge olarak] kurtulmadan önce asla hiçbir şey başaramayacağını” söylüyordu. Lenin’in emperyalizm üzerine yazıları, küresel ulus devlet sisteminin sermaye birikiminin bir ürünü ve kanalı olduğunu, özellikle de işçi sınıfını ulusal çizgiler boyunca bölmek için kullanışlı olduğunu vurguluyor, “emperyalizm ile sosyal şovenizm arasındaki bağlantıyı modern sosyalizmin temel sorunu” olarak nitelendiriyordu.

Bu farkındalık, özünde “Troçkist” ve “Stalinist” çizgilerde özetlenen, ilk başarılı sosyalist devrimle ilgili temel tartışmayı, “Sürekli devrim mi yoksa tek ülkede sosyalizm mi?” tartışmasını alevlendirdi. Basitçe söylemek gerekirse, belirli kaynakları, coğrafi konumu ve iklimi, tarımsal olanakları ve nüfus büyüklüğüyle sınırlı tek bir sosyalist ulus, halkının tamamına tüm temel ihtiyaçları sağlayamaz, bu nedenle, kapitalist ilişkilerin egemen olduğu küresel bir sistem içindeki dünya ticaretine bağımlıdır, dahası, onu kuşatmaya ve yok etmeye çalışan düşman, ulus devletlere karşı savunmasızdır. Peki, tek bir ülkeyle sınırlı bir devrim ne yapmalıdır: sınırlı kaynaklara ve zayıf bir iktidara rağmen devrimi hemen diğer ülkelere mi ihraç etmeli, yoksa ulusal devrimi kısa vadede korumak için ülke içinde savunma yetenekleri geliştirip daha sonra dünya devrimine mi yönelmelidir?

Dolayısıyla, Marksist-Leninistler için anti-emperyalizm, başlangıçta uluslararası bir görevdi ve dünya komünist devrimini gerçekleştirmek için gerekliydi. Yirminci yüzyıldaki ulusal kurtuluş hareketleriyle ilgili ilginç olan şey, bu sıralamayı sıklıkla tersine çevirmeleridir: sosyalizm, anti-emperyalizmi güvence altına almanın bir aracı haline geldi. Örneğin, Arap Sosyalist Baas Partisi, sanayinin millileştirilmesini, halkın ulusal varlıkları yabancı (kapitalist) kontrolünden kurtarmasının mevcut bir yolu olarak anladı.

Aramızdan ayrılmış olan Domenico Losurdo, bu farkı Batı ve Doğu Marksizmleri arasındaki bir ayrılık olarak ifade ediyordu. İlki, enternasyonalizme yönelik genel özlemden, ikincisi ise milliyetçiliğe ait özel bir bakış açısından yola çıkıyordu. Bu iki pozisyon, somut bir sistem karşıtı enternasyonalizmi gerçekleştirmek adına birbirlerini anlamaya çalışmalı. Bu enternasyonalizm, pratikte birçok ulusal kurtuluş hareketini küle ve yıkıma dönüştüren (şimdi ölmekte olan) neoliberal küreselleşme aşamasında emperyalizmin amaçlarına hizmet etmemeli veya onun amaçlarına yönlendirilmemelidir.

“Ulusal kurtuluş” ifadesini kullanırken, “yirminci yüzyılda ulusal kurtuluş hareketleri anti-emperyalizmin yaşayan ruhuydu” derken, Amilcar Cabral’ın Ulusal Kurtuluş ve Kültür adlı eserindeki tanıma sırtımı yaslıyorum: kesinlikle tarihin ürünü olan bir olgu olarak kulusal kurtuluş, “halkın kültürünün örgütlü siyasi ifadesi”, ulusal üretim güçlerini yabancı egemenliğinden kurtarmaya çalışırken ortaya çıkan bir olgu. Cabral’ın bu tanımı, ulusal kurtuluş sürecinin ulusal bağımsızlığın elde edilmesinden çok sonra da devam ettiğini ima ediyor. Cabral, 1966 yılında Havana’da düzenlenen Asya, Afrika ve Latin Amerika Halklarının Birinci Üç Kıta Konferansı’nda yaptığı konuşmada, yeni bağımsız olmuş devletlerin önünde yalnızca iki yol olduğunu söylüyordu: ya “sosyalist devletlerin kurulacak” ya da “yereldeki burjuvazi” aracılığıyla dolaylı olarak yeniden sömürgeleştirme olarak tanımlanan neo-kolonyalizm süreci işleyecek. Bu burjuvazi, üretim güçlerinin gelişimini yönlendiremediği için asla gerçek bir ulusal burjuvazi olamazdı. Batı’daki sol kesim, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından büyük ölçüde ulusal kurtuluş mücadelelerine olan bağlılığından vazgeçti, ancak bu, ulusal kurtuluş kavramının önemini yitirdiği anlamına gelmez.

Emperyalizm, hiçbir yere gitmedi. Aslında, yirmi birinci yüzyılda, Sovyetler Birliği'nin nükleer caydırıcılığıyla sınırlandırılmayan, ABD önderliğindeki emperyalizm, bir zamanlar “Üçüncü Dünya” olarak adlandırılan küçük uluslara daha da fazla şiddet uyguladı. Neticede küresel eşitsizlik, giderek artan sayıda proleterin mülteci ve göçmen haline gelmesiyle arttı. Bu insanlar, birikim için gereksiz görüldüler, bu nedenle, temel siyasi ve insan haklarından mahrum bırakıldılar. Bu “fazla” nüfus, ABD önderliğindeki saldırılarla, bağımsızlık sonrası devletlere, hem devlet iktidarı içinde hem de dışında ulusal kurtuluşlara, gizlice ölüm mangaları şeklinde ve açıkça yaptırımlar, bombalamalar ve doğrudan askeri işgaller şeklinde yapılan saldırılarla oluşturuluyor. Bu saldırılar, devrim hakkını tamamen ortadan kaldırırken, Washington’ın askeri üstünlüğünü sağlayan telefle birikim döngüsünü de sürdürüyor. Bu sürekli tehdidin varlığı, ulusal egemenlik mücadelelerinin, Cabral’ın da belirttiği gibi, ulusal üretici güçleri yabancı egemenliğinden veya yıkımından koruma mücadeleleri olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Acı gerçek şu ki, ABD’nin askeri saldırganlığını durdurabilecek bir askeri savunma olmadan sosyalist bir kalkınma olamaz.

Filistin davası, tüm bu sorunların kavşak noktasında duruyor. Filistin’deki Siyonist işgal, sömürgeciliğin en doğrudan biçimi olan yerleşimci-sömürgeciliğinin bir sonraki yüzyıla uzanmasının yolunu açtı. Bunun sonucunda ortaya çıkan Nekbe, Batı Asya’da milyonlarca mülteci yarattı. Bu, Filistinliler için bir felâket olmakla birlikte, ABD liderliğindeki sistemin daha sonra insanlık için hazırladığı şeyin, yani devletsiz kişilerin kitlesel üretiminin de habercisi oldu. Filistinli devrimciler, geri dönüş hakkını, özünde toprağa sahip olma hakkını ulusal bir hak olarak tanımlayarak, geleceğe uzanan yolu göstermiş oldular. Bu nedenle Filistin, yirmi birinci yüzyılda ulusal kurtuluşun devam eden önemini son derece net bir şekilde özetliyor. Bu vasfı, mültecilerin topraklarına dönme arzusunun toplama kampları ve yeni imha yöntemleriyle karşılanmasıyla daha da belirginlik kazanıyor. İsrail toplumunun çoğunluğunun soykırımı onayladığı veya aktif olarak desteklediği bu koşullarda, Filistinlilerin sınıf mücadelesinin ulusal boyutunu terk etmelerini, silahlarından veya toprak üzerindeki haklarından vazgeçmelerini kim önermeye cesaret edebilir?

Bu soruyu zihinlere belirli bir fikir tesir etsin diye soruyorum. Oysa bugün Filistinlilerin silahlı mücadeledeki ısrarının soykırıma yol açtığı yönündeki gerici lafa sık sık rastlıyorum. Bu lafı edenler, soykırım yapma fırsatını yakalayan her türden devletin zaten bu niyeti taşıdığı gerçeğini dikkate almıyorlar.

Gazze, aslında bize Filistinli devrimcilerin Siyonist projenin doğası hakkında teorileştirdikleri şeyin her zaman doğru olduğunun, yani mevcut köylü nüfusunu ortadan kaldırarak topraklarını ele geçiren bir yerleşimci-sömürgeciliğin mevcut olduğunun ispatı. Aksa Tufanı Operasyonu bu gerçeği ifşa etti. Aynı şekilde, ABD ve Avrupa Birliği’nin kendi toplumlarının kaynaklarının önemli bir kısmını soykırımı sürdürmek için seferber ettikleri gerçeğini de ifşa etti.

İspanya, İtalya ve Fas’taki sendikalar, İsrail’e ait silah parçalarının limanlarından geçişini engellemek için başarılı bir şekilde örgütlenerek, anti-emperyalizmin işçi davası için devam eden önemini açıkça görüyor ve gösteriyor. Kendi sınıflarının emeğiyle üretilen ve kendi sınıflarının hayatlarını sakatlamak ve yok etmek için kullanılan silahların sevkiyatını engelliyorlar.

Fedailerin halk savaşı stratejisini uyguladıklarını, ancak aynı zamanda kendilerini düşünsel-teorik araçlarla da donattıklarını söylüyorsunuz. Siyaseten “tüfeği siyasetin emrine vermek” ne demek?

Halk Savaşı, şiddetten çok daha fazlasını içerir. Belirli taktiksel ve stratejik hedeflere yönelik operasyonları yürütebilecek, şiddeti yönlendirebilecek bir öncü partiye ihtiyaç duyar. Siyasi örgütlenme, şiddetin, emperyalist çıkarlar için faydalı olma eğiliminde olan, küçük toprak parçaları üzerindeki çatışmalarla tanımlanan savaş ağalığına dönüşmesine mani olur. Örneğin, Suriye, mezheplere göre parçalanırken, İsrail’in neredeyse tartışmasız bir şekilde fiili egemenliğini sürdürdüğü, hava sahasını istediği gibi kontrol ettiği ve giderek daha fazla toprak yuttuğu bir senaryoya şahit oluyoruz. Buna karşılık, Halk Savaşı, Lenin’in “ikili iktidar” dediği şeyi inşa etmenin, silah yoluyla halk egemenliğini kurmanın, devlet iktidarını ele geçirmeden önce yeni sosyalist toplumu inşa etme çalışmalarına başlamanın bir yoludur.

Doktora tezimde, Halk Savaşı’nın sömürgecilik karşıtı savaş sırasında kültürel devrimini nasıl gerçekleştirip etki alanını nasıl genişlettiği sorusuna tarihten net bir örnek sunmak adına, William Hinton’ın klasik eseri Fanshen: Bir Çin Köyünde Devrimin Belgesi’ni kaynak olarak gösteriyorum. Çin’deki silahlı kadrolar, yani parti üyeleri, kontrol altına aldıkları bölgelerde tarımsal reformları korumak ve yönlendirmek, köylü komitelerini denetlemek, onlara eski toprak sahipleri üzerinde siyasi olarak hüküm sürme fırsatı sunmak ve arazi değerlerini ölçme, tarım aletlerini, hayvanları, ürün verimini vb. bir araya getirme konusunda deneyim kazanmalarını sağlamak için çok zaman harcadılar. Bu dönemde partinin kuruluşu belirli bir yöntem üzerinden gerçekleştirildi. Her bölgedeki üyeleri, disiplin ve bağlılık düzeylerine, sergiledikleri erdeme ve geçmişte halka sundukları hizmetlere göre dikkatlice seçildi. Köylüler, devrimin hayatlarında yaratabileceği dönüşümleri görüp hissettikten sonra, başarısı için yoğun çalışma yürüttüler. Kitaptan bir alıntı, uzun zamandır aklımda. Bir zamanlar oğlunu satmaya ve iki kez kendini serfliğe satmaya zorlanan, hayatı devrimle yeniden şekillenen bir ev işçisinin sözleri şu şekilde: “Sanki cehennemden cennete geçtim.”

Hedef dergisi, Çin, Kore ve Vietnam Halk Savaşları hakkında, erişilebilir ve açık bir dille, bazen çeviriler, bazen de özgün yazılar aracılığıyla analiz, öykü anlatımı ve teoriler aktarıyordu. 70. sayısında dergi, ABD’nin “Özel Savaş”ı ile Vietnam Halk Savaşı’nın karşılaştırmalı bir analizini yayınladı. Makale, ikincisinin başarısının üç temel unsurunu şu şekilde sıralıyordu: silahlı mücadele; halkın siyasi mücadelesi; ve “düşmanın sürekli takibi ve saflarına ekilecek fitne tohumları”. Hatta dergi bir yerde “Siyasi mücadele, her şeyin temeli olduğu için önce onu incelemeliyiz” diyordu. Siyasi mücadele, ABD’nin Vietnam’daki kalesi içinde yapılacak gösterileri, grevleri, talepleri ve bazen de polisle çatışmaları içeriyordu. Ngô Đình Dim, 1957 gibi erken bir tarihte, bir “hoşnutsuzluk volkanı” üzerinde oturduğunu söylüyordu. Halkın protestoları, işgalcilere karşı sürekli takipleri ve onlara karşı yüksek sesle attıkları sloganlar, ABD ve Güney Vietnam’ın ortaklaşa sergiledikleri askeri çabaları önemli ölçüde sekteye uğratacak şekilde belirlenmişti.

Bu çalışmalar temelinde, altmışlar ve yetmişlerde Filistin partileri, toplumu değiştirmeden önce devlet iktidarını ele geçirmeyi “bekleyemeyeceklerini” öğrendiler. Bazı açılardan başarılı, bazılarında ise başarısız oldular. 1968 ile 1970 yılları arasında Ürdün’de, bir süreliğine, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) acil siyasi komutası altında monarşi karşıtı faaliyetleri merkezileştirmeyi başardılar. FKÖ’nün çeşitli fraksiyonlarını, ilgili milislerini, işçi sendikalarını, kadın komitelerini ve ticaret birliklerini geçici olarak bir araya getirdiler. Ürdün’deki Filistin toplumunun dokusuna işlenmiş bu bağlantılar aracılığıyla, askeri faaliyetleri stratejik olarak protesto faaliyetleriyle (örneğin, öğrenci grevleri ve kitlesel gösteriler) birleştirerek, Ürdün monarşisini, hatta onu destekleyen ABD’li emperyalistleri krizin eşiğine getiren çeşitli taktikler devreye soktular.

16 Ağustos 1970’te, üniformalı Filistinli fedailerin önderliğinde yaklaşık 1.000 öğrenci, ABD Enformasyon Merkezi’ni ateşe verdi, ABD Büyükelçiliği’ne saldırdı. Amaçları, Filistin’deki silahlı mücadeleyi sona erdirmeyi hedefleyen planlı ziyaretini iptal etmek zorunda kalan ABD’nin Yakındoğu ve Güney Asya’dan sorumlu dışişleri bakan yardımcısı Joseph J. Sisco’nun ziyaretini protesto etmekti. ABD, Sisco’yu geri çekti, bir ay sonra, onun yerine uçak gemileri gönderdi.

Özetle, fedailer, Halk Savaşı için gerekli temel altyapıyı oluşturma konusunda başarılı oldular. Ancak sol örgütlerin eleştirisine göre, Doğu Şeria nüfusunu (“Ürdün”) projelerine anlamlı bir şekilde entegre etmekte, bu nüfuslara somut ve maddi değişiklikler sunmakta başarısız oldular, böylece Kral’ın demagojik söylemlerle devreye girmesine izin verdiler. FDHKC’nin belirttiği gibi, bu propaganda etkili oldu çünkü Doğu Şeria’daki birçok çiftçi sulama için hâlen daha monarşiye bağımlıydı. FDHKC, Filistin’in kaderinin Ürdün kaderinden ayrıymış gibi görünmesini sağlayan devrimin “Filistinleştirilmesi”ni eleştirdi. Ürdün işçi sınıfına nüfuz etmenin gerekli olduğunu söylüyordu.

Demek ki, temelde Halk Savaşı, sınıf mücadelesinin bir bayrağı, özünde ve kökeninde bir komünist teoridir. Bu, Halk Savaşı unsurlarının komünist olmayan oluşumlar tarafından benimsenemeyeceği anlamına gelmez. Örneğin, Gazze’deki Kassam Tugayları’nın sıradan askerlerinin alınlarında proleter ve köylü olmak yazılıdır. Bu bağlamda “mülteci” kelimesi, büyük ölçüde topraklarından uzaklaşmış köylüyü ifade eder. Filistinli mülteciler, kurtuluş ve geri dönüş için savaşarak, su, gübre ve besin maddelerinden yoksun, gettolaşmış ve kapalı bir Gazze’de giderek imkânsız hale gelen, karpuz, portakal, zeytin ve domates yetiştirme, toprağı işleme hakları için savaşıyorlar.

Birçok açıdan Kassam, eski fedailerden, askeri açıdan daha başarılı. Ancak en son kaleme aldığım “Geri Dönüş Eylemleri: Aksa Tufanı ABD’nin Tümüyle Hâkim Olma Hayalini Nasıl Suya Düşürdü” başlıklı yazımda vurguladığım üzere, eski solcu oluşumlar ile Hamas, Ensarullah ve Hizbullah gibi mevcut İslami gruplar arasında bilgi aktarımı gerçekleştirilmiştir. Aksa Tufanı operasyonu ve devam eden Aksa Tufanı savaşı, solun daha önceki yenilikleri olmasaydı, düşünülemezdi. Bu, solun melankoli ve nostalji politikasına karşı çıkmamın nedenlerinden biridir. “Arap solu başarısız mı oldu, yoksa sadece bazı yönlerden başarısız olup diğerlerinde mi başarılı oldu?” sorusuna verilecek cevap, sürecin sonu olarak hangi olayı aldığımıza, Filistin ve Arap ulusal hareketinin genel seyrini ne kadar yakından takip ettiğimize bağlıdır. Mücadele devam ediyor.

Geçmişten günümüze bu bağlantıları işaret etmemdeki amacım, Marksist-Leninist ve İslami projeleri birbirine bağlamak değil. Nihayetinde, Halk Savaşı, anti-emperyalist sosyalist cumhuriyete giden yolu açmayı amaçlamaktadır. Burada, işçi sendikaları ve köylü kooperatifleri, sadece halka verilecek güzel şeyler olarak görülmemelidir. Bunlar, halka örgütlenme sanatını öğreten mücadele örgütleridir.

Bir toplumsal örgütlenme biçimi olarak Marksist-Leninist Parti, sendikalar ve kolektifler adına devleti elinde tutmalı ve korumalıdır. Bunu, halk ordusuna önemli sanayi kollarının millileştirilmesine dönük adımların atılması talimatı vererek, restorasyoncu burjuvaziye ve emperyalist güçlere karşı olası bir mücadeleye hazırlanmak için kooperatifleri silahlandırıp eğiterek, sahada ve medya organları aracılığıyla eğitim vererek, yerel düzeyde atanmış parti komitelerinin yardımıyla, toprak da dâhil olmak üzere, devlet kaynaklarının dağıtımını ve kullanımını merkezi olarak planlayarak ve bir halk meclisi idaresi üzerinden seçimlere sınıfsal kısıtlamalar getirerek yapar. Yereldeki parti komiteleri, genel sekreteri ve ordunun başını atamaktan sorumlu bir Merkez Komite için oy kullanır. Bu düzenleme, askeri gücü parti liderliğine tabi kılmak üzere tasarlanmıştır. Ulusal egemenlik elde edildiğinde, bu temel işlevler, ulusal kurtuluş savaşı boyunca zaten geliştirilmiş olacaktır.

Elbette, “sürgündeki hükümet” olarak Filistin Kurtuluş Örgütü , Marksist-Leninist bir parti değildi, ancak bir şemsiye örgüt olarak, seçilmiş yasama organı olan Filistin Ulusal Konseyi’nde Marksist-Leninist partileri birer katılımcı olarak ihtiva ediyordu. Partiler arasında FKÖ’nün siyasi yönü ve yapısı konusunda yaşanan anlaşmazlıklar, bazı grupların öz eleştirilerinde vurgulanan, savaş zamanı tanık olduğumuz koordinasyon eksikliğine hiç şüphe yok ki katkıda bulundu.

ABD-İsrail ittifakı içindeki çelişkilerden bahsettiniz. Bunlar gerçek çatlaklar mı, yoksa abartılan küçük sorunlar mı?

Ben bu çatlakların abartıldığı kanaatindeyim. Bu konunun tezimde tarihsel bir husus olarak nasıl ele alındığına dair birkaç söz söyleyeceğim ve ardından şu anda dünyada neler olup bittiğiyle ilgili bazı düşüncelerimi aktaracağım.

Tezimin “Tüm İktidar Direnişe: 1968-1972 Arası Dönemde Ürdün’de Halk Savaşı” başlıklı bölümünde, 1970 yılında ABD’nin Vietnam’da büyük bir savaşla boğuştuğu gerçeklikten bahsediyorum. Ürdün’deki Halk Savaşı, ABD hegemonyasını sınırlarına kadar zorladı ve belirli bir anda ne kadar baskıya dayanabileceğini test etti. ABD, İsrail’e ve o an için çok daha önemlisi, Ürdün’deki gerici rejime, bir devrime karşı kendi adına savaş yürütmeleri için ihtiyaç duydu. 1970 yılı ve 2023 yılında yaşananlar hakkında okuduklarım sonucunda aklımda şu soru belirdi: Ya ABD’nin Batı Asya’daki devrimleri ezmek için artık İsrail’e veya Arap gerici rejimlerine güvenemeyeceği bir durum ortaya çıkarsa? Böyle bir momentte ABD’nin İsrail’e verdiği desteğin akıbeti ne olurdu?

Bu soruyu düşünmeme yardımcı olması için, Arghiri Emmanuel’in başyapıtı Eşitsiz Değişim: Ticaret Emperyalizminin İncelenmesi adlı eserinin çıkarımlarından kavramsal olarak yola çıkan “Beyaz Yerleşimci-Sömürgeciliği ve Yatırım Emperyalizmi Efsanesi” başlıklı makalesini inceledim. Bu makale, yerleşimci-sömürgeciliğinin modern emperyalist sistem için amacını kuramsallaştırmaya yönelik nadir bir girişimdi.

Emmanuel, İsrail’den bahsediyor olsa da makalesi, büyük ölçüde doğrudan aşina olduğu Kongo örneğini temel alıyordu. Emmanuel, Kongo örneğinde tekellerin, yerleşimci- sömürgecilerin kalesi Katanga’nın yeni ortaya çıkan sert korumacılığına yeterince karşı çıktıklarını, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslarüstü kurumlar aracılığıyla sömürge karşıtı bağımsızlık hareketini desteklemek için, en azından geçici olarak, Patrice Lumumba Sovyetler Birliği’ne çok yaklaşana kadar harekete geçtiklerini söylüyordu.

Böylesi bir çelişki, en nihayetinde İsrail’in yıkımına yol açabilir mi? İsrail ve ABD arasında ileriye dönük strateji konusunda temel bir çelişki mevcuttur: İsrail uluslararası itibarını ve küresel ticaret içerisinde kurduğu ilişkileri kurtarmaya mı çalışacak yoksa açıktan gerçekleştirdiği saldırıların ve toprak gaspı girişimlerinin sayısını mı artıracak?

Netanyahu’nun İsrail’in “süper Sparta” haline gelmesi yönündeki, kendi kendine yeten ülke anlayışını temel alan fikrine Yair Lapid’in "izolasyon kader değildir” diye cevap vermesi veya üst düzey çalışanlarının birçoğunun İsrail ile doğrudan bağları bulunan New York Times’ın, İsrail’in “her şeyini küreselleşmeye yatıran hali”ni sonlandırmasıyla ilgili benzer türde şikâyetleri yayınlaması, bu tartışmanın tezahürleri. Ancak gene de, İsrail’le ABD arasındaki özel yakınlık ve ABD’nin bugün sahip olduğu eşsiz güç, Emmanuel’in şemasının geçerliliğini şüpheye düşürüyor.

Siyonist gücün temellerini belirlerken FHKC, o zamandan beri geliştirilmemiş bir formülasyon dâhilinde, organik olarak birbirine bağlı dört varlık tespit ediyordu: İsrail; Dünya Siyonist Hareketi; “ABD önderliğinde hareket eden dünya emperyalizmi” ve “feodalizm ve kapitalizm tarafından temsil edilen Arap gericiliği. Bu kamptaki tüm tarafları net bir şekilde görmemiz gerektiğini söyleyen FHKC, “onları birbirine bağlayan bağlar ışığında, en güçlü düşmanımızın, gerçek ve ana düşmanımızın, Arap gericiliğinin bir kolu ve İsrail’in bir üssü olduğu”nu açık bir dille ortaya koyuyordu. Yani, bu unsurların her biri birbirine bağlı ve birbirine bağımlı olsa da, nihayetinde onları bir araya getiren şey, dünya emperyalizmiydi.

Bu noktayı yalnızca kısmi ve kişisel izlenimlerime dayanarak belirtiyorum, ancak anti-Siyonist solun son iki yılda bu anlayıştan epey uzaklaştığını düşünüyorum. Belki de Siyonist baskının aşırı gösterişliliği ve ABD’nin Siyonizmin yok etme planlarına herhangi bir sınır koymayı reddetmesi nedeniyle, tüm bunlar, “Siyonistlerin” bir noktada ABD politikasını “ele geçirdiği” izlenimine yol açıyor. Oysa ABD’yi uzun vadede, kendi hesabına hareket eden bir yerleşimci-sömürgecilik, yerleşimci-sömürgeci güçler içerisinde dünya imparatorluğu haline gelme bakımından benzersiz bir ülke olarak incelersek, hem ABD önderliğindeki emperyalizmin Filistin’deki “en güçlü ana düşman” olduğuna dair temel anlayışı korur hem de bu iki olguyu da açıklarız.

Tarihin bu noktasında Siyonizm, ABD önderliğindeki emperyalizmin planlayıcıları için ortak bir fikir birliği ve bir referans noktasıdır. New York’taki Filistin Gençlik Hareketi’nin örgütlediği “Siyonizmi Anlamak” başlıklı dersin parçası olarak Halk Forumu’nda verdiğim bir derste belirttiğim gibi, ABD emperyalizminin Siyonizmle teşkil ettiği “organik birlik” öyle bir düzeydedir ki ABD emperyalisti olmak Siyonist olmak, Siyonist olmak da ABD emperyalisti olmak demektir.

Bugün Siyonizm haricinde bir emperyalizm mevcut değildir. Siyonizm ve İsrail’in sağcı eleştirmenleri tarafından sıklıkla desteklenen, Siyonizmden kurtulmuş emperyalizm ihtimaline dair umutlara ve hayallere rastlansa da böyle bir şeyin gerçekleşmei ihtimali bulunmamaktadır.

ABD tarihine kısaca göz atalım. Yola, kurucu yerleşimcilerinin sınırları genişletmek için çabaladıkları bir tür kara imparatorluğu olarak koyuldu. Kuruluşundan itibaren ABD, iç krizlerini her zaman yeni sınırlar çizerek çözdü. Kuzeydoğuya yerleşen ilk insanların dünya görüşü, Avrupa’da Haçlı Seferleri propagandasıyla şekillenen Protestan Siyonizme derinden bağlıydı, öyle ki Amerikan yerlileri, yeni Sarezenler (Müslümanlar) haline gelmişti.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, yeni küresel duruma uygun olarak, Yahudi Siyonizmine ait organların ABD’deki nüfuzu ve büyüklüğü arttı. Kısacası, ABD imparatorluğu, Batı Asya'da saldırılarını başlatmak ve yeni sınırlar açmak için giderek Dünya Siyonist Hareketi’ne ve İsrail’e daha fazla bel bağladıkça, her türlü Siyonist figür ve kuruma (Yahudi, Hristiyan fark etmez) daha fazla kaynak yönlendirildi, yönetici sınıfa mensup giderek daha fazla insan, kaderlerini Siyonist projeye bağlı görmeye başladı.

Bu gözlemler üzerinden şu iki tespiti yapabiliriz:

1. Tarihsel olarak Siyonizme meyyal olan ABD projesinin yerleşimci çekirdeği, salt bir lobiden çok daha önemli bir şeyi meydana getiriyor: Onların Siyonizmi, ABD’nin kurucu sınıfının, siyasi ve çoğu zaman kelimenin tam anlamıyla ailevi torunlarının “otantik” ideolojik ifadesidir.

2. Özellikle Doğu Asya’da komünist devrimlerin sonucu olarak, yetmişlerde ABD kapitalizminin etki ve faaliyet alanını genişletmesinin sahip olduğu potansiyel sınırların belirginleşmesiyle birlikte ABD, yeni sınırları zorla açabilecek benzersiz bir yerleşimci-sömürgeci askeri üs oluşturma ihtiyacı duydu, bunun için de İsrail ve Siyonizme giderek daha fazla yatırım yaptı. Bu, aslında bugün bile İsrail’in hâlâ kâr payı aktarmak zorunda kaldığı bir görev.

Siyonizmin yıllarca sürdürdüğü, yıpratıcı saldırıların ardından Suriye’de son zamanlarda neler olduğuna bakın. Suriye’nin ele geçirilmesi sadece yeni pazarlar açmakla kalmadı, aynı zamanda ABD-İsrail’in İran'a yönelik saldırıları için gerekli hava sahasını da açtı. Batı Asya operasyonlarının İsrail komutasına devredilmesi, ABD ordusunun Batı Yarımküre’de kendi harekâtlarını yürütmesine imkân sağlıyor. Bu harekâtlar, Venezuela ve Haiti’ye yönelik mevcut saldırılarla başladı.

Bu tarihsel eğilimler, egemen sınıfın artan Siyonizm karşıtlığına yönelik mevcut histerisini yeterince izah ediyor. Bir mülk olarak gördükleri İsrail’den kopmaya dönük bir adımın müsadere eylemine, Siyonizm karşıtlığının ise devrimci bir konuma doğru evrilebileceğini tespit ediyorlar.

Tüm bu gerçekler ışığında ABD’nin, Siyonizm ve İsrail’i “ya birlikte batarız ya da birlikte çıkarız” anlayışı üzerinden ele aldığını görebiliyoruz. Özetle, ABD’nin İsrail’den kopması, muhtemelen tüm bölgeden daha geniş bir askeri çekilmeyle aynı zamana denk gelecek ve bu da büyük olasılıkla dünya imparatorluğunun sonunu getirecektir. Böylesi bir sonuçtan doğacak zorunlulukları varsaymak, uygulamaktan daha kolaydır. Küresel olarak, savaş cepheleri çoğalmak zorunda kalacaktır. Bu süreç, bugün zaten açıktan ve fiilen işliyor.

I.Bölüm
II.Bölüm

0 Yorum: