ABD’de
yüz yılı aşkın bir süre boyunca muktedirler, kendi çıkarları uyarınca, antikomünizmi
halk arasında yorulmak bilmeden yaydılar, ta ki bu siyasi bir analizden çok
dini bir ortodoksluğa benzeyene kadar. Soğuk Savaş sırasında, antikomünist
ideolojik çerçeve, mevcut komünist toplumlar hakkındaki her türden veriyi
düşmanca bir kanıta dönüştürebilirdi. Sovyetler, bir konuda müzakere etmeyi
reddederse, uzlaşmaz ve saldırgan olarak damgalanıyordu. Taviz vermeye istekli
göründüğünde de “bu bizi gafil avlamak için ustaca bir taktikten başka bir şey
değil” diye yorumlanıyordu. Silah sınırlamalarına karşı çıkarak saldırgan
niyetlerini göstermiş oluyordu, ancak gerçekte çoğu silahlanma anlaşmasını
desteklediği vakit bunun nedeni, Sovyetler’in yalancı ve manipülatif olmasıydı.
SSCB’deki kiliseler boşsa, bu, dinin bastırıldığının deliliydi, ancak kiliseler
doluysa, bu halkın rejimin ateist ideolojisini reddettiği anlamına geliyordu.
İşçiler (nadiren de olsa) greve gidiyorsa, bu, onların kolektivist sistemden
yabancılaşmalarının kanıtıydı. Eğer greve gitmiyorlarsa, bunun nedeni,
korkutulmuş olmaları ve özgürlüklerinin kısıtlanmış olmasıydı. Tüketim
mallarının kıtlığı, ekonomik sistemin başarısızlığını gösteriyordu. Tüketim
arzındaki iyileşme ise sadece liderlerin huzursuz bir nüfusu yatıştırmaya ve
böylece üzerlerindeki kontrolü daha da sağlamlaştırmaya çalıştıkları anlamına
geliyordu.
Eğer
ABD’deki komünistler, işçilerin, yoksulların, Afrikalı-Amerikalıların,
kadınların ve diğerlerinin hakları için mücadelede önemli bir rol oynadıysa, bu,
sadece haklarından mahrum bırakılmış gruplar arasında destek toplamanın ve
kendileri için güç kazanmanın kurnazca bir yoluydu. Güçsüz grupların hakları
için savaşarak nasıl güç kazanıldığını açıklayana ise hiç rastlanmıyordu. Karşı
karşıya olduğumuz şey, iktidardaki çıkar gruplarının özenle pazarladıkları, tüm
siyasi yelpazedeki insanları etkileyen, yanlışlanması imkânsız bir kitabi
yaklaşımdı.
Kitabi
Yaklaşım Önünde Eğilen Boyunlar
ABD
solundaki birçok kişi, düşmanlık ve kabalık bakımından sağdaki her şeyle
eşleşen bir Sovyet karşıtlığı ve Kızıl avcılığı sergiledi. Bu noktada Noam
Chomsky’nin dediklerine kulak vermekte fayda var:
“Sol aydınlar, kitlesel
halk hareketlerinin sırtına basıp iktidara gelmeye, sonra da halkı boyun
eğdirmeye çalışıyorlar. [...] Esasta yola Kızıl bürokrasinin bir parçası haline
gelecek olan bir Leninist olarak koyuluyorsunuz. Daha sonra iktidarın böyle bir
şey olmadığını görüyorsunuz, hızla sağın bir ideologu oluyorsunuz. [...] Bunu
şu anda [eski] Sovyetler Birliği’nde görüyoruz. İki yıl öncenin komünist
haydutları, bugün bankaları yönetiyor, coşkulu birer serbest piyasacı olarak
Amerikalıları övüyorlar” (Z Magazine, Ekim 1995).
Chomsky’nin
başvurduğu imgeler, kendisinin başka konularda sürekli eleştirdiği, ABD’de
mevcut olan şirketler dünyasının imal ettiği politik kültürün ürünü. Chomsky’ye
göre devrim, açlığı sona erdirmek için değil, sadece iktidar hırsıyla hareket
eden bir grup “komünist haydut”un ihanetine uğramıştır. Aslında komünistler, “hızla”
sağa geçmediler, aksine, büyük bir saldırı karşısında Sovyet sosyalizmini
yetmiş yıldan fazla bir süre ayakta tutmak için mücadele ettiler. Elbette,
Sovyetler Birliği’nin son günlerinde Boris Yeltsin gibi bazıları kapitalist
saflara geçti, ancak diğerleri, serbest piyasacı müdahalelere karşı büyük
bedeller ödeyerek direnmeye devam etti ve birçoğu, 1993’te Yeltsin’in Rus
parlamentosuna yönelik şiddetli baskısı sırasında hayatını kaybetti.
Bazı
solcular, “gerçek toplumsal hedefleri göz önünde bulundurmadan güç peşinde
koşan, iktidar hırsı olan Kızıllar” klişesine teslim oluyorlar. Eğer doğruysa,
insan şunu merak ediyor: birçok farklı ülkede bu Kızıllar, onca riske ve
fedakârlığa rağmen, yoksulların ve güçsüzlerin yanında neden duruyorlar da iyi
konumda olanlara hizmet etmenin getirdiği ödülleri toplamıyorlar?
On
yıllardır, ABD’deki birçok solcu yazar ve konuşmacı, antikomünizm ve
anti-Sovyetçilik karşısında diz çökmek suretiyle itibar edinmeye kendilerini
mecbur hissetti. Herhangi bir siyasi konuda bir konuşurken, makale veya kitap
eleştirisi kaleme alırken, Kızıllara saldırmadan edemiyorlar. Amaçları,
kendilerini Marksist-Leninist Sol’dan uzaklaştırmaktı, halen daha bu amaç
doğrultusunda hareket ediyorlar.
Liberal
bir yazar ve yayıncı olan Adam Hochschild, mevcut komünist toplumları kınama
konusunda kayıtsız kalabilecek solcuları “güvenilirliklerini zayıflattıkları”
konusunda uyardı (Guardian, 23 Mayıs 1984). Başka bir deyişle, Soğuk
Savaş’ın güvenilir muhalifleri olmak için önce Soğuk Savaş’ın komünist
toplumları kınama yarışına katılmamız gerekiyordu. Ronald Radosh, barış
hareketinin komünist olmakla suçlanmaması için kendisini komünistlerden
arındırması gerektiğini söyledi (Guardian, 16 Mart 1983). Radosh, doğru
anladıysam, aslında şunu söylüyordu: “Antikomünist cadı avlarından kendimizi
kurtarmak için, kendimiz cadı avcısı olmalıyız.”
Solu
komünistlerden arındırma çabası, uzun süredir devam eden bir uygulama. Bu uygulama,
ilerici davalar üzerinde zararlı sonuçlara yol açtı. Örneğin, 1949’da on iki
sendika, lider kadrolarında komünistler olduğu gerekçesiyle CIO’dan (Endüstriyel
Örgütler Kongresi) atıldı. Bu tasfiye, CIO üyeliğini yaklaşık 1,7 milyon
azalttı. Üye kazanma çabalarını ve siyasi etkisini ciddi şekilde zayıflattı. Kırkların
sonunda, “kızıl” olarak karalanmaktan kaçınmak için, sözde ilerici bir grup
olan Demokratik Eylemci Amerikalılar (ADA), sesi en gür çıkan anti-komünist
örgütlerden biri haline geldi.
Bu
strateji işe yaramadı. ADA ve sol kanattaki diğer örgütler, sağ kanattakiler
tarafından komünist veya komünizme karşı yumuşak olmakla suçlanmaya devam etti.
O zaman da şimdi de, solcu birçok kişi, toplumun daha az ayrıcalıklı kesimleri
adına sosyal değişim için mücadele edenlerin, komünist olup olmadıklarına
bakılmaksızın, muhafazakar elitler tarafından “kızıl” olarak damgalanacağının
farkına varamadı. Yönetici çıkarlar için, zenginlikleri ve güçlerinin “komünist
yıkıcılar” veya “sadık Amerikalı liberaller” tarafından tehdit edilmesi
arasında pek bir fark yoktur. Hepsi de aynı ölçüde nefret uyandıracak yapılar
olarak bir araya geliyorlar.
Sağa
saldırırken bile, solcu eleştirmenler antikomünist kimliklerini sergileme
fırsatını hiçbir zaman kaçırmıyorlar. Mark Green’in, Başkan Ronald Reagan’ı
eleştirirken şunları söylemesi hiç de tesadüf değil: “İnatçı bir
Marksist-Leninist gibi ne zaman kendi muhafazakâr ideolojisiyle çelişen bir durumla
karşılaşsa Reagan, fikrini değil, gerçekleri değiştirir.”[1] Hem sağın hem de solun
dogmatizmine karşı mücadeleye adanmış olan bu isimler, önünde diz çöktükleri
antikomünist dogmayı güçlendirmekten başka bir şey yapmıyorlar. Kızıl avına
katılan solcular, ABD liderlerine komünist ülkelere yönelik sıcak ve soğuk
savaşlar yürütme konusunda yetki vermek suretiyle, bugün bile ilerici veya
liberal bir ajandanın desteklenmesinin önüne engeller çıkartan düşmanlık
iklimini besliyorlar.
Solcuymuş
gibi poz kesen George Orwell, esasında bir komünist düşmanıydı. İkinci Dünya
Savaşı’nın ortasında Sovyetler Birliği, Stalingrad’da Nazi işgalcilerine karşı
canla başla savaşırken, Orwell, “Rusya’yı ve Stalin’i eleştirme isteği, aydın
dürüstlüğünün bir göstergesidir. Edebiyat alanında faal olan bir aydının
gözüyle asıl tehlike, Rusya ve Stalin’dir” (Monthly Review, Mayıs 1983)
diyordu. Alabildiğine anti-komünist olan toplumun içinde kendisine güvenli bir
yer bulmuş olan Orwell (Orvelci tarzda iki zıt fikre aynı anda sahip bir isim
olarak) komünizmin mahkûm edilmesini, cesaretle gerçekleştirilecek yegâne
meydan okuma eylemi olduğunu söylüyordu. Bugün ideolojik mirasçıları hâlâ aynı
şeyi yapıyorlar, kendilerini solcu eleştirmenler olarak sunan bu isimler, muhayyel
Marksist-Leninist-Stalinist ordularla yiğitçe mücadele ediyorlar.
ABD
solu, varlığının ilk yıllarında uzun süren bir iç savaş ve çok uluslu bir
yabancı işgaline katlanan ve yirmi yıl sonra muazzam bir bedel ödeyerek Nazi
canavarını geri püskürtüp yok eden Sovyetler Birliği’nin rasyonel bir
değerlendirmesine dair eksiklikle maluldür. Bolşevik devrimini takip eden otuz
yıl boyunca Sovyetler, endüstrisini kapitalizmin bir yüzyılda getirdiği seviyeye
taşıdı. Bu sırada çocuklarını, dünyanın birçok yerinde kapitalist sanayicilerin
dün olduğu gibi bugün de yaptığı üzere, günde on dört saat çalıştırmak yerine,
besleyip eğitti. Sovyetler Birliği; Bulgaristan, Demokratik Almanya Cumhuriyeti
ve Küba ile birlikte, Nelson Mandela’nın Güney Afrika’daki Afrika Ulusal
Kongresi de dâhil olmak üzere, dünyanın dört bir yanında mücadele yürüten ulusal
kurtuluş hareketlerine hayati önem taşıyan yardımlar sağladı.
Komünizmin
önceden yoksul olan kitlelere kazandırdığı önemli kazanımlar, sol
anti-komünistleri hiç etkilemedi. Hatta bazıları, bu başarıları küçümsedi. Bu isimlerden
biri de Bookchin’di.
1971’de
Vermont eyaletinin Burlington kentinde ünlü antikomünist anarşist Murray
Bookchin, “komünizm koşullarında karnı doyan zavallı küçük çocuklar”ı dert
edinen sözlerimi alaya alıyordu.
Atılan
ve İzi Kalan Çamurlar
Sovyet
karşıtı söylemlere katılmayı reddeden bizim gibi isimler, Stalin’i ve otokratik
yönetim sistemini sevmesek, mevcut Sovyet toplumunda ciddi sorunlar olduğuna
inansak bile, solcu antikomünistler tarafından “Sovyet savunucuları” ve “Stalinistler”
olarak damgalandık.[2] Asıl günahımız, soldaki birçok kişinin aksine, komünist
toplumlar konusunda ABD medyasının yürüttüğü propagandayı eleştirmeden benimsemememizdi.
Bunun yerine, kamuoyunda iyi bilinen eksiklikler ve adaletsizliklerin yanı
sıra, mevcut komünist sistemlerde korunmaya değer, yüz milyonlarca insanın
hayatını anlamlı ve insani şekillerde iyileştiren olumlu özellikler olduğunu
savunduk. Bu iddia, özellikle solcu antikomünistler üzerinde oldukça rahatsız
edici bir etki yarattı, zira bu kişiler, (muhtemelen Küba hariç) herhangi bir
komünist toplum hakkında olumlu bir şey söyleyemez, bunu yapanlara hoşgörülü bir
yaklaşımla veya kibar bir üslupla kulak veremezlerdi.[3]
Antikomünist
kitabi yaklaşımla yüklü ABD’li solcular, mevcut komünizm hakkında olumlu bir
şey söyleyen insanlara karşı sol bir Makkarticilik uyguladılar, onları
konferanslara, danışma kurullarına, siyasi destek kampanyalarına ve sol
yayınlara dâhil etmediler. Muhafazakârlar gibi, solcu antikomünistler de
Sovyetler Birliği’nin “Stalinist bir canavar ve Leninist bir ahlaki sapma”
olarak görüp mahkûm eden yaklaşım üzerinden hareket ettiler.[4]
Birçok
ABD’li solcunun Lenin’in yazıları ve siyasi çalışmalarıyla ilgili çok az
bilgiye sahip olması, onları “Leninist” etiketini kullanmaktan alıkoymuyor.
Tükenmek bilmeyen bir antikomünist karikatür üretim kaynağı olarak Noam
Chomsky, Leninizm hakkında şu yorumu yapıyor: “Batı’nın ve Üçüncü Dünya’nın aydınları,
Bolşevik karşı-devrime ilgi duydular çünkü Leninizm, sonuçta, radikal
entelijansiyanın devlet iktidarını ele geçirme ve ülkelerini zorla yönetme
hakkına sahip olduğunu söyleyen bir doktrindir ve bu, aydınlar için oldukça
çekici bir fikirdir.”[5]
Burada
Chomsky, iktidar hırsı olan aydın imajını, Leninistler konusunda geliştirilmiş
olan, onları adaletsizlikle mücadelede devrimci araçlar değil, güçlü olmak
adına iktidar peşinde koşan kötü adamlar, iktidar hırslarına teslim olmuş kişiler
olarak takdim eden karikatürle eşleştiriyor. Kızıl karşıtlığı söz konusu
olduğunda, solun en iyi ve en parlak isimleri, sağın en berbat isimleri gibi
konuşuyorlar.
1996’da
Oklahoma City’de gerçekleşen terör saldırısı sırasında, bir radyo yorumcusunun
şöyle dediğini duydum: “Lenin, terörün amacının terörize etmek olduğunu söylüyordu.”
ABD medyasındaki yorumcular, Lenin’i hep bu türden yalan yanlış sözlerle
anıyorlar. Aslında, Lenin’in açıklaması terörizmi onaylamıyordu. Halk arasında
terör yaratmaktan, baskıya yol açmaktan ve devrimci hareketi kitlelerden izole
etmekten başka bir işe yaramayan münferit terör eylemlerine karşı çıkıyordu.
Totaliter, dar çevreyi esas alan bir komplocu olmak gibi bir vasfı bulunmayan
Lenin, farklı siyasi gelişim seviyelerinde bulunan insanları kapsayan geniş
koalisyonlar ve kitle örgütleri kurulmasını savunuyordu. Sınıf mücadelesini
ilerletmek için gereken her türlü aracı, parlamenter seçimlere ve mevcut
sendikalara katılımı da içerecek şekilde, destekliyordu. Elbette, işçi sınıfı,
herhangi bir kitle grubu gibi, başarılı bir devrimci mücadele yürütmek için
örgütlenmeye ve liderliğe ihtiyaç duyuyordu, bu da öncü bir partinin rolüydü,
ancak bu, proletarya devriminin darbeciler veya teröristler tarafından
yürütülebileceği ve kazanılabileceği anlamına gelmiyordu.
Lenin,
sürekli olarak liberal burjuva oportünizminin ve aşırı sol maceracılığın iki
ucundan kaçınma sorunuyla uğraştı. Gene de kendisi, ana akım gazeteciler ve sol
kesimdeki bazı kişiler tarafından defalarca “aşırı sol bir darbeci” olarak
tanımlandı. Lenin’in devrime yaklaşımının arzu edilebilir olup olmadığı veya
bugün bile geçerli olup olmadığı, eleştirel bir incelemeyi gerektiren bir soru.
Ancak şunu da söylemek gerek: Lenin’in teorisini ve pratiğini yanlış aktaran
kişilerin doğru bir değerlendirmede bulunmaları mümkün değil.[6]
Sol
anti-komünistler, “komünizmin suçları” nedeniyle komünist örgütlerle kurulacak
her türden ilişkiyi ahlaki açıdan kabul edilir bulmazlar. Birçoğu, ABD’de
seçmen ya da üye profili üzerinden Demokrat Parti ile bağlantılı olan bu
isimler, bu partinin liderlerinin işledikleri, kabul edilmesi mümkün olmayan
politik suçları pek umursamazlar.
Demokrat
Parti’nin iktidarda olduğu birkaç ayrı dönemde 120.000 Japon Amerikalı,
evlerinden ve geçim kaynaklarından kopartıldı ve gözaltı kamplarına atıldı;
atom bombaları Hiroşima ve Nagasaki’ye atıldı, çok sayıda masumun ölümüne yol
açtı; FBI’a politik örgütlere sızma yetkisi verildi; 1940 tarihinde yürürlüğe
giren, hükümetin zor ve şiddet yoluyla yıkılmasını önleme amaçlı Smith Kanunu,
Troçkist olan Sosyalist İşçi Partisi liderlerini, daha sonra Komünist Parti
liderlerini politik görüşlerinden dolayı hapse attı; bir ‘ulusal olağanüstü
hal’in ilan edilmesi durumunda politik muhalifleri toplamak amacıyla gözaltı
kampları kuruldu; Kırklı yılların sonlarında ve ellilerde devlette çalışan
sekiz bin kişi, politik bağlantıları ve görüşleri nedeniyle işten çıkartıldı,
hayatın her alanından binlerce insen işlerinden oldu; Tarafsızlık Kanunu ile
İspanya’ya ambargo uygulandığı dönemde birçok şirket Franco’nun faşist
lejyonlarını besledi; çeşitli Üçüncü Dünya ülkelerinde kontrgerilla program-ları
yürürlüğe konuldu; Vietnam Savaşı Demokrat Parti döneminde yapıldı, çatışma
süreci aynı dönemde tırmandırıldı. Ayrıca, yaklaşık bir asır boyunca Demokrat
Parti’nin Kongre’deki lider kadroları, ırk ayrımcısı düzeni korudu, tüm linç
karşıtı ve adil istihdam yasalarına mani oldu. Ama tüm bu suçlar, birçoklarına
yıkım ve ölüm getirmesine rağmen, nedense liberalleri, sosyal demok-ratları ve
‘demokratik sosyalist’ antikomünistleri, Demokrat Parti’yi veya onu yaratan
siyasi sistemi kınamaya teşvik etmedi. Bu kesimler, komünizme karşı takındıkları
hoşgörüsüz tavrı Demokrat Parti’ye sergilemediler. Gene de bu solcuların çoğu,
bu ülkede Demokrat Parti ile, ya seçmen ya da üye olarak, görünüşe göre bu partinin
liderlerinin işledikleri ahlaken kabul edilemez olan siyasi suçları zerre dert
etmeden ilişki kurarlar.
Saf
Sosyalizme Karşı Kuşatma Sosyalizmi
Bazı
ABD’li solculara göre, Doğu Avrupa’daki ayaklanmalar, sosyalizm için bir
yenilgi anlamına gelmiyordu çünkü sosyalizm, bu ülkelerde hiçbir zaman var
olmamıştı. Onlara göre komünist devletler, bürokratik, tek partili “devlet
kapitalizmi”nden başka bir şey değildi. Eski komünist ülkeleri “sosyalist”
olarak adlandırıp adlandırmamak bir tanım meselesidir. Özetle, bu ülkeler, kâr
odaklı kapitalist dünyada var olandan farklı bir şey oluşturuyordu ki
kapitalistlerin kendileri de bunu hemen fark etmişti.
1.
Komünist ülkelerde kapitalizme kıyasla daha az ekonomik eşitsizlik mevcuttu.
Parti ve hükümet elitlerinin sahip olduğu ayrıcalıklar, Batı’daki şirket CEO’larının
standartlarına göre mütevazıydı; kişisel gelirleri ve yaşam tarzları da
öyleydi. Yuri Andropov ve Leonid Brejnev gibi Sovyet liderleri, Beyaz Saray
gibi gösterişli konaklarda değil, Kremlin yakınlarında hükümet liderleri için
ayrılmış bir konut projesinde nispeten büyük dairelerde yaşıyorlardı. Diğer
birçok devlet başkanı gibi, emrinde limuzinleri ve ziyaret eden devlet
büyüklerini ağırladıkları büyük yazlık evleri vardı. Ancak çoğu ABD liderinin
sahip olduğu muazzam kişisel servete sahip değillerdi.
ABD
basınında geniş çapta duyurulan Doğu Almanyalı parti liderlerinin yaşadığı “lüks
yaşam”, yıllık 725 dolarlık döviz ödeneği ve Berlin’in banliyölerinde, sauna,
kapalı havuz ve tüm sakinlerin ortak kullandığı bir fitness merkezine sahip
seçkin bir yerleşim yerindeki konutları içeriyordu. Ayrıca muz, kot pantolon ve
Japon elektronik eşyaları gibi Batı malları satan mağazalarda alışveriş
yapabiliyorlardı. ABD basını, sıradan Doğu Almanların halka açık havuzlara ve
spor salonlarına erişebildiğini, kot pantolon ve elektronik eşya (genellikle
ithal olmayan türden olsa da) satın alabileceğini asla dile getirmiyordu.
Ayrıca, Doğu Alman liderlerinin “lüks” tüketimci yaşamı, Batı plütokrasisinin
yaşadığı gerçekten zengin yaşam tarzıyla karşılaştırılmıyordu.
2.
Komünist ülkelerde üretim güçleri, sermaye kazancı ve özel zenginleşme için
örgütlenmemişti; üretim araçları özel mülkiyet olmaktan çıkartılıp kamu
mülkiyeti haline getirilmişti. Bireyler, başkalarını işe alıp emeklerinden
büyük kişisel servet biriktiremezlerdi. Batı standartlarına kıyasla, halk
arasındaki gelir ve tasarruf farklılıkları genellikle mütevazıydı. Sovyetler
Birliği’nde en yüksek ve en düşük gelirli kişiler arasındaki gelir farkı
yaklaşık beşe birdi. ABD’de ise, en zengin milyarderler ile yoksul işçiler
arasındaki yıllık gelir farkı 10.000’e 1’e daha yakın.
3.
İnsana yönelik hizmetlere öncelik verildi. Komünizm altında yaşam çok da arzu
edilmeyecek düzeyde bulunsa da, hizmetler nadiren en iyisi olsa da, komünist
ülkeler vatandaşlarına asgari bir ekonomik hayatta kalma ve güvenlik standardı
garanti ettiler. Buna garantili eğitim, istihdam, barınma ve sağlık yardımı da
dâhildi.
4.
Komünist ülkeler, başka ülkelere ait sermayenin kendi topraklarına nüfuz
etmesine izin vermediler. Kâr amacı gütmediklerinden, dolayısıyla, sürekli yeni
yatırım fırsatları bulma ihtiyacı duymadıklarından, daha zayıf ulusların
topraklarını, emeğini, pazarlarını ve doğal kaynaklarını gasp etmediler, yani
ekonomik emperyalizm uygulamadılar. Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa ülkeleri,
Moğolistan, Küba ve Hindistan ile ticaret ve yardımlar üzerinden kurulduğu
ilişkileri, bu ülkeler için elverişli olan şartlarda yürüttü.
Yukarıdaki
ilkeler, az ya da çok, her komünist sistemin hareket planını örgütleyen
ilkelerdi. Bu ilkelerin hiçbiri, Honduras, Guatemala, Tayland, Güney Kore,
Şili, Endonezya, Zaire, Almanya veya ABD gibi serbest piyasa ülkelerinde asla uygulamaya
konulmadı.
Tüm
bu gerçeklik üzerinden birileri çıkıyor, gerçek bir sosyalizmin, “Leninistler,
Stalinistler, Kastrocular veya devrimlere ihanet eden kötü niyetli, iktidar
hırsı olan bürokratik kötü adamlarca yönetilmesi yerine, işçilerin doğrudan
katılımıyla kontrol edilmesi gerektiğini” söylüyor. Oysa bu “saf sosyalizm”, yanlışlanması
mümkün olmayan, tarihsel gerçeklerden uzak bir anlayıştır. Bir ideali kusurlu
bir gerçeklikle karşılaştırır ve gerçeklik tabii ki onun karşısında zayıf
kalır. Bu görüş, güçlü bir devlet yapısına veya güvenlik gücüne ihtiyaç
duyulmayan, işçiler tarafından üretilen değerin hiçbirinin toplumu yeniden inşa
etmek, işgalden ve iç sabotajdan korumak için kamulaştırılmasına gerek
duyulmayan, bu dünyadan çok daha iyi bir dünyada sosyalizmin nasıl olacağı konusunda
hayaller kuruyor.
Saf
sosyalistlerin ideolojik beklentileri, mevcut uygulamadan etkilenmez. Devrimci
bir toplumun çok yönlü işlevlerinin nasıl organize edileceğini, dış
saldırıların ve iç sabotajların nasıl önleneceğini, bürokrasinin nasıl
önleneceğini, kıt kaynakların nasıl tahsis edileceğini, politika
farklılıklarının nasıl çözüleceğini, önceliklerin nasıl belirleneceğini, üretim
ve dağıtımın nasıl yürütüleceğini açıklamazlar. Bunun yerine, işçilerin üretim
araçlarına doğrudan sahip olacakları, bunları kontrol edecekleri ve yaratıcı
mücadele yoluyla kendi çözümlerine ulaşacakları konusunda belirsiz ifadeler
sunarlar. Bu nedenle, saf sosyalistlerin, başarılı olanlar hariç, her devrime
destek sunmalarına şaşmamak gerek.
Saf
sosyalistler, yeni insanlar tarafından yaratılan ve yeni insanları yaratan, kökten
dönüşüme uğramış bir toplum vizyonuna sahipler. Öyle bir vizyonki bu, yanlış
eylemlere, yolsuzluğa ve devlet gücünün suç amaçlı kötüye kullanılmasına çok az
fırsat sunuyor. Onlarınki, bürokrasi veya kendi çıkarlarını gözeten gruplar,
acımasız çatışmalar veya incitici kararlardan arınmış bir toplumdu. Gerçeklik,
farklı bir nitelik kazandığında ve daha da zorlaştığında, bazı solcular, gerçek
durumu mahkûm etmeye, şu veya bu devrim tarafından “ihanete uğradıklarını” ilan
etmeye başladılar.
Saf
sosyalistler, sosyalizmi komünistlerin açgözlülüğü, ikiyüzlülüğü ve iktidar
hırsıyla lekelenmiş bir ideal olarak görürler. Saf sosyalistler, Sovyet
modeline karşı çıkarlar, ancak başka yolların izlenebileceğine, hayal gücü
değil de gerçek tarihsel deneyimler üzerinden geliştirilen başka sosyalizm
modellerinin benimsenebileceğine, bunların daha iyi işleyebileceğine dair
deliller sunmuyorlar. Bu tarihsel dönüm noktasında açık, çoğulcu, demokratik
bir sosyalizm gerçekten mümkün müydü? Tarihsel kanıtlar bunun mümkün olmadığını
gösteriyor. Siyaset felsefecisi Carl Shames’in dediği gibi:
“Solcu eleştirmenler, temel
sorunun, örneğin, tüm bağımsız ekonomileri yok eden ve her yerde ulusal
egemenliğe son veren küresel sermaye yoğunlaşması değil de, iktidardaki devrimci
partilerin ‘niteliği olduğunu nereden biliyorlar? Eğer öyleyse, bu ‘nitelik’
nereden kaynaklandı? Bu ‘nitelik’ bedensiz miydi, toplumun dokusundan, onu
etkileyen toplumsal ilişkilerden kopuk muydu? [...] Gücün
merkezileştirilmesinin sosyalist ilişkileri güvence altına almak ve korumak
için gerekli bir seçim olduğunu ortaya koyan binlerce örnek bulunabilir. Mevcut
komünist toplumlara dair gözlemim dâhilinde gördüm ki ‘sosyalizm’in olumlu
yönleriyle ‘bürokrasi, otoriterlik ve istibdat’ gibi’ olumsuz yönleri, yaşamın
hemen her alanında iç içe geçmişti.”
[Carl Shames, bana yazdığı mektup, 15 Ocak 1992.]
Saf
sosyalistler, yaşadıkları her yenilgi için düzenli olarak solun kendisini
suçluyorlar. Eleştirileri bitimsiz. Devrimci mücadelelerin başarısız olmasının
nedeninin, liderlerinin çok uzun süre beklemesi veya çok erken hareket etmesi,
çok çekingen veya çok dürtüsel olması, çok inatçı veya çok kolay etkilenmesi
olduğuna dair laflar işitiyoruz. Devrimci liderlerin uzlaşmacı veya maceracı,
bürokratik veya oportünist, katı bir şekilde veya yetersiz örgütlenmiş,
demokratik olmayan veya güçlü liderlik sağlayamayan kişiler olduğunu duyuyoruz.
Liderler her zaman, işçilerin “doğrudan eylemlerine” güvenmedikleri için
başarısız oluyorlar. Öyle ki işçiler, solcu eleştirmenin kendi küçük grubun
liderliği üstlenmesi durumunda her türden güçlüğün üstesinden gelebilirlerdi.
Ne yazık ki, eleştirmenler, kendi ülkelerinde başarılı bir devrimci hareket
üretmek için kendi liderlik dehalarını uygulayamıyor gibi görünüyorlar.
Tony
Febbo, saf sosyalistlerin bu “liderliği suçlama” sendromunu şu şekilde
eleştiriyor:
“Bana öyle geliyor ki,
Lenin, Mao, Fidel Castro, Daniel Ortega, Ho Chi Minh ve Robert Mugabe gibi
zeki, farklı, özverili ve kahraman insanlar, bunun yanında, onları takip eden
ve onlarla birlikte savaşan milyonlarca kahraman insan, dönüp dolaşıp aynı yere
varıyorsa, o vakit ortada kimin hangi toplantıda hangi kararı aldığı veya
toplantıdan sonra ne büyüklükte evlere döndüklerinden çok daha büyük bir sorun
var demektir. [...]
Bu liderler, bir boşlukta yaşamıyorlardı.
Bir kasırganın içindeydiler. Onları döndüren emiş gücü, kuvvet ve güç, bu
dünyayı 900 yıldan fazla bir süredir paramparça etti. Şu veya bu teoriyi veya
şu veya bu lideri suçlamak, Marksistlerin yapması gereken türden bir analizin
yerine geçen basit bir yaklaşımdır.”
[Guardian, 13 Kasım 1991]
Elbette,
saf sosyalistlerin devrimi inşa etmek için özel kimi ajandalara sahip
olmadıklarını söyleyemeyiz. Sandinistler, Nikaragua’da Somoza diktatörlüğünü
devirdikten sonra, o ülkedeki aşırı sol bir grup, fabrikaların doğrudan işçi
mülkiyetine geçmesini savundu. Silahlı işçiler, yöneticiler, devlet
planlamacıları, bürokratlar veya resmi bir ordu olmadan üretimi kontrol altına
alacaklardı. Şüphesiz çekici olsa da, bu işçi sendikalizmi, devlet iktidarının
gerekliliklerini reddediyordur. Böylesi bir düzende, Nikaragua devrimi, ülkeyi
harap eden ABD destekli karşı devrime karşı iki ay bile dayanamazdı. Ordu
kurmak, güvenlik önlemleri almak veya ulusal ölçekte ekonomik programları
yürürlüğe koyup insana hizmet için araçlar geliştirmek, süreci koordineli
yürütmek için yeterli kaynağı devreye sokamazdı.
Merkezsizleşmeye
Karşı Beka
Bir
halk devriminin hayatta kalabilmesi için devlet iktidarını ele geçirmesi ve
bunu (a) mülk sahibi sınıfın toplumun kurumları ve kaynakları üzerindeki
hegemonyasını kırmak ve (b) kesinlikle gelecek olan gerici karşı saldırıya
karşı koymak için kullanması gerekir. Bir devrimin karşı karşıya kaldığı iç ve
dış tehlikeler, 1917’de Sovyet Rusya’da da 1980’de Sandinista Nikaragua’sında da
insanların pek hoşuna gitmeyen merkezi bir devlet iktidarının tesis edilmesini
gerekli kılıyordu.
Engels,
1872-1873 yıllarında İspanya’da anarşistlerin ülke genelindeki belediyelerde
iktidarı ele geçirdiği bir ayaklanmayı uygun bir dille aktarıyor. Başlangıçta
durum umut verici görünmektedir. Kral, tahttan feragat etmiştir, burjuva
hükümeti ise ancak birkaç bin kötü eğitimli asker toplayabilmiştir. Ancak bu
derme çatma güç, tamamen belirli bir bölgeye sıkışmış olan isyanla karşı
karşıya kaldığı için galip gelmiştir. Engels şöyle yazıyor:
“Her kasaba, kendini
egemen bir kanton ilan etti, bir devrimci komite (cunta) kurdu. Her kasaba,
kendi başına hareket ederek, önemli olanın, diğer kasabalarla işbirliği değil,
onlardan ayrılmak olduğunu söyledi, böylece burjuva güçlerine karşı birleşik
bir saldırı olasılığını ortadan kaldırdı. Devrimci güçlerin parçalanması ve
izole edilmesi, hükümet birliklerinin her bir isyanı bastırmasını sağladı.”[7]
Merkeziyetsiz
yerel özerklik, isyanın mezarlığıdır. Bu da başarılı bir anarko-sendikalist
devrimin hiç gerçekleşmemesinin nedenlerinden biri olabilir. İdeal olan, asgari
düzeyde bürokrasi, polis ve orduya sahip olan, yalnızca yerelden, kendi kendini
yöneten, işçi birlikleriydi. Sosyalizm, karşı devrimciliğin yıkıcılığı ve
saldırılarıyla yüzleşmese, bu şekilde gelişmesine izin verilse muhtemelen bu gelişim
yolunu takip ederdi.
Bu
noktada, 1918-1920 arası dönemde ABD de dâhil olmak üzere on dört kapitalist
ülkenin, devrimci Bolşevik hükümetini devirmek için başlattıkları başarısız girişimle
Sovyet Rusya’yı nasıl işgal ettiğini hatırlayabiliriz. Yıllarca süren yabancı
işgal ve iç savaş, Bolşeviklerin kuşatma psikolojisi, parti birliğine ve
baskıcı bir güvenlik aygıtına olan bağlılıklarıyla birlikte, büyük ölçüde güçlenip
pekişti. Bu ruh hali her yana sindi. Böylece, Mayıs 1921’de, parti içi
demokrasinin uygulanmasını teşvik eden ve sendikalara daha fazla özerklik
vermek için Troçki’ye karşı mücadele eden aynı Lenin, şimdi İşçi Muhalefeti’ne
ve parti içindeki diğer hiziplere son verilmesini istiyordu.[8] Onuncu Parti
Kongresi’nde sözlerine coşkuyla onay veren kitleye, “Muhalefete son vermenin,
onu bastırmanın vakti geldi: Yeterince muhalefet gördük” dedi. Komünistler,
parti içinde ve dışında açık anlaşmazlıkların ve çatışan eğilimlerin, güçlü
düşmanların saldırısını davet eden bir bölünme ve zayıflık görünümü yarattığı
sonucuna vardılar.
Sadece
bir ay önce, Nisan 1921’de Lenin, partinin Merkez Komitesi’nde daha fazla işçinin
olmasını istemişti. Kısacası, işçi karşıtı değil, muhalefet karşıtıydı. Bu,
diğer tüm toplumsal devrimler gibi, siyasi ve maddi yaşamını engelsiz bir
şekilde geliştirmesine izin verilmeyen bir toplumsal devrimdi.[9]
1920’lerin
sonlarına doğru Sovyetler, (a) Stalin’in izlediği yol olan, komuta ekonomisi ve
zorunlu tarımsal kolektivizasyon ve komutacı, otokratik parti liderliği altında
tam hızda sanayileşme ile daha da merkeziyetçi bir yöne doğru ilerlemek veya
(b) daha fazla siyasi çeşitliliğe, işçi sendikaları ve diğer örgütler için daha
fazla özerkliğe, daha açık tartışma ve eleştiriye, çeşitli Sovyet
cumhuriyetleri arasında daha fazla özerkliğe, özel mülkiyete ait küçük
işletmeler sektörüne, köylülüğün bağımsız tarımsal gelişimine, tüketim
mallarına daha fazla önem verilmesine ve güçlü bir askeri-sanayi üssü kurmak
için gereken sermaye birikimine daha az çaba harcanmasına izin veren
liberalleşmiş bir yöne doğru ilerlemek arasında bir seçim yapmak zorunda kaldı.
İkinci
yolun, daha rahat, daha insancıl ve hizmet odaklı bir toplum yaratacağına ben
de inanıyorum. Kuşatma sosyalizmi, böylelikle yerini tüketici işçi sosyalizmine
bırakırdı. Ama bu sefer de ülke, Nazi saldırısına dayanamazdı. Bunun yerine,
Sovyetler Birliği, katı, zorunlu bir sanayileşme sürecine girdi. Bu politika,
Stalin’in halkına karşı yaptığı yanlışlardan biri olarak sık sık dile getirilir.[10]
Bu
politika, çoğunlukla, Batı’dan gelecek bir işgal beklentisiyle, Ural Dağları’nın
doğusunda, çorak bozkırların ortasında, Avrupa’nın en büyük çelik kompleksi
olan, tümüyle yeni ve devasa bir sanayi üssünün on yıl içinde inşa edilmesini öngörüyordu.
“Para su gibi harcandı, insanlar dondu, aç kaldı ve acı çekti, ancak inşaat,
bireylere aldırmadan, tarihte eşine benzerine nadir rastlanılan bir kitlesel
kahramanlıkla devam etti.”[11]
Stalin’in
Sovyetler Birliği’nin İngilizlerin bir yüzyılda yaptığını on yılda yapabileceği
kehaneti doğru çıktı. Naziler 1941’de işgal ettiklerinde, cepheden binlerce kilometre
uzakta güvenli bir şekilde yerleşmiş olan aynı sanayi üssü, sonunda gidişatı
değiştiren savaş silahlarını üretti. Bu hayatta kalmanın bedeli, savaşta ölen
22 milyon Sovyet vatandaşı ve ölçülemez yıkım ve acıydı. Bunlar, Sovyet
toplumunu on yıllarca harap edecek sonuçlara yol açtı.
Bütün
bunlar, Stalin’in yaptığı her şeyin tarihsel bir zorunluluk olduğu anlamına
gelmez. Devrimci bekaya dair gereklilikler, yüzlerce yaşlı Bolşevik liderin
acımasızca idam edilmesini, her devrimci kazanımı kendi başarısı olarak
sahiplenen yüce bir liderin kişilik kültünü, terör yoluyla parti siyasi
hayatının bastırılmasını, sanayileşme ve kolektivizasyon hızına ilişkin
tartışmaların nihayetinde susturulmasını, tüm düşünsel ve kültürel yaşamın
ideolojik olarak düzenlenmesini ve “şüpheli” milliyetlerin kitlesel
sürgünlerini “kaçınılmaz” kılmadı.
Karşı-devrimci
saldırıların dönüştürücü etkileri, diğer ülkelerde de hissedildi. 1986’da
Viyana’da tanıştığım bir Sandinist subay, Nikaragualıların “savaşçı bir halk
olmadıklarını”, ancak ABD destekli paralı askerlere karşı yaptıkları yıkıcı
savaşla karşı karşıya oldukları için savaşmayı öğrenmek zorunda kaldıklarını
belirtti. Savaş ve ambargonun ülkesinin sosyo-ekonomik gündeminin büyük bir
bölümünü ertelemeye zorladığı gerçeğinden yakındı. Nikaragua’da olduğu gibi, ABD
tarafından finanse edilen paralı asker güçlerinin tarım arazilerini, köyleri,
sağlık merkezlerini ve enerji santrallerini yok ettiği, yüz binlerce insanı
öldürdüğü veya aç bıraktığı Mozambik ve Angola gibi birçok ülkede de devrimci
bebek beşiğinde boğuldu veya acımasızca tanınmaz hale gelene kadar kanı
akıtıldı. Bu, devrimci toplumlarda muhaliflerin bastırılması kadar bilinmeyi
hak eden bir gerçeklik.
Birçok
solcu aydın, Doğu Avrupa ve Sovyetler’deki komünist hükümetlerin devrilmesini
alkışladı. Şimdi demokrasinin günü gelecekti. İnsanlar, komünizmin boyunduruğunu
söküp atacak, ABD solu, mevcut komünizmin yükünden kurtulacaktı. Solcu
teorisyen Richard Lichtman’ın dediği gibi, “Sovyetler Birliği’nin kâbusundan ve
Komünist Çin’in şeytanlıklarından kurtulacaktı.”
Aslında,
Doğu Avrupa’daki kapitalist restorasyon, Sovyetler Birliği’nden yardım alan
sayısız Üçüncü Dünya kurtuluş mücadelesini ciddi şekilde zayıflattı. Böylece,
tümüyle yeni bir sağcı hükümetler kuşağı ortaya çıktı. Bu hükümetler, artık
dünyanın dört bir yanında ABD’ye bağlı karşı-devrimcileriyle el ele
çalışıyorlardı.
Ayrıca,
komünizmin devrilmesi, Batılı şirketlerin çıkarlarının dizginsiz sömürme arzularının
gerçekleşmesi için yolu açtı. Bugün artık işçileri Rusya’daki meslektaşlarından
daha iyi yaşadıklarına ikna etmeye gerek duymayan ve artık rakip bir sistemle
kısıtlanmayan şirketler sınıfı, Batı’daki çalışan insanların yıllar içinde
kazandığı birçok kazanımı geri alıyor. Şimdi serbest piyasa, en acımasız
biçimiyle Doğu’da zafer kazanırken, Batı’da da aynı şekilde galip gelecektir. “İnsan
suretindeki kapitalizm”in yerini “sizin suretinize bürünmüş kapitalizm” alıyor.
Richard Levins’in dediği gibi, “Dolayısıyla, dünya kapitalizminin yeni coşkulu
saldırganlığında, komünistlerin ve müttefiklerinin bugüne dek bizden tuttukları
belaya tanıklık ediyoruz” (Monthly Review, Eylül 1996).
Batı
kapitalizminin ve emperyalizminin en berbat dürtülerini törpüleme konusunda
komünist iktidarların oynadığı rolü anlamayan, komünizmi kötülüğün en uç biçimi
olarak gören sol antikomünistler, bunca kaybın yaşanacağını beklemiyorlardı. Bazıları
halen daha olan biteni anlayabilmiş değil.
Michael Parenti
[Kaynak:
Blackshirts & Reds: Rational Fascism & the Overthrow of Communism,
City Lights Books, 1997, s. 41-58.]
Dipnotlar:
[1] Mark Green ve Gail MacColl, New York: Pantheon Books, There He Goes
Again: Ronald Reagan's Reign of Error (1983), s. 12.
[2]
Inventing Reality [Gerçekliğin İcat Edilmesi” -New York: St. Martin’s
Press, 1986] isimli kitabımın ilk baskında şunları söylemişim: “ABD medyasının
Sovyetler Birliği’ne yönelik olumsuz yaklaşımları bazılarımızı Sovyet toplumunu
bütünüyle metheden bir yaklaşım ortaya koymamıza neden olmuş olabilir. Hakikat şu
ki SSCB’de işçilerin üretkenliği, sanayileşme, bürokrasi, yolsuzluk ve alkolizm
gibi konullarda ciddi sorunlarla boğuşulmaktadır. Üretim ve dağıtım alanındaki
sorunlara, planlamada yapılan yanlışlar, tüketici sayısındaki düşüklük, gücün
kötüye kullanımı, muhaliflerin susturulması, bazı insanların topluma
yabancılaşması gibi sorunlar eşlik etmektedir.”
[3]
Sovyetler’e ve Avrupa’daki diğer komünist devletlere düşmanlık besleyen birçok
Amerikalı solcu, Küba’ya yakın duruyor. Onu gerçek devrimci gelenek olarak
görüyor, açık toplum olarak takdim ediyor. Esasında 1997 yılının Ocak ayındayız
ve bugün itibarıyla Küba SSCB ve diğer komünist ülkelerdeki sisteme benzer bir
sisteme sahip: sanayi kamu mülkiyetinde, ekonomisi planlı, mevcut komünist
ülkelerle yakın ilişkilere sahip, tek parti iktidarı hükümette, medyada, işçi
sendikalarında, kadın federasyonlarında, gençlik örgütlerinde ve diğer
kurumarda hegemonik bir role sahip.
[4]
ABD medyasını ve kamu yaşamını kuşatan yaygın antikomünist propagandaya yönelik
kısmi tepki kapsamında birçok ABD’li komünist ve onlara yakın isimler,
Sovyetler Birliği’nin otokratik özelliklerini eleştirmekten kaçındılar. Sonuçta
bu kişiler, cennete ait ölçütlerden daha azına razı gelmeyecekmiş gibi görünen
eleştirmenlerce, SSCB’yi bir işçi “cennet”i olarak görmekle eleştirildiler.
1953’teki Hruşçev ifşaatlarından sonra, ABD’li komünistler, istesizce de olsa,
Stalin’in “hatalar” yaptığını, hatta suç işlediğini kabul ettiler.
[5]
Chomsky interviewed by Husayn Al-Kurdi: Perception, Mart/Nisan 1996.
[6]
Burada Lenin’in şu kitaplarının okunmasını öneririm: Devlet ve Devrim; “Sol”
Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı; Ne Yapmalı? Bunun yanında, toplu
eserlerinde yer alan makaleler ve açıklamalar incelenebilir. AyrıcaJohn
Ehrenberg’in The Dictatorship of the Proletariat, Marxism's Theory of
Socialist Democracy [“Proletarya Diktatörlüğü, Marksizmin Sosyal Demokrasi
Teorisi -New York: Routledge, 1992] isimli kitabında Marksizm-Leninizmle ilgili
değerlendirilmesine bakılabilir.
[7]
Marx, Engels, Lenin, Anarchism and Anarcho-Syndicalism: Selected Writings
( New York: International Publishers, 1972), s. 139. Louise Michel’i anlattığı
biyografi çalışmasında anarşist tarihçi Edith Thomas, anarşizmin “hükümetin
bulunmadığı, insanların kendi hayatlarını doğrudan yönettikleri düzen” olduğunu
söylüyor. Peki hükümeti kim istemiyor? Thomas, bu düzenin nasıl işleyeceğinden
hiç bahsetmiyor, sadece “anarşistler hukukun allak bullak olmasını,
düzensizleşmesini hemen şimdi isterler” demekle yetiniyor. Ardından anarşizmin “hiç
denenmemesi sebebiyle halen daha bakir” olduğunu söylüyor. Asıl sorun da bu. Anarşistlerin
öncülük ettiği ayaklanmalar da dâhil olmak üzere yüzlerce ayaklanma yaşandı ama
anarşizm neden hiç denenmedi, bakir halini koruyup uzun süre yaşamayı neden
beceremedi? (Engels’in tarif ettiği anarşist ayaklanmada anarşistler kendi ideolojileriyle
çelişen şeyler yaptılar. Thomas’ın sözünü ettiği “insanların doğrudan yönetimi”
anlayışına bel bağlamak yerine belirli bir ekibi iktidara taşıdılar.) İdeal
olanın uygulanmamış, erişilmesi mümkün olmayan niteliği, kimi insanların
zihninde cazip yönleriyle muhafaza ediliyor.
[8]
Troçki, otoriter olan Bolşevik liderlerden biridir. O da örgütsel özerkliğe,
farklı görüşlere ve parti içi demokrasiye diğer liderler gibi pek hoş görü
göstermeyen bir isimdir. Fakat kendisinin ve taraftarlarının 1923 güzü
itibarıyla azınlıkta olduğunu, Stalin ve diğer isimlerin öne geçtiğini gören
Troçki, birden parti faaliyetlerinin açıktan yürütülmesini öngören usullere ve
işçi demokrasisine destek vermeye başladı. O günden beri kendisi, kimi
takipçilerince anti-Stalinist demokrat olarak görülüp takdir ediliyor.
[9]
1921 yılını önceleyen dönemle ilgili olarak Sovyetolog Stephen Cohen, “içi
savaş ve savaş komünizmi deneyiminin partiyi de yeni oluşan politik sistemi de
değiştirdiğini” söylüyor, devamında, diğer sosyalist partilerin sovyetlerden
kovulduklarından bahsediyor. Ardından şu tespiti yapıyor: “Komünist Parti’deki
demokratik normlar yanında liberter ve reformist tarz yerini katı bir
otoritarizme ve her yanı kuşatan bir militarizasyon sürecine bıraktı.” Sovyetlerin
ve fabrika komitelerinin halk adına eline tuttukları dizginler ortadan kaldırıldı.
Bir Bolşevik liderin ifadesiyle, “Cumhuriyet askeri kamp haline geldi.” Bkz.:
Cohen, Bukharin and the Bolshevik Revolution (New York: Oxford
University Press, 1973), s. 79.
[10]
Örnek olarak son dönemde Roger Burbach’ın Stalin’i “Sovyetler’i sanayileşme
yoluna soktuğu için suçlu bulan” yaklaşımı verilebilir. Bkz.: Monthly Review,
Mart 1996, s. 35.
[11] John Scott, Behind the Urals, an American Worker in Russia's City of Steel (Boston: Houghton Mifflin, 1942).


0 Yorum:
Yorum Gönder