Pork
Zizek
liberalinin aktardığına göre, günümüz İngilizcesinde “pig” (“domuz”),
çiftçilerin ilgilenmekte olduğu hayvanları; “pork” (“domuz eti”) ise
tüketilen eti ifade ediyor. Verilen iki örnekte sınıfsal bir boyutun bulunduğu
açık: “Pig”, imtiyazsız çiftçiler olan Saksonlardan gelen, eski Sakson
diline ait bir sözcükken; “Pork”, çiftçilerce yetiştirilen domuzları
tüketen imtiyazlı Norman fatihlerinin kullandığı Fransızca porque sözcüğünden
geliyor.[1]
Halkını
işgal edilecek “kara güç” olarak gören Türkiye sosyalist hareketi, Norman
fatihlerinin soyundan. O, toplamda “pork” partisi. Laiklik savunusunu “burjuvazi
o bayrağı yere bıraktı, biz aldık” diyerek gerekçelendiren sosyalist hareket,
burjuvazinin uşağı olduğunu ikrar ediyor.
Laiklik
tarifi her şeye ele veriyor. “Bireysel kaldığı sürece bir sorun yok” deniliyor.
Bu zihin doksanlarda çıkan ve “üç kişi bir araya gelse terör örgütü sayılır”
diyen ceza kanununun uzantısı. Sosyalist hareket, halkın kolektif iradesine ve
eylemine karşı burjuvaziyi koruyor. Sonra da yalan söylüyor: “Yani biz bayrağı
yerde bulduk. Bayrak bulanındır!”
Akşamına TKP CEO’su bir yazı yazıyor, kurullardan, örgütsel kolektif akıldan yoksun olan örgüt, ertesi gün o yazıyı bildiri diye satıyor.[2] Orada da aynı burjuva gevezelikler sıralanıyor. “Bireysel tercih olarak kaldığı sürece sorun yok”. TKP bildirisi, şu gerçeği bir kez daha gözler önüne seriyor: Bu parti, burjuvazinin işçi sınıfı içine yerleştirdiği kahyası, devletin sosyalist hareket içine yerleştirdiği bekçisi. Çünkü bildiride denilenin aksine kimse, laiklik bildirisini eleştirmiyor. TKP, eleştirme ihtimaline burjuvazi adına parmak sallıyor.
Kamusal
alandan dini kovma pratiği olarak tarif edilen laiklik, burjuvazinin yaşam
alanına (Lebensraum’una) hizmet ediyor. Solcular, mülkün sahibini,
kamunun efendisini sorgulamıyorlar. “Kamuyu Müslüman’dan temizleyin emri, hangi
sınıfa aittir?” sorusunu sormuyorlar. İşçi sınıfını burjuvazinin rahat ve
konforlu hayatına hizmetkâr kılıyorlar. Kamusal alanı genişletmek suretiyle
burjuva devletini güçlendiriyorlar. Tüm bu burjuva siyasetini AKP-CHP,
ilericilik-gericilik yalanı üzerinden gerekçelendiriyorlar.
Oysa,
iddiaya göre, Mustafa Kemal döneminde kasaplık et statüsü, domuz etine
bahşedilmemiş. Bu bilgiyi paylaşan, CHP milletvekili. “Bugün Türkiye’de domuz
üretimi, domuz eti kesimi, satışı, yasal düzenlemeler çerçevesinde serbest.” Bu
statüyü bahşetmek de, zinayı kaldırmak, içki ruhsatı dağıtmak gibi örneklerde
görüldüğü üzere, AKP’ye düşmüş. Yani “şeriatçı” AKP, nasıl oluyorsa, domuz
etini yasaklayan Mustafa Kemal’in yapmadığını yapmış. Dolayısıyla, daha hâlâ
“laiklik ve şeriat” gevezeliği yapıyor olmanın sınıfsal politik boyutu, sorgulanmalı.
Bu kavgaya benzin taşıyanlar, burjuvazinin bekçisi, kâhyası, uşağıdır.
Burjuvazi, bu kavga üzerinden kendi serbestiyet ve hâkimiyet sahasını
genişletmekte, sosyalist hareketi kendisine bağlamaktadır.
Mühür
Aydın-Didim’in
bizzat CHP’lilerin eleştirdikleri belediye başkanı Hatice Gençay, iş bilmezliğinin
ve yapmazlığının üzerini mahalle toplantılarıyla örtbas etmeye çalışıyor. Bir
toplantıda yaşlıca bir kadın, şikâyetini dile getiriyor: “Almanya’da
yaşıyordum. Orada iftar ve sahur saatlerini bilelim diye devlet, telefona bir
uygulama yükletti. Memlekete kesin dönüş yaptık. Ama burada da ezan sesini
duymanın imkânı yok. Her yerde hoparlör var ama ne camiiden ne de o hoparlörden
ses duyabiliyoruz.” Bunun üzerine kitle içinden tepkiler yükseliyor. O
hoparlörden her gün CHP propagandası yapan belediye başkanı da sinirlenerek,
“Burada da o Almanya’daki aplikasyonu kullanın!” deyince kadın tepki
gösteriyor: “İyi ama burası Müslüman bir ülke!”
Yanılıyor.
Hristiyanlıkta
ve öncesinde de dini mekânlar, fethin mührü olarak iş görüyorlar. Bir Danimarka
filminde ıssız topraklara kasaba kuran asker de önce bir kilise inşa ediyor,
şehri onun etrafına kuruyor. Buradaki ezan da zımnen, “burası senin yurdundur”
diyor. Nâzım’ın yukarıda paylaşılan şiiri de bunu söylüyor. Ezana küfür varsa,
demek ki beynelmilel burjuvazi, ajanlarıyla birlikte yurdu işgal etmiştir.
Aslında
Osmanlı, Balkan devleti. Anadolu ise çeper, periferi, iş yükü, hamal, maraba.
Bir laik, “Osmanlı mutfağı” tabirini duyunca tüyleri dikeliyor ama aslında o
mutfak, o laiğin imrendiği, önünde secde ettiği Avrupa saraylarındaki mutfağın
taklidi. Anadolu köylüsü, o vakitler başka şeyler yiyor, tabii bulabilirse.
Bugün o köylüyü öldürmek, öldürmeyi arzulamak, sosyaliste düşüyor.
Oysa
o köylünün yurduna Osmanlı, tek çivi çakmamış. Modernleşme ile birlikte
camiinin yerini saat kuleleri almış. Bugün o kuleleri putlaştırmaksa sola
kalmış. Özünde, Balkan ile Anadolu’nun kavgasında olan, yoksul emekçi köylüye
olmuş.
Bugün
solcuların Yunan isimlerine düşkünlüğü, kedisine, köpeğine ve veledine Yunan
isimleri koyması, Anadolu’yu küçük ve hor görmesinden. Yunan da Zalongo dansını
değil, Osmanlı’nın mirasını sahipleniyor. O nedenle, “Lahanodolmades benim!”
diyor. Anadolu’nun avamlığına karşı Yunan çıkartılıyor. 1919’da İngilizler,
Yunan’a “size Konstantinopol’ü verelim” diyor. Yunan, ille de Anadolu’yu
istiyor. Marabaya, sömürülecek güce ihtiyaç duyuyor.
Bugün
CHP’liler de Yunan isimleri seçiyor. Maraba, köylü, yaban Anadolu’ya karşı Yunan’ı
evla görüyor. Yunan mitolojisiyle Müslüman’ı ve Türk’ü yurttan sürgün ettiğini
düşünüyor.
Solcular,
burayı imparatorluk mirası üzerinden gördükleri için Fransa’ya odaklanıyorlar.
Fransız laisizmini, devletin Cezayirli yoksul emekçi Müslümana karşı
bileylediği bıçağı buranın yoksulunun boğazına dayıyorlar. İşgal harekâtı
yürüten CHP ordusuna asker yazılıyorlar.
TKP
CEO’su Kemal Okuyan, “otuzlarda türküler yasaklandı yalanına en çok da solcular
kandı” diyor. Kananlardan biri de Yaşar Kemal. Yazar, dönemin halk kültürü
çalışmalarını yürütmüş olan Ahmet Kutsi Tecer’in sözlerini aktarıyor. Tecer,
Sivas’ta âşıklar festivali düzenlemek istiyor. Kaç kere çağırdıysa Âşık
Veysel’e bir türlü ulaşamıyor. Veysel, ne zaman çağrılsa, dağa kaçıyor. Bir gün
tutup getiriyorlar. Veysel diyor ki “gene beni karakolda zopalayıp sazımı
zobada yakacaksınız sandım.”
İşte
TKP, Veysel’i dövenleri, sazını zobada yakanları, bir de üstüne Veysel’e “Atatürk”
şiiri yazdıranları yoldaş belliyor. Aslında TKP, kan ve ter dökmeden, az çok
dökenlerin mülkünü gasp etmek isteyen, mülke ortak olmak için yanıp tutuşan
liberal geleneğe mensup. Cumhuriyetçiliği anti-emperyalizmi; laikliği
devrimciliği liberal bir düzlemde okumasının neticesi. Veysel’in dediği gibi
“hareket engellenemiyor”. Türküler çığrıldıkça, TKP’liler çileden çıkıyorlar.
Onlar, komünizmi burjuvazinin halka karşı mücadelesine ortak olmak
zannediyorlar.
Eren Balkır
21
Şubat 2026
Dipnotlar:
[1] Slavoj Žižek, “Karatani’nin Transkritik’i”, Ocak-Şubat 2004, İştiraki.
[2] “Laikliği Savunmak”, 20 Şubat 2026, X.


0 Yorum:
Yorum Gönder