On
yıllardır Noam Chomsky, küresel siyasi söylem içinde kendine özgü, çelişkilerle
malul bir konumda duruyor. ABD emperyalizminin korkusuz eleştirmeni, savaşa,
propagandaya ve şirket gücüne karşı muhalif bir ses olarak yüceltiliyor.
Nesiller boyu öğrenciler, radikal siyasetle ilk kez onun dersleri ve kitapları
aracılığıyla tanıştılar.
Oysa
siyasi dünya görüşünün tam kalbinde, hata, nüans veya yanlış anlama olarak
açıklanamayacak kadar derin bir çelişki yatıyor. Bu çelişki, siyasetinin gerçek
sınırlarını ortaya koyuyor: Marksizm-Leninizme, sosyalist devlet iktidarına ve
işçi sınıfının iktidarı ele geçirme ve elinde tutma yönündeki her türlü
tarihsel girişimine karşı sistematik, ilkeli bir düşmanlık.
Şurası açık ki bu düşmanlık, Soğuk Savaş antikomünizminin
kaba dilinde kendini ele vermiyor. Chomsky’nin Makkartici veya Trampçı
histeriye ihtiyacı yok. Komünizme yönelik reddiyesi, çok daha incelikli, “özgürlükçülük”,
“otoriter karşıtlığı” ve “ahlaki tutarlılık” gibi süslü kelimelerle
ambalajlanmış halde takdim ediliyor. Gelgelelim, siyasi işlevi apaçık ortada. Her
fırsatta Chomsky, sosyalizmi ve emperyalizmi aynı ahlaki düzleme yerleştiren,
sınıfsal içeriğini soyut otorite ve tahakküm kavramlarına indirgeyen, devrimci
süreçleri tarihsel zorunluluklar yerine ahlaki başarısızlıklar olarak
değerlendiren bir çerçeve sunuyor.
Bu,
tesadüf değil. Bu, onun siyasi projesinin temelidir.
Noam
Chomsky’nin dünya görüşünün özü, her yanıyla burjuva olan bir iktidar anlayışına
dayanıyor. Onun analizinde iktidar, öncelikle üretim araçlarının mülkiyeti için
mücadele eden sınıflar arasındaki bir ilişki değil, merkezi otoritenin bir
ifadesi olarak ele alınır. Marx, Engels, daha sonra Lenin’in Devlet ve
Devrim adlı eserinde belirttiği gibi , devlet, soyut bir otorite
yoğunlaşması değil, uzlaşmaz sınıf çatışmalarından doğan bir sınıfsal egemenlik
aracıdır. Asıl sorulması gereken soru “iktidar diye bir şey var mıdır yok
mudur?” sorusu değil, “onu hangi sınıf kullanıyor, kimin çıkarları
doğrultusunda ve hangi tarihsel amaç için kullanıyor?” sorusudur.
Kapitalist
devlet ve sosyalist devlet, aynı olgunun farklı varyasyonları olarak görülemez.
Biri, sermayenin yeniden üretimini ve emeğin sömürülmesini güvence altına
alırken, diğeri, bu sistemin devrimci bir şekilde yıkılmasından doğar, tam da eski
egemen sınıfı ezmek ve toplumsal üretimi yeniden düzenlemek için vardır. Bu
ayrım bulanıklaştığında, emperyalist savaş ve sosyalist inşa, ahlaki açıdan
kıyaslanabilir hale gelir. Sermaye diktatörlüğü ve proletarya diktatörlüğü,
farklı yönetimsel tahakküm biçimlerine kapatılır. Tarihin kendisi, maddi
bağlamından arındırılır, soyut bir ahlak mahkemesine dönüştürülür.
İşte
burada Bay Chomsky’nin o çok övülen “denge”sinin gerici özü ortaya çıkıyor. Chomsky,
Batı emperyalizmini ve fiilen var olan sosyalizmi eşit derecede ahlaki olarak
kınamakta ısrar ederek ideolojiyi aşmıyor. En temel liberal yanılsamayı, sömürü,
savaş ve baskının belirli bir sınıf egemenliğinden değil, “iktidarın
kendisinden” kaynaklandığı yanılsamasını yeniden üretiyor. Bu çerçevede,
iktidarı kimin elinde tuttuğu ve kimin çıkarları doğrultusunda hareket ettiği
sorusu, iktidarın var olması gerçeğinin yanında ikinci plana düşüyor.
Bu,
sadece bir yanılgı değil, ideolojik bir sabotajdır.
Bu
durum, Bay Chomsky’nin Leninizme karşı düşmanlığında en açık şekilde
görülmektedir. Vladimir Lenin, eşi benzeri görülmemiş (dünya savaşı, ekonomik
çöküş, dış müdahale ve karşı devrim tanımlı) tarihsel koşullarla boğuşan bir
devrimci teorisyen değil, otoriter sapmanın bir simgesi olarak ele
alınmaktadır. Bu anlatımda, Büyük Ekim Sosyalist Devrimi, işçi sınıfının
iktidarı ilk kez başarıyla ele geçirmesi değil, sosyalizmin parti ve devlet eliyle
tam da doğduğu anda boğulduğu moment olarak takdim edilmektedir.
Aslında
bu yorumun temeli, Chomsky’nin Sovyetler Birliği’nin bir tür “devlet
kapitalizmi” meydana getirdiğiyle ilgili, uzun zamandır dillendirilen iddiadır.
Kapitalizm, devlet aygıtının veya merkezi planlamanın varlığıyla değil, üretim
araçlarının özel mülkiyeti, sermaye birikimine tabi kılınmış ücretli emek ve
kâr için örgütlenmiş üretimle tanımlanır.
Kapitalist
mülkiyetin ortadan kaldırılması, burjuvazinin mülksüzleştirilmesi ve toplumsal
ihtiyaç için planlı üretimin kurulması, daha sonra ortaya çıkan çelişkilere
rağmen, kapitalizmle niteliksel bir kopuşu ifade ediyordu. Bu kopuşu “devlet
kapitalizmi” olarak yaftalamak, 1917’de meydana gelen sınıfsal dönüşümü inkâr
etmektir.
Bu
okuma, tarihsel gerçekleri silmeye yönelik olağanüstü gayretin ürünüdür.
Bolşevik Devrimi boşlukta gerçekleşmedi. Mülksüzleştirilmiş elitlerin silahlı
direnişiyle, on dört yabancı ordunun işgaliyle, ekonomik çöküşle, kıtlıkla,
sabotajla ve iç savaşla karşı karşıya kaldı. Bu koşullar altında, proleter
devlet iktidarının pekiştirilmesi, teorik bir tercih değil, hayatta kalma
meselesiydi. Bu önlemleri salt otoriter bir dürtü olarak reddetmek,
materyalizmi tamamen terk etmek anlamına gelir. Devrimler, tartışma meclisleri
değildir. Yenilgiye uğramış egemen sınıfların güç kullanarak yeniden
yapılanmaya çalıştığı mücadelelerdir.
Dolayısıyla
Leninizm, keyfi bir otorite merkezileşmesi değil, Marx’ın kendisinin açık
bıraktığı soruna, “İşçi sınıfı, zafer kazandıktan sonra, burjuva yönetiminin
geri dönüşünü nasıl engelleyecek?” sorusuna verilmiş somut bir cevaptı. Öncü
parti, demokratik merkeziyetçilik ve proletarya diktatörlüğü, düşmanca bir
dünya sisteminde kapitalizmden sosyalizme geçişi güvence altına alabilmek için verilen
mücadelede şekillenen mekanizmalardı.
Chomsky’nin
sunduğu alternatif olarak “özgürlükçü sosyalizm”, işçi özyönetimi,
anarko-sendikalist idealler, özünde gerçeğin karşısında soyut, devrimin karşısında
karşı devrimci kalmakta, tam da iktidarın ele geçirilmesi ve savunulması
gereken anda işçi sınıfını silahsızlandırmaktadır. Tarihsel olarak, bu akımlar,
hem tekelci sermayeden hem de proletarya yönetimi için gerekli olan disiplinli,
merkezi otoriteden kaçınan küçük burjuva ve aydın kesiminin bakış açısını
yansıtmaktadır. Bunlar, emperyalizmin yoğunlaşmış gücüyle yüzleşmeden,
merkeziyetsizleşmeyi hedeflemektedirler.
Söz
konusu vizyon, şu türden önemli sorulara asla cevap vermiyor: “Kapitalizm,
pratikte nasıl ortadan kaldırılır?”, “Emperyalizm misilleme yaptığında nasıl
püskürtülür?”, “Devrimci kazanımlar, restorasyona karşı nasıl savunulur?” ve “Sermayenin
hâlâ egemen olduğu bir dünya ekonomisi içinde sosyalist inşa nasıl sürdürülür?”
Pratikte, bu vizyon, sosyalizme giden bir yol değil, onu inşa etmeye yönelik
her gerçek girişime karşı ahlaki bir veto olarak işlevi görür.
Bu
nedenle, Chomsky’deki Sovyet karşıtlığı, ne kadar kibar bir dille ifade edilmiş
olursa olsun, çok önemli bir ideolojik rol oynar. Sovyetler Birliği,
mücadeleyle şekillenmiş ve maddi kısıtlamalarla biçimlendirilmiş bir işçi
devleti değil, öncelikle merkezi baskının bir örneği olarak ele alınır.
Kapitalist mülkiyetin ortadan kaldırılması, faşizmin yenilgisindeki belirleyici
rolü, sömürgecilik karşıtı hareketlere verdiği destek ve geri kalmış bir
ekonomiyi sanayi gücüne dönüştürmesi, daha geniş bir otoriterlik anlatısına
tabi kılınır. Biçim, sınıfsal içeriğin önüne geçer.
Bu
şekilde Chomsky, burjuva fikriyatın ezelden beri yaptığı gibi arabayı atın
önüne koyar: biçimi içeriğin önüne geçirir. Soru, artık “İktidar, sermayeye mi
yoksa emeğe mi, sömürüye mi yoksa özgürleşmeye mi hizmet ediyor?” olmaktan
çıkar. Bunun yerine, iktidar, yapıyı ve ve ahlaki duruşu dert edinenlerin meselesi
haline gelir. Sosyalizm eleştirisinin liberal söylem içinde bu kadar kolayca
özümsenmesinin nedeni, tam da budur. Kapitalizmi laf olsun torba dolsun diye
eleştirirken, işçi sınıfını politik olarak silahsızlandırır, nesillere,
özgürleşmenin tarihsel olarak elde edildiği araçlara güvenmemeyi öğretir.
Sonuçta
ortaya, sonsuz derecede eleştirel ve stratejik olarak etkisiz bir siyaset çıkar.
Chomsky’nin çalışmaları, imparatorluğa karşı öfkeyi devrimci olmayan biçimlere
yönlendirir. Emperyalist merkezin, iktidarı ele geçirmekten bahsetmeyen,
burjuva devletini yıkma gerekliliğine vurgu yapmayan, proletarya diktatörlüğünü
geçiş dönemine ait bir zorunluluk olarak görmeyen muhalefeti hoş görmesine imkân
sağlar.
Bay
Chomsky’nin “saygınlığını” korumasının sebebi budur. Çünkü Chomsky, iktidara
karşı gerçeği söylemez, iktidarın zayıfladığı noktada eleştirisi de durur.
Bunu
açıklığa kavuşturmak, onun zekâsını inkâr etmek ya da samimiyetini sorgulamak
anlamına gelmez. Bu, onun gelişmiş kapitalizmin ideolojik ortamı içindeki
nesnel siyasi işlevini tanımaktır. Marksist-Leninist bir bakış açısından Noam
Chomsky, bir çıkmazı temsil eder: kopuşu gerekli görmeyen bir radikalizm,
devrimi gerekli görmeyen bir anti-emperyalizm, devlet iktidarından, dolayısıyla,
tarihsel geçerliliğinden yoksun bir sosyalizm.
İşçi
sınıfının, devrimleri soyut saflık terazisiyle tartan ahlakçı hakemlere
ihtiyacı yoktur. İşçi sınıfının, sınıf mücadelesinin maddi analizini temel
teoriye, burjuvazinin direnişini alt edebilecek örgütlenmeye ve kendi adına
iktidarı kullanma iradesine ihtiyacı vardır.
Tarihin
seyrini tayin edecek olan böylesi bir zeminde Noam Chomsky, komünizmin yanında
değil, karşısında yer almaktadır.
Nikos Mottas
26 Şubat 2026
Kaynak



0 Yorum:
Yorum Gönder