26 Şubat 2026

Münih Savaş Konseyi ve Tırmanan Emperyalistlerarası Rekabet


62. Münih Güvenlik Konferansı denilen toplantının diplomasi ile bir alakası yoktu. O, bir savaş konseyiydi. Dünya emperyalizminin genelkurmay başkanlığının bir araya geldiği, çatışmaları çözmek değil, küresel ölçekte saldırganlığın bir sonraki aşamasını koordine etmek için düzenlenmiş bir toplantıydı.

Konferansın yıllık raporu, kendisine yönelik en net eleştiriyi bizzat yapıyor. “Yıkım Koşullarında” başlığı altında rapor, 1945 sonrasında oluşan uluslararası çerçevenin kasıtlı olarak yıkılmasını ifade eden “yıkım güllesi siyaseti”nden bahsediyor. Bu raporun yazarlarının söylemediği şey ise, bu yıkımın bir sapma olmadığıdır. Bu yıkım, artık barışçıl düzeni kurgu düzeyinde bile olsa sürdüremeyen kapitalizmin derinleşen krizinin eseridir.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz, dünyanın büyük güç rekabetine geri döndüğü o eşiği aştığını söyledi. Oysa emperyalist güçler arasındaki rekabet, hiçbir zaman sona ermedi. Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının ardından, bu rekabet, büyük devletler arasında doğrudan çatışma yerine, ABD’nin egemenliği üzerinden, yaptırımlar, mali baskı ve vekalet savaşları aracılığıyla yönlendirildi. Çöken şey, rekabetin kendisi değil, rekabet sorununun çözüme kavuşturulduğuna dair yanılsamadır.

Şu anda ortaya çıkan şey, yeni bir sistem değil, bu rekabetin daha açık ve tehlikeli bir aşamasıdır. Pazarlar, kaynaklar ve stratejik konumlar üzerindeki rekabet yoğunlaştıkça, bir zamanlar bu rekabetleri yöneten düzenlemeler çökmeye başlıyor. Rakip kapitalist devletler, artık çıkarlarını yalnızca ekonomik baskıyla güvence altına alamayınca, askeri güce başvuruyorlar.

Ordunun ve Tekellerin Kaynaşması

Askeri harcamaların büyüklüğü, nelere öncelik verildiğini ortaya koyuyor. Kongre, Pentagon’a tahsis edilecek, onun talep ettiğinden 8 milyar dolar daha fazla olan, 839 milyar dolarlık bütçeye onay verdi. Ek fonlar ve ve hesabı tutturmak için gerekli fonlarla birlikte toplam harcama 1 trilyon dolara yaklaşıyor. Aynı zamanda, on milyonlarca insan, güvenilir sağlık hizmetlerine erişemiyor. Devlet memurları tasfiye ediliyor, sosyal programlar kesiliyor.

Mesele, “savunma” değil, Kongre’nin her yıl harcadığı paranın en büyük payını kimin kontrol ettiği.

Savaş Bakanı Yardımcısı Stephen Feinberg, askerlikten gelen biri değil. Kendisi milyarder bir finansçı ve şirketleri satın alıp yeniden yapılandırarak kâr elde etmeyi amaçlayan özel sermaye şirketi Cerberus Capital Management’ın kurucu ortağı. Şu anda Pentagon’un günlük operasyonlarını o denetliyor.

Başka bir ifadeyle, yaklaşık bir trilyon doların nasıl dağıtılacağına bir Wall Street finansörü karar veriyor. Bu paranın kaynağı, işçilerin ürettiği ve devletin topladığı zenginlik. Ama bu para bugün silah tekellerine akıtılıyor.

Lenin’in emperyalizm çağında tanımladığı şey tam da buydu: bankacılık ve sanayi sermayesinin finans sermayesine dönüşmesi, devletin bu çıkarlara giderek daha fazla boyun eğmesi. Savaştan kâr elde eden finansal çıkarlar, artık savaşı yürüten devlet aygıtının yönetiminde de rol oynuyor.

“Sanayiinin temelini güçlendirme” adı altında iktidar, eğitim ve sosyal programlarda kesintiler önerirken, sözleşmeleri yapay zekâ, otonom sistemler ve insansız hava aracı savaşı gibi yüksek teknoloji ürünü silah sistemlerine yönlendirdi. Özel sermaye ve girişim sermayesi tarafından desteklenen Palantir ve Anduril gibi şirketler, bundan doğrudan fayda sağlayacaklar.

Mesele, kişi olarak Feinberg’le ilgili değil. Bu atama, Lockheed Martin, Raytheon (şimdi RTX), Boeing ve Rheinmetall gibi silah tröstlerinin ve bunlarda büyük hisselere sahip finansal holdinglerin birleşmiş gücünü yansıtıyor.

Aynı süreç, Almanya’da da görülüyor; Berlin, 2026 yılı için rekor düzeyde 108 milyar avroluk (128 milyar dolar) bir savunma bütçesine onay verdi. 2016-2020 yılları arasında BlackRock’ın Alman iştirakinin denetim kurulu başkanlığını yapan Şansölye Friedrich Merz, şimdi de özel sektörde temsil ettiği aynı finansal ve endüstriyel çıkarların istifade ettikleri yeniden silahlanma hamlesine başkanlık ediyor.

Toplumsal ihtiyaçların karşılanması içinse tek kuruş ayrılmıyor. Yeniden silahlanma hamlesi, borç ve kemer sıkma politikalarıyla finanse ediliyor, bundan faydalananlar, silah tekelleri ve onlara bağlı finans kuruluşları oluyor.

Savaşa Yönelik İdeolojik Hazırlık

Büyük ölçekli yeniden silahlanma süreci, yalnızca bütçelerle ilerlemez. Böylesi bir süreç, direnişin örgütlenmeden önce etkisiz hale getirilmesini sağlayacak, uygarlığın tehdit altında olduğunu ilan eden, savaşa karşı çıkmayı “ihanet” olarak nitelendiren bir siyaset diline ihtiyaç duyar.

Münih’te ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, tam da bu dili kullandı.

Önceki yıl Avrupa’nın daha fazla militarize edilmesini açıkça talep eden Başkan Yardımcısı J. D. Vance’in aksine, Rubio, aynı talepleri daha yumuşak bir dille aktardı. Avrupa’nın askeri harcamalarının artırılmasını, sınırların sıkılaştırılmasını ve çok taraflı kurumlara olan bağımlılığın azaltılmasını istedi. İçerik değişmedi, sadece üslup değişti.

En önemli nokta, Rubio’nun ittifakı nasıl gerekçelendirdiğiydi. İttifakı öncelikle ticaret, güvenlik anlaşmaları veya stratejik çıkarlar çerçevesinde ele almadı. Bunun yerine, ABD ve Avrupa’yı “Hristiyanlık dini, kültürü, mirası, dili, kökeni” ile birbirine bağlı olarak tanımladı. İttifakı ortak bir uygarlık kimliğine dayandırdı.

Toplantıda bir araya gelen liderlere, “Ordular soyut fikirler için savaşmaz. Ordular bir halk için, bir ulus için savaşır” dedi.

Daha da ileri giderek, “Batı’nın beş yüzyıl boyunca genişleyerek yeni kıtalara yerleştiğinden”, “dünyanın dört bir yanına yayılan devasa imparatorluklar kurduğundan” övgüyle bahsetti. Oysa bu, yerli halkların mülksüzleştirilmesini ve katledilmesini tümüyle silen, romantize edilmiş bir tarih anlatımıydı. Rubio ayrıca, 1945’ten sonra bu “büyük Batı imparatorlukları”nın komünist devrimler ve sömürge karşıtı ayaklanmalarla hızlanan bir gerileme dönemine girdiğini üzüntüyle dile getirdi. Bu söyleme göre, sömürgeci yönetiminin ortadan kaldırılması, kendi kaderini tayin hakkı mücadelelerinin zaferi değil, uygarlığın yaşadığı bir kayıptı.

Rubio, bunun sadece nostalji olmadığını açıkça belirtti. “Amerikalılar olarak bizim derdimiz, Batı’nın kontrollü işlettiği ricat sürecinin kibar ve itaatkâr bekçileri olmak değil” dedi. Bu, bir niyet beyanıdır: yirminci yüzyılda sömürgeleştirilmiş ulusların kazandığı bağımsızlık, bu yönetimin yürürlükten kaldırmayı amaçladığı bir şeydir.

Şu anda bu türden bir ideolojik değişim yaşanıyor. Daha önceki savaşlara eşlik eden “insan hakları” ve “demokrasiyi teşvik etme” söylemi, yerini daha dolaysız bir şeye bırakıyor: “Batı uygarlığı”nın algılanan dış ve iç düşmanlara karşı savunulması.

Bu söylem, ırksal, dini ve kültürel gibi tanıdık hiyerarşileri içerir, iktidara bağlı bir güç ve otorite vizyonunu yüceltir. Rubio’nun Münih’te kullandığı dil, restorasyon ve egemenlikle tanımlı bir dildi: güçlü ordular, egemen uluslar, gerilemeyi reddeden bir uygarlık. “Uygarlığın savunulması”, her daim zaman iktidarın savunulması anlamına gelmiştir.

Önde gelen bir diplomatın askeri ittifakı “Hristiyanlık dini” ve “soy” üzerine temellendiren yaklaşımı, yalnızca kültürel açıdan cazip bir yaklaşım olarak kalmaz. Bu yaklaşım, uzun zamandır beyaz üstünlükçü ideolojiyle ilişkilendirilen temaları yansımasıdır: burada esas olan, birleşik Batı uygarlığının iç ve dış “ötekilere” karşı savunulmasıdır. Bu şekilde, ırkçı mitoloji, savaşa yönelik ideolojik hazırlığın bir parçası haline gelir.

“Uygarlık”, süs olsun diye edilmiş bir laf değildir. Halkları savaşa hazırlar. Rekabet hayatta kalma mücadelesi olarak çerçevelendiğinde, gerilim tırmanır. Münih’te tartışılan cepheler, bu gerilimin nereye doğru gittiğini ortaya koyuyor.

Trump’ın aylarca süren gümrük vergisi tehditleri ve açık küçümsemesinin ardından güvenceye muhtaç olan Avrupa burjuvazisi, Rubio’nun “ya hizaya gelirsiniz ya da sahipsiz kalırsını” ültimatomunu ayakta alkışlarla karşıladı. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu uyarının “güven verici” olduğunu söyledi. Sömürgeci imparatorluklar ölüp gitti diye açıktan yas tutan, “onları geri getireceğiz” vaadini dile getiren konuşma, nasıl oluyorsa, protestolarla değil, alkışlarla karşılandı. Bu, talepler daha da ifrada vardığında bile efendinin daha yumuşak diline minnettar olan vasal sınıfın duruşudur.

Emperyalist Saldırganlığın Cepheleri

Münih’te çizilen somut askeri çatışma hatları, krizin küresel niteliğini teyit etmektedir.

İran konusunda konferans, diplomasi maskesini tamamen bir kenara bıraktı. Organizatörler, İran hükümeti yetkililerine gönderilen davetiyeleri geri çekti ve bunun yerine, sürgündeki eski veliaht prens Rıza Pehlevi’yi öne çıkardı. Pehlevi, bu platformu kullanarak, İslam Cumhuriyeti’ni devirmek için ABD’nin askeri müdahale gerçekleştirmesi çağrısında bulundu. ABD Senatörü Lindsey Graham, açıktan rejim değişikliği çağrısı yaptı.

Konferans, yaklaşık 50.000 ABD askerinin Batı Asya’da konuşlandırıldığı bir dönemde gerçekleşti. Bu, 2003’teki Irak işgalinden bu yana en büyük askeri yoğunlaşmaydı. Davetleri geri çekilen İranlı yetkililer, konferansı “Münih Sirki” olarak nitelendirdiler.

Ukrayna konusunda, emperyalist kamp içinde keskin bir taktiksel ayrılık ortaya çıktı. Başta Almanya Başbakanı Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, İngiltere Başbakanı Keir Starmer olmak üzere, Avrupalı liderler, Rusya’ya karşı savaşın yoğunlaştırılmasını talep ettiler. Aslında bu liderler, ABD’nin Avrupa’yı baypas edip, müzakere yoluyla varılacak, Avrupa’nın hilafına olacak bir çözüme ulaşmasından korktular. Buna karşılık, Trump yönetimi, Ukrayna cephesinde, başka yerlerde daha iyi kullanılabilecek olan kaynakların israf edildiğini düşünüyor, Avrupalıları devam eden silah sevkiyatlarının tüm mali yükünü üstlenmeye zorluyor.

Washington, halihazırda verilen yardımlar karşılığında ne beklediğini de açıkça belirtti. Şubat 2025’te yönetim, Ukrayna limanları ve altyapısından elde edilecek gelirlerin yanı sıra, iddialara göre yüzde 100’e varan büyük mülkiyet payları talep etti. Nisan ayında imzalanan anlaşma, Washington’a maden çıkarma konusunda ayrıcalıklı haklar tanıyor.

Buradaki anlaşmazlık, barışla ilgili değil. Esasında emperyalist güçler, kendi aralarında maliyetlerin paylaşımı ve ganimetlerin dağıtımı konusunda anlaşamıyorlar. Ukrayna’nın kaynakları, bu ganimetin parçasıdır.

Atlas Okyanusu’nun her iki yakasında da egemen sınıfın hiçbir fraksiyonu barıştan yana değil. Bu fraksiyonlar, esas olarak, emperyalist saldırganlığın hangi cephesine öncelik verilmesi gerektiği ve savunduklarını iddia ettikleri ülkeyi kimin yağmalayacağı sorusuna verdikleri cevap üzerinden ayrışıyorlar.

İç Cephe: Yeniden Silahlanma ve Sınıf Mücadelesi

Yurtdışındaki her savaş, aynı zamanda içeride de sürer. Şu anda yeniden silahlanmaya yönelik çabaların yol açtığı toplumsal sonuçlar, bu gerçeğin tartışma götürmez delilidir.

ABD’de Pentagon’a 839 milyar dolarlık bir bütçe tahsis edildiği için devlette çalışan iş gücü büyük ölçüde küçülüyor, kamusal barınma imkânları ortadan kalkıyor, milyonlarca insan sağlık hizmetlerine erişemiyor. Konut veya sağlık hizmetleri için fon bulamayan aynı Kongre, Pentagon’un talep ettiğinden 8 milyar dolar daha fazla paranın verilmesi kararını onayladı.

Aynı sınıf savaşı, Atlas Okyanusu’nun öte yakasında da yaşanıyor. Almanya’da, eğitim veya toplu taşıma finansmanı söz konusu olduğunda dokunulmaz kabul edilen anayasal “borç freni”, sınırsız askeri borçlanmaya izin vermek için askıya alındı, böylelikle devletin toplam borcu yalnızca 2026 yılında 174 milyar avronun (206,2 milyar dolar) üzerine çıktı. Bu, iki yıl öncesindeki borcun üç katından fazla.

Burjuvazi, sosyal güvenlik ağları için para olmadığını iddia ederken, tank ve füzeler için sınırsız kredi bulabiliyor. Şansölye Merz, Alman işçilerine ekonomiyi istikrara kavuşturmak için “daha çok ve daha uzun süre çalışmaları” gerektiğini söylerken, onların gelecekteki emeklerini silah tekellerinin kasalarına aktarıyor.

Bu, bir hata ya da politika yanlışlığı değil. Kapitalizm, emperyalizm aşamasında bu şekilde işliyor.

Sistemin merkezinde en büyük silah şirketleri ve onların arkasındaki finans firmaları yer alıyor. Bunların kârları askeri gücün büyümesine bağlı.

Bu büyüme ise işçileri daha da boğan işten çıkartmalar, daha uzun çalışma saatleri ve sosyal harcamalardaki kesintiler üzerinden finanse ediliyor.

Tanklara ve füzelere aktarılan her bir kuruş, emekle yaratılan zenginlikten alınıyor. Hemşirelerin, öğretmenlerin ve kamu çalışanlarının savunmak için mücadele ettiği aynı zenginlikten. Savaş harcamaları üzerindeki mücadele, soyut bir mücadele değil. Aslında bu mücadele, sözleşme görüşmelerinde, grevlerde ve sokaklarda bizzat veriliyor.

Münih’in İfşa Ettiği Gerçek

62. Münih Güvenlik Konferansı, daha önce yaşananlar bağlamında anlaşılmalıdır. Konferansta karşımıza çıkan muktedir sınıf, bu yılın Ocak ayında egemen bir ülkeyi bombaladı, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu ve eşi Cilia Flores’i kaçırdı, ikisini de kelepçeli halde New York’taki bir devlet hapishanesine götürdü.

Dünyanın önde gelen uluslararası güvenlik forumu olarak nitelendirilen Münih’teki konferansta tek bir Latin Amerika hükümeti bile temsil edilmedi. Bu eksiklik, tesadüf değil. Bu, kimlerin güvenliğinin kimlerin şartlarına göre tartışıldığını ortaya koyan bir ifşaattır. Washington’ın askeri kaçırma eylemi gerçekleştirdiği yarımküre, bu tartışmanın dışında bırakılmıştır.

Trump yönetimi, iktidara geri döndüğü ilk yılda Irak, İran, Nijerya, Somali, Suriye, Venezuela ve Yemen’e karşı askeri güç kullandı, Kolombiya, Küba, Meksika ve Panama’ya karşı da güç kullanma tehdidinde bulundu. Bu, sadece bir saldırı eylemi değil. Dört kıtayı kapsayan küresel bir modelle karşı karşıyayız.

Trump’ın “Hristiyanları savunuyorum” söylemi üzerinden gerekçelendirdiği, “Noel hediyesi” olarak adlandırdığı, Noel Günü Nijerya’ya attığı bombalar, uygarlık söyleminin askeri doktrin olarak nasıl işlediğini ortaya koyuyor. Rubio’nun Münih’te “ortak Hristiyanlık dini” ve “ecdat” dediği şey, Tomahawk füzeleri olarak çoktan operasyonlarda kullanılmaya başlamıştı bile.

Yabancılara ait varlıklara istediği zaman el koyabiliyorlar. Tüm halklara karşı ekonomik savaş anlamına gelen tek taraflı yaptırımlar uyguluyorlar. ABD, sadece Ocak 2026’dan bu yana onlarca uluslararası kuruluştan çekildi. Tüm bunları yaparken, bir yandan da dünyaya uygarlık ve değerler hakkında ders verebiliyor.

“Kurallara dayalı düzen”, hiçbir zaman evrensel bir sistem olmadı. Bu, ABD’nin üstünlüğünün yasal ve diplomatik çerçevesinden başka bir şey değildi. Diğer devletleri disipline etti ama Washington’ı disipline etmedi.

Üstünlük mücadelesinin kızıştığı şu dönemde, Washington, bir zamanlar başkalarının uymasını talep ettiği yapıyı kendi elleriyle yıkıyor.

Ortaya çıkan şey, düzensizlik değil, daha aleni bir emperyalist yönetim biçimi, askeri güçle dayatılan bir tahakküm. Rubio’nun konuşması, bu değişimin yansımasıydı.

Rubio, insan hakları ve uluslararası hukuk gibi liberal terminolojiyi bir kenara bıraktı. Açıkça “uygarlığın hayatta kalmasından” ve “orduların Batı yaşam tarzını savunmasından” bahsetti; bu dil, beyaz üstünlükçü mitolojinin yansıması.

İşçi sınıfı, düşmanının meramını ve muradını açıktan beyan eden açıklamalarından kendince sonuçlar çıkartmalıdır. Savaşa, yeniden silahlanmaya, silah tekellerinin yararına sosyal harcamaların yağmalanmasına karşı muhalefet etmelidir. Bilinsin ki bu muhalefeti burjuvazinin hiçbir fraksiyonu sergilemeyecek. Münih’te önde gelen isimleri ağzından emperyalizmin daha etkili yönetilmesini isteyen Demokrat Parti de bu muhalefeti ortaya koymayacak. Kıtanın en güçlü ordularını kurmak için yarışan Avrupa kurumları da muhalefet etmeyecekler.

Bu süreç, direnişsiz ilerleyemez. ABD genelinde işçiler, temel ihtiyaçlarını baskı ve militarizasyona karşı muhalefetle ilişkilendirmeye başladılar. Hastanelerin, okulların ve iş yerlerinin savaşa değil, insan ihtiyaçlarına hizmet etmesi gerektiğini ısrarla dile getiriyorlar. Bu mücadeleler, eşitsiz ilerlese de, eksik de olsa, felâkete doğru ilerleyen süreci durdurabilecek tek yolu onlar gösteriyorlar.

Bu süreci, savaş üreten, yıkılana dek üretmeye devam edecek olan kapitalist sisteme karşı işçi sınıfının bağımsız hareketliliği durduruacak.

Gary Wilson
17 Şubat 2026
Kaynak

0 Yorum: