12 Şubat 2026

Sol Antikomünizm


ABD’de yüz yılı aşkın bir süre boyunca muktedirler, kendi çıkarları uyarınca, antikomünizmi halk arasında yorulmak bilmeden yaydılar, ta ki bu siyasi bir analizden çok dini bir ortodoksluğa benzeyene kadar. Soğuk Savaş sırasında, antikomünist ideolojik çerçeve, mevcut komünist toplumlar hakkındaki her türden veriyi düşmanca bir kanıta dönüştürebilirdi. Sovyetler, bir konuda müzakere etmeyi reddederse, uzlaşmaz ve saldırgan olarak damgalanıyordu. Taviz vermeye istekli göründüğünde de “bu bizi gafil avlamak için ustaca bir taktikten başka bir şey değil” diye yorumlanıyordu. Silah sınırlamalarına karşı çıkarak saldırgan niyetlerini göstermiş oluyordu, ancak gerçekte çoğu silahlanma anlaşmasını desteklediği vakit bunun nedeni, Sovyetler’in yalancı ve manipülatif olmasıydı. SSCB’deki kiliseler boşsa, bu, dinin bastırıldığının deliliydi, ancak kiliseler doluysa, bu halkın rejimin ateist ideolojisini reddettiği anlamına geliyordu. İşçiler (nadiren de olsa) greve gidiyorsa, bu, onların kolektivist sistemden yabancılaşmalarının kanıtıydı. Eğer greve gitmiyorlarsa, bunun nedeni, korkutulmuş olmaları ve özgürlüklerinin kısıtlanmış olmasıydı. Tüketim mallarının kıtlığı, ekonomik sistemin başarısızlığını gösteriyordu. Tüketim arzındaki iyileşme ise sadece liderlerin huzursuz bir nüfusu yatıştırmaya ve böylece üzerlerindeki kontrolü daha da sağlamlaştırmaya çalıştıkları anlamına geliyordu.

Eğer ABD’deki komünistler, işçilerin, yoksulların, Afrikalı-Amerikalıların, kadınların ve diğerlerinin hakları için mücadelede önemli bir rol oynadıysa, bu, sadece haklarından mahrum bırakılmış gruplar arasında destek toplamanın ve kendileri için güç kazanmanın kurnazca bir yoluydu. Güçsüz grupların hakları için savaşarak nasıl güç kazanıldığını açıklayana ise hiç rastlanmıyordu. Karşı karşıya olduğumuz şey, iktidardaki çıkar gruplarının özenle pazarladıkları, tüm siyasi yelpazedeki insanları etkileyen, yanlışlanması imkânsız bir kitabi yaklaşımdı.

Kitabi Yaklaşım Önünde Eğilen Boyunlar

ABD solundaki birçok kişi, düşmanlık ve kabalık bakımından sağdaki her şeyle eşleşen bir Sovyet karşıtlığı ve Kızıl avcılığı sergiledi. Bu noktada Noam Chomsky’nin dediklerine kulak vermekte fayda var:

“Sol aydınlar, kitlesel halk hareketlerinin sırtına basıp iktidara gelmeye, sonra da halkı boyun eğdirmeye çalışıyorlar. [...] Esasta yola Kızıl bürokrasinin bir parçası haline gelecek olan bir Leninist olarak koyuluyorsunuz. Daha sonra iktidarın böyle bir şey olmadığını görüyorsunuz, hızla sağın bir ideologu oluyorsunuz. [...] Bunu şu anda [eski] Sovyetler Birliği’nde görüyoruz. İki yıl öncenin komünist haydutları, bugün bankaları yönetiyor, coşkulu birer serbest piyasacı olarak Amerikalıları övüyorlar” (Z Magazine, Ekim 1995).

Chomsky’nin başvurduğu imgeler, kendisinin başka konularda sürekli eleştirdiği, ABD’de mevcut olan şirketler dünyasının imal ettiği politik kültürün ürünü. Chomsky’ye göre devrim, açlığı sona erdirmek için değil, sadece iktidar hırsıyla hareket eden bir grup “komünist haydut”un ihanetine uğramıştır. Aslında komünistler, “hızla” sağa geçmediler, aksine, büyük bir saldırı karşısında Sovyet sosyalizmini yetmiş yıldan fazla bir süre ayakta tutmak için mücadele ettiler. Elbette, Sovyetler Birliği’nin son günlerinde Boris Yeltsin gibi bazıları kapitalist saflara geçti, ancak diğerleri, serbest piyasacı müdahalelere karşı büyük bedeller ödeyerek direnmeye devam etti ve birçoğu, 1993’te Yeltsin’in Rus parlamentosuna yönelik şiddetli baskısı sırasında hayatını kaybetti.

Bazı solcular, “gerçek toplumsal hedefleri göz önünde bulundurmadan güç peşinde koşan, iktidar hırsı olan Kızıllar” klişesine teslim oluyorlar. Eğer doğruysa, insan şunu merak ediyor: birçok farklı ülkede bu Kızıllar, onca riske ve fedakârlığa rağmen, yoksulların ve güçsüzlerin yanında neden duruyorlar da iyi konumda olanlara hizmet etmenin getirdiği ödülleri toplamıyorlar?

On yıllardır, ABD’deki birçok solcu yazar ve konuşmacı, antikomünizm ve anti-Sovyetçilik karşısında diz çökmek suretiyle itibar edinmeye kendilerini mecbur hissetti. Herhangi bir siyasi konuda bir konuşurken, makale veya kitap eleştirisi kaleme alırken, Kızıllara saldırmadan edemiyorlar. Amaçları, kendilerini Marksist-Leninist Sol’dan uzaklaştırmaktı, halen daha bu amaç doğrultusunda hareket ediyorlar.

Liberal bir yazar ve yayıncı olan Adam Hochschild, mevcut komünist toplumları kınama konusunda kayıtsız kalabilecek solcuları “güvenilirliklerini zayıflattıkları” konusunda uyardı (Guardian, 23 Mayıs 1984). Başka bir deyişle, Soğuk Savaş’ın güvenilir muhalifleri olmak için önce Soğuk Savaş’ın komünist toplumları kınama yarışına katılmamız gerekiyordu. Ronald Radosh, barış hareketinin komünist olmakla suçlanmaması için kendisini komünistlerden arındırması gerektiğini söyledi (Guardian, 16 Mart 1983). Radosh, doğru anladıysam, aslında şunu söylüyordu: “Antikomünist cadı avlarından kendimizi kurtarmak için, kendimiz cadı avcısı olmalıyız.”

Solu komünistlerden arındırma çabası, uzun süredir devam eden bir uygulama. Bu uygulama, ilerici davalar üzerinde zararlı sonuçlara yol açtı. Örneğin, 1949’da on iki sendika, lider kadrolarında komünistler olduğu gerekçesiyle CIO’dan (Endüstriyel Örgütler Kongresi) atıldı. Bu tasfiye, CIO üyeliğini yaklaşık 1,7 milyon azalttı. Üye kazanma çabalarını ve siyasi etkisini ciddi şekilde zayıflattı. Kırkların sonunda, “kızıl” olarak karalanmaktan kaçınmak için, sözde ilerici bir grup olan Demokratik Eylemci Amerikalılar (ADA), sesi en gür çıkan anti-komünist örgütlerden biri haline geldi.

Bu strateji işe yaramadı. ADA ve sol kanattaki diğer örgütler, sağ kanattakiler tarafından komünist veya komünizme karşı yumuşak olmakla suçlanmaya devam etti. O zaman da şimdi de, solcu birçok kişi, toplumun daha az ayrıcalıklı kesimleri adına sosyal değişim için mücadele edenlerin, komünist olup olmadıklarına bakılmaksızın, muhafazakar elitler tarafından “kızıl” olarak damgalanacağının farkına varamadı. Yönetici çıkarlar için, zenginlikleri ve güçlerinin “komünist yıkıcılar” veya “sadık Amerikalı liberaller” tarafından tehdit edilmesi arasında pek bir fark yoktur. Hepsi de aynı ölçüde nefret uyandıracak yapılar olarak bir araya geliyorlar.

Sağa saldırırken bile, solcu eleştirmenler antikomünist kimliklerini sergileme fırsatını hiçbir zaman kaçırmıyorlar. Mark Green’in, Başkan Ronald Reagan’ı eleştirirken şunları söylemesi hiç de tesadüf değil: “İnatçı bir Marksist-Leninist gibi ne zaman kendi muhafazakâr ideolojisiyle çelişen bir durumla karşılaşsa Reagan, fikrini değil, gerçekleri değiştirir.”[1] Hem sağın hem de solun dogmatizmine karşı mücadeleye adanmış olan bu isimler, önünde diz çöktükleri antikomünist dogmayı güçlendirmekten başka bir şey yapmıyorlar. Kızıl avına katılan solcular, ABD liderlerine komünist ülkelere yönelik sıcak ve soğuk savaşlar yürütme konusunda yetki vermek suretiyle, bugün bile ilerici veya liberal bir ajandanın desteklenmesinin önüne engeller çıkartan düşmanlık iklimini besliyorlar.

Solcuymuş gibi poz kesen George Orwell, esasında bir komünist düşmanıydı. İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında Sovyetler Birliği, Stalingrad’da Nazi işgalcilerine karşı canla başla savaşırken, Orwell, “Rusya’yı ve Stalin’i eleştirme isteği, aydın dürüstlüğünün bir göstergesidir. Edebiyat alanında faal olan bir aydının gözüyle asıl tehlike, Rusya ve Stalin’dir” (Monthly Review, Mayıs 1983) diyordu. Alabildiğine anti-komünist olan toplumun içinde kendisine güvenli bir yer bulmuş olan Orwell (Orvelci tarzda iki zıt fikre aynı anda sahip bir isim olarak) komünizmin mahkûm edilmesini, cesaretle gerçekleştirilecek yegâne meydan okuma eylemi olduğunu söylüyordu. Bugün ideolojik mirasçıları hâlâ aynı şeyi yapıyorlar, kendilerini solcu eleştirmenler olarak sunan bu isimler, muhayyel Marksist-Leninist-Stalinist ordularla yiğitçe mücadele ediyorlar.

ABD solu, varlığının ilk yıllarında uzun süren bir iç savaş ve çok uluslu bir yabancı işgaline katlanan ve yirmi yıl sonra muazzam bir bedel ödeyerek Nazi canavarını geri püskürtüp yok eden Sovyetler Birliği’nin rasyonel bir değerlendirmesine dair eksiklikle maluldür. Bolşevik devrimini takip eden otuz yıl boyunca Sovyetler, endüstrisini kapitalizmin bir yüzyılda getirdiği seviyeye taşıdı. Bu sırada çocuklarını, dünyanın birçok yerinde kapitalist sanayicilerin dün olduğu gibi bugün de yaptığı üzere, günde on dört saat çalıştırmak yerine, besleyip eğitti. Sovyetler Birliği; Bulgaristan, Demokratik Almanya Cumhuriyeti ve Küba ile birlikte, Nelson Mandela’nın Güney Afrika’daki Afrika Ulusal Kongresi de dâhil olmak üzere, dünyanın dört bir yanında mücadele yürüten ulusal kurtuluş hareketlerine hayati önem taşıyan yardımlar sağladı.

Komünizmin önceden yoksul olan kitlelere kazandırdığı önemli kazanımlar, sol anti-komünistleri hiç etkilemedi. Hatta bazıları, bu başarıları küçümsedi. Bu isimlerden biri de Bookchin’di.

1971’de Vermont eyaletinin Burlington kentinde ünlü antikomünist anarşist Murray Bookchin, “komünizm koşullarında karnı doyan zavallı küçük çocuklar”ı dert edinen sözlerimi alaya alıyordu.

Atılan ve İzi Kalan Çamurlar

Sovyet karşıtı söylemlere katılmayı reddeden bizim gibi isimler, Stalin’i ve otokratik yönetim sistemini sevmesek, mevcut Sovyet toplumunda ciddi sorunlar olduğuna inansak bile, solcu antikomünistler tarafından “Sovyet savunucuları” ve “Stalinistler” olarak damgalandık.[2] Asıl günahımız, soldaki birçok kişinin aksine, komünist toplumlar konusunda ABD medyasının yürüttüğü propagandayı eleştirmeden benimsemememizdi. Bunun yerine, kamuoyunda iyi bilinen eksiklikler ve adaletsizliklerin yanı sıra, mevcut komünist sistemlerde korunmaya değer, yüz milyonlarca insanın hayatını anlamlı ve insani şekillerde iyileştiren olumlu özellikler olduğunu savunduk. Bu iddia, özellikle solcu antikomünistler üzerinde oldukça rahatsız edici bir etki yarattı, zira bu kişiler, (muhtemelen Küba hariç) herhangi bir komünist toplum hakkında olumlu bir şey söyleyemez, bunu yapanlara hoşgörülü bir yaklaşımla veya kibar bir üslupla kulak veremezlerdi.[3]

Antikomünist kitabi yaklaşımla yüklü ABD’li solcular, mevcut komünizm hakkında olumlu bir şey söyleyen insanlara karşı sol bir Makkarticilik uyguladılar, onları konferanslara, danışma kurullarına, siyasi destek kampanyalarına ve sol yayınlara dâhil etmediler. Muhafazakârlar gibi, solcu antikomünistler de Sovyetler Birliği’nin “Stalinist bir canavar ve Leninist bir ahlaki sapma” olarak görüp mahkûm eden yaklaşım üzerinden hareket ettiler.[4]

Birçok ABD’li solcunun Lenin’in yazıları ve siyasi çalışmalarıyla ilgili çok az bilgiye sahip olması, onları “Leninist” etiketini kullanmaktan alıkoymuyor. Tükenmek bilmeyen bir antikomünist karikatür üretim kaynağı olarak Noam Chomsky, Leninizm hakkında şu yorumu yapıyor: “Batı’nın ve Üçüncü Dünya’nın aydınları, Bolşevik karşı-devrime ilgi duydular çünkü Leninizm, sonuçta, radikal entelijansiyanın devlet iktidarını ele geçirme ve ülkelerini zorla yönetme hakkına sahip olduğunu söyleyen bir doktrindir ve bu, aydınlar için oldukça çekici bir fikirdir.”[5]

Burada Chomsky, iktidar hırsı olan aydın imajını, Leninistler konusunda geliştirilmiş olan, onları adaletsizlikle mücadelede devrimci araçlar değil, güçlü olmak adına iktidar peşinde koşan kötü adamlar, iktidar hırslarına teslim olmuş kişiler olarak takdim eden karikatürle eşleştiriyor. Kızıl karşıtlığı söz konusu olduğunda, solun en iyi ve en parlak isimleri, sağın en berbat isimleri gibi konuşuyorlar.

1996’da Oklahoma City’de gerçekleşen terör saldırısı sırasında, bir radyo yorumcusunun şöyle dediğini duydum: “Lenin, terörün amacının terörize etmek olduğunu söylüyordu.” ABD medyasındaki yorumcular, Lenin’i hep bu türden yalan yanlış sözlerle anıyorlar. Aslında, Lenin’in açıklaması terörizmi onaylamıyordu. Halk arasında terör yaratmaktan, baskıya yol açmaktan ve devrimci hareketi kitlelerden izole etmekten başka bir işe yaramayan münferit terör eylemlerine karşı çıkıyordu. Totaliter, dar çevreyi esas alan bir komplocu olmak gibi bir vasfı bulunmayan Lenin, farklı siyasi gelişim seviyelerinde bulunan insanları kapsayan geniş koalisyonlar ve kitle örgütleri kurulmasını savunuyordu. Sınıf mücadelesini ilerletmek için gereken her türlü aracı, parlamenter seçimlere ve mevcut sendikalara katılımı da içerecek şekilde, destekliyordu. Elbette, işçi sınıfı, herhangi bir kitle grubu gibi, başarılı bir devrimci mücadele yürütmek için örgütlenmeye ve liderliğe ihtiyaç duyuyordu, bu da öncü bir partinin rolüydü, ancak bu, proletarya devriminin darbeciler veya teröristler tarafından yürütülebileceği ve kazanılabileceği anlamına gelmiyordu.

Lenin, sürekli olarak liberal burjuva oportünizminin ve aşırı sol maceracılığın iki ucundan kaçınma sorunuyla uğraştı. Gene de kendisi, ana akım gazeteciler ve sol kesimdeki bazı kişiler tarafından defalarca “aşırı sol bir darbeci” olarak tanımlandı. Lenin’in devrime yaklaşımının arzu edilebilir olup olmadığı veya bugün bile geçerli olup olmadığı, eleştirel bir incelemeyi gerektiren bir soru. Ancak şunu da söylemek gerek: Lenin’in teorisini ve pratiğini yanlış aktaran kişilerin doğru bir değerlendirmede bulunmaları mümkün değil.[6]

Sol anti-komünistler, “komünizmin suçları” nedeniyle komünist örgütlerle kurulacak her türden ilişkiyi ahlaki açıdan kabul edilir bulmazlar. Birçoğu, ABD’de seçmen ya da üye profili üzerinden Demokrat Parti ile bağlantılı olan bu isimler, bu partinin liderlerinin işledikleri, kabul edilmesi mümkün olmayan politik suçları pek umursamazlar.

Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu birkaç ayrı dönemde 120.000 Japon Amerikalı, evlerinden ve geçim kaynaklarından kopartıldı ve gözaltı kamplarına atıldı; atom bombaları Hiroşima ve Nagasaki’ye atıldı, çok sayıda masumun ölümüne yol açtı; FBI’a politik örgütlere sızma yetkisi verildi; 1940 tarihinde yürürlüğe giren, hükümetin zor ve şiddet yoluyla yıkılmasını önleme amaçlı Smith Kanunu, Troçkist olan Sosyalist İşçi Partisi liderlerini, daha sonra Komünist Parti liderlerini politik görüşlerinden dolayı hapse attı; bir ‘ulusal olağanüstü hal’in ilan edilmesi durumunda politik muhalifleri toplamak amacıyla gözaltı kampları kuruldu; Kırklı yılların sonlarında ve ellilerde devlette çalışan sekiz bin kişi, politik bağlantıları ve görüşleri nedeniyle işten çıkartıldı, hayatın her alanından binlerce insen işlerinden oldu; Tarafsızlık Kanunu ile İspanya’ya ambargo uygulandığı dönemde birçok şirket Franco’nun faşist lejyonlarını besledi; çeşitli Üçüncü Dünya ülkelerinde kontrgerilla program-ları yürürlüğe konuldu; Vietnam Savaşı Demokrat Parti döneminde yapıldı, çatışma süreci aynı dönemde tırmandırıldı. Ayrıca, yaklaşık bir asır boyunca Demokrat Parti’nin Kongre’deki lider kadroları, ırk ayrımcısı düzeni korudu, tüm linç karşıtı ve adil istihdam yasalarına mani oldu. Ama tüm bu suçlar, birçoklarına yıkım ve ölüm getirmesine rağmen, nedense liberalleri, sosyal demok-ratları ve ‘demokratik sosyalist’ antikomünistleri, Demokrat Parti’yi veya onu yaratan siyasi sistemi kınamaya teşvik etmedi. Bu kesimler, komünizme karşı takındıkları hoşgörüsüz tavrı Demokrat Parti’ye sergilemediler. Gene de bu solcuların çoğu, bu ülkede Demokrat Parti ile, ya seçmen ya da üye olarak, görünüşe göre bu partinin liderlerinin işledikleri ahlaken kabul edilemez olan siyasi suçları zerre dert etmeden ilişki kurarlar.

Saf Sosyalizme Karşı Kuşatma Sosyalizmi

Bazı ABD’li solculara göre, Doğu Avrupa’daki ayaklanmalar, sosyalizm için bir yenilgi anlamına gelmiyordu çünkü sosyalizm, bu ülkelerde hiçbir zaman var olmamıştı. Onlara göre komünist devletler, bürokratik, tek partili “devlet kapitalizmi”nden başka bir şey değildi. Eski komünist ülkeleri “sosyalist” olarak adlandırıp adlandırmamak bir tanım meselesidir. Özetle, bu ülkeler, kâr odaklı kapitalist dünyada var olandan farklı bir şey oluşturuyordu ki kapitalistlerin kendileri de bunu hemen fark etmişti.

1. Komünist ülkelerde kapitalizme kıyasla daha az ekonomik eşitsizlik mevcuttu. Parti ve hükümet elitlerinin sahip olduğu ayrıcalıklar, Batı’daki şirket CEO’larının standartlarına göre mütevazıydı; kişisel gelirleri ve yaşam tarzları da öyleydi. Yuri Andropov ve Leonid Brejnev gibi Sovyet liderleri, Beyaz Saray gibi gösterişli konaklarda değil, Kremlin yakınlarında hükümet liderleri için ayrılmış bir konut projesinde nispeten büyük dairelerde yaşıyorlardı. Diğer birçok devlet başkanı gibi, emrinde limuzinleri ve ziyaret eden devlet büyüklerini ağırladıkları büyük yazlık evleri vardı. Ancak çoğu ABD liderinin sahip olduğu muazzam kişisel servete sahip değillerdi.

ABD basınında geniş çapta duyurulan Doğu Almanyalı parti liderlerinin yaşadığı “lüks yaşam”, yıllık 725 dolarlık döviz ödeneği ve Berlin’in banliyölerinde, sauna, kapalı havuz ve tüm sakinlerin ortak kullandığı bir fitness merkezine sahip seçkin bir yerleşim yerindeki konutları içeriyordu. Ayrıca muz, kot pantolon ve Japon elektronik eşyaları gibi Batı malları satan mağazalarda alışveriş yapabiliyorlardı. ABD basını, sıradan Doğu Almanların halka açık havuzlara ve spor salonlarına erişebildiğini, kot pantolon ve elektronik eşya (genellikle ithal olmayan türden olsa da) satın alabileceğini asla dile getirmiyordu. Ayrıca, Doğu Alman liderlerinin “lüks” tüketimci yaşamı, Batı plütokrasisinin yaşadığı gerçekten zengin yaşam tarzıyla karşılaştırılmıyordu.

2. Komünist ülkelerde üretim güçleri, sermaye kazancı ve özel zenginleşme için örgütlenmemişti; üretim araçları özel mülkiyet olmaktan çıkartılıp kamu mülkiyeti haline getirilmişti. Bireyler, başkalarını işe alıp emeklerinden büyük kişisel servet biriktiremezlerdi. Batı standartlarına kıyasla, halk arasındaki gelir ve tasarruf farklılıkları genellikle mütevazıydı. Sovyetler Birliği’nde en yüksek ve en düşük gelirli kişiler arasındaki gelir farkı yaklaşık beşe birdi. ABD’de ise, en zengin milyarderler ile yoksul işçiler arasındaki yıllık gelir farkı 10.000’e 1’e daha yakın.

3. İnsana yönelik hizmetlere öncelik verildi. Komünizm altında yaşam çok da arzu edilmeyecek düzeyde bulunsa da, hizmetler nadiren en iyisi olsa da, komünist ülkeler vatandaşlarına asgari bir ekonomik hayatta kalma ve güvenlik standardı garanti ettiler. Buna garantili eğitim, istihdam, barınma ve sağlık yardımı da dâhildi.

4. Komünist ülkeler, başka ülkelere ait sermayenin kendi topraklarına nüfuz etmesine izin vermediler. Kâr amacı gütmediklerinden, dolayısıyla, sürekli yeni yatırım fırsatları bulma ihtiyacı duymadıklarından, daha zayıf ulusların topraklarını, emeğini, pazarlarını ve doğal kaynaklarını gasp etmediler, yani ekonomik emperyalizm uygulamadılar. Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa ülkeleri, Moğolistan, Küba ve Hindistan ile ticaret ve yardımlar üzerinden kurulduğu ilişkileri, bu ülkeler için elverişli olan şartlarda yürüttü.

Yukarıdaki ilkeler, az ya da çok, her komünist sistemin hareket planını örgütleyen ilkelerdi. Bu ilkelerin hiçbiri, Honduras, Guatemala, Tayland, Güney Kore, Şili, Endonezya, Zaire, Almanya veya ABD gibi serbest piyasa ülkelerinde asla uygulamaya konulmadı.

Tüm bu gerçeklik üzerinden birileri çıkıyor, gerçek bir sosyalizmin, “Leninistler, Stalinistler, Kastrocular veya devrimlere ihanet eden kötü niyetli, iktidar hırsı olan bürokratik kötü adamlarca yönetilmesi yerine, işçilerin doğrudan katılımıyla kontrol edilmesi gerektiğini” söylüyor. Oysa bu “saf sosyalizm”, yanlışlanması mümkün olmayan, tarihsel gerçeklerden uzak bir anlayıştır. Bir ideali kusurlu bir gerçeklikle karşılaştırır ve gerçeklik tabii ki onun karşısında zayıf kalır. Bu görüş, güçlü bir devlet yapısına veya güvenlik gücüne ihtiyaç duyulmayan, işçiler tarafından üretilen değerin hiçbirinin toplumu yeniden inşa etmek, işgalden ve iç sabotajdan korumak için kamulaştırılmasına gerek duyulmayan, bu dünyadan çok daha iyi bir dünyada sosyalizmin nasıl olacağı konusunda hayaller kuruyor.

Saf sosyalistlerin ideolojik beklentileri, mevcut uygulamadan etkilenmez. Devrimci bir toplumun çok yönlü işlevlerinin nasıl organize edileceğini, dış saldırıların ve iç sabotajların nasıl önleneceğini, bürokrasinin nasıl önleneceğini, kıt kaynakların nasıl tahsis edileceğini, politika farklılıklarının nasıl çözüleceğini, önceliklerin nasıl belirleneceğini, üretim ve dağıtımın nasıl yürütüleceğini açıklamazlar. Bunun yerine, işçilerin üretim araçlarına doğrudan sahip olacakları, bunları kontrol edecekleri ve yaratıcı mücadele yoluyla kendi çözümlerine ulaşacakları konusunda belirsiz ifadeler sunarlar. Bu nedenle, saf sosyalistlerin, başarılı olanlar hariç, her devrime destek sunmalarına şaşmamak gerek.

Saf sosyalistler, yeni insanlar tarafından yaratılan ve yeni insanları yaratan, kökten dönüşüme uğramış bir toplum vizyonuna sahipler. Öyle bir vizyonki bu, yanlış eylemlere, yolsuzluğa ve devlet gücünün suç amaçlı kötüye kullanılmasına çok az fırsat sunuyor. Onlarınki, bürokrasi veya kendi çıkarlarını gözeten gruplar, acımasız çatışmalar veya incitici kararlardan arınmış bir toplumdu. Gerçeklik, farklı bir nitelik kazandığında ve daha da zorlaştığında, bazı solcular, gerçek durumu mahkûm etmeye, şu veya bu devrim tarafından “ihanete uğradıklarını” ilan etmeye başladılar.

Saf sosyalistler, sosyalizmi komünistlerin açgözlülüğü, ikiyüzlülüğü ve iktidar hırsıyla lekelenmiş bir ideal olarak görürler. Saf sosyalistler, Sovyet modeline karşı çıkarlar, ancak başka yolların izlenebileceğine, hayal gücü değil de gerçek tarihsel deneyimler üzerinden geliştirilen başka sosyalizm modellerinin benimsenebileceğine, bunların daha iyi işleyebileceğine dair deliller sunmuyorlar. Bu tarihsel dönüm noktasında açık, çoğulcu, demokratik bir sosyalizm gerçekten mümkün müydü? Tarihsel kanıtlar bunun mümkün olmadığını gösteriyor. Siyaset felsefecisi Carl Shames’in dediği gibi:

“Solcu eleştirmenler, temel sorunun, örneğin, tüm bağımsız ekonomileri yok eden ve her yerde ulusal egemenliğe son veren küresel sermaye yoğunlaşması değil de, iktidardaki devrimci partilerin ‘niteliği olduğunu nereden biliyorlar? Eğer öyleyse, bu ‘nitelik’ nereden kaynaklandı? Bu ‘nitelik’ bedensiz miydi, toplumun dokusundan, onu etkileyen toplumsal ilişkilerden kopuk muydu? [...] Gücün merkezileştirilmesinin sosyalist ilişkileri güvence altına almak ve korumak için gerekli bir seçim olduğunu ortaya koyan binlerce örnek bulunabilir. Mevcut komünist toplumlara dair gözlemim dâhilinde gördüm ki ‘sosyalizm’in olumlu yönleriyle ‘bürokrasi, otoriterlik ve istibdat’ gibi’ olumsuz yönleri, yaşamın hemen her alanında iç içe geçmişti.”

[Carl Shames, bana yazdığı mektup, 15 Ocak 1992.]

Saf sosyalistler, yaşadıkları her yenilgi için düzenli olarak solun kendisini suçluyorlar. Eleştirileri bitimsiz. Devrimci mücadelelerin başarısız olmasının nedeninin, liderlerinin çok uzun süre beklemesi veya çok erken hareket etmesi, çok çekingen veya çok dürtüsel olması, çok inatçı veya çok kolay etkilenmesi olduğuna dair laflar işitiyoruz. Devrimci liderlerin uzlaşmacı veya maceracı, bürokratik veya oportünist, katı bir şekilde veya yetersiz örgütlenmiş, demokratik olmayan veya güçlü liderlik sağlayamayan kişiler olduğunu duyuyoruz. Liderler her zaman, işçilerin “doğrudan eylemlerine” güvenmedikleri için başarısız oluyorlar. Öyle ki işçiler, solcu eleştirmenin kendi küçük grubun liderliği üstlenmesi durumunda her türden güçlüğün üstesinden gelebilirlerdi. Ne yazık ki, eleştirmenler, kendi ülkelerinde başarılı bir devrimci hareket üretmek için kendi liderlik dehalarını uygulayamıyor gibi görünüyorlar.

Tony Febbo, saf sosyalistlerin bu “liderliği suçlama” sendromunu şu şekilde eleştiriyor:

“Bana öyle geliyor ki, Lenin, Mao, Fidel Castro, Daniel Ortega, Ho Chi Minh ve Robert Mugabe gibi zeki, farklı, özverili ve kahraman insanlar, bunun yanında, onları takip eden ve onlarla birlikte savaşan milyonlarca kahraman insan, dönüp dolaşıp aynı yere varıyorsa, o vakit ortada kimin hangi toplantıda hangi kararı aldığı veya toplantıdan sonra ne büyüklükte evlere döndüklerinden çok daha büyük bir sorun var demektir. [...]

Bu liderler, bir boşlukta yaşamıyorlardı. Bir kasırganın içindeydiler. Onları döndüren emiş gücü, kuvvet ve güç, bu dünyayı 900 yıldan fazla bir süredir paramparça etti. Şu veya bu teoriyi veya şu veya bu lideri suçlamak, Marksistlerin yapması gereken türden bir analizin yerine geçen basit bir yaklaşımdır.”

[Guardian, 13 Kasım 1991]

Elbette, saf sosyalistlerin devrimi inşa etmek için özel kimi ajandalara sahip olmadıklarını söyleyemeyiz. Sandinistler, Nikaragua’da Somoza diktatörlüğünü devirdikten sonra, o ülkedeki aşırı sol bir grup, fabrikaların doğrudan işçi mülkiyetine geçmesini savundu. Silahlı işçiler, yöneticiler, devlet planlamacıları, bürokratlar veya resmi bir ordu olmadan üretimi kontrol altına alacaklardı. Şüphesiz çekici olsa da, bu işçi sendikalizmi, devlet iktidarının gerekliliklerini reddediyordur. Böylesi bir düzende, Nikaragua devrimi, ülkeyi harap eden ABD destekli karşı devrime karşı iki ay bile dayanamazdı. Ordu kurmak, güvenlik önlemleri almak veya ulusal ölçekte ekonomik programları yürürlüğe koyup insana hizmet için araçlar geliştirmek, süreci koordineli yürütmek için yeterli kaynağı devreye sokamazdı.

Merkezsizleşmeye Karşı Beka

Bir halk devriminin hayatta kalabilmesi için devlet iktidarını ele geçirmesi ve bunu (a) mülk sahibi sınıfın toplumun kurumları ve kaynakları üzerindeki hegemonyasını kırmak ve (b) kesinlikle gelecek olan gerici karşı saldırıya karşı koymak için kullanması gerekir. Bir devrimin karşı karşıya kaldığı iç ve dış tehlikeler, 1917’de Sovyet Rusya’da da 1980’de Sandinista Nikaragua’sında da insanların pek hoşuna gitmeyen merkezi bir devlet iktidarının tesis edilmesini gerekli kılıyordu.

Engels, 1872-1873 yıllarında İspanya’da anarşistlerin ülke genelindeki belediyelerde iktidarı ele geçirdiği bir ayaklanmayı uygun bir dille aktarıyor. Başlangıçta durum umut verici görünmektedir. Kral, tahttan feragat etmiştir, burjuva hükümeti ise ancak birkaç bin kötü eğitimli asker toplayabilmiştir. Ancak bu derme çatma güç, tamamen belirli bir bölgeye sıkışmış olan isyanla karşı karşıya kaldığı için galip gelmiştir. Engels şöyle yazıyor:

“Her kasaba, kendini egemen bir kanton ilan etti, bir devrimci komite (cunta) kurdu. Her kasaba, kendi başına hareket ederek, önemli olanın, diğer kasabalarla işbirliği değil, onlardan ayrılmak olduğunu söyledi, böylece burjuva güçlerine karşı birleşik bir saldırı olasılığını ortadan kaldırdı. Devrimci güçlerin parçalanması ve izole edilmesi, hükümet birliklerinin her bir isyanı bastırmasını sağladı.”[7]

Merkeziyetsiz yerel özerklik, isyanın mezarlığıdır. Bu da başarılı bir anarko-sendikalist devrimin hiç gerçekleşmemesinin nedenlerinden biri olabilir. İdeal olan, asgari düzeyde bürokrasi, polis ve orduya sahip olan, yalnızca yerelden, kendi kendini yöneten, işçi birlikleriydi. Sosyalizm, karşı devrimciliğin yıkıcılığı ve saldırılarıyla yüzleşmese, bu şekilde gelişmesine izin verilse muhtemelen bu gelişim yolunu takip ederdi.

Bu noktada, 1918-1920 arası dönemde ABD de dâhil olmak üzere on dört kapitalist ülkenin, devrimci Bolşevik hükümetini devirmek için başlattıkları başarısız girişimle Sovyet Rusya’yı nasıl işgal ettiğini hatırlayabiliriz. Yıllarca süren yabancı işgal ve iç savaş, Bolşeviklerin kuşatma psikolojisi, parti birliğine ve baskıcı bir güvenlik aygıtına olan bağlılıklarıyla birlikte, büyük ölçüde güçlenip pekişti. Bu ruh hali her yana sindi. Böylece, Mayıs 1921’de, parti içi demokrasinin uygulanmasını teşvik eden ve sendikalara daha fazla özerklik vermek için Troçki’ye karşı mücadele eden aynı Lenin, şimdi İşçi Muhalefeti’ne ve parti içindeki diğer hiziplere son verilmesini istiyordu.[8] Onuncu Parti Kongresi’nde sözlerine coşkuyla onay veren kitleye, “Muhalefete son vermenin, onu bastırmanın vakti geldi: Yeterince muhalefet gördük” dedi. Komünistler, parti içinde ve dışında açık anlaşmazlıkların ve çatışan eğilimlerin, güçlü düşmanların saldırısını davet eden bir bölünme ve zayıflık görünümü yarattığı sonucuna vardılar.

Sadece bir ay önce, Nisan 1921’de Lenin, partinin Merkez Komitesi’nde daha fazla işçinin olmasını istemişti. Kısacası, işçi karşıtı değil, muhalefet karşıtıydı. Bu, diğer tüm toplumsal devrimler gibi, siyasi ve maddi yaşamını engelsiz bir şekilde geliştirmesine izin verilmeyen bir toplumsal devrimdi.[9]

1920’lerin sonlarına doğru Sovyetler, (a) Stalin’in izlediği yol olan, komuta ekonomisi ve zorunlu tarımsal kolektivizasyon ve komutacı, otokratik parti liderliği altında tam hızda sanayileşme ile daha da merkeziyetçi bir yöne doğru ilerlemek veya (b) daha fazla siyasi çeşitliliğe, işçi sendikaları ve diğer örgütler için daha fazla özerkliğe, daha açık tartışma ve eleştiriye, çeşitli Sovyet cumhuriyetleri arasında daha fazla özerkliğe, özel mülkiyete ait küçük işletmeler sektörüne, köylülüğün bağımsız tarımsal gelişimine, tüketim mallarına daha fazla önem verilmesine ve güçlü bir askeri-sanayi üssü kurmak için gereken sermaye birikimine daha az çaba harcanmasına izin veren liberalleşmiş bir yöne doğru ilerlemek arasında bir seçim yapmak zorunda kaldı.

İkinci yolun, daha rahat, daha insancıl ve hizmet odaklı bir toplum yaratacağına ben de inanıyorum. Kuşatma sosyalizmi, böylelikle yerini tüketici işçi sosyalizmine bırakırdı. Ama bu sefer de ülke, Nazi saldırısına dayanamazdı. Bunun yerine, Sovyetler Birliği, katı, zorunlu bir sanayileşme sürecine girdi. Bu politika, Stalin’in halkına karşı yaptığı yanlışlardan biri olarak sık sık dile getirilir.[10]

Bu politika, çoğunlukla, Batı’dan gelecek bir işgal beklentisiyle, Ural Dağları’nın doğusunda, çorak bozkırların ortasında, Avrupa’nın en büyük çelik kompleksi olan, tümüyle yeni ve devasa bir sanayi üssünün on yıl içinde inşa edilmesini öngörüyordu. “Para su gibi harcandı, insanlar dondu, aç kaldı ve acı çekti, ancak inşaat, bireylere aldırmadan, tarihte eşine benzerine nadir rastlanılan bir kitlesel kahramanlıkla devam etti.”[11]

Stalin’in Sovyetler Birliği’nin İngilizlerin bir yüzyılda yaptığını on yılda yapabileceği kehaneti doğru çıktı. Naziler 1941’de işgal ettiklerinde, cepheden binlerce kilometre uzakta güvenli bir şekilde yerleşmiş olan aynı sanayi üssü, sonunda gidişatı değiştiren savaş silahlarını üretti. Bu hayatta kalmanın bedeli, savaşta ölen 22 milyon Sovyet vatandaşı ve ölçülemez yıkım ve acıydı. Bunlar, Sovyet toplumunu on yıllarca harap edecek sonuçlara yol açtı.

Bütün bunlar, Stalin’in yaptığı her şeyin tarihsel bir zorunluluk olduğu anlamına gelmez. Devrimci bekaya dair gereklilikler, yüzlerce yaşlı Bolşevik liderin acımasızca idam edilmesini, her devrimci kazanımı kendi başarısı olarak sahiplenen yüce bir liderin kişilik kültünü, terör yoluyla parti siyasi hayatının bastırılmasını, sanayileşme ve kolektivizasyon hızına ilişkin tartışmaların nihayetinde susturulmasını, tüm düşünsel ve kültürel yaşamın ideolojik olarak düzenlenmesini ve “şüpheli” milliyetlerin kitlesel sürgünlerini “kaçınılmaz” kılmadı.

Karşı-devrimci saldırıların dönüştürücü etkileri, diğer ülkelerde de hissedildi. 1986’da Viyana’da tanıştığım bir Sandinist subay, Nikaragualıların “savaşçı bir halk olmadıklarını”, ancak ABD destekli paralı askerlere karşı yaptıkları yıkıcı savaşla karşı karşıya oldukları için savaşmayı öğrenmek zorunda kaldıklarını belirtti. Savaş ve ambargonun ülkesinin sosyo-ekonomik gündeminin büyük bir bölümünü ertelemeye zorladığı gerçeğinden yakındı. Nikaragua’da olduğu gibi, ABD tarafından finanse edilen paralı asker güçlerinin tarım arazilerini, köyleri, sağlık merkezlerini ve enerji santrallerini yok ettiği, yüz binlerce insanı öldürdüğü veya aç bıraktığı Mozambik ve Angola gibi birçok ülkede de devrimci bebek beşiğinde boğuldu veya acımasızca tanınmaz hale gelene kadar kanı akıtıldı. Bu, devrimci toplumlarda muhaliflerin bastırılması kadar bilinmeyi hak eden bir gerçeklik.

Birçok solcu aydın, Doğu Avrupa ve Sovyetler’deki komünist hükümetlerin devrilmesini alkışladı. Şimdi demokrasinin günü gelecekti. İnsanlar, komünizmin boyunduruğunu söküp atacak, ABD solu, mevcut komünizmin yükünden kurtulacaktı. Solcu teorisyen Richard Lichtman’ın dediği gibi, “Sovyetler Birliği’nin kâbusundan ve Komünist Çin’in şeytanlıklarından kurtulacaktı.”

Aslında, Doğu Avrupa’daki kapitalist restorasyon, Sovyetler Birliği’nden yardım alan sayısız Üçüncü Dünya kurtuluş mücadelesini ciddi şekilde zayıflattı. Böylece, tümüyle yeni bir sağcı hükümetler kuşağı ortaya çıktı. Bu hükümetler, artık dünyanın dört bir yanında ABD’ye bağlı karşı-devrimcileriyle el ele çalışıyorlardı.

Ayrıca, komünizmin devrilmesi, Batılı şirketlerin çıkarlarının dizginsiz sömürme arzularının gerçekleşmesi için yolu açtı. Bugün artık işçileri Rusya’daki meslektaşlarından daha iyi yaşadıklarına ikna etmeye gerek duymayan ve artık rakip bir sistemle kısıtlanmayan şirketler sınıfı, Batı’daki çalışan insanların yıllar içinde kazandığı birçok kazanımı geri alıyor. Şimdi serbest piyasa, en acımasız biçimiyle Doğu’da zafer kazanırken, Batı’da da aynı şekilde galip gelecektir. “İnsan suretindeki kapitalizm”in yerini “sizin suretinize bürünmüş kapitalizm” alıyor. Richard Levins’in dediği gibi, “Dolayısıyla, dünya kapitalizminin yeni coşkulu saldırganlığında, komünistlerin ve müttefiklerinin bugüne dek bizden tuttukları belaya tanıklık ediyoruz” (Monthly Review, Eylül 1996).

Batı kapitalizminin ve emperyalizminin en berbat dürtülerini törpüleme konusunda komünist iktidarların oynadığı rolü anlamayan, komünizmi kötülüğün en uç biçimi olarak gören sol antikomünistler, bunca kaybın yaşanacağını beklemiyorlardı. Bazıları halen daha olan biteni anlayabilmiş değil.

Michael Parenti

[Kaynak: Blackshirts & Reds: Rational Fascism & the Overthrow of Communism, City Lights Books, 1997, s. 41-58.]

Dipnotlar:
[1] Mark Green ve Gail MacColl, New York: Pantheon Books, There He Goes Again: Ronald Reagan's Reign of Error (1983), s. 12.

[2] Inventing Reality [Gerçekliğin İcat Edilmesi” -New York: St. Martin’s Press, 1986] isimli kitabımın ilk baskında şunları söylemişim: “ABD medyasının Sovyetler Birliği’ne yönelik olumsuz yaklaşımları bazılarımızı Sovyet toplumunu bütünüyle metheden bir yaklaşım ortaya koymamıza neden olmuş olabilir. Hakikat şu ki SSCB’de işçilerin üretkenliği, sanayileşme, bürokrasi, yolsuzluk ve alkolizm gibi konullarda ciddi sorunlarla boğuşulmaktadır. Üretim ve dağıtım alanındaki sorunlara, planlamada yapılan yanlışlar, tüketici sayısındaki düşüklük, gücün kötüye kullanımı, muhaliflerin susturulması, bazı insanların topluma yabancılaşması gibi sorunlar eşlik etmektedir.”

[3] Sovyetler’e ve Avrupa’daki diğer komünist devletlere düşmanlık besleyen birçok Amerikalı solcu, Küba’ya yakın duruyor. Onu gerçek devrimci gelenek olarak görüyor, açık toplum olarak takdim ediyor. Esasında 1997 yılının Ocak ayındayız ve bugün itibarıyla Küba SSCB ve diğer komünist ülkelerdeki sisteme benzer bir sisteme sahip: sanayi kamu mülkiyetinde, ekonomisi planlı, mevcut komünist ülkelerle yakın ilişkilere sahip, tek parti iktidarı hükümette, medyada, işçi sendikalarında, kadın federasyonlarında, gençlik örgütlerinde ve diğer kurumarda hegemonik bir role sahip.

[4] ABD medyasını ve kamu yaşamını kuşatan yaygın antikomünist propagandaya yönelik kısmi tepki kapsamında birçok ABD’li komünist ve onlara yakın isimler, Sovyetler Birliği’nin otokratik özelliklerini eleştirmekten kaçındılar. Sonuçta bu kişiler, cennete ait ölçütlerden daha azına razı gelmeyecekmiş gibi görünen eleştirmenlerce, SSCB’yi bir işçi “cennet”i olarak görmekle eleştirildiler. 1953’teki Hruşçev ifşaatlarından sonra, ABD’li komünistler, istesizce de olsa, Stalin’in “hatalar” yaptığını, hatta suç işlediğini kabul ettiler.

[5] Chomsky interviewed by Husayn Al-Kurdi: Perception, Mart/Nisan 1996.

[6] Burada Lenin’in şu kitaplarının okunmasını öneririm: Devlet ve Devrim; “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı; Ne Yapmalı? Bunun yanında, toplu eserlerinde yer alan makaleler ve açıklamalar incelenebilir. AyrıcaJohn Ehrenberg’in The Dictatorship of the Proletariat, Marxism's Theory of Socialist Democracy [“Proletarya Diktatörlüğü, Marksizmin Sosyal Demokrasi Teorisi -New York: Routledge, 1992] isimli kitabında Marksizm-Leninizmle ilgili değerlendirilmesine bakılabilir.

[7] Marx, Engels, Lenin, Anarchism and Anarcho-Syndicalism: Selected Writings ( New York: International Publishers, 1972), s. 139. Louise Michel’i anlattığı biyografi çalışmasında anarşist tarihçi Edith Thomas, anarşizmin “hükümetin bulunmadığı, insanların kendi hayatlarını doğrudan yönettikleri düzen” olduğunu söylüyor. Peki hükümeti kim istemiyor? Thomas, bu düzenin nasıl işleyeceğinden hiç bahsetmiyor, sadece “anarşistler hukukun allak bullak olmasını, düzensizleşmesini hemen şimdi isterler” demekle yetiniyor. Ardından anarşizmin “hiç denenmemesi sebebiyle halen daha bakir” olduğunu söylüyor. Asıl sorun da bu. Anarşistlerin öncülük ettiği ayaklanmalar da dâhil olmak üzere yüzlerce ayaklanma yaşandı ama anarşizm neden hiç denenmedi, bakir halini koruyup uzun süre yaşamayı neden beceremedi? (Engels’in tarif ettiği anarşist ayaklanmada anarşistler kendi ideolojileriyle çelişen şeyler yaptılar. Thomas’ın sözünü ettiği “insanların doğrudan yönetimi” anlayışına bel bağlamak yerine belirli bir ekibi iktidara taşıdılar.) İdeal olanın uygulanmamış, erişilmesi mümkün olmayan niteliği, kimi insanların zihninde cazip yönleriyle muhafaza ediliyor.

[8] Troçki, otoriter olan Bolşevik liderlerden biridir. O da örgütsel özerkliğe, farklı görüşlere ve parti içi demokrasiye diğer liderler gibi pek hoş görü göstermeyen bir isimdir. Fakat kendisinin ve taraftarlarının 1923 güzü itibarıyla azınlıkta olduğunu, Stalin ve diğer isimlerin öne geçtiğini gören Troçki, birden parti faaliyetlerinin açıktan yürütülmesini öngören usullere ve işçi demokrasisine destek vermeye başladı. O günden beri kendisi, kimi takipçilerince anti-Stalinist demokrat olarak görülüp takdir ediliyor.

[9] 1921 yılını önceleyen dönemle ilgili olarak Sovyetolog Stephen Cohen, “içi savaş ve savaş komünizmi deneyiminin partiyi de yeni oluşan politik sistemi de değiştirdiğini” söylüyor, devamında, diğer sosyalist partilerin sovyetlerden kovulduklarından bahsediyor. Ardından şu tespiti yapıyor: “Komünist Parti’deki demokratik normlar yanında liberter ve reformist tarz yerini katı bir otoritarizme ve her yanı kuşatan bir militarizasyon sürecine bıraktı.” Sovyetlerin ve fabrika komitelerinin halk adına eline tuttukları dizginler ortadan kaldırıldı. Bir Bolşevik liderin ifadesiyle, “Cumhuriyet askeri kamp haline geldi.” Bkz.: Cohen, Bukharin and the Bolshevik Revolution (New York: Oxford University Press, 1973), s. 79.

[10] Örnek olarak son dönemde Roger Burbach’ın Stalin’i “Sovyetler’i sanayileşme yoluna soktuğu için suçlu bulan” yaklaşımı verilebilir. Bkz.: Monthly Review, Mart 1996, s. 35.

[11] John Scott, Behind the Urals, an American Worker in Russia's City of Steel (Boston: Houghton Mifflin, 1942).

0 Yorum: