27 Şubat 2026

Noam Chomsky’nin Antikomünizmi


On yıllardır Noam Chomsky, küresel siyasi söylem içinde kendine özgü, çelişkilerle malul bir konumda duruyor. ABD emperyalizminin korkusuz eleştirmeni, savaşa, propagandaya ve şirket gücüne karşı muhalif bir ses olarak yüceltiliyor. Nesiller boyu öğrenciler, radikal siyasetle ilk kez onun dersleri ve kitapları aracılığıyla tanıştılar.

Oysa siyasi dünya görüşünün tam kalbinde, hata, nüans veya yanlış anlama olarak açıklanamayacak kadar derin bir çelişki yatıyor. Bu çelişki, siyasetinin gerçek sınırlarını ortaya koyuyor: Marksizm-Leninizme, sosyalist devlet iktidarına ve işçi sınıfının iktidarı ele geçirme ve elinde tutma yönündeki her türlü tarihsel girişimine karşı sistematik, ilkeli bir düşmanlık.

Şurası açık ki bu düşmanlık, Soğuk Savaş antikomünizminin kaba dilinde kendini ele vermiyor. Chomsky’nin Makkartici veya Trampçı histeriye ihtiyacı yok. Komünizme yönelik reddiyesi, çok daha incelikli, “özgürlükçülük”, “otoriter karşıtlığı” ve “ahlaki tutarlılık” gibi süslü kelimelerle ambalajlanmış halde takdim ediliyor. Gelgelelim, siyasi işlevi apaçık ortada. Her fırsatta Chomsky, sosyalizmi ve emperyalizmi aynı ahlaki düzleme yerleştiren, sınıfsal içeriğini soyut otorite ve tahakküm kavramlarına indirgeyen, devrimci süreçleri tarihsel zorunluluklar yerine ahlaki başarısızlıklar olarak değerlendiren bir çerçeve sunuyor.

Bu, tesadüf değil. Bu, onun siyasi projesinin temelidir.


Noam Chomsky’nin dünya görüşünün özü, her yanıyla burjuva olan bir iktidar anlayışına dayanıyor. Onun analizinde iktidar, öncelikle üretim araçlarının mülkiyeti için mücadele eden sınıflar arasındaki bir ilişki değil, merkezi otoritenin bir ifadesi olarak ele alınır. Marx, Engels, daha sonra Lenin’in Devlet ve Devrim adlı eserinde belirttiği gibi , devlet, soyut bir otorite yoğunlaşması değil, uzlaşmaz sınıf çatışmalarından doğan bir sınıfsal egemenlik aracıdır. Asıl sorulması gereken soru “iktidar diye bir şey var mıdır yok mudur?” sorusu değil, “onu hangi sınıf kullanıyor, kimin çıkarları doğrultusunda ve hangi tarihsel amaç için kullanıyor?” sorusudur.

Kapitalist devlet ve sosyalist devlet, aynı olgunun farklı varyasyonları olarak görülemez. Biri, sermayenin yeniden üretimini ve emeğin sömürülmesini güvence altına alırken, diğeri, bu sistemin devrimci bir şekilde yıkılmasından doğar, tam da eski egemen sınıfı ezmek ve toplumsal üretimi yeniden düzenlemek için vardır. Bu ayrım bulanıklaştığında, emperyalist savaş ve sosyalist inşa, ahlaki açıdan kıyaslanabilir hale gelir. Sermaye diktatörlüğü ve proletarya diktatörlüğü, farklı yönetimsel tahakküm biçimlerine kapatılır. Tarihin kendisi, maddi bağlamından arındırılır, soyut bir ahlak mahkemesine dönüştürülür.

İşte burada Bay Chomsky’nin o çok övülen “denge”sinin gerici özü ortaya çıkıyor. Chomsky, Batı emperyalizmini ve fiilen var olan sosyalizmi eşit derecede ahlaki olarak kınamakta ısrar ederek ideolojiyi aşmıyor. En temel liberal yanılsamayı, sömürü, savaş ve baskının belirli bir sınıf egemenliğinden değil, “iktidarın kendisinden” kaynaklandığı yanılsamasını yeniden üretiyor. Bu çerçevede, iktidarı kimin elinde tuttuğu ve kimin çıkarları doğrultusunda hareket ettiği sorusu, iktidarın var olması gerçeğinin yanında ikinci plana düşüyor.

Bu, sadece bir yanılgı değil, ideolojik bir sabotajdır.

Bu durum, Bay Chomsky’nin Leninizme karşı düşmanlığında en açık şekilde görülmektedir. Vladimir Lenin, eşi benzeri görülmemiş (dünya savaşı, ekonomik çöküş, dış müdahale ve karşı devrim tanımlı) tarihsel koşullarla boğuşan bir devrimci teorisyen değil, otoriter sapmanın bir simgesi olarak ele alınmaktadır. Bu anlatımda, Büyük Ekim Sosyalist Devrimi, işçi sınıfının iktidarı ilk kez başarıyla ele geçirmesi değil, sosyalizmin parti ve devlet eliyle tam da doğduğu anda boğulduğu moment olarak takdim edilmektedir.

Aslında bu yorumun temeli, Chomsky’nin Sovyetler Birliği’nin bir tür “devlet kapitalizmi” meydana getirdiğiyle ilgili, uzun zamandır dillendirilen iddiadır. Kapitalizm, devlet aygıtının veya merkezi planlamanın varlığıyla değil, üretim araçlarının özel mülkiyeti, sermaye birikimine tabi kılınmış ücretli emek ve kâr için örgütlenmiş üretimle tanımlanır.

Kapitalist mülkiyetin ortadan kaldırılması, burjuvazinin mülksüzleştirilmesi ve toplumsal ihtiyaç için planlı üretimin kurulması, daha sonra ortaya çıkan çelişkilere rağmen, kapitalizmle niteliksel bir kopuşu ifade ediyordu. Bu kopuşu “devlet kapitalizmi” olarak yaftalamak, 1917’de meydana gelen sınıfsal dönüşümü inkâr etmektir.

Bu okuma, tarihsel gerçekleri silmeye yönelik olağanüstü gayretin ürünüdür. Bolşevik Devrimi boşlukta gerçekleşmedi. Mülksüzleştirilmiş elitlerin silahlı direnişiyle, on dört yabancı ordunun işgaliyle, ekonomik çöküşle, kıtlıkla, sabotajla ve iç savaşla karşı karşıya kaldı. Bu koşullar altında, proleter devlet iktidarının pekiştirilmesi, teorik bir tercih değil, hayatta kalma meselesiydi. Bu önlemleri salt otoriter bir dürtü olarak reddetmek, materyalizmi tamamen terk etmek anlamına gelir. Devrimler, tartışma meclisleri değildir. Yenilgiye uğramış egemen sınıfların güç kullanarak yeniden yapılanmaya çalıştığı mücadelelerdir.

Dolayısıyla Leninizm, keyfi bir otorite merkezileşmesi değil, Marx’ın kendisinin açık bıraktığı soruna, “İşçi sınıfı, zafer kazandıktan sonra, burjuva yönetiminin geri dönüşünü nasıl engelleyecek?” sorusuna verilmiş somut bir cevaptı. Öncü parti, demokratik merkeziyetçilik ve proletarya diktatörlüğü, düşmanca bir dünya sisteminde kapitalizmden sosyalizme geçişi güvence altına alabilmek için verilen mücadelede şekillenen mekanizmalardı.

Chomsky’nin sunduğu alternatif olarak “özgürlükçü sosyalizm”, işçi özyönetimi, anarko-sendikalist idealler, özünde gerçeğin karşısında soyut, devrimin karşısında karşı devrimci kalmakta, tam da iktidarın ele geçirilmesi ve savunulması gereken anda işçi sınıfını silahsızlandırmaktadır. Tarihsel olarak, bu akımlar, hem tekelci sermayeden hem de proletarya yönetimi için gerekli olan disiplinli, merkezi otoriteden kaçınan küçük burjuva ve aydın kesiminin bakış açısını yansıtmaktadır. Bunlar, emperyalizmin yoğunlaşmış gücüyle yüzleşmeden, merkeziyetsizleşmeyi hedeflemektedirler.

Söz konusu vizyon, şu türden önemli sorulara asla cevap vermiyor: “Kapitalizm, pratikte nasıl ortadan kaldırılır?”, “Emperyalizm misilleme yaptığında nasıl püskürtülür?”, “Devrimci kazanımlar, restorasyona karşı nasıl savunulur?” ve “Sermayenin hâlâ egemen olduğu bir dünya ekonomisi içinde sosyalist inşa nasıl sürdürülür?” Pratikte, bu vizyon, sosyalizme giden bir yol değil, onu inşa etmeye yönelik her gerçek girişime karşı ahlaki bir veto olarak işlevi görür.

Bu nedenle, Chomsky’deki Sovyet karşıtlığı, ne kadar kibar bir dille ifade edilmiş olursa olsun, çok önemli bir ideolojik rol oynar. Sovyetler Birliği, mücadeleyle şekillenmiş ve maddi kısıtlamalarla biçimlendirilmiş bir işçi devleti değil, öncelikle merkezi baskının bir örneği olarak ele alınır. Kapitalist mülkiyetin ortadan kaldırılması, faşizmin yenilgisindeki belirleyici rolü, sömürgecilik karşıtı hareketlere verdiği destek ve geri kalmış bir ekonomiyi sanayi gücüne dönüştürmesi, daha geniş bir otoriterlik anlatısına tabi kılınır. Biçim, sınıfsal içeriğin önüne geçer.

Bu şekilde Chomsky, burjuva fikriyatın ezelden beri yaptığı gibi arabayı atın önüne koyar: biçimi içeriğin önüne geçirir. Soru, artık “İktidar, sermayeye mi yoksa emeğe mi, sömürüye mi yoksa özgürleşmeye mi hizmet ediyor?” olmaktan çıkar. Bunun yerine, iktidar, yapıyı ve ve ahlaki duruşu dert edinenlerin meselesi haline gelir. Sosyalizm eleştirisinin liberal söylem içinde bu kadar kolayca özümsenmesinin nedeni, tam da budur. Kapitalizmi laf olsun torba dolsun diye eleştirirken, işçi sınıfını politik olarak silahsızlandırır, nesillere, özgürleşmenin tarihsel olarak elde edildiği araçlara güvenmemeyi öğretir.

Sonuçta ortaya, sonsuz derecede eleştirel ve stratejik olarak etkisiz bir siyaset çıkar. Chomsky’nin çalışmaları, imparatorluğa karşı öfkeyi devrimci olmayan biçimlere yönlendirir. Emperyalist merkezin, iktidarı ele geçirmekten bahsetmeyen, burjuva devletini yıkma gerekliliğine vurgu yapmayan, proletarya diktatörlüğünü geçiş dönemine ait bir zorunluluk olarak görmeyen muhalefeti hoş görmesine imkân sağlar.

Bay Chomsky’nin “saygınlığını” korumasının sebebi budur. Çünkü Chomsky, iktidara karşı gerçeği söylemez, iktidarın zayıfladığı noktada eleştirisi de durur.

Bunu açıklığa kavuşturmak, onun zekâsını inkâr etmek ya da samimiyetini sorgulamak anlamına gelmez. Bu, onun gelişmiş kapitalizmin ideolojik ortamı içindeki nesnel siyasi işlevini tanımaktır. Marksist-Leninist bir bakış açısından Noam Chomsky, bir çıkmazı temsil eder: kopuşu gerekli görmeyen bir radikalizm, devrimi gerekli görmeyen bir anti-emperyalizm, devlet iktidarından, dolayısıyla, tarihsel geçerliliğinden yoksun bir sosyalizm.

İşçi sınıfının, devrimleri soyut saflık terazisiyle tartan ahlakçı hakemlere ihtiyacı yoktur. İşçi sınıfının, sınıf mücadelesinin maddi analizini temel teoriye, burjuvazinin direnişini alt edebilecek örgütlenmeye ve kendi adına iktidarı kullanma iradesine ihtiyacı vardır.

Tarihin seyrini tayin edecek olan böylesi bir zeminde Noam Chomsky, komünizmin yanında değil, karşısında yer almaktadır.

Nikos Mottas
26 Şubat 2026
Kaynak

0 Yorum: