23 Şubat 2026

,

Burjuvazinin Halkla Mücadele Yöntemi Olarak Laiklik


Pork

Zizek liberalinin aktardığına göre, günümüz İngilizcesinde “pig” (“domuz”), çiftçilerin ilgilenmekte olduğu hayvanları; “pork” (“domuz eti”) ise tüketilen eti ifade ediyor. Verilen iki örnekte sınıfsal bir boyutun bulunduğu açık: “Pig”, imtiyazsız çiftçiler olan Saksonlardan gelen, eski Sakson diline ait bir sözcükken; “Pork”, çiftçilerce yetiştirilen domuzları tüketen imtiyazlı Norman fatihlerinin kullandığı Fransızca porque sözcüğünden geliyor.[1]

Halkını işgal edilecek “kara güç” olarak gören Türkiye sosyalist hareketi, Norman fatihlerinin soyundan. O, toplamda “pork” partisi. Laiklik savunusunu “burjuvazi o bayrağı yere bıraktı, biz aldık” diyerek gerekçelendiren sosyalist hareket, burjuvazinin uşağı olduğunu ikrar ediyor.

Laiklik tarifi her şeye ele veriyor. “Bireysel kaldığı sürece bir sorun yok” deniliyor. Bu zihin doksanlarda çıkan ve “üç kişi bir araya gelse terör örgütü sayılır” diyen ceza kanununun uzantısı. Sosyalist hareket, halkın kolektif iradesine ve eylemine karşı burjuvaziyi koruyor. Sonra da yalan söylüyor: “Yani biz bayrağı yerde bulduk. Bayrak bulanındır!”

Akşamına TKP CEO’su bir yazı yazıyor, kurullardan, örgütsel kolektif akıldan yoksun olan örgüt, ertesi gün o yazıyı bildiri diye satıyor.[2] Orada da aynı burjuva gevezelikler sıralanıyor. “Bireysel tercih olarak kaldığı sürece sorun yok”. TKP bildirisi, şu gerçeği bir kez daha gözler önüne seriyor: Bu parti, burjuvazinin işçi sınıfı içine yerleştirdiği kahyası, devletin sosyalist hareket içine yerleştirdiği bekçisi. Çünkü bildiride denilenin aksine kimse, laiklik bildirisini eleştirmiyor. TKP, eleştirme ihtimaline burjuvazi adına parmak sallıyor.

Kamusal alandan dini kovma pratiği olarak tarif edilen laiklik, burjuvazinin yaşam alanına (Lebensraum’una) hizmet ediyor. Solcular, mülkün sahibini, kamunun efendisini sorgulamıyorlar. “Kamuyu Müslüman’dan temizleyin emri, hangi sınıfa aittir?” sorusunu sormuyorlar. İşçi sınıfını burjuvazinin rahat ve konforlu hayatına hizmetkâr kılıyorlar. Kamusal alanı genişletmek suretiyle burjuva devletini güçlendiriyorlar. Tüm bu burjuva siyasetini AKP-CHP, ilericilik-gericilik yalanı üzerinden gerekçelendiriyorlar.

Oysa, iddiaya göre, Mustafa Kemal döneminde kasaplık et statüsü, domuz etine bahşedilmemiş. Bu bilgiyi paylaşan, CHP milletvekili. “Bugün Türkiye’de domuz üretimi, domuz eti kesimi, satışı, yasal düzenlemeler çerçevesinde serbest.” Bu statüyü bahşetmek de, zinayı kaldırmak, içki ruhsatı dağıtmak gibi örneklerde görüldüğü üzere, AKP’ye düşmüş. Yani “şeriatçı” AKP, nasıl oluyorsa, domuz etini yasaklayan Mustafa Kemal’in yapmadığını yapmış. Dolayısıyla, daha hâlâ “laiklik ve şeriat” gevezeliği yapıyor olmanın sınıfsal politik boyutu, sorgulanmalı. Bu kavgaya benzin taşıyanlar, burjuvazinin bekçisi, kâhyası, uşağıdır. Burjuvazi, bu kavga üzerinden kendi serbestiyet ve hâkimiyet sahasını genişletmekte, sosyalist hareketi kendisine bağlamaktadır.

Mühür

Aydın-Didim’in bizzat CHP’lilerin eleştirdikleri belediye başkanı Hatice Gençay, iş bilmezliğinin ve yapmazlığının üzerini mahalle toplantılarıyla örtbas etmeye çalışıyor. Bir toplantıda yaşlıca bir kadın, şikâyetini dile getiriyor: “Almanya’da yaşıyordum. Orada iftar ve sahur saatlerini bilelim diye devlet, telefona bir uygulama yükletti. Memlekete kesin dönüş yaptık. Ama burada da ezan sesini duymanın imkânı yok. Her yerde hoparlör var ama ne camiiden ne de o hoparlörden ses duyabiliyoruz.” Bunun üzerine kitle içinden tepkiler yükseliyor. O hoparlörden her gün CHP propagandası yapan belediye başkanı da sinirlenerek, “Burada da o Almanya’daki aplikasyonu kullanın!” deyince kadın tepki gösteriyor: “İyi ama burası Müslüman bir ülke!”

Yanılıyor.

Hristiyanlıkta ve öncesinde de dini mekânlar, fethin mührü olarak iş görüyorlar. Bir Danimarka filminde ıssız topraklara kasaba kuran asker de önce bir kilise inşa ediyor, şehri onun etrafına kuruyor. Buradaki ezan da zımnen, “burası senin yurdundur” diyor. Nâzım’ın yukarıda paylaşılan şiiri de bunu söylüyor. Ezana küfür varsa, demek ki beynelmilel burjuvazi, ajanlarıyla birlikte yurdu işgal etmiştir.

Aslında Osmanlı, Balkan devleti. Anadolu ise çeper, periferi, iş yükü, hamal, maraba. Bir laik, “Osmanlı mutfağı” tabirini duyunca tüyleri dikeliyor ama aslında o mutfak, o laiğin imrendiği, önünde secde ettiği Avrupa saraylarındaki mutfağın taklidi. Anadolu köylüsü, o vakitler başka şeyler yiyor, tabii bulabilirse. Bugün o köylüyü öldürmek, öldürmeyi arzulamak, sosyaliste düşüyor.

Oysa o köylünün yurduna Osmanlı, tek çivi çakmamış. Modernleşme ile birlikte camiinin yerini saat kuleleri almış. Bugün o kuleleri putlaştırmaksa sola kalmış. Özünde, Balkan ile Anadolu’nun kavgasında olan, yoksul emekçi köylüye olmuş.

Bugün solcuların Yunan isimlerine düşkünlüğü, kedisine, köpeğine ve veledine Yunan isimleri koyması, Anadolu’yu küçük ve hor görmesinden. Yunan da Zalongo dansını değil, Osmanlı’nın mirasını sahipleniyor. O nedenle, “Lahanodolmades benim!” diyor. Anadolu’nun avamlığına karşı Yunan çıkartılıyor. 1919’da İngilizler, Yunan’a “size Konstantinopol’ü verelim” diyor. Yunan, ille de Anadolu’yu istiyor. Marabaya, sömürülecek güce ihtiyaç duyuyor.

Bugün CHP’liler de Yunan isimleri seçiyor. Maraba, köylü, yaban Anadolu’ya karşı Yunan’ı evla görüyor. Yunan mitolojisiyle Müslüman’ı ve Türk’ü yurttan sürgün ettiğini düşünüyor.

Solcular, burayı imparatorluk mirası üzerinden gördükleri için Fransa’ya odaklanıyorlar. Fransız laisizmini, devletin Cezayirli yoksul emekçi Müslümana karşı bileylediği bıçağı buranın yoksulunun boğazına dayıyorlar. İşgal harekâtı yürüten CHP ordusuna asker yazılıyorlar.

TKP CEO’su Kemal Okuyan, “otuzlarda türküler yasaklandı yalanına en çok da solcular kandı” diyor. Kananlardan biri de Yaşar Kemal. Yazar, dönemin halk kültürü çalışmalarını yürütmüş olan Ahmet Kutsi Tecer’in sözlerini aktarıyor. Tecer, Sivas’ta âşıklar festivali düzenlemek istiyor. Kaç kere çağırdıysa Âşık Veysel’e bir türlü ulaşamıyor. Veysel, ne zaman çağrılsa, dağa kaçıyor. Bir gün tutup getiriyorlar. Veysel diyor ki “gene beni karakolda zopalayıp sazımı zobada yakacaksınız sandım.”

İşte TKP, Veysel’i dövenleri, sazını zobada yakanları, bir de üstüne Veysel’e “Atatürk” şiiri yazdıranları yoldaş belliyor. Aslında TKP, kan ve ter dökmeden, az çok dökenlerin mülkünü gasp etmek isteyen, mülke ortak olmak için yanıp tutuşan liberal geleneğe mensup. Cumhuriyetçiliği anti-emperyalizmi; laikliği devrimciliği liberal bir düzlemde okumasının neticesi. Veysel’in dediği gibi “hareket engellenemiyor”. Türküler çığrıldıkça, TKP’liler çileden çıkıyorlar. Onlar, komünizmi burjuvazinin halka karşı mücadelesine ortak olmak zannediyorlar.

Eren Balkır
21 Şubat 2026

Dipnotlar:
[1] Slavoj Žižek, “Karatani’nin Transkritik’i”, Ocak-Şubat 2004, İştiraki.

[2] “Laikliği Savunmak”, 20 Şubat 2026, X.

0 Yorum: